İsrail’in asıl seçimi: Netanyahu’nun ötesinde

İsrail’de 27 Ekim’deki seçimlerde Netanyahu kaybedebilir. Ama asıl soru, Netanyahu’nun 20 yılda yarattığı rejim yine de sürebilir. Asıl soru, İsraillerin mevcut siyasal düzene alternatif üretebilip üretemeyeceğidir. Prof. Salih Bıçakcı yazdı.

27 Ekim’de İsrailliler, Hamas öncülüğünde gerçekleştirilen 7 Ekim 2023 saldırılarından bu yana ilk kez sandık başına gidecek. Seçimler, Benyamin Netanyahu’nun İsrail siyaseti üzerindeki uzun süreli hâkimiyetini sona erdirebilir ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’u iktidara taşıyabilir. Fakat asıl soru Netanyahu’nun siyasi geleceğinden ibaret değil. Daha temel mesele, İsrail toplumunun son 20 yılda ülkenin güvenlik anlayışını, toplumsal dengelerini ve toprak politikalarını şekillendiren siyasal düzene alternatif üretebilip üretemeyeceğidir.

İsrail, geçmişte de savaşlar, ekonomik krizler ve derin ideolojik ayrışmaların ortasında seçimlere gidiyor. Ancak bu seçimleri farklı kılan özellik, üç tarihsel sürecin aynı anda belirleyici hâle gelmesi: laik ve dindar Yahudiler arasındaki geleneksel siyasal uzlaşının aşınması, 7 Ekim’in psikolojik ve stratejik sonuçları ve Filistin meselesinin İsrail’in başlıca Yahudi siyasi partileri arasında köklü alternatiflerin ortaya konulduğu bir tartışma alanı olmaktan giderek uzaklaşması.

Dördüncü unsur ise seçimlerin kaderini belirleme potansiyeline sahip; İsrail vatandaşı Arapların siyasi temsili. Arap partiler Netanyahu’nun iktidarda kalıp kalmayacağını belirleyecek sayıda milletvekili çıkarabilecek potansiyele sahip olmasına rağmen, Yahudi partilerinin öncülük ettiği muhalefetin önemli bir bölümü bu partileri hükümet ortağı olarak kabul etmeye pek yanaşmıyor.

İbranice yayımlanan son kamuoyu araştırmaları bu tabloya beşinci bir boyut ekliyor. Seçmenlerin önemli bir bölümü yalnızca hükümetin kim tarafından kurulacağını değil, seçim sonuçlarının kabul edilip edilmeyeceğini ve siyasal kurumların meşruiyetini de sorguluyor. Dolayısıyla İsrail, yalnızca bir liderlik mücadelesi değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin geleceğine dair bir sınav da veriyor.

Bütün bu gelişmeler, siyasal iktidarın el değiştirmesinin stratejik bir dönüşüm anlamına gelip gelmeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Netanyahu başbakanlığı kaybetse bile, uzun siyasi ömrünü mümkün kılan fikirler, korkular ve kurumsal düzenlemeler varlığını sürdürebilir.

Seçimin paradoksu: Sandıktan birinci çıkmak, hükümet kurmaya yetmeyebilir

23 Ekim’de yayımlanan son anketler, Gadi Eisenkot’un liderliğindeki Yaşar (Yashar יָשָׁר – Doğruluk) Partisi’ni Netanyahu’nun Likud’unun önünde gösteriyor. Bir İsrail gerçeği olarak, İsrail’in 120 sandalyeli parlamentosunda hükümet kurulabilmesi için gereken 61 sandalyelik çoğunluğa hiçbir blok tek başına ulaşamıyor.

İsrail seçimleri Netanyahu ile Eisenkot arasında yapılan doğrudan bir başkanlık yarışı değil. Geleneksel sağ-sol ayrımını aşan ideolojik ve toplumsal farklılıklara sahip partiler arasında parlamenter çoğunluğun oluşturulmasına dayanan bir mücadele haline gelmiş durumda. Bu nedenle, İsrail’de çokça gördüğümüz gibi, seçimlerden birinci çıkan parti ile hükümeti kurabilen parti aynı olmayabilir.

Netanyahu, parçalı parlamento aritmetiğini siyasi iktidarını sürdürmek için kullanabilme becerisini geçmişte defalarca sergiledi. Eisenkot ise kamuoyu desteğini ve kazanacağı milletvekilliğini işler bir hükümet koalisyonuna dönüştürmek zorunda. Dolayısıyla onun açısından en büyük sınav seçim gecesiyle sona ermeyebilir; aksine o gece başlayabilir.

Koalisyon sorunu: Netanyahu karşıtlığı neden tek başına yeterli değil?

İsrail’de Netanyahu karşıtı olmak, aynı hükümetin ortağı olmayı kabul etmek anlamına gelmiyor. Özellikle İbranice siyasi haberlerde yer alan açıklamalar, muhalefet bloğunda önemli ayrışmalar olduğunu gösteriyor.

21 Ekim tarihli Ynet analizi, seçim sonrası hükümet formüllerini değerlendirirken üç temel engeli ortaya koyuyor. Eisenkot, Netanyahu liderliğindeki bir hükümette yer almayacağını açıkça söylüyor. Sovyetler Birliği coğrafyasından İsrail’e göç eden Yahudilerin seçmen tabanını oluşturan Yisrael Beyteynu (İsrail Evimiz) partisinin lideri Lieberman, Arap partilerinin desteğiyle kurulacak bir azınlık hükümetine katılmayı reddediyor. Eski özel kuvvetler askeri, teknoloji girişimcisi ve eski Başbakan Naftali Bennett, 2026 seçimlerine Yair Lapid’le kurduğu Beyachad (“Birlikte”) ittifakının lideri olarak giriyor ve Netanyahu’ya sağdan bir alternatif sunuyor. Bennett ise İslami Arap Partisi Ra’am ile hükümet kurma seçeneğine kapıyı kapatıyor. Bu açıklamalar, parlamenter matematikle siyasal meşruiyet arasındaki farkı gösteriyor.

İktidar olmak için çeşitli formüller kurulabilir, ama bu formüllerin önündeki sorun sayısal değil, siyasi.

Burada dört farklı siyasi ihtimal ortaya çıkıyor.

Birincisi, Netanyahu’nun Likud, ultra-Ortodoks partiler ve dinî milliyetçi hareketler aracılığıyla yeniden hükümet kurması. Bu durumda askerlik muafiyetleri, yargı kurumlarının yetkileri, yerleşim politikaları ve din-devlet ilişkileri üzerindeki tartışmaların devam etmesi beklenebilir.

İkincisi, Eisenkot öncülüğünde Yahudi partilerinden oluşan bir hükümet. Fakat, bu seçenek, mevcut anketlerde eksik kalan milletvekillerinin desteğinin sağlanmasını gerektiriyor. Ayrıca Bennett’in milliyetçi muhafazakârlığı, Lieberman’ın laik sağ siyaseti ve Yair Golan’ın Demokratlar Partisi’nin öncelikleri arasında önemli farklılıklar bulunuyor.

Üçüncüsü, Arap partilerinin hükümete katılması veya dışarıdan parlamenter destek sağlaması. Bir azınlık hükümeti, Arap partilerinin bazı oylamalarda çekimser kalmasıyla da varlığını sürdürebilir. Ancak Bennett ve Lieberman’ın itirazları, bu seçeneği koalisyon pazarlıklarının en tartışmalı başlıklarından biri hâline getiriyor.

Dördüncüsü ise yeniden seçim. Hiçbir siyasi blok çoğunluğu sağlayamaz ve partiler verdikleri taahhütlerden geri adım atmazsa, İsrail yeni bir seçim sürecine girebilir. Benzer süreçleri önceki yıllarda art arda yapılan seçimlerde gözlemlemiştik. Böyle bir durumda Netanyahu, yeni hükümet kurulana kadar geçici hükümetin başbakanı olarak görevini sürdürebilir.

Bu ihtimallerin hiçbiri kaçınılmaz değil. Sandalye dağılımı, seçim sonrası pazarlıklar ve partilerin mevcut siyasi taahhütlerini değiştirip değiştirmemeleri sonucunda belirlenecek. Temel gerçek değişmiyor: Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırmak için gerekli olan parlamenter çoğunluk, Netanyahu’nun ardından ülkeyi yönetebilecek tutarlı bir siyasi koalisyonla aynı şey değil.

Arap seçmenler: İsrail demokrasisinin çözülemeyen denklemi

İsrail nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan Arap vatandaşların siyasi temsilinin bu seçimlerde önemli ölçüde artması bekleniyor. Arap partilerinin önemini yalnızca parlamenter sandalye sayısına indirgemek, İsrail toplumunun içindeki daha derin değişimleri gözden kaçırmak anlamına gelir.

Ortak Liste ve Ra’am, İsrail’deki Arap toplumunun farklı siyasi eğilimlerini temsil ediyor. Ortak Liste, Filistinlilerin ulusal haklarını, yurttaşlık eşitliğini ve İsrail işgaline karşı çıkmayı öne çıkaran siyasi hareketleri de bir araya getiriyor. Mansur Abbas liderliğindeki Ra’am ise daha pragmatik bir parlamento stratejisi izleyerek kamu yatırımları, konut, altyapı, sosyo-ekonomik kalkınma ve Arap yerleşimlerinde örgütlü suçla mücadele gibi konulara ağırlık veriyor. Bu farklılıklar önemli. İsrail vatandaşı Araplar homojen bir seçmen kitlesi oluşturmuyor. Siyasi tercihleri yalnızca Filistin meselesindeki tutumlarıyla açıklamak hatalı olur. Yerel yönetimlerin performansı, istihdam, eğitim, suç oranları, kamu hizmetleri ve vatandaşlık ile ulusal kimlik arasındaki ilişki de oy verme davranışlarını etkiliyor.[1]

Birçok Yahudi İsrailli için 7 Ekim, devletin güvenlik sağlama kapasitesine duyulan güveni sarsan ve varoluşsal korkuları yeniden canlandıran tarihsel bir dönüm noktasıdır. İsrail vatandaşı Filistinliler açısından ise Gazze’deki savaş, yükselen toplumsal gerilimler, siyasi ifade özgürlüğü ve gündelik yaşamın ekonomik ve güvenlik sorunları farklı biçimlerde önem kazanıyor.

Burada altını çizmek gerekir ki bu tablo, Arap seçmenlerin 7 Ekim veya savaşla ilgilenmediği anlamına gelmiyor. Farklı seçmen gruplarının siyasi öncelikleri arasındaki ayrımı görünür kılıyor. Arap vatandaşların siyasal katılımı, İsrail’in Yahudi ve demokratik devlet kimlikleri arasındaki ilişkinin de önemli bir göstergesi.

Ra’am’ın 2021 yılında Bennett-Lapid hükümetine katılması, Arap çoğunluklu bir partinin doğrudan hükümet ortağı olabileceğini gösterdi. Ancak bu deneyimin sona ermesi, böyle bir iş birliğinin siyasi ve toplumsal sınırlarını da ortaya koydu.

2026 seçimlerinde benzer bir sorun yeniden gündeme geldi. Arap partileri hükümet kurmak için gerekli sandalyeleri sağlayabilirken, Yahudi partilerinin önemli bir bölümü bu destekle kurulacak hükümetin meşruiyetini tartışmalı buluyor.

Dolayısıyla sorun yalnızca Arap partilerinin Netanyahu’nun siyasi geleceğini belirleyip belirlemeyeceğinden öte Yahudi-Arap siyasi iş birliğinin istisnai parlamenter zorunlulukların ötesine geçerek daha kalıcı bir demokratik katılım biçimine dönüşüp dönüşemeyeceği.

Bir ülkede belirli bir toplumsal kesim seçimlere katılabilir ve parlamentoda temsil edilebilir. Ancak o kesimi temsil eden partilerin hükümet kurma süreçlerine katılımı sürekli olarak siyasi açıdan dışlanıyorsa, biçimsel temsil ile yürütme gücüne erişim arasında kalıcı bir gerilim ortaya çıkar. Bu durum, İsrail’deki siyasal temsil tartışmasının merkezinde yer alıyor.

Demografik dönüşüm: Netanyahu’dan sonra da devam edecek değişim

Seçimlerdeki dalgalanmaların altında, Netanyahu ve Eisenkot siyasi hayatı bıraktıktan çok sonra bile İsrail’in kurumlarını, ekonomisini ve stratejik önceliklerini etkileyecek bir demografik dönüşüm yatıyor.

Israel Democracy Institute verilerine göre İsrail’de ultra-Ortodoks, yani Haredi nüfus 2025 yılında yaklaşık 1,45 milyona ulaştı. Bu, toplam nüfusun yüzde 14,3’üne karşılık geliyor. Yıllık yaklaşık yüzde 4,2’lik büyüme oranıyla Haredilerin 2030 yılında nüfusun yüzde 16’sını oluşturması, 2033 yılında ise nüfuslarının 2 milyona ulaşması öngörülüyor. –

Bu dönüşümün önemi dinî kimlikle sınırlı değil. İsrail’in tarihsel toplumsal sözleşmesi büyük ölçüde askerlik hizmeti, ekonomik hayata katılım ve ulusal güvenliğe yönelik ortak sorumluluk anlayışı üzerine kuruldu. Ultra-Ortodoks erkeklerin önemli bir bölümüne tanınan askerlik muafiyetleri, istihdam ve eğitim alanlarındaki farklılıklarla birlikte vatandaşlığın yükümlülüklerinin nasıl paylaşılacağı konusunda giderek büyüyen bir tartışma yarattı.

Uzun süren savaşlar ve yedek askerlerin tekrar tekrar göreve çağrılması bu tartışmayı daha da sertleştirdi. Askerlik yapan laik İsrailliler ve dinî Siyonistler, ulusal güvenliğin temel yükümlülüklerinden biri saydıkları bu sorumluluğun neden bazı topluluklar için geçerli olmadığını giderek daha yüksek sesle sorguluyor.

Ultra-Ortodoks toplum içinden çıkan yeni Haredi Toplumu Partisi (הציבור החרדי, HaTzibbur Haharedi) bu gerilimin ilginç bir örneği. Parti, Haredilerin istihdama daha fazla katılmasını, temel eğitim müfredatının genişletilmesini ve tam zamanlı dinî eğitim almayan erkeklerin askerlik yapmasını savunuyor. Anketlerde seçim barajının altında görünmesine rağmen, geleneksel ultra-Ortodoks partilerin temsil anlayışına meydan okuyor.

Dinî Siyonist seçmenlerdeki çözülme de dikkat çekici. Haaretz’in aktardığı araştırmalara göre 2022 seçimlerinde Likud’a oy vermiş dindar seçmenlerin %56’sı bu kez aynı partiye oy vermeyi düşünmüyor. Bir kısmı ideolojik açıdan daha belirgin sağ partilere yönelirken, bazıları askerlik hizmetini ve yedek askerlik taleplerini öne çıkaran siyasi oluşumlara yöneliyor.

Bu gelişme, Netanyahu’nun İsrail’de büyüyen dindar nüfusun doğal siyasi kazananı olduğu varsayımını karmaşıklaştırıyor. Bazı seçmenler onun politikalarını yeterince ideolojik bulmadıkları için uzaklaşırken, diğerleri de ultra-Ortodoks partilere olan bağımlılığından rahatsız oluyor.

Demografik geleceği yalnızca muhafazakârlaşma üzerinden okumak da yanıltıcı olabilir. Dinî nüfusun artması, aynı hızda tek bir siyasi hareketin güçlenmesi anlamına gelmez. Dinî Siyonistler ile Harediler arasındaki askerlik tartışması, bunun en açık örneklerinden biridir. Bu farklılaşmayı ekonomi ve eğitim de derinleştiriyor. Nüfusun daha büyük bir bölümünün işgücüne katılımı, kamu kaynaklarının dağılımı ve teknoloji ekonomisinin ihtiyaç duyduğu insan sermayesinin geliştirilmesi, önümüzdeki yılların temel siyasi meseleleri arasında yer alacak.

Bütün bu gelişmeler, geleneksel laik-dindar ayrımının İsrail siyasetini açıklamak için artık yeterli olmadığını gösteriyor. Asıl mesele, İsrail’in bu toplumsal bölünmelerin güvenliğine ve ekonomik refahına dayandığı kurumları daha fazla zorlamadan önce toplumsal sözleşmesini yeniden düzenleyip düzenleyemeyeceğidir.

7 Ekim: Kolektif travmadan stratejik kültürün dönüşümüne

Saldırılar, istihbarat değerlendirmelerindeki, askerî hazırlıklardaki ve siyasi karar alma süreçlerindeki başarısızlıkları ortaya koydu. Daha önemlisi, İsrail güvenlik düşüncesinin temel varsayımlarından birini sarstı: Üstün istihbarat, teknolojik kapasite, caydırıcılık ve kontrollü askerî tırmandırma yoluyla düşman aktörlerin siyasi bir çözüme ihtiyaç duyulmadan sınırlandırılabileceği düşüncesini.

7 Ekim, Yahudi tarihsel hafızasında kökleşmiş zulüm ve kitlesel şiddet deneyimleriyle bağlantılı varoluşsal korkuları yeniden canlandırdı. Bunun sonuçları doğrudan saldırıdan etkilenen ailelerle sınırlı kalmadı. Tehditlerin nasıl algılandığını, hangi askerî yöntemlerin meşru görüldüğünü ve toplumun ne ölçüde siyasi risk almaya hazır olduğunu etkiledi.

Travma, askerî güvenlik taleplerini güçlendirirken siyasi hesap verebilirlik beklentisini de artırdı ve Netanyahu’nun liderliğine yönelik eleştirileri yoğunlaştırdı. Hem zorlayıcı güvenlik politikalarına yönelik kabulü hem de siyasi yönetime duyulan güvensizliği besledi.

Bu tepkiler birbiriyle çelişmiyor. Bir toplum güvenlik başarısızlıklarından sorumlu tuttuğu liderlerin görevden uzaklaştırılmasını isterken aynı zamanda daha sert bir güvenlik doktrinini destekleyebilir. Seçimlerin temel paradoksu belki de burada yatıyor. Netanyahu’nun rakipleri, İsrail’i korumakta başarısız olduğunu savunurken, İsrail güvenlik siyasetini uzun süredir yönlendiren askerî varsayımları sorgulamayabilir.

Israel Democracy Institute araştırmasının Yahudi katılımcıların %68’inin 7 Ekim’i oy tercihlerinde merkezi bir unsur olarak gördüğünü ortaya koyması, bu tarihsel kırılmanın seçimler üzerindeki etkisini somutlaştırıyor. Stratejik kültür açısından bakıldığında, 7 Ekim güvenlik tartışmalarının kabul edilebilir sınırlarını değiştirmiş olabilir. Tartışmalar, Filistinlilerle siyasi uzlaşma yoluyla kalıcı güvenliğin sağlanıp sağlanamayacağından çok askerî gücün ne kadar etkin, yeterli ve kontrollü kullanılabileceğine odaklanıyor.

Bu ayrım, Eisenkot’un siyasi yükselişini anlamak açısından da önemlidir. Netanyahu’nun güvenlik alanındaki siyasi üstünlüğünü sorgulayabilecek bir isim olarak ortaya çıkması, alternatif bir güvenlik paradigması sunduğu anlamına gelmiyor. Başka bir ifadeyle, seçmenler güvenlik doktrinini değil, bu doktrini uygulayan lideri değiştirmek isteyebilir.

İsrail vatandaşı Araplar için ise savaş deneyimi, toplumsal aidiyet, siyasi ifade özgürlüğü ve Filistinlilerle yıkıcı bir çatışma içinde bulunan devletle ilişkileri konusunda farklı sorular doğurdu.

Netanyahu ve Eisenkot: Farklı liderlik, benzer stratejik varsayımlar mı?

Eisenkot’un Netanyahu karşısında önemli bir alternatif oluşturmasının nedenlerinden biri, ulusal güvenlik alanında deneyimsiz olarak görülmesinin kolay olmamasıdır. Eski İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı olması, kendisini uzun yıllardır İsrail’in güvenliğinin vazgeçilmez güvencesi olarak sunan Netanyahu’yla rekabet edebilmesi için askerî açıdan güvenilir kılıyor.

Eisenkot’un partisi ayrıca demokratik kurumların güçlendirilmesini, askerlik yükümlülüklerinin daha adil biçimde dağıtılmasını ve devlet organları arasındaki denge ile denetim mekanizmalarının yeniden tesis edilmesini savunuyor. Bu taahhütler, özellikle yargı reformu ve yürütme yetkileri üzerine yıllardır süren tartışmalar dikkate alındığında, Eisenkot’un siyasi projesini Netanyahu’nun koalisyonundan ayırıyor.

Fakat konu Filistinlilere geldiğinde iki lider arasındaki farklılıklar daralıyor. Eisenkot, İsrail’in Yahudi, demokratik ve liberal bir devlet olarak korunması gerektiğini savunurken, Akdeniz ile Ürdün Nehri arasındaki güvenliğin İsrail ordusunun sorumluluğunda kalması gerektiğini ifade ediyor. Aynı zamanda Smotrich’in Filistin Yönetimi’ni dağıtarak İsrail’in milyonlarca Filistinlinin idari sorumluluğunu doğrudan üstlenmesine yol açabilecek yaklaşımını eleştiriyor.

Eisenkot’un açıklamalarında dikkat çeken nokta, Filistin devletinin kurulmasını savunmaması, ancak Filistinlilerin tamamının doğrudan İsrail yönetimi altında bulunmasını da sakıncalı görmesi. Bu yaklaşım, çatışmanın nihai çözümünden çok güvenlik ve idari sorumlulukların nasıl düzenleneceğine odaklanıyor.

Bu, Netanyahu ile Eisenkot’un tamamen aynı politikaları savunduğu anlamına gelmiyor. Her iki lider de mevcut koşullarda bağımsız bir Filistin devletine karşı çıkıyor. Hamas’ın Gazze’de yönetici bir aktör olarak kalmasını kabul etmiyor ve güvenlik tehditlerine karşı askerî harekât seçeneğini açık tutuyor.

Eisenkot daha kurumsal ve diplomatik açıdan esnek bir yaklaşım sunabilir. Bununla birlikte, bu yaklaşım çatışmaya ilişkin temelden farklı bir stratejik anlayış geliştirdiği anlamına gelmeyebilir.

Eğer yeterli oyu alırsa Eisenkot’un başbakanlığının, koalisyon ortakları tarafından şekillendirileceğini de unutmamak gerekir. Ortaya çıkacak politikalar, farklı önceliklere sahip partiler arasındaki müzakerelerin sonucunda şekillenecektir.

Yahudi yerleşimleri: Siyasi değişimin gerçek ölçütü

İşgal altındaki Batı Şeria, yeni bir İsrail hükümetinin anlamlı bir değişim yaratıp yaratmayacağını, yoksa yalnızca siyaset yapma biçimini mi değiştireceğini görmek açısından en önemli sınav alanlarından biri olabilir.

Netanyahu döneminde yerleşimci hareket, Bezalel Smotrich ve Itamar Ben-Gvir gibi liderler aracılığıyla hükümet üzerinde önemli bir siyasi nüfuz kazandı. Yerleşimlerin genişletilmesi, daha önce izinsiz kurulmuş yerleşim noktalarının tanınması ve yerleşimci hareketini destekleyen idari düzenlemeler, gelecekte kurulabilecek bir Filistin devletinin toprak bütünlüğünün aşınmasına katkıda bulundu. Yahudi yerleşimleri yalnızca konut projelerinden ibaret değil. Yollar, askerî koruma, idari yetki alanları ve altyapı yatırımları, İsrail kontrolünü ve Filistinlilerin hareketliliğini etkileyen kalıcı düzenlemeler oluşturuyor.

Eisenkot’un yaklaşımı belirli açılardan farklılaşıyor. Bazı koşullar altında yerleşimleri desteklemekle birlikte izinsiz yerleşim noktalarına karşı çıkıyor, yerleşimci şiddetini kınıyor ve Kudüs yakınındaki E1[2] gibi Batı Şeria’nın toprak bütünlüğünü daha da zayıflatabilecek projeleri eleştiriyor.

Eisenkot’un muhtemel koalisyon ortaklarından Bennett ve Lieberman, yerleşim meselesinde birbirlerinden ve Eisenkot’tan farklı pozisyonlara sahip. Ynet’in partilerin Batı Şeria politikalarını karşılaştırdığı araştırmasında, Bennett’in Be’Yachad partisi, hukuka uygun kabul ettiği Yahudi yerleşimlerini desteklediğini ve toprak tavizlerine karşı olduğunu belirtiyor. Partinin yaklaşımında C Bölgesi’nin gelecekte İsrail egemenliği altında bulunması fikri de yer alıyor. Lieberman’ın Yisrael Beytenu Partisi ise yerleşimlerin güçlendirilmesini ve E1 bölgesinde inşaat faaliyetlerinin sürdürülmesini açıkça destekliyor.

Bu farklılık önemli. Çünkü Eisenkot’un E1 projesine karşı çıkması, onun liderliğinde kurulacak hükümetin aynı politikayı benimseyeceğini garanti etmiyor. Aksine, Bennett ve Lieberman’ın desteğine ihtiyaç duyan bir hükümette yerleşim politikasının en tartışmalı koalisyon başlıklarından biri olması beklenebilir.

Eisenkot, E1 projesini İsrail’in uluslararası konumuna zarar veren bir hata olarak tanımlarken Smotrich bu projenin Filistin devletinin kurulmasını engelleyecek stratejik bir adım olduğunu savunuyor.

Buradaki anlaşmazlık, yerleşim politikasının yalnızca iç siyasi bir mesele olmadığını gösteriyor. Batı Şeria’daki idari düzenlemeler, yollar, yerleşimlerin coğrafi dağılımı ve askerî güvenlik uygulamaları, gelecekte kurulabilecek bir Filistin devletinin toprak bütünlüğünü doğrudan etkiliyor. Eisenkot liderliğinde kurulacak bir hükümet bazı yerleşim genişlemelerini sınırlandırabilir, yerleşimci şiddetine karşı hukuki yaptırımları yeniden etkinleştirebilir ve ilhakı savunan partilerin hükümet üzerindeki etkisini azaltabilir.

Bununla birlikte, yerleşimlerin genişlemesini sınırlandırmakla onlarca yıllık işgalin toprak üzerindeki sonuçlarını tersine çevirmek arasında önemli bir fark var. İzinsiz yerleşimlere karşı çıkan, ancak genel olarak yerleşim politikasını kabul eden bir hükümet, toprak bütünlüğünün parçalanmasını yavaşlatabilir. Bununla birlikte, Filistin egemenliğine giden inandırıcı bir siyasi yol açmayabilir.

Eisenkot’un koalisyon ortaklarının önemli bir bölümü toprak üzerindeki İsrail kontrolünün sürdürülmesini destekliyorsa, liderlik değişimi en fazla bazı uygulamalarda sınırlama ve yeniden düzenleme getirebilir. Dolayısıyla mesele yalnızca Eisenkot’un işgali daha ılımlı yöntemlerle yönetip yönetmeyeceği değil. Asıl soru, yerleşim politikalarındaki değişikliklerin gelecekte siyasi bir çözüm ihtimalini koruyup korumayacağı ya da giderek kalıcılaşan bir toprak düzenini uluslararası toplum açısından daha yönetilebilir hâle getirmekle mi sınırlı kalacağıdır.

Seçimlerin bir başka sınavı: Demokratik meşruiyet

Israel Democracy Institute tarafından Eylül 2026’da yayımlanan araştırma, toplumdaki bu kaygıların boyutunu ortaya koyuyor. Katılımcıların yüzde 59’u, İsrailli siyasi aktörlerin seçim sonuçlarını hukuka aykırı yöntemlerle etkilemeye çalışmasının ihtimalini yüksek görüyor. %56’sı ise seçimi kaybeden taraftaki bazı unsurların, sonuçları kabul etmeyip bunları değiştirmek amacıyla şiddete başvurabileceğini düşünüyor.

Konu yalnızca seçim yönetimiyle sınırlı değil. Netanyahu döneminde yargının bağımsızlığı ve yetkileri üzerine yaşanan tartışmalar, yürütme gücünün sınırları ve güvenlik kurumlarının siyasi otoriteyle ilişkisi İsrail’de uzun süredir kutuplaşmanın merkezinde yer alıyor. 7 Ekim sonrasında bu tartışmalara devletin hesap verebilirliği sorunu da eklendi. Muhalefetin önemli taleplerinden biri, saldırılara yol açan güvenlik ve siyasi başarısızlıkları araştıracak bağımsız bir devlet soruşturma komisyonunun kurulmasıdır. Netanyahu hükümeti ise komisyonun nasıl oluşturulacağı ve soruşturmanın kurumsal çerçevesi konusunda farklı bir yaklaşım benimsiyor.

Eisenkot’un demokratik kurumların onarılmasına ilişkin vaatleri bu bağlamda önem taşıyor. Yeni bir hükümet yargı bağımsızlığı, denetleme mekanizmaları ve güvenlik başarısızlıklarının soruşturulması konusunda farklı kararlar alabilir. Ancak bu reformların gerçekleştirilebilmesi, koalisyonun yapısına da bağlı olacak.

İsrail’de demokratik meşruiyet üç farklı düzeyde sınanıyor: seçim sonuçlarının kabul edilmesi, bu sonuçlardan hükümet kurulabilmesi ve kurulacak hükümetin toplumun farklı kesimlerini meşru siyasi aktörler olarak kabul edebilmesi. Bu üç düzey arasındaki gerilim, seçim sonrasında siyasi belirsizliğin devam etmesinin temel nedenlerinden biri olabilir.

Farklı bir İsrail hükümeti, ama Orta Doğu ne kadar farklı?

Seçimlerin sonuçları Filistin topraklarıyla sınırlı kalmayacak. İsrail’in güvenlik kurumları, bölgesel tehditleri giderek İran, Hizbullah, Suriye ve Irak’ta faaliyet gösteren silahlı gruplar ile farklı cephelerden eş zamanlı askerî baskı oluşması ihtimali çerçevesinde değerlendiriyor.

Bu stratejik bakış açısının Netanyahu’nun iktidardan ayrılmasıyla ortadan kalkması beklenmemelidir. Eisenkot’un askerî geçmişi, İsrail güvenlik planlamasında önleyici askerî harekât, caydırıcılık, istihbarat üstünlüğü ve operasyonel hareket serbestisine verilen önemi güçlendirebilir.

Bununla birlikte, hükümet değişikliği bu araçların nasıl kullanıldığını etkileyebilir. Netanyahu’nun bölgesel yaklaşımı askerî baskıyı, koalisyon siyasetini ve güçlü biçimde kişiselleştirilmiş siyasi söylemi bir araya getirdi. Eisenkot hükümeti ise kurumsal karar alma mekanizmalarını yeniden güçlendirmeye, güvenlik bürokrasisiyle daha yakın istişare yürütmeye ve İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarıyla uyumlu görülen alanlarda müzakereye dayalı düzenlemeler geliştirmeye yönelebilir.

Burada güvenlik doktriniyle karar alma biçimi arasında önemli bir ayrım bulunuyor. Aynı tehditleri tanımlayan iki hükümet, bu tehditlere karşı farklı askerî ve diplomatik araçlar kullanabilir. Bir hükümet tek taraflı askerî harekâtı ön plana çıkarırken, diğeri müttefiklerle istişareyi veya diplomatik düzenlemeleri daha fazla önemseyebilir. Kullanılan araçların farklılaşması, tehdit algısının veya stratejik hedefin değiştiği anlamına gelmez.

Washington ve Avrupa başkentleriyle ilişkilerde diplomatik üslup daha az çatışmacı olabilir. Israel Democracy Institute araştırmalarında dış politika ve özellikle ABD ile ilişkilerin çok sayıda Yahudi seçmen açısından önemli olması, uluslararası konumun seçim gündemindeki yerini de gösteriyor.

İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin artan etkisine ve Doğu Akdeniz’deki daha geniş bölgesel dengelere yönelik kaygıları yalnızca Netanyahu’nun kişisel tercihlerinden kaynaklanmıyor. Bu kaygılar, yapısal ve stratejik hesaplamalara dayanıyor.

Eisenkot hükümeti ilişkileri daha kurumsallaşmış diplomatik kanallar üzerinden yönetebilir. Ancak Suriye’nin güvenlik mimarisi, sınır güvenliği ve bölgesel nüfuz konusundaki rekabet kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır.

Hükümet değişikliğini İsrail’in bölgesel askerî faaliyetlerinden kaynaklanan genel bir geri çekilme olarak görmek de doğru değil. Yeni bir liderlik askerî güç kullanımında daha seçici davranabilirken, önemli güvenlik tehditleri algıladığı durumlarda ülke sınırlarının ötesinde harekete geçme iradesini sürdürebilir. Dolayısıyla muhtemel farklılık, İsrail’in bölgesel hedeflerinin tümüyle değişmesinden çok bölgesel rekabetin yürütülme ve yönetilme biçiminde ortaya çıkabilir.

Bu noktada Eisenkot’un bir hükümet programıyla kişisel stratejik görüşleri birbirinden ayrılmalı. İsrail’in bölgesel davranışını anlamak için yalnızca başbakanın kim olduğuna değil, hangi partilerin hükümette bulunduğuna, hangi kurumların karar süreçlerinde etkin olduğuna ve askerî güç kullanımı ile diplomatik hedefler arasında nasıl bir ilişki kurulduğuna bakmak gerekir.

Netanyahu seçimi kaybetse de Netanyahu rejimi kazanabilir mi?

Benyamin Netanyahu, İsrail siyasetini o kadar uzun süredir şekillendiriyor ki kişisel siyasi kaderi çoğu zaman inşa edilmesinde rol oynadığı siyasal düzenin kaderiyle özdeşleştiriliyor. Oysa Netanyahu, İsrail toplumundaki daha derin değişimlerin hem mimarlarından biri hem de ürünüdür.

Dinî ve milliyetçi hareketlerin artan siyasi etkisi, barış sürecini savunan geleneksel solun zayıflaması, uzun süreli toprak kontrolünün olağanlaşması ve bölgesel güvenlik tehditlerinin giderek daha varoluşsal bir çerçevede değerlendirilmesi tek bir siyasetçiye bağlanamaz. Netanyahu’nun seçimleri kaybetmesi onu iktidardan uzaklaştırabilir ancak bu koşulları kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Son kamuoyu araştırmaları bu nedenle yalnızca sandalyelerin hangi partiler arasında dağıtılacağını göstermiyor. Aynı zamanda İsrail toplumunun farklı gelecek tasavvurları etrafında ne ölçüde bölündüğünü ortaya koyuyor.

Yahudi seçmenlerin önemli bir bölümü, 7 Ekim’in güvenlik üzerindeki etkileri nedeniyle sandığa giderken, Arap seçmenlerin öncelikleri daha farklı bir siyasi gündeme işaret ediyor. Dinî Siyonistler askerlik yükümlülükleri ve devletin sorumlulukları konusunda ultra-Ortodoks partilerle anlaşmazlıklar yaşarken, Netanyahu karşıtı partiler Arap temsilcilerle siyasi iş birliğinin sınırlarında uzlaşamıyor. Seçim sonuçlarının kabul edilmesine ilişkin toplumsal kaygılar, demokratik kurumların dayanıklılığı hakkında yeni sorular da doğuruyor.

Bu koşullarda Eisenkot’un iktidara gelmesi, yalnızca Netanyahu’ya yönelik siyasi memnuniyetsizliğin bir sonucu olarak değerlendirilemez. Olası bir hükümetin başarısı, farklı toplumsal talepleri ve birbiriyle çatışan siyasi beklentileri aynı yönetim çerçevesinde uzlaştırabilmesine bağlı olacak.

Eisenkot başbakan olabilir ve İsrail yönetiminde önemli değişiklikler gerçekleştirebilir. Kuracağı koalisyon kurumsal hesap verebilirliği güçlendirebilir, bazı yerleşim uygulamalarını sınırlandırabilir ve uluslararası ortaklarla daha öngörülebilir ilişkiler geliştirebilir. Bunlar somut sonuçlar doğurabilecek değişikliklerdir ve yalnızca sembolik adımlar olarak değerlendirilmemelidir.

Daha derindeki sınav, siyasi değişimin askerî üstünlük, toprak kontrolü ve ulusal güvenlik arasındaki ilişkiye dair temel varsayımları yeniden değerlendirmeyi gerektirip gerektirmeyeceği sorusudur. Bir ülke savaşları kazanabilir, teknolojik üstünlüğünü koruyabilir ve hükümetini değiştirebilir. Buna rağmen nasıl bir siyasi düzeni sürdürmek istediğine ilişkin temel soruyla yüzleşmekte zorlanabilir.

27 Ekim, Netanyahu’nun siyasi geleceğini belirleyecek süreçte önemli bir dönemeç olabilir. Ancak onun uzun iktidarıyla ilişkilendirilen siyasi ve stratejik düzenin değişip değişmeyeceği çok daha kapsamlı bir sorudur. Netanyahu’nun iktidardan ayrılması Netanyahu dönemini sona erdirebilir. Netanyahu rejiminin sona ermesi ise İsrail toplumunun güvenliğe, demokrasiye, vatandaşlığa ve Filistin meselesine ilişkin temel kabullerinde daha derin bir dönüşüm gerektirecektir. Üstelik bu sorunun yanıtını tek başına seçim sandığı vermeyecek.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Israel Democracy Institute tarafından ağustos sonu ile eylül 2026 başında gerçekleştirilen kamuoyu araştırması bu farklılığı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Araştırmada Yahudi katılımcıların %68’i, 7 Ekim saldırılarının oy verme kararlarında merkezi bir unsur olacağını ifade ederken, Arap katılımcılarda bu oran yalnızca %32’dir. Aynı araştırmada Yahudi seçmenler açısından dış politika ve güvenlik öncelikli konular arasında yer alırken, Arap seçmenler açısından Arap toplumundaki suç ve hayat pahalılığı öne çıkıyor. (https://www.idi.org.il/articles/66114) Bu veriler, aynı devletin vatandaşlarının aynı siyasi gündem içinde yaşamalarına rağmen sandığa oldukça farklı önceliklerle gittiklerini gösteriyor.

[2] E1 Projesi (East 1), İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da, Doğu Kudüs ile büyük Yahudi yerleşimi Ma’ale Adumim arasında yer alan yaklaşık 12 km²’lik alanda yeni yerleşimler inşa etmeyi öngören stratejik bir şehirleşme ve toprak kontrolü projesidir. Projenin önemi yalnızca yeni konutların inşa edilmesinden kaynaklanmıyor. E1, gelecekte kurulabilecek bir Filistin devletinin coğrafi bütünlüğünü doğrudan etkileyebilecek bir konumda yer alıyor.

E1 alanı, Doğu Kudüs ile Ma’ale Adumim yerleşimi arasında yer alıyor. Projeyi üç açıdan değerlendirmek gerekiyor:

1. Kudüs ile Ma’ale Adumim’in bütünleştirilmesi: İsrail, Kudüs’ün doğusundaki yerleşim blokları arasında yapılaşma ve altyapı bağlantıları kurmayı hedefliyor.

2. Batı Şeria’nın coğrafi bütünlüğü: E1’in yapılaşmaya açılması, kuzeyde Ramallah ile güneyde Beytüllahim arasındaki Filistin yerleşimleri arasındaki bağlantıyı güçlendirebilir. Bu, bütün ulaşımın tamamen kesileceği anlamına gelmez, fakat Filistinlilerin kesintisiz bir kentsel ve coğrafi alan geliştirmesini zorlaştırır.

3. Doğu Kudüs’ün statüsü: Filistinliler Doğu Kudüs’ü gelecekteki devletlerinin başkenti olarak görüyor. E1, Doğu Kudüs ile Batı Şeria’nın geri kalanı arasındaki bağlantıyı daha da kısıtlayabilir.

Salih Bıçakcı
Salih Bıçakcı
Prof. Dr. Salih Bıçakcı, CATS Araştırmacısı ve Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, 2004’te İsrail’deki Tel Aviv Üniversitesi’ndeki doktora çalışmalarını tamamladı. Prof. Dr. Bıçakcı kimlik, güvenlik ve terörizm konusunda birçok akademik projede yer aldı. Çeşitli üniversitelerde Uluslararası Siyasette Orta Doğu, Uluslararası Güvenlik, Uluslararası İlişkiler Teorisi, Türk Dış Politikası dersleri verdi. Son yıllarda çalışmalarını bölgesel, siber güvenlik ve kritik altyapıların korunması konularında yoğunlaştırdı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

İsrail’in asıl seçimi: Netanyahu’nun ötesinde

İsrail’de 27 Ekim’deki seçimlerde Netanyahu kaybedebilir. Ama asıl soru, Netanyahu’nun 20 yılda yarattığı rejim yine de sürebilir. Asıl soru, İsraillerin mevcut siyasal düzene alternatif üretebilip üretemeyeceğidir. Prof. Salih Bıçakcı yazdı.

27 Ekim’de İsrailliler, Hamas öncülüğünde gerçekleştirilen 7 Ekim 2023 saldırılarından bu yana ilk kez sandık başına gidecek. Seçimler, Benyamin Netanyahu’nun İsrail siyaseti üzerindeki uzun süreli hâkimiyetini sona erdirebilir ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’u iktidara taşıyabilir. Fakat asıl soru Netanyahu’nun siyasi geleceğinden ibaret değil. Daha temel mesele, İsrail toplumunun son 20 yılda ülkenin güvenlik anlayışını, toplumsal dengelerini ve toprak politikalarını şekillendiren siyasal düzene alternatif üretebilip üretemeyeceğidir.

İsrail, geçmişte de savaşlar, ekonomik krizler ve derin ideolojik ayrışmaların ortasında seçimlere gidiyor. Ancak bu seçimleri farklı kılan özellik, üç tarihsel sürecin aynı anda belirleyici hâle gelmesi: laik ve dindar Yahudiler arasındaki geleneksel siyasal uzlaşının aşınması, 7 Ekim’in psikolojik ve stratejik sonuçları ve Filistin meselesinin İsrail’in başlıca Yahudi siyasi partileri arasında köklü alternatiflerin ortaya konulduğu bir tartışma alanı olmaktan giderek uzaklaşması.

Dördüncü unsur ise seçimlerin kaderini belirleme potansiyeline sahip; İsrail vatandaşı Arapların siyasi temsili. Arap partiler Netanyahu’nun iktidarda kalıp kalmayacağını belirleyecek sayıda milletvekili çıkarabilecek potansiyele sahip olmasına rağmen, Yahudi partilerinin öncülük ettiği muhalefetin önemli bir bölümü bu partileri hükümet ortağı olarak kabul etmeye pek yanaşmıyor.

İbranice yayımlanan son kamuoyu araştırmaları bu tabloya beşinci bir boyut ekliyor. Seçmenlerin önemli bir bölümü yalnızca hükümetin kim tarafından kurulacağını değil, seçim sonuçlarının kabul edilip edilmeyeceğini ve siyasal kurumların meşruiyetini de sorguluyor. Dolayısıyla İsrail, yalnızca bir liderlik mücadelesi değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin geleceğine dair bir sınav da veriyor.

Bütün bu gelişmeler, siyasal iktidarın el değiştirmesinin stratejik bir dönüşüm anlamına gelip gelmeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Netanyahu başbakanlığı kaybetse bile, uzun siyasi ömrünü mümkün kılan fikirler, korkular ve kurumsal düzenlemeler varlığını sürdürebilir.

Seçimin paradoksu: Sandıktan birinci çıkmak, hükümet kurmaya yetmeyebilir

23 Ekim’de yayımlanan son anketler, Gadi Eisenkot’un liderliğindeki Yaşar (Yashar יָשָׁר – Doğruluk) Partisi’ni Netanyahu’nun Likud’unun önünde gösteriyor. Bir İsrail gerçeği olarak, İsrail’in 120 sandalyeli parlamentosunda hükümet kurulabilmesi için gereken 61 sandalyelik çoğunluğa hiçbir blok tek başına ulaşamıyor.

İsrail seçimleri Netanyahu ile Eisenkot arasında yapılan doğrudan bir başkanlık yarışı değil. Geleneksel sağ-sol ayrımını aşan ideolojik ve toplumsal farklılıklara sahip partiler arasında parlamenter çoğunluğun oluşturulmasına dayanan bir mücadele haline gelmiş durumda. Bu nedenle, İsrail’de çokça gördüğümüz gibi, seçimlerden birinci çıkan parti ile hükümeti kurabilen parti aynı olmayabilir.

Netanyahu, parçalı parlamento aritmetiğini siyasi iktidarını sürdürmek için kullanabilme becerisini geçmişte defalarca sergiledi. Eisenkot ise kamuoyu desteğini ve kazanacağı milletvekilliğini işler bir hükümet koalisyonuna dönüştürmek zorunda. Dolayısıyla onun açısından en büyük sınav seçim gecesiyle sona ermeyebilir; aksine o gece başlayabilir.

Koalisyon sorunu: Netanyahu karşıtlığı neden tek başına yeterli değil?

İsrail’de Netanyahu karşıtı olmak, aynı hükümetin ortağı olmayı kabul etmek anlamına gelmiyor. Özellikle İbranice siyasi haberlerde yer alan açıklamalar, muhalefet bloğunda önemli ayrışmalar olduğunu gösteriyor.

21 Ekim tarihli Ynet analizi, seçim sonrası hükümet formüllerini değerlendirirken üç temel engeli ortaya koyuyor. Eisenkot, Netanyahu liderliğindeki bir hükümette yer almayacağını açıkça söylüyor. Sovyetler Birliği coğrafyasından İsrail’e göç eden Yahudilerin seçmen tabanını oluşturan Yisrael Beyteynu (İsrail Evimiz) partisinin lideri Lieberman, Arap partilerinin desteğiyle kurulacak bir azınlık hükümetine katılmayı reddediyor. Eski özel kuvvetler askeri, teknoloji girişimcisi ve eski Başbakan Naftali Bennett, 2026 seçimlerine Yair Lapid’le kurduğu Beyachad (“Birlikte”) ittifakının lideri olarak giriyor ve Netanyahu’ya sağdan bir alternatif sunuyor. Bennett ise İslami Arap Partisi Ra’am ile hükümet kurma seçeneğine kapıyı kapatıyor. Bu açıklamalar, parlamenter matematikle siyasal meşruiyet arasındaki farkı gösteriyor.

İktidar olmak için çeşitli formüller kurulabilir, ama bu formüllerin önündeki sorun sayısal değil, siyasi.

Burada dört farklı siyasi ihtimal ortaya çıkıyor.

Birincisi, Netanyahu’nun Likud, ultra-Ortodoks partiler ve dinî milliyetçi hareketler aracılığıyla yeniden hükümet kurması. Bu durumda askerlik muafiyetleri, yargı kurumlarının yetkileri, yerleşim politikaları ve din-devlet ilişkileri üzerindeki tartışmaların devam etmesi beklenebilir.

İkincisi, Eisenkot öncülüğünde Yahudi partilerinden oluşan bir hükümet. Fakat, bu seçenek, mevcut anketlerde eksik kalan milletvekillerinin desteğinin sağlanmasını gerektiriyor. Ayrıca Bennett’in milliyetçi muhafazakârlığı, Lieberman’ın laik sağ siyaseti ve Yair Golan’ın Demokratlar Partisi’nin öncelikleri arasında önemli farklılıklar bulunuyor.

Üçüncüsü, Arap partilerinin hükümete katılması veya dışarıdan parlamenter destek sağlaması. Bir azınlık hükümeti, Arap partilerinin bazı oylamalarda çekimser kalmasıyla da varlığını sürdürebilir. Ancak Bennett ve Lieberman’ın itirazları, bu seçeneği koalisyon pazarlıklarının en tartışmalı başlıklarından biri hâline getiriyor.

Dördüncüsü ise yeniden seçim. Hiçbir siyasi blok çoğunluğu sağlayamaz ve partiler verdikleri taahhütlerden geri adım atmazsa, İsrail yeni bir seçim sürecine girebilir. Benzer süreçleri önceki yıllarda art arda yapılan seçimlerde gözlemlemiştik. Böyle bir durumda Netanyahu, yeni hükümet kurulana kadar geçici hükümetin başbakanı olarak görevini sürdürebilir.

Bu ihtimallerin hiçbiri kaçınılmaz değil. Sandalye dağılımı, seçim sonrası pazarlıklar ve partilerin mevcut siyasi taahhütlerini değiştirip değiştirmemeleri sonucunda belirlenecek. Temel gerçek değişmiyor: Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırmak için gerekli olan parlamenter çoğunluk, Netanyahu’nun ardından ülkeyi yönetebilecek tutarlı bir siyasi koalisyonla aynı şey değil.

Arap seçmenler: İsrail demokrasisinin çözülemeyen denklemi

İsrail nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan Arap vatandaşların siyasi temsilinin bu seçimlerde önemli ölçüde artması bekleniyor. Arap partilerinin önemini yalnızca parlamenter sandalye sayısına indirgemek, İsrail toplumunun içindeki daha derin değişimleri gözden kaçırmak anlamına gelir.

Ortak Liste ve Ra’am, İsrail’deki Arap toplumunun farklı siyasi eğilimlerini temsil ediyor. Ortak Liste, Filistinlilerin ulusal haklarını, yurttaşlık eşitliğini ve İsrail işgaline karşı çıkmayı öne çıkaran siyasi hareketleri de bir araya getiriyor. Mansur Abbas liderliğindeki Ra’am ise daha pragmatik bir parlamento stratejisi izleyerek kamu yatırımları, konut, altyapı, sosyo-ekonomik kalkınma ve Arap yerleşimlerinde örgütlü suçla mücadele gibi konulara ağırlık veriyor. Bu farklılıklar önemli. İsrail vatandaşı Araplar homojen bir seçmen kitlesi oluşturmuyor. Siyasi tercihleri yalnızca Filistin meselesindeki tutumlarıyla açıklamak hatalı olur. Yerel yönetimlerin performansı, istihdam, eğitim, suç oranları, kamu hizmetleri ve vatandaşlık ile ulusal kimlik arasındaki ilişki de oy verme davranışlarını etkiliyor.[1]

Birçok Yahudi İsrailli için 7 Ekim, devletin güvenlik sağlama kapasitesine duyulan güveni sarsan ve varoluşsal korkuları yeniden canlandıran tarihsel bir dönüm noktasıdır. İsrail vatandaşı Filistinliler açısından ise Gazze’deki savaş, yükselen toplumsal gerilimler, siyasi ifade özgürlüğü ve gündelik yaşamın ekonomik ve güvenlik sorunları farklı biçimlerde önem kazanıyor.

Burada altını çizmek gerekir ki bu tablo, Arap seçmenlerin 7 Ekim veya savaşla ilgilenmediği anlamına gelmiyor. Farklı seçmen gruplarının siyasi öncelikleri arasındaki ayrımı görünür kılıyor. Arap vatandaşların siyasal katılımı, İsrail’in Yahudi ve demokratik devlet kimlikleri arasındaki ilişkinin de önemli bir göstergesi.

Ra’am’ın 2021 yılında Bennett-Lapid hükümetine katılması, Arap çoğunluklu bir partinin doğrudan hükümet ortağı olabileceğini gösterdi. Ancak bu deneyimin sona ermesi, böyle bir iş birliğinin siyasi ve toplumsal sınırlarını da ortaya koydu.

2026 seçimlerinde benzer bir sorun yeniden gündeme geldi. Arap partileri hükümet kurmak için gerekli sandalyeleri sağlayabilirken, Yahudi partilerinin önemli bir bölümü bu destekle kurulacak hükümetin meşruiyetini tartışmalı buluyor.

Dolayısıyla sorun yalnızca Arap partilerinin Netanyahu’nun siyasi geleceğini belirleyip belirlemeyeceğinden öte Yahudi-Arap siyasi iş birliğinin istisnai parlamenter zorunlulukların ötesine geçerek daha kalıcı bir demokratik katılım biçimine dönüşüp dönüşemeyeceği.

Bir ülkede belirli bir toplumsal kesim seçimlere katılabilir ve parlamentoda temsil edilebilir. Ancak o kesimi temsil eden partilerin hükümet kurma süreçlerine katılımı sürekli olarak siyasi açıdan dışlanıyorsa, biçimsel temsil ile yürütme gücüne erişim arasında kalıcı bir gerilim ortaya çıkar. Bu durum, İsrail’deki siyasal temsil tartışmasının merkezinde yer alıyor.

Demografik dönüşüm: Netanyahu’dan sonra da devam edecek değişim

Seçimlerdeki dalgalanmaların altında, Netanyahu ve Eisenkot siyasi hayatı bıraktıktan çok sonra bile İsrail’in kurumlarını, ekonomisini ve stratejik önceliklerini etkileyecek bir demografik dönüşüm yatıyor.

Israel Democracy Institute verilerine göre İsrail’de ultra-Ortodoks, yani Haredi nüfus 2025 yılında yaklaşık 1,45 milyona ulaştı. Bu, toplam nüfusun yüzde 14,3’üne karşılık geliyor. Yıllık yaklaşık yüzde 4,2’lik büyüme oranıyla Haredilerin 2030 yılında nüfusun yüzde 16’sını oluşturması, 2033 yılında ise nüfuslarının 2 milyona ulaşması öngörülüyor. –

Bu dönüşümün önemi dinî kimlikle sınırlı değil. İsrail’in tarihsel toplumsal sözleşmesi büyük ölçüde askerlik hizmeti, ekonomik hayata katılım ve ulusal güvenliğe yönelik ortak sorumluluk anlayışı üzerine kuruldu. Ultra-Ortodoks erkeklerin önemli bir bölümüne tanınan askerlik muafiyetleri, istihdam ve eğitim alanlarındaki farklılıklarla birlikte vatandaşlığın yükümlülüklerinin nasıl paylaşılacağı konusunda giderek büyüyen bir tartışma yarattı.

Uzun süren savaşlar ve yedek askerlerin tekrar tekrar göreve çağrılması bu tartışmayı daha da sertleştirdi. Askerlik yapan laik İsrailliler ve dinî Siyonistler, ulusal güvenliğin temel yükümlülüklerinden biri saydıkları bu sorumluluğun neden bazı topluluklar için geçerli olmadığını giderek daha yüksek sesle sorguluyor.

Ultra-Ortodoks toplum içinden çıkan yeni Haredi Toplumu Partisi (הציבור החרדי, HaTzibbur Haharedi) bu gerilimin ilginç bir örneği. Parti, Haredilerin istihdama daha fazla katılmasını, temel eğitim müfredatının genişletilmesini ve tam zamanlı dinî eğitim almayan erkeklerin askerlik yapmasını savunuyor. Anketlerde seçim barajının altında görünmesine rağmen, geleneksel ultra-Ortodoks partilerin temsil anlayışına meydan okuyor.

Dinî Siyonist seçmenlerdeki çözülme de dikkat çekici. Haaretz’in aktardığı araştırmalara göre 2022 seçimlerinde Likud’a oy vermiş dindar seçmenlerin %56’sı bu kez aynı partiye oy vermeyi düşünmüyor. Bir kısmı ideolojik açıdan daha belirgin sağ partilere yönelirken, bazıları askerlik hizmetini ve yedek askerlik taleplerini öne çıkaran siyasi oluşumlara yöneliyor.

Bu gelişme, Netanyahu’nun İsrail’de büyüyen dindar nüfusun doğal siyasi kazananı olduğu varsayımını karmaşıklaştırıyor. Bazı seçmenler onun politikalarını yeterince ideolojik bulmadıkları için uzaklaşırken, diğerleri de ultra-Ortodoks partilere olan bağımlılığından rahatsız oluyor.

Demografik geleceği yalnızca muhafazakârlaşma üzerinden okumak da yanıltıcı olabilir. Dinî nüfusun artması, aynı hızda tek bir siyasi hareketin güçlenmesi anlamına gelmez. Dinî Siyonistler ile Harediler arasındaki askerlik tartışması, bunun en açık örneklerinden biridir. Bu farklılaşmayı ekonomi ve eğitim de derinleştiriyor. Nüfusun daha büyük bir bölümünün işgücüne katılımı, kamu kaynaklarının dağılımı ve teknoloji ekonomisinin ihtiyaç duyduğu insan sermayesinin geliştirilmesi, önümüzdeki yılların temel siyasi meseleleri arasında yer alacak.

Bütün bu gelişmeler, geleneksel laik-dindar ayrımının İsrail siyasetini açıklamak için artık yeterli olmadığını gösteriyor. Asıl mesele, İsrail’in bu toplumsal bölünmelerin güvenliğine ve ekonomik refahına dayandığı kurumları daha fazla zorlamadan önce toplumsal sözleşmesini yeniden düzenleyip düzenleyemeyeceğidir.

7 Ekim: Kolektif travmadan stratejik kültürün dönüşümüne

Saldırılar, istihbarat değerlendirmelerindeki, askerî hazırlıklardaki ve siyasi karar alma süreçlerindeki başarısızlıkları ortaya koydu. Daha önemlisi, İsrail güvenlik düşüncesinin temel varsayımlarından birini sarstı: Üstün istihbarat, teknolojik kapasite, caydırıcılık ve kontrollü askerî tırmandırma yoluyla düşman aktörlerin siyasi bir çözüme ihtiyaç duyulmadan sınırlandırılabileceği düşüncesini.

7 Ekim, Yahudi tarihsel hafızasında kökleşmiş zulüm ve kitlesel şiddet deneyimleriyle bağlantılı varoluşsal korkuları yeniden canlandırdı. Bunun sonuçları doğrudan saldırıdan etkilenen ailelerle sınırlı kalmadı. Tehditlerin nasıl algılandığını, hangi askerî yöntemlerin meşru görüldüğünü ve toplumun ne ölçüde siyasi risk almaya hazır olduğunu etkiledi.

Travma, askerî güvenlik taleplerini güçlendirirken siyasi hesap verebilirlik beklentisini de artırdı ve Netanyahu’nun liderliğine yönelik eleştirileri yoğunlaştırdı. Hem zorlayıcı güvenlik politikalarına yönelik kabulü hem de siyasi yönetime duyulan güvensizliği besledi.

Bu tepkiler birbiriyle çelişmiyor. Bir toplum güvenlik başarısızlıklarından sorumlu tuttuğu liderlerin görevden uzaklaştırılmasını isterken aynı zamanda daha sert bir güvenlik doktrinini destekleyebilir. Seçimlerin temel paradoksu belki de burada yatıyor. Netanyahu’nun rakipleri, İsrail’i korumakta başarısız olduğunu savunurken, İsrail güvenlik siyasetini uzun süredir yönlendiren askerî varsayımları sorgulamayabilir.

Israel Democracy Institute araştırmasının Yahudi katılımcıların %68’inin 7 Ekim’i oy tercihlerinde merkezi bir unsur olarak gördüğünü ortaya koyması, bu tarihsel kırılmanın seçimler üzerindeki etkisini somutlaştırıyor. Stratejik kültür açısından bakıldığında, 7 Ekim güvenlik tartışmalarının kabul edilebilir sınırlarını değiştirmiş olabilir. Tartışmalar, Filistinlilerle siyasi uzlaşma yoluyla kalıcı güvenliğin sağlanıp sağlanamayacağından çok askerî gücün ne kadar etkin, yeterli ve kontrollü kullanılabileceğine odaklanıyor.

Bu ayrım, Eisenkot’un siyasi yükselişini anlamak açısından da önemlidir. Netanyahu’nun güvenlik alanındaki siyasi üstünlüğünü sorgulayabilecek bir isim olarak ortaya çıkması, alternatif bir güvenlik paradigması sunduğu anlamına gelmiyor. Başka bir ifadeyle, seçmenler güvenlik doktrinini değil, bu doktrini uygulayan lideri değiştirmek isteyebilir.

İsrail vatandaşı Araplar için ise savaş deneyimi, toplumsal aidiyet, siyasi ifade özgürlüğü ve Filistinlilerle yıkıcı bir çatışma içinde bulunan devletle ilişkileri konusunda farklı sorular doğurdu.

Netanyahu ve Eisenkot: Farklı liderlik, benzer stratejik varsayımlar mı?

Eisenkot’un Netanyahu karşısında önemli bir alternatif oluşturmasının nedenlerinden biri, ulusal güvenlik alanında deneyimsiz olarak görülmesinin kolay olmamasıdır. Eski İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı olması, kendisini uzun yıllardır İsrail’in güvenliğinin vazgeçilmez güvencesi olarak sunan Netanyahu’yla rekabet edebilmesi için askerî açıdan güvenilir kılıyor.

Eisenkot’un partisi ayrıca demokratik kurumların güçlendirilmesini, askerlik yükümlülüklerinin daha adil biçimde dağıtılmasını ve devlet organları arasındaki denge ile denetim mekanizmalarının yeniden tesis edilmesini savunuyor. Bu taahhütler, özellikle yargı reformu ve yürütme yetkileri üzerine yıllardır süren tartışmalar dikkate alındığında, Eisenkot’un siyasi projesini Netanyahu’nun koalisyonundan ayırıyor.

Fakat konu Filistinlilere geldiğinde iki lider arasındaki farklılıklar daralıyor. Eisenkot, İsrail’in Yahudi, demokratik ve liberal bir devlet olarak korunması gerektiğini savunurken, Akdeniz ile Ürdün Nehri arasındaki güvenliğin İsrail ordusunun sorumluluğunda kalması gerektiğini ifade ediyor. Aynı zamanda Smotrich’in Filistin Yönetimi’ni dağıtarak İsrail’in milyonlarca Filistinlinin idari sorumluluğunu doğrudan üstlenmesine yol açabilecek yaklaşımını eleştiriyor.

Eisenkot’un açıklamalarında dikkat çeken nokta, Filistin devletinin kurulmasını savunmaması, ancak Filistinlilerin tamamının doğrudan İsrail yönetimi altında bulunmasını da sakıncalı görmesi. Bu yaklaşım, çatışmanın nihai çözümünden çok güvenlik ve idari sorumlulukların nasıl düzenleneceğine odaklanıyor.

Bu, Netanyahu ile Eisenkot’un tamamen aynı politikaları savunduğu anlamına gelmiyor. Her iki lider de mevcut koşullarda bağımsız bir Filistin devletine karşı çıkıyor. Hamas’ın Gazze’de yönetici bir aktör olarak kalmasını kabul etmiyor ve güvenlik tehditlerine karşı askerî harekât seçeneğini açık tutuyor.

Eisenkot daha kurumsal ve diplomatik açıdan esnek bir yaklaşım sunabilir. Bununla birlikte, bu yaklaşım çatışmaya ilişkin temelden farklı bir stratejik anlayış geliştirdiği anlamına gelmeyebilir.

Eğer yeterli oyu alırsa Eisenkot’un başbakanlığının, koalisyon ortakları tarafından şekillendirileceğini de unutmamak gerekir. Ortaya çıkacak politikalar, farklı önceliklere sahip partiler arasındaki müzakerelerin sonucunda şekillenecektir.

Yahudi yerleşimleri: Siyasi değişimin gerçek ölçütü

İşgal altındaki Batı Şeria, yeni bir İsrail hükümetinin anlamlı bir değişim yaratıp yaratmayacağını, yoksa yalnızca siyaset yapma biçimini mi değiştireceğini görmek açısından en önemli sınav alanlarından biri olabilir.

Netanyahu döneminde yerleşimci hareket, Bezalel Smotrich ve Itamar Ben-Gvir gibi liderler aracılığıyla hükümet üzerinde önemli bir siyasi nüfuz kazandı. Yerleşimlerin genişletilmesi, daha önce izinsiz kurulmuş yerleşim noktalarının tanınması ve yerleşimci hareketini destekleyen idari düzenlemeler, gelecekte kurulabilecek bir Filistin devletinin toprak bütünlüğünün aşınmasına katkıda bulundu. Yahudi yerleşimleri yalnızca konut projelerinden ibaret değil. Yollar, askerî koruma, idari yetki alanları ve altyapı yatırımları, İsrail kontrolünü ve Filistinlilerin hareketliliğini etkileyen kalıcı düzenlemeler oluşturuyor.

Eisenkot’un yaklaşımı belirli açılardan farklılaşıyor. Bazı koşullar altında yerleşimleri desteklemekle birlikte izinsiz yerleşim noktalarına karşı çıkıyor, yerleşimci şiddetini kınıyor ve Kudüs yakınındaki E1[2] gibi Batı Şeria’nın toprak bütünlüğünü daha da zayıflatabilecek projeleri eleştiriyor.

Eisenkot’un muhtemel koalisyon ortaklarından Bennett ve Lieberman, yerleşim meselesinde birbirlerinden ve Eisenkot’tan farklı pozisyonlara sahip. Ynet’in partilerin Batı Şeria politikalarını karşılaştırdığı araştırmasında, Bennett’in Be’Yachad partisi, hukuka uygun kabul ettiği Yahudi yerleşimlerini desteklediğini ve toprak tavizlerine karşı olduğunu belirtiyor. Partinin yaklaşımında C Bölgesi’nin gelecekte İsrail egemenliği altında bulunması fikri de yer alıyor. Lieberman’ın Yisrael Beytenu Partisi ise yerleşimlerin güçlendirilmesini ve E1 bölgesinde inşaat faaliyetlerinin sürdürülmesini açıkça destekliyor.

Bu farklılık önemli. Çünkü Eisenkot’un E1 projesine karşı çıkması, onun liderliğinde kurulacak hükümetin aynı politikayı benimseyeceğini garanti etmiyor. Aksine, Bennett ve Lieberman’ın desteğine ihtiyaç duyan bir hükümette yerleşim politikasının en tartışmalı koalisyon başlıklarından biri olması beklenebilir.

Eisenkot, E1 projesini İsrail’in uluslararası konumuna zarar veren bir hata olarak tanımlarken Smotrich bu projenin Filistin devletinin kurulmasını engelleyecek stratejik bir adım olduğunu savunuyor.

Buradaki anlaşmazlık, yerleşim politikasının yalnızca iç siyasi bir mesele olmadığını gösteriyor. Batı Şeria’daki idari düzenlemeler, yollar, yerleşimlerin coğrafi dağılımı ve askerî güvenlik uygulamaları, gelecekte kurulabilecek bir Filistin devletinin toprak bütünlüğünü doğrudan etkiliyor. Eisenkot liderliğinde kurulacak bir hükümet bazı yerleşim genişlemelerini sınırlandırabilir, yerleşimci şiddetine karşı hukuki yaptırımları yeniden etkinleştirebilir ve ilhakı savunan partilerin hükümet üzerindeki etkisini azaltabilir.

Bununla birlikte, yerleşimlerin genişlemesini sınırlandırmakla onlarca yıllık işgalin toprak üzerindeki sonuçlarını tersine çevirmek arasında önemli bir fark var. İzinsiz yerleşimlere karşı çıkan, ancak genel olarak yerleşim politikasını kabul eden bir hükümet, toprak bütünlüğünün parçalanmasını yavaşlatabilir. Bununla birlikte, Filistin egemenliğine giden inandırıcı bir siyasi yol açmayabilir.

Eisenkot’un koalisyon ortaklarının önemli bir bölümü toprak üzerindeki İsrail kontrolünün sürdürülmesini destekliyorsa, liderlik değişimi en fazla bazı uygulamalarda sınırlama ve yeniden düzenleme getirebilir. Dolayısıyla mesele yalnızca Eisenkot’un işgali daha ılımlı yöntemlerle yönetip yönetmeyeceği değil. Asıl soru, yerleşim politikalarındaki değişikliklerin gelecekte siyasi bir çözüm ihtimalini koruyup korumayacağı ya da giderek kalıcılaşan bir toprak düzenini uluslararası toplum açısından daha yönetilebilir hâle getirmekle mi sınırlı kalacağıdır.

Seçimlerin bir başka sınavı: Demokratik meşruiyet

Israel Democracy Institute tarafından Eylül 2026’da yayımlanan araştırma, toplumdaki bu kaygıların boyutunu ortaya koyuyor. Katılımcıların yüzde 59’u, İsrailli siyasi aktörlerin seçim sonuçlarını hukuka aykırı yöntemlerle etkilemeye çalışmasının ihtimalini yüksek görüyor. %56’sı ise seçimi kaybeden taraftaki bazı unsurların, sonuçları kabul etmeyip bunları değiştirmek amacıyla şiddete başvurabileceğini düşünüyor.

Konu yalnızca seçim yönetimiyle sınırlı değil. Netanyahu döneminde yargının bağımsızlığı ve yetkileri üzerine yaşanan tartışmalar, yürütme gücünün sınırları ve güvenlik kurumlarının siyasi otoriteyle ilişkisi İsrail’de uzun süredir kutuplaşmanın merkezinde yer alıyor. 7 Ekim sonrasında bu tartışmalara devletin hesap verebilirliği sorunu da eklendi. Muhalefetin önemli taleplerinden biri, saldırılara yol açan güvenlik ve siyasi başarısızlıkları araştıracak bağımsız bir devlet soruşturma komisyonunun kurulmasıdır. Netanyahu hükümeti ise komisyonun nasıl oluşturulacağı ve soruşturmanın kurumsal çerçevesi konusunda farklı bir yaklaşım benimsiyor.

Eisenkot’un demokratik kurumların onarılmasına ilişkin vaatleri bu bağlamda önem taşıyor. Yeni bir hükümet yargı bağımsızlığı, denetleme mekanizmaları ve güvenlik başarısızlıklarının soruşturulması konusunda farklı kararlar alabilir. Ancak bu reformların gerçekleştirilebilmesi, koalisyonun yapısına da bağlı olacak.

İsrail’de demokratik meşruiyet üç farklı düzeyde sınanıyor: seçim sonuçlarının kabul edilmesi, bu sonuçlardan hükümet kurulabilmesi ve kurulacak hükümetin toplumun farklı kesimlerini meşru siyasi aktörler olarak kabul edebilmesi. Bu üç düzey arasındaki gerilim, seçim sonrasında siyasi belirsizliğin devam etmesinin temel nedenlerinden biri olabilir.

Farklı bir İsrail hükümeti, ama Orta Doğu ne kadar farklı?

Seçimlerin sonuçları Filistin topraklarıyla sınırlı kalmayacak. İsrail’in güvenlik kurumları, bölgesel tehditleri giderek İran, Hizbullah, Suriye ve Irak’ta faaliyet gösteren silahlı gruplar ile farklı cephelerden eş zamanlı askerî baskı oluşması ihtimali çerçevesinde değerlendiriyor.

Bu stratejik bakış açısının Netanyahu’nun iktidardan ayrılmasıyla ortadan kalkması beklenmemelidir. Eisenkot’un askerî geçmişi, İsrail güvenlik planlamasında önleyici askerî harekât, caydırıcılık, istihbarat üstünlüğü ve operasyonel hareket serbestisine verilen önemi güçlendirebilir.

Bununla birlikte, hükümet değişikliği bu araçların nasıl kullanıldığını etkileyebilir. Netanyahu’nun bölgesel yaklaşımı askerî baskıyı, koalisyon siyasetini ve güçlü biçimde kişiselleştirilmiş siyasi söylemi bir araya getirdi. Eisenkot hükümeti ise kurumsal karar alma mekanizmalarını yeniden güçlendirmeye, güvenlik bürokrasisiyle daha yakın istişare yürütmeye ve İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarıyla uyumlu görülen alanlarda müzakereye dayalı düzenlemeler geliştirmeye yönelebilir.

Burada güvenlik doktriniyle karar alma biçimi arasında önemli bir ayrım bulunuyor. Aynı tehditleri tanımlayan iki hükümet, bu tehditlere karşı farklı askerî ve diplomatik araçlar kullanabilir. Bir hükümet tek taraflı askerî harekâtı ön plana çıkarırken, diğeri müttefiklerle istişareyi veya diplomatik düzenlemeleri daha fazla önemseyebilir. Kullanılan araçların farklılaşması, tehdit algısının veya stratejik hedefin değiştiği anlamına gelmez.

Washington ve Avrupa başkentleriyle ilişkilerde diplomatik üslup daha az çatışmacı olabilir. Israel Democracy Institute araştırmalarında dış politika ve özellikle ABD ile ilişkilerin çok sayıda Yahudi seçmen açısından önemli olması, uluslararası konumun seçim gündemindeki yerini de gösteriyor.

İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin artan etkisine ve Doğu Akdeniz’deki daha geniş bölgesel dengelere yönelik kaygıları yalnızca Netanyahu’nun kişisel tercihlerinden kaynaklanmıyor. Bu kaygılar, yapısal ve stratejik hesaplamalara dayanıyor.

Eisenkot hükümeti ilişkileri daha kurumsallaşmış diplomatik kanallar üzerinden yönetebilir. Ancak Suriye’nin güvenlik mimarisi, sınır güvenliği ve bölgesel nüfuz konusundaki rekabet kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır.

Hükümet değişikliğini İsrail’in bölgesel askerî faaliyetlerinden kaynaklanan genel bir geri çekilme olarak görmek de doğru değil. Yeni bir liderlik askerî güç kullanımında daha seçici davranabilirken, önemli güvenlik tehditleri algıladığı durumlarda ülke sınırlarının ötesinde harekete geçme iradesini sürdürebilir. Dolayısıyla muhtemel farklılık, İsrail’in bölgesel hedeflerinin tümüyle değişmesinden çok bölgesel rekabetin yürütülme ve yönetilme biçiminde ortaya çıkabilir.

Bu noktada Eisenkot’un bir hükümet programıyla kişisel stratejik görüşleri birbirinden ayrılmalı. İsrail’in bölgesel davranışını anlamak için yalnızca başbakanın kim olduğuna değil, hangi partilerin hükümette bulunduğuna, hangi kurumların karar süreçlerinde etkin olduğuna ve askerî güç kullanımı ile diplomatik hedefler arasında nasıl bir ilişki kurulduğuna bakmak gerekir.

Netanyahu seçimi kaybetse de Netanyahu rejimi kazanabilir mi?

Benyamin Netanyahu, İsrail siyasetini o kadar uzun süredir şekillendiriyor ki kişisel siyasi kaderi çoğu zaman inşa edilmesinde rol oynadığı siyasal düzenin kaderiyle özdeşleştiriliyor. Oysa Netanyahu, İsrail toplumundaki daha derin değişimlerin hem mimarlarından biri hem de ürünüdür.

Dinî ve milliyetçi hareketlerin artan siyasi etkisi, barış sürecini savunan geleneksel solun zayıflaması, uzun süreli toprak kontrolünün olağanlaşması ve bölgesel güvenlik tehditlerinin giderek daha varoluşsal bir çerçevede değerlendirilmesi tek bir siyasetçiye bağlanamaz. Netanyahu’nun seçimleri kaybetmesi onu iktidardan uzaklaştırabilir ancak bu koşulları kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Son kamuoyu araştırmaları bu nedenle yalnızca sandalyelerin hangi partiler arasında dağıtılacağını göstermiyor. Aynı zamanda İsrail toplumunun farklı gelecek tasavvurları etrafında ne ölçüde bölündüğünü ortaya koyuyor.

Yahudi seçmenlerin önemli bir bölümü, 7 Ekim’in güvenlik üzerindeki etkileri nedeniyle sandığa giderken, Arap seçmenlerin öncelikleri daha farklı bir siyasi gündeme işaret ediyor. Dinî Siyonistler askerlik yükümlülükleri ve devletin sorumlulukları konusunda ultra-Ortodoks partilerle anlaşmazlıklar yaşarken, Netanyahu karşıtı partiler Arap temsilcilerle siyasi iş birliğinin sınırlarında uzlaşamıyor. Seçim sonuçlarının kabul edilmesine ilişkin toplumsal kaygılar, demokratik kurumların dayanıklılığı hakkında yeni sorular da doğuruyor.

Bu koşullarda Eisenkot’un iktidara gelmesi, yalnızca Netanyahu’ya yönelik siyasi memnuniyetsizliğin bir sonucu olarak değerlendirilemez. Olası bir hükümetin başarısı, farklı toplumsal talepleri ve birbiriyle çatışan siyasi beklentileri aynı yönetim çerçevesinde uzlaştırabilmesine bağlı olacak.

Eisenkot başbakan olabilir ve İsrail yönetiminde önemli değişiklikler gerçekleştirebilir. Kuracağı koalisyon kurumsal hesap verebilirliği güçlendirebilir, bazı yerleşim uygulamalarını sınırlandırabilir ve uluslararası ortaklarla daha öngörülebilir ilişkiler geliştirebilir. Bunlar somut sonuçlar doğurabilecek değişikliklerdir ve yalnızca sembolik adımlar olarak değerlendirilmemelidir.

Daha derindeki sınav, siyasi değişimin askerî üstünlük, toprak kontrolü ve ulusal güvenlik arasındaki ilişkiye dair temel varsayımları yeniden değerlendirmeyi gerektirip gerektirmeyeceği sorusudur. Bir ülke savaşları kazanabilir, teknolojik üstünlüğünü koruyabilir ve hükümetini değiştirebilir. Buna rağmen nasıl bir siyasi düzeni sürdürmek istediğine ilişkin temel soruyla yüzleşmekte zorlanabilir.

27 Ekim, Netanyahu’nun siyasi geleceğini belirleyecek süreçte önemli bir dönemeç olabilir. Ancak onun uzun iktidarıyla ilişkilendirilen siyasi ve stratejik düzenin değişip değişmeyeceği çok daha kapsamlı bir sorudur. Netanyahu’nun iktidardan ayrılması Netanyahu dönemini sona erdirebilir. Netanyahu rejiminin sona ermesi ise İsrail toplumunun güvenliğe, demokrasiye, vatandaşlığa ve Filistin meselesine ilişkin temel kabullerinde daha derin bir dönüşüm gerektirecektir. Üstelik bu sorunun yanıtını tek başına seçim sandığı vermeyecek.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

[1] Israel Democracy Institute tarafından ağustos sonu ile eylül 2026 başında gerçekleştirilen kamuoyu araştırması bu farklılığı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Araştırmada Yahudi katılımcıların %68’i, 7 Ekim saldırılarının oy verme kararlarında merkezi bir unsur olacağını ifade ederken, Arap katılımcılarda bu oran yalnızca %32’dir. Aynı araştırmada Yahudi seçmenler açısından dış politika ve güvenlik öncelikli konular arasında yer alırken, Arap seçmenler açısından Arap toplumundaki suç ve hayat pahalılığı öne çıkıyor. (https://www.idi.org.il/articles/66114) Bu veriler, aynı devletin vatandaşlarının aynı siyasi gündem içinde yaşamalarına rağmen sandığa oldukça farklı önceliklerle gittiklerini gösteriyor.

[2] E1 Projesi (East 1), İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da, Doğu Kudüs ile büyük Yahudi yerleşimi Ma’ale Adumim arasında yer alan yaklaşık 12 km²’lik alanda yeni yerleşimler inşa etmeyi öngören stratejik bir şehirleşme ve toprak kontrolü projesidir. Projenin önemi yalnızca yeni konutların inşa edilmesinden kaynaklanmıyor. E1, gelecekte kurulabilecek bir Filistin devletinin coğrafi bütünlüğünü doğrudan etkileyebilecek bir konumda yer alıyor.

E1 alanı, Doğu Kudüs ile Ma’ale Adumim yerleşimi arasında yer alıyor. Projeyi üç açıdan değerlendirmek gerekiyor:

1. Kudüs ile Ma’ale Adumim’in bütünleştirilmesi: İsrail, Kudüs’ün doğusundaki yerleşim blokları arasında yapılaşma ve altyapı bağlantıları kurmayı hedefliyor.

2. Batı Şeria’nın coğrafi bütünlüğü: E1’in yapılaşmaya açılması, kuzeyde Ramallah ile güneyde Beytüllahim arasındaki Filistin yerleşimleri arasındaki bağlantıyı güçlendirebilir. Bu, bütün ulaşımın tamamen kesileceği anlamına gelmez, fakat Filistinlilerin kesintisiz bir kentsel ve coğrafi alan geliştirmesini zorlaştırır.

3. Doğu Kudüs’ün statüsü: Filistinliler Doğu Kudüs’ü gelecekteki devletlerinin başkenti olarak görüyor. E1, Doğu Kudüs ile Batı Şeria’nın geri kalanı arasındaki bağlantıyı daha da kısıtlayabilir.

Salih Bıçakcı
Salih Bıçakcı
Prof. Dr. Salih Bıçakcı, CATS Araştırmacısı ve Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, 2004’te İsrail’deki Tel Aviv Üniversitesi’ndeki doktora çalışmalarını tamamladı. Prof. Dr. Bıçakcı kimlik, güvenlik ve terörizm konusunda birçok akademik projede yer aldı. Çeşitli üniversitelerde Uluslararası Siyasette Orta Doğu, Uluslararası Güvenlik, Uluslararası İlişkiler Teorisi, Türk Dış Politikası dersleri verdi. Son yıllarda çalışmalarını bölgesel, siber güvenlik ve kritik altyapıların korunması konularında yoğunlaştırdı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x