Yeni bir dünya savaşı ihtimali giderek yaklaşıyor. Hatta dünya artık tek bir savaşın eşiğinde değil, aynı anda şekillenen çok sayıda bölgesel mevzilenmenin içinde hareket ediyor. Küresel sınırların, ticaret yollarının, silah sistemlerinin ve ittifakların değiştiği, ülkelerin kendilerini medeniyet sahaları üzerinden ifade ettiği çok kutuplu yeni bir karmaşa var karşımızda. Bunu takip edebilmek ve süzgeçten geçirip anlamak ise kendi başına başka bir sorun.
Sözgelimi geçtiğimiz günlerde Trump, Kanada’dan Grönland ve İzlanda’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı ABD bayrağıyla kaplayan sansasyonel bir harita paylaştı. Ardından ABD ve Danimarka’nın Grönland konusunda Rusya ve Çin’e karşı bir anlaşmaya vardıklarını okuduk. Yetmedi, Rusya’nın Avrupa’da başka ülkelere saldırabileceği yönünde haberler çıktı. Çin’inse Rusya’nın bu dikkat dağıtıcı hamleleri ile koordineli olarak Tayvan’a saldırması da ihtimaller dahilinde.
Orta Doğu’ya baktığımızda ise durum farklı değil. İsrail ve ABD’nin saldırılarına karşı İran ve Husiler, dünyanın en önemli deniz geçitlerini kapatarak dünya ticaretini tıkadı. Böylece ABD’ye karşı stratejik bir üstünlük elde ettiler ve Trump yönetiminin bu duruma karşı henüz somut bir adım atamaması, Amerikan üstünlüğünün sınırlarını da açık etti.
Bölgemizde ise Yunanistan, Ege’deki karasularını 12 mile çıkarma üzerine ardı ardına açıklamalar yapıyor. İsrail, Filistin’den Lübnan’a, İran’dan Suriye’ye kadar geniş bir hatta saldırılarını artırarak genişleme peşinde. Afrika’nın Sahel kuşağına baktığımızda ise bölgeden Batılı güçler kovulurken boşalan askeri sahanın Rusya, ekonomik sahanın ise Çin tarafından doldurulmaya çalışıldığını görüyoruz.
Tarihin en kontrolsüz silahlanma yarışı
Tüm bunların ortasında Çin, sessiz sedasız kendi haritalarıyla dünyadaki yerini yeniden konumlandırıyor. Tayvan üzerindeki baskısını artırıp Güney Çin Denizi’nde yapay adalar üzerinden egemenlik iddia ederek sınırlarını ve küresel nüfuzunu genişletiyor. Dahası, küresel ısınmayla eriyen Arktik Bölgesi’nde ABD, Rusya ve Kanada yeni deniz rotaları ve yeraltı kaynakları için açık bir egemenlik yarışına girerken, kendini “Arktik-yakın devlet” ilan eden Çin de buz kıran gemileriyle kendisini bu mücadeleye dahil ediyor. Hatta fikri sabit uzmanların yorumlarının aksine, Babülmendep ve Hürmüz boğazlarının kapanmasını ardından Çin Artik’in buz rotasını tarifeli seferler üzerinden hareket eden yeni bir ticaret yolu olarak kullanmaya başladı bile. Dolayısıyla küresel ısınmanın ve jeopolitik mücadelenin hızı en muhafazakâr yorumları birer birer geçersiz kılıyor.
Üstelik bu hegemonya savaşı artık sadece toprak ve deniz rotalarıyla da sınırlı değil. BRICS+ ittifakı genişleyerek ABD dolarının küresel saltanatını yıkacak alternatif bir ekonomik harita çiziyor. Dijital dünya için zaruri çipler ve nadir toprak elementleri üzerinden amansız bir ambargo savaşı yürütülüyor ve askeri uzay komutanlıkları yörüngedeki uydu ağlarını silahlı olarak ele geçirmek için gökyüzünde de rekabet halinde.
İlk bakışta birbirinden bağımsız ve dağınık görünen tüm bu krizler, aslında tek ve devasa bir küresel trende hizmet ediyor: Tarihin en kontrolsüz, en vahşi küresel silahlanma yarışına.
Soğuk Savaş’tan bu yana rafa kaldırılan nükleer tehditler geri döndü. Devletler bütçelerini refaha değil, seferberliğe, konvansiyonel silahlara, hipersonik füzelere, siber ordulara ve insansız savaş makinelerine akıtıyor. Dünyanın her köşesindeki bu irili ufaklı fay hatları, bu devasa cephaneliğin barut fıçıları olarak birbirine bağlı. Ancak asıl ürkütücü olan, bu barut fıçısını ateşleyecek gücün artık insan olmama ihtimali.
Silahlanma ve yapay zekâ yarışı
Bu yeni çağın ayırt edici özelliği yalnızca daha fazla silahlanma değil. Asıl dönüşüm, bu silahların gördüğü, seçtiği ve tepki verdiği hızın insanın muhakeme sınırlarını aşmaya başlaması ve insanın yapay zekâya mecbur kalması.
Küresel askerî harcamalar 2025’te 2,887 trilyon dolara ulaşarak art arda on birinci kez yükseldi. Aynı anda devletler, klasik orduların yanına insansız, yapay zekâ destekli hava ve deniz araçları, hipersonik füzeler, uydu ağları, hedef tespit algoritmaları ve otonom sistemler ekliyor. Özellikle yeni yörüngesel bombardıman sistemleri, hipersonik füzeler, alçak yörünge uydu ağları ve uzay tabanlı erken ihbar kabiliyetleri savaşın yalnızca yeryüzünde değil, yörüngede de yürütüleceğini gösteriyor. Bu teknolojiler, saldırının yönünü ve zamanlamasını daha belirsiz hâle getirirken, karar alıcıların tehdit değerlendirmesi için sahip olduğu süreyi de daraltıyor.
Yani sorun yalnızca silahların hızlanması değil, insan muhakemesinin bu hıza ayak uydurmak zorunda kalması. Soğuk Savaş yıllarının geleneksel dünyasında nükleer füzelere yanıt verme süresi 20 dakika kadarken şu anda bu süre 5 dakikaya düştü. Hata payı azalmak yerine artıyor, karar ve tepki verme süresi ise giderek kısalıyor. Dolayısıyla savaşın geleceğinde mesele yalnızca hangi devletin daha fazla tankı veya savaş uçağı olduğu değil. Asıl mesele, hangi devletin hedefi daha erken gördüğü, veriyi daha hızlı işlediği ve karşı tarafın karar döngüsünü ondan önce kırabildiği olacak. Ama burada ortaya çıkan başka bir konu var. Tüm bu gelişmelere komuta ve kontrol sistemleri ancak yapay zekâ ile yetişebilir. Peki ya insan karar vericiler giderek algoritmanın fiziksel dünyadaki uzantısına, etten kemikten bir aracısına dönüşmek zorunda kalırsa?
Yanlış hesap, kaza ve otomasyon riski
Savaşlar her zaman bir plân dahilinde ortaya çıkmaz. Planlanmış olsa bile, 1831’de ölen savaş teorisyeni Carl von Clausewitz’in dediği gibi, her plân sahanın gerçekliğinde aşınır ve yenilenmek zorunda kalır. Tarihe baktığımızda, şimdiye kadar yaşanmış hiçbir büyük savaşın tam olarak öngörüldüğü şekilde ilerleyip beklenen sürede sonlandığını söylemek mümkün değil. Soğuk Savaş boyunca bir nükleer savaşın başlamaması için tarafların ciddi çaba sarf ettiğini biliyoruz. Bugünse nükleer silaha sahip devletler birbirlerinin sınırlarını, caydırıcılık kapasitesini ve siyasi iradesini sürekli test ediyor. Rusya bu duruma bir örnek. Keza Çin’in Tayvan Boğazı ve Güney Çin Denizi’ndeki hareketleri de. Bu ortamda hata payı küçülmek yerine büyüyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü SIPRI, yapay zekânın nükleer ve askerî sistemlere entegrasyonunun caydırıcılığı güçlendirmek yerine zayıflatabilecek belirsizlikler ortaya çıkarabileceğini, tırmanma ve istemsiz nükleer kullanım riskini artırabileceğini vurguluyor. Bunun anlamı şu: Yeni bir dünya savaşı, bir devletin bilinçli tercihiyle değil, birkaç dakikalık dijital panikle tetiklenebilir.
Yapay zekâ ve onun canlı vekilleri insanlar
Tarihin en kontrolsüz dönemine girerken yapay zekânın bu konuda ayrı bir rolü bulunuyor. Zira analiz, kontrol ve karar verme aşamalarının insandan yapay zekâya geçmesi söz konusu. Bunun bir örneği geçtiğimiz aylarda ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sırasında yaşandı. Çin’in bir gemiyle Orta Doğu’ya nükleer silah parçaları yolladığına dair bir istihbarat raporu ABD ordusunu harekete geçirdi. Operasyon kararı alındı. Oysa istihbarat bir halüsinasyondan ibaretti. Haberlere göre, bir istihbarat değerlendirmesinde kullanılan yapay zekâ sohbet botu, geminin yüküne dair verileri hatalı yorumladı ve nükleer programla ilişkilendirilebilecek parçaların taşındığı sonucuna vardı. Operasyon, son aşamada istihbaratın güvenilirliği sorgulanınca durduruldu. Durdurulmasaydı, ABD’nin Özel Operasyonlar Komutanlığı (SOCOM), gemiyi ele geçirmek için bir çıkarma harekâtı düzenlemek üzereydi.
Yâni hız uğruna doğrulama mekanizmaları zayıflatılırsa, yapay zekânın ürettiği hatalı bir değerlendirme, devletleri gerçek bir çatışmanın eşiğine getirebilir. Bu olayın önemi, yapay zekânın tek başına karar vermesinde değil. Asıl mesele, insan denetiminin biçimsel bir onaya indirgenmesi hâlinde hatalı bir makine çıktısının ne kadar hızlı biçimde askerî eyleme dönüşebileceği.
Yakın zamanda kullanıma giren “meat proxy” kavramı da tam olarak bununla ilgili. “Biyolojik arayüz” ya da “etten vekil” ya da canlı vekil olarak çevirebileceğimiz kavram, yapay zekâ çıktısını doğrulamadan aktaran kişi anlamında kullanılıyor. Yani insanın düşünme, analiz etme ve karar verme yeteneklerini yapay zekâya bırakarak, onun ürettiği bilgileri doğrulamadan paylaşmaya.
Bu kavramı muhtemelen ileride daha sık duyacağız. Ama bir anlam değişimiyle. Zira gelecekte etten vekillerin yapay zekâ adına çalıştığı, iş verenin yapay zekâ olduğu bir dönem söz konusu. Kavramın gelecekteki diğer anlamı, yapay zekânın fiziksel olarak erişimi olmadığı bir dünyada kendi isteklerini yerine getirmek için tuttuğu insan bedenlerini de ifade eder hâle gelebilir. Bugün tam olarak kavrayamadığımız şey de bu. Yapay zekânın insana yardımcı olan bir araç olmaktan çıkıp insanı kendi karar döngüsünün uygulayıcısına, kendi asistanına dönüştürmesi. 2010’lu yılların başında insan beyninin yalnızca işlem gücüne sahip bir makine olarak kullanılıp, yapay zekânın karar mercii olarak hareket ettiği silahların ortaya çıkacağına dair bilimsel araştırmalar insanları bu konuda uyarıyordu. Uyarılara rağmen, savaş tehdidi tüm bu ülkeleri bu silahların icadı için bir rekabete sürükledi.
Savaş çıkacak mı?
Günümüzdeki silahlanma sürecine baktığımızda, tarafların savaş halinde ihtiyaç duyacaklarını öngördükleri askeri kapasiteye henüz ulaşamadıklarını görüyoruz. ABD’nin devasa askerî gücü ve özellikle mühimmat üretim ve ikmal olanakları ile donanması ciddi bir yenilenme ihtiyacı içinde. Mevcut üretim hızı ve maliyetler ise muhtemel bir dünya savaşını sürdürecek bir görünüme ulaşmış durumda değil. Rusya Ukrayna’dan aldığı dersler ve müttefiklerinin desteğiyle savaş stratejilerini operasyonel düzlemde güncelleyerek savaşı sürdürmeye çalışıyor. Çin ise uçak gemisi kapasitesini 2030’lara kadar 6’ya çıkarmanın, deniz gücünü büyütmenin ve Pasifik’te ABD’nin hareket alanını daraltacak bir askerî-ekonomik altyapı kurmanın peşinde.
Ancak büyük savaşlar çoğu kez devletlerin planlanan askerî kapasiteye ulaştığı anda başlamaz. Bölgesel çatışmalar, tamamlanmamış hazırlık süreçlerinin ortasında başlayıp yayılabilir. Böyle bir durumda taraflar, savaş öncesinde biriktirdikleri kapasite kadar, savaş sırasında kurabildikleri üretim hızına, mühimmat ikmaline ve teknoloji uyarlama becerisine de bağımlı hâle gelir. Sürü dronları, ucuz füze sistemleri ve elektronik harp araçları bu nedenle savaşın seyrini beklenenden daha erken değiştirebilir.
Tarihten örnek vermek gerekirse, Hitler, deniz kuvvetleri komutanlarına Britanya ile savaşın 1944 veya 1945 yılından önce çıkmayacağına dair sürekli güvence vermişti. Bu zaman çizelgesine dayanarak Alman Deniz Kuvvetleri, 1939 yılının başlarında Z Planı’nı tasarlamıştı. Plan, İngiliz Kraliyet Donanması’na meydan okuyabilecek birinci sınıf bir yüzey filosu inşa etmek için tasarlanmış 10 yıllık devasa bir yeniden silahlanma programıydı. Buna göre Almanlar çok sayıda savaş gemisinin yanı sıra 4 uçak gemisi üretmeyi de amaçlıyordu. Ayrıca Amiral Doenitz Britanya’yı denizden kuşatmak için 300 civarında denizaltıya ihtiyaç duyduklarını ifade etmişti. Oysa savaş Eylül 1939’da başladı. Alman donanması yeterli güce sahip değildi. Uçak gemileri ortada yoktu. Denizaltı sayısı ise 57 idi. Britanya ile istediği savaşı havada, denizde ve karada sürdüremeyen Almanya planlarını değiştirdi, 1941’de Barborossa Harekâtı’yla Rusya’ya saldırdı. Beklentisi Japonların da Doğu’dan Rusya’ya saldırması yönündeydi. Ancak Japonlar Aralık 1941’de Pearl Harbor’a saldırarak savaşı ABD’ye ve Pasifik’e taşıdı. Japonların kendisine saldırmayacağını anlayan Ruslar da tüm güçlerini rahatlıkla Batı’ya yöneltti. Almanlar hızla ilerledikleri Rus cephesinde kara saplanıp tükenerek geri çekilmek zorunda kaldılar.
Savaşa dair planlar ve gerçekler her zaman sürtünür ve birbirini aşındırır. Planlar savaşı kontrol etmek için yapılır, fakat çoğu zaman savaşı kontrol edilemez hâle getiren ortamı da üretir. Büyük güçler de savaş planlarını yaparken yalnızca kendi kapasitelerini büyütmez. Aynı zamanda krizlerin, karşı hamlelerin, yanlış hesapların ve hızla artan basınç alanını da genişletir. Artan gerilim ve basınç ortamında ise beklenmedik durumların ve aktörlerin devreye girerek mekanizmayı planların dışında başlatma olasılığı da artar.
2010’lu yılların sahte baharı sona erdi. 2015’e dek durağanlaşan, hatta gerilemesi beklenen askerî harcamalar o yıldan beri dünya çapında artıyor. Savaş çıkacak mı ya da ne zaman, nerede ve nasıl şekillenecek bilmiyoruz. Orta Avrupa, Orta Doğu ya da Pasifik’te başlayıp bir anda yayılabilir. Ama her ne şekilde başlarsa başlasın, geleceğin savaşı muhtemelen ilan edilmeden başlayacak. Güncelleme olarak inecek, algoritma olarak çalışacak, kriz olarak normalleşecek, ama etten ve kemikten bedenlerimizde hissedilecek.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 6 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.



