Babülmendep neden yeniden dünyanın gündeminde?

Yemen’deki askeri güç dengesinin değişmesi, dünyayı nasıl etkiliyor? Suudi Arabistan’ın seçenekleri neler? Yeni bir savaş çıkabilir mi? Bütün bunlar Türkiye’yi neden yakından ilgilendiriyor? Dr. Kaan Devecioğlu yazdı.

Babülmendep Boğazı’nın adı son günlerde yeniden küresel gündemin üst sıralarına çıktı. İlk bakışta bunun nedeni basit görünüyor: Yemen’de Husilerin hızlı bir askeri ilerleyişle Kızıldeniz kıyısında Moka’yı ele geçirmesi, ardından Perim/Meyyun ve Haniş adalarına ulaşarak Babülmendep üzerindeki askeri baskı kapasitesini belirgin biçimde artırması.

Nitekim Husiler bugün Yemen’in Kızıldeniz kıyısında boğazı tehdit edebilecek yeni bir coğrafi konuma sahip.

Ancak Babülmendep’te yaşananları yalnızca Yemen iç savaşındaki yeni bir cephe değişikliği olarak okumak yetersiz kalır. Bugün asıl mesele Husilerin birkaç şehir veya ada ele geçirmesinden çok daha büyük. Yemen’deki askeri güç dengesi, Kızıldeniz’in deniz güvenliği, Körfez enerji ihracatı, Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa-Asya ticareti ve Afrika Boynuzu’nun güvenliği aynı noktada kesişmeye başladı.

Moka’dan Perim’e: Coğrafyanın yeniden siyasete dönüşmesi

Bugünkü gelişmeleri anlamak için önce haritaya bakmak gerekir. Nitekim Babülmendep’te yaşananlar, coğrafyanın yalnızca üzerinde çatışılan bir zemin değil, bizzat çatışmanın mantığını şekillendiren bir güç unsuru olduğunu yeniden hatırlatıyor.

2026’da ölen Fransız coğrafyacı Yves Lacoste’un klasikleşmiş yaklaşımıyla söylersek, coğrafya yalnızca dünyayı tasvir etmeye değil, güç ilişkilerini kurmaya ve savaşı mümkün kılmaya da yarar. Babülmendep bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Moka, Yemen’in Kızıldeniz kıyısında boğaza kuzeyden yaklaşan tarihi bir liman. Biraz daha güneye inildiğinde Dhubab ve ardından boğazın ortasında bulunan Perim, diğer adıyla Meyyun Adası var. Daha kuzeydeki Büyük ve Küçük Haniş adaları ise Kızıldeniz’deki deniz trafiğinin gözetlenmesi bakımından önemli.

Bu noktalar haritada birbirinden ayrı coğrafi unsurlar gibi görünse de askeri açıdan birlikte okunduklarında bir kontrol geometrisi oluşturuyorlar. Moka kıyı erişimini, Perim boğazın dar geçişini, Haniş adaları ise kuzeyden gelen deniz trafiğinin gözetimini mümkün kılıyor. Bu nedenle Husilerin son ilerleyişinin stratejik anlamı, yeni toprak parçaları ele geçirmiş olmanın yanı sıra bu coğrafi düğüm noktalarını aynı askeri mantık içinde birleştirebilmelerinde yatıyor.

Bu tablo, Yves Lacoste’un coğrafyayı yalnızca üzerinde savaş yürütülen pasif bir zemin değil, bizzat güç mücadelesinin kurucu unsurlarından biri olarak ele alan yaklaşımını hatırlatıyor. Bir devletin büyük güç olmasında deniz yollarını, stratejik limanları ve deniz ticaretini kontrol etmesinin önemini anlatan ve 1914’te ölen Amerikalı deniz subayı ve stratejist Alfred Thayer Mahan’ın deniz gücü perspektifiyle birlikte düşünüldüğünde Babülmendep’in önemi, yalnız dar bir su yolunu kontrol etmekten değil, bu geçidin çevresindeki kıyı, ada ve limanların oluşturduğu kontrol geometrisini askeri kapasiteyle birleştirebilmekten kaynaklanıyor.

Moka, Perim ve Haniş hattı bu nedenle ayrı ayrı coğrafi noktalar değil; deniz trafiğini gözetleme, tehdit etme ve gerektiğinde maliyetlendirme imkânı sunan tek bir jeostratejik sistemin parçaları. Nitekim chokepoint siyasetinin özü de burada ortaya çıkıyor. Bir boğazı kapatmak için onu fiziksel olarak bloke etmek gerekmez; geçişi yeterince riskli, pahalı ve öngörülemez hale getirmek, coğrafyayı başlı başına bir caydırma ve baskı aracına dönüştürmeye yeter.

Moka, Perim ve Haniş hattının aynı askeri aktörün kontrolü veya baskı alanına girmesi, Husilere yalnızca kara hakimiyeti kazandırmıyor. Bu coğrafya, gemisavar füzeler, insansız hava araçları, insansız deniz araçları, mayınlar ve kıyı gözetleme sistemleriyle desteklendiğinde Babülmendep üzerinde güçlü bir erişimi engelleme kapasitesi oluşturabilir.

Tam da bu nedenle “Husiler Babülmendep’i kapattı mı?” sorusu tek başına yeterli değil. Daha doğru soru, Husiler bu coğrafyayı kullanarak Babülmendep’ten geçmenin maliyetini ve riskini ne ölçüde belirleyebilir hale geldi?

Nitekim stratejik boğazlarda egemenlik her zaman fiziksel kapatma anlamına gelmez. Bir geçidi etkisizleştirmek için onu bütünüyle kapatmak yerine, geçişi yeterince pahalı, belirsiz ve tehlikeli hale getirmek de yeterli. Sigorta primlerinin yükselmesi, büyük taşıyıcıların rotalarını değiştirmesi ve tankerlerin Ümit Burnu’na yönelmesi, askeri bir fiilin ekonomik sonucunu piyasa davranışı üzerinden üretebilir.

Bugün için Babülmendep bütün ticari gemilere kapatılmış değil.

18 Eylül 2026’daki IMF PortWatch verilerine göre 17 Eylül günü boğazdan 23 emtia gemisi geçti. Ticari trafik sürüyor. Ancak günlük geçiş rakamlarındaki oynaklık, denizcilik şirketlerinin kararlarının artık yalnız ekonomik optimizasyona değil, doğrudan güvenlik algısına bağlı hale geldiğini gösteriyor. Asıl stratejik değişiklik de burada ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla, Husiler boğazı tamamen kapatmadan da coğrafyanın kendisini bir baskı aracına dönüştürebiliyor. Bu yönüyle Babülmendep, Lacoste’un işaret ettiği anlamda coğrafyanın savaşa nasıl hizmet ettiğinin çağdaş bir örneği. Haritadaki dar bir geçit, doğru askeri teknoloji ve doğru mevzilenmeyle küresel ticaretin davranışını değiştiren bir jeopolitik kaldıraç haline gelebilir.

Peki neden şimdi?

Babülmendep’in bugün bu kadar kritik hale gelmesinin ikinci nedeni Hürmüz.

Körfez enerji ihracatının ana kapısı olan Hürmüz Boğazı’nın mevcut bölgesel savaş nedeniyle ciddi baskı altında olması, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerini alternatif güzergâhlara yöneltti. Bu alternatiflerin en önemlisi, Suudi petrolünün ülkenin doğusundan Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu’ya taşınması ve buradan dünya piyasalarına çıkarılması. Fakat burada coğrafyanın ironisi ortaya çıkıyor. Hürmüz’ü bypass eden petrol, Asya’ya yönelmek istediğinde bu kez Babülmendep’ten geçmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla, Hürmüz ve Babülmendep artık birbirlerinin alternatifi değil, aynı enerji güvenliği zincirinin iki kırılgan halkasına dönüşüyor. Suudi Arabistan’ın talebi üzerine Çin’in İran’dan Husileri frenlemesini istemesinin arkasında da bu gerçek var. Pekin için mesele Yemen’de kimin hangi kasabayı kontrol ettiği değil; Çin ekonomisinin bağımlı olduğu enerji ve ticaret hatlarının iki kritik boğazda aynı anda baskı altına girmesi. Bu nedenle Babülmendep meselesi yerel bir Yemen sorunundan küresel enerji güvenliği problemine dönüşüyor.

Suudi Arabistan neden zorlanıyor?

Husi ilerleyişinin üçüncü önemli sonucu Suudi Arabistan’ın Yemen politikasında ortaya çıktı.

Riyad yıllardır Yemen’de kendi güvenliğini sağlayabilecek yerel ortaklar üretmeye çalıştı. Ancak Husilerin son hızlı ilerleyişi, Suudi destekli güçlerin bazı kritik alanlarda ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Moka ve Babülmendep çevresindeki gelişmeler Riyad açısından son yılların en ağır Yemen gerilemelerinden birini oluşturdu.

Bu nedenle Suudi Arabistan’ın tepkisi yalnızca askeri olmadı. Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Kahire ile temaslarında Babülmendep ve Kızıldeniz güvenliğinin özellikle öne çıkması tesadüf değil. Mısır açısından Süveyş Kanalı’nın güvenliği, Babülmendep’in açık kalmasına doğrudan bağlı. Nitekim Mısır Devlet Başkanı Sisi ve Bin Selman, 15 Eylül’deki görüşmelerinde Kızıldeniz ve Babülmendep’te seyrüsefer serbestliğinin korunmasını ortak stratejik çıkar olarak tanımladı.

Riyad aynı anda Pekin’e, Washington’a ve bölgesel aktörlere yöneliyor. Bu durum bize Babülmendep’te artık tek bir güvenlik mimarisi olmadığını ortaya koyuyor. ABD askeri caydırıcılığı, Mısır’ın Kızıldeniz güvenliği yaklaşımı, Çin’in İran üzerindeki ekonomik nüfuzu, Umman’ın Husi temas kanalı ve Suudi Arabistan’ın bölgesel ittifak arayışları aynı anda devrede.

ABD neden doğrudan müdahale etmiyor?

Buradaki en ilginç gelişmelerden biri Washington’ın tutumu. ABD’nin temel çıkarı açık: Babülmendep’in uluslararası ticarete açık kalması. Ancak Washington, Suudi Arabistan’ın Husilere karşı doğrudan askeri müdahale beklentisine şu aşamada mesafeli duruyor. Bunun yerine ABD’li yetkililerin Umman’da Husi temsilcileriyle doğrudan görüştüğü ortaya çıktı. Bu yaklaşım aslında yeni bir stratejik ayrımı gösteriyor. Washington, seyrüsefer güvenliği ile Suudi-Husi savaşını birbirinden ayırmaya çalışıyor.

Bu kısa vadede ABD açısından rasyonel olabilir. Ancak uzun vadede Babülmendep’te “hangi ülkenin gemisinin güvenli olduğu” üzerinden seçici bir geçiş rejimi oluşması, uluslararası deniz hukukunun temel ilkelerinden biri olan seyrüsefer serbestisini zayıflatabilir.

Bundan sonra ne olabilir?

Önümüzdeki dönemde Babülmendep’teki gelişmelerin üç aşamalı bir tırmanma mantığı içinde şekillenmesi muhtemel görünüyor.

İlk aşamada Husiler mevcut kazanımlarını koruyarak boğazı tamamen kapatmak yerine, özellikle Suudi Arabistan’la veya belirli siyasi bağlantılarla ilişkilendirilen gemilere yönelik seçici baskıyı sürdürebilir; bu model, seyrüseferi tümüyle kesmeden Babülmendep’i güçlü bir diplomatik pazarlık aracına dönüştürür. Buna karşılık Suudi destekli Yemen güçlerinin Moka–Dhubab–Perim hattında kapsamlı bir karşı taarruza yönelmesi, boğaz çevresindeki rekabeti kontrollü baskı düzeyinden çıkararak kara, hava ve deniz unsurlarının eş zamanlı kullanıldığı doğrudan bir savaş alanına çevirebilir.

En riskli ihtimal ise Husilerin mevcut coğrafi kazanımlarını deniz mayınları, insansız deniz araçları, gelişmiş gemisavar sistemleri ve kıyı gözetleme kapasitesiyle tahkim ederek kalıcı bir erişimi engelleme mimarisi kurması. Böyle bir yapının ortaya çıkması halinde Babülmendep’in resmen kapatılmasına dahi gerek kalmayabilir; çünkü artan risk primi, sigorta maliyetleri ve rota belirsizliği denizcilik şirketlerini kendi kararlarıyla boğazdan uzaklaştırarak askeri baskının ekonomik sonucunu fiilen üretir.

Türkiye açısından neden önemli?

Türkiye için Babülmendep meselesinin önemi de artık klasik “ticaret yolu güvenliği” söyleminin ötesine geçiyor.

Bu bağlamda birinci boyut ekonomik. Asya’dan Türkiye’ye ve Avrupa’ya uzanan deniz ticaretinin Ümit Burnu’na yönelmesi transit sürelerini, navlun maliyetlerini ve sigorta primlerini yükseltir.

İkinci boyut enerjidir. Kızıldeniz ve Körfez enerji akışlarındaki bozulma Türkiye’nin enerji ithalat maliyetlerine doğrudan yansıyabilir.

Asıl stratejik boyut ise Afrika Boynuzu’dur.

Türkiye’nin Somali’deki varlığı artık yalnız insani yardım veya askeri eğitimden ibaret değil. Türkiye ile Somali arasındaki savunma ve ekonomik iş birliği çerçeve anlaşması Somali donanmasının eğitilmesi ve güçlendirilmesini öngörüyor. Ayrıca Türkiye, Somali açıklarında enerji faaliyetleri yürütüyor; Çağrı Bey sondaj gemisi Somali’de faaliyetlerine başladı ve Ankara Somali’de bir uzay limanı projesi üzerinde çalışıyor. Dolayısıyla, Babülmendep’teki her güvenlik değişikliği artık Türkiye’nin Somali’de oluşturduğu askeri, enerji ve teknolojik altyapının hemen kuzeyinde gerçekleşiyor. Bu nedenle Ankara açısından Babülmendep artık uzak bir Yemen dosyası değil.

Babülmendep–Yemen-Cibuti–Somali hattı Türkiye’nin Büyük Stratejisinde (Grand Strategy) Afrika Boynuzu politikasının kuzey güvenlik kuşağı haline geliyor.

Türkiye’nin burada doğrudan Yemen savaşına askeri olarak müdahil olması gerekmiyor. Aksine Ankara için daha işlevsel seçenek; Suudi Arabistan ve Mısır ile seyrüsefer güvenliği, Umman üzerinden diplomatik kanallarla gerilimi düşürme, Somali ve Cibuti ile deniz gözetimi ve kapasite geliştirme kanallarını aynı çerçevede buluşturabilecek bir “Babülmendep seyrüsefer güvenliği diplomasisi” geliştirmek olabilir. Nitekim bugün yaşanan kriz bize eski bir jeopolitik gerçeği yeniden hatırlatıyor. Babülmendep küçük bir boğaz olabilir; fakat onu kontrol eden veya istikrarsızlaştırabilen aktör, yalnız Yemen’in değil, Kızıldeniz’den Süveyş’e, Körfez’den Afrika Boynuzu’na uzanan çok daha büyük bir coğrafyanın stratejik hesabını değiştirebilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 21 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.

Kaan Devecioğlu
Kaan Devecioğlu
Dr. Kaan Devecioğlu - ORSAM’da Kuzey Afrika Çalışmaları uzmanı. Doktora eğitimimi İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde “Güç Geçiş Teorisi Perspektifinden Babülmendep Boğazı’nda ABD – Çin Rekabeti (2011-2021)” konulu tez çalışmasıyla tamamlamıştır.Kuzey Afrika’da Sürdürülebilir Kalkınma konusunda Sudan, Tunus ve Cezayir’de saha araştırmalarında bulunmuştur. Araştırma konuları, Afrika’da siyaset, ekonomi, güvenlik ve terör gelişmelerinin yanı sıra özel olarak yoğunlaştığı alanlar Türk dış politikasında Afrika, Babülmendep Boğazı, Sudan ve Sahel’dir. Makaleleri ve kitap bölümleri hakemli dergilerde yayınlanmış, analizleri ve görüşleri medyada ve birçok uluslararası yayında yer almıştır. Anadili Türkçe, ikinci dili İngilizce, orta düzeyde Arapça bilmektedir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Babülmendep neden yeniden dünyanın gündeminde?

Yemen’deki askeri güç dengesinin değişmesi, dünyayı nasıl etkiliyor? Suudi Arabistan’ın seçenekleri neler? Yeni bir savaş çıkabilir mi? Bütün bunlar Türkiye’yi neden yakından ilgilendiriyor? Dr. Kaan Devecioğlu yazdı.

Babülmendep Boğazı’nın adı son günlerde yeniden küresel gündemin üst sıralarına çıktı. İlk bakışta bunun nedeni basit görünüyor: Yemen’de Husilerin hızlı bir askeri ilerleyişle Kızıldeniz kıyısında Moka’yı ele geçirmesi, ardından Perim/Meyyun ve Haniş adalarına ulaşarak Babülmendep üzerindeki askeri baskı kapasitesini belirgin biçimde artırması.

Nitekim Husiler bugün Yemen’in Kızıldeniz kıyısında boğazı tehdit edebilecek yeni bir coğrafi konuma sahip.

Ancak Babülmendep’te yaşananları yalnızca Yemen iç savaşındaki yeni bir cephe değişikliği olarak okumak yetersiz kalır. Bugün asıl mesele Husilerin birkaç şehir veya ada ele geçirmesinden çok daha büyük. Yemen’deki askeri güç dengesi, Kızıldeniz’in deniz güvenliği, Körfez enerji ihracatı, Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa-Asya ticareti ve Afrika Boynuzu’nun güvenliği aynı noktada kesişmeye başladı.

Moka’dan Perim’e: Coğrafyanın yeniden siyasete dönüşmesi

Bugünkü gelişmeleri anlamak için önce haritaya bakmak gerekir. Nitekim Babülmendep’te yaşananlar, coğrafyanın yalnızca üzerinde çatışılan bir zemin değil, bizzat çatışmanın mantığını şekillendiren bir güç unsuru olduğunu yeniden hatırlatıyor.

2026’da ölen Fransız coğrafyacı Yves Lacoste’un klasikleşmiş yaklaşımıyla söylersek, coğrafya yalnızca dünyayı tasvir etmeye değil, güç ilişkilerini kurmaya ve savaşı mümkün kılmaya da yarar. Babülmendep bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Moka, Yemen’in Kızıldeniz kıyısında boğaza kuzeyden yaklaşan tarihi bir liman. Biraz daha güneye inildiğinde Dhubab ve ardından boğazın ortasında bulunan Perim, diğer adıyla Meyyun Adası var. Daha kuzeydeki Büyük ve Küçük Haniş adaları ise Kızıldeniz’deki deniz trafiğinin gözetlenmesi bakımından önemli.

Bu noktalar haritada birbirinden ayrı coğrafi unsurlar gibi görünse de askeri açıdan birlikte okunduklarında bir kontrol geometrisi oluşturuyorlar. Moka kıyı erişimini, Perim boğazın dar geçişini, Haniş adaları ise kuzeyden gelen deniz trafiğinin gözetimini mümkün kılıyor. Bu nedenle Husilerin son ilerleyişinin stratejik anlamı, yeni toprak parçaları ele geçirmiş olmanın yanı sıra bu coğrafi düğüm noktalarını aynı askeri mantık içinde birleştirebilmelerinde yatıyor.

Bu tablo, Yves Lacoste’un coğrafyayı yalnızca üzerinde savaş yürütülen pasif bir zemin değil, bizzat güç mücadelesinin kurucu unsurlarından biri olarak ele alan yaklaşımını hatırlatıyor. Bir devletin büyük güç olmasında deniz yollarını, stratejik limanları ve deniz ticaretini kontrol etmesinin önemini anlatan ve 1914’te ölen Amerikalı deniz subayı ve stratejist Alfred Thayer Mahan’ın deniz gücü perspektifiyle birlikte düşünüldüğünde Babülmendep’in önemi, yalnız dar bir su yolunu kontrol etmekten değil, bu geçidin çevresindeki kıyı, ada ve limanların oluşturduğu kontrol geometrisini askeri kapasiteyle birleştirebilmekten kaynaklanıyor.

Moka, Perim ve Haniş hattı bu nedenle ayrı ayrı coğrafi noktalar değil; deniz trafiğini gözetleme, tehdit etme ve gerektiğinde maliyetlendirme imkânı sunan tek bir jeostratejik sistemin parçaları. Nitekim chokepoint siyasetinin özü de burada ortaya çıkıyor. Bir boğazı kapatmak için onu fiziksel olarak bloke etmek gerekmez; geçişi yeterince riskli, pahalı ve öngörülemez hale getirmek, coğrafyayı başlı başına bir caydırma ve baskı aracına dönüştürmeye yeter.

Moka, Perim ve Haniş hattının aynı askeri aktörün kontrolü veya baskı alanına girmesi, Husilere yalnızca kara hakimiyeti kazandırmıyor. Bu coğrafya, gemisavar füzeler, insansız hava araçları, insansız deniz araçları, mayınlar ve kıyı gözetleme sistemleriyle desteklendiğinde Babülmendep üzerinde güçlü bir erişimi engelleme kapasitesi oluşturabilir.

Tam da bu nedenle “Husiler Babülmendep’i kapattı mı?” sorusu tek başına yeterli değil. Daha doğru soru, Husiler bu coğrafyayı kullanarak Babülmendep’ten geçmenin maliyetini ve riskini ne ölçüde belirleyebilir hale geldi?

Nitekim stratejik boğazlarda egemenlik her zaman fiziksel kapatma anlamına gelmez. Bir geçidi etkisizleştirmek için onu bütünüyle kapatmak yerine, geçişi yeterince pahalı, belirsiz ve tehlikeli hale getirmek de yeterli. Sigorta primlerinin yükselmesi, büyük taşıyıcıların rotalarını değiştirmesi ve tankerlerin Ümit Burnu’na yönelmesi, askeri bir fiilin ekonomik sonucunu piyasa davranışı üzerinden üretebilir.

Bugün için Babülmendep bütün ticari gemilere kapatılmış değil.

18 Eylül 2026’daki IMF PortWatch verilerine göre 17 Eylül günü boğazdan 23 emtia gemisi geçti. Ticari trafik sürüyor. Ancak günlük geçiş rakamlarındaki oynaklık, denizcilik şirketlerinin kararlarının artık yalnız ekonomik optimizasyona değil, doğrudan güvenlik algısına bağlı hale geldiğini gösteriyor. Asıl stratejik değişiklik de burada ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla, Husiler boğazı tamamen kapatmadan da coğrafyanın kendisini bir baskı aracına dönüştürebiliyor. Bu yönüyle Babülmendep, Lacoste’un işaret ettiği anlamda coğrafyanın savaşa nasıl hizmet ettiğinin çağdaş bir örneği. Haritadaki dar bir geçit, doğru askeri teknoloji ve doğru mevzilenmeyle küresel ticaretin davranışını değiştiren bir jeopolitik kaldıraç haline gelebilir.

Peki neden şimdi?

Babülmendep’in bugün bu kadar kritik hale gelmesinin ikinci nedeni Hürmüz.

Körfez enerji ihracatının ana kapısı olan Hürmüz Boğazı’nın mevcut bölgesel savaş nedeniyle ciddi baskı altında olması, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerini alternatif güzergâhlara yöneltti. Bu alternatiflerin en önemlisi, Suudi petrolünün ülkenin doğusundan Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu’ya taşınması ve buradan dünya piyasalarına çıkarılması. Fakat burada coğrafyanın ironisi ortaya çıkıyor. Hürmüz’ü bypass eden petrol, Asya’ya yönelmek istediğinde bu kez Babülmendep’ten geçmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla, Hürmüz ve Babülmendep artık birbirlerinin alternatifi değil, aynı enerji güvenliği zincirinin iki kırılgan halkasına dönüşüyor. Suudi Arabistan’ın talebi üzerine Çin’in İran’dan Husileri frenlemesini istemesinin arkasında da bu gerçek var. Pekin için mesele Yemen’de kimin hangi kasabayı kontrol ettiği değil; Çin ekonomisinin bağımlı olduğu enerji ve ticaret hatlarının iki kritik boğazda aynı anda baskı altına girmesi. Bu nedenle Babülmendep meselesi yerel bir Yemen sorunundan küresel enerji güvenliği problemine dönüşüyor.

Suudi Arabistan neden zorlanıyor?

Husi ilerleyişinin üçüncü önemli sonucu Suudi Arabistan’ın Yemen politikasında ortaya çıktı.

Riyad yıllardır Yemen’de kendi güvenliğini sağlayabilecek yerel ortaklar üretmeye çalıştı. Ancak Husilerin son hızlı ilerleyişi, Suudi destekli güçlerin bazı kritik alanlarda ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Moka ve Babülmendep çevresindeki gelişmeler Riyad açısından son yılların en ağır Yemen gerilemelerinden birini oluşturdu.

Bu nedenle Suudi Arabistan’ın tepkisi yalnızca askeri olmadı. Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Kahire ile temaslarında Babülmendep ve Kızıldeniz güvenliğinin özellikle öne çıkması tesadüf değil. Mısır açısından Süveyş Kanalı’nın güvenliği, Babülmendep’in açık kalmasına doğrudan bağlı. Nitekim Mısır Devlet Başkanı Sisi ve Bin Selman, 15 Eylül’deki görüşmelerinde Kızıldeniz ve Babülmendep’te seyrüsefer serbestliğinin korunmasını ortak stratejik çıkar olarak tanımladı.

Riyad aynı anda Pekin’e, Washington’a ve bölgesel aktörlere yöneliyor. Bu durum bize Babülmendep’te artık tek bir güvenlik mimarisi olmadığını ortaya koyuyor. ABD askeri caydırıcılığı, Mısır’ın Kızıldeniz güvenliği yaklaşımı, Çin’in İran üzerindeki ekonomik nüfuzu, Umman’ın Husi temas kanalı ve Suudi Arabistan’ın bölgesel ittifak arayışları aynı anda devrede.

ABD neden doğrudan müdahale etmiyor?

Buradaki en ilginç gelişmelerden biri Washington’ın tutumu. ABD’nin temel çıkarı açık: Babülmendep’in uluslararası ticarete açık kalması. Ancak Washington, Suudi Arabistan’ın Husilere karşı doğrudan askeri müdahale beklentisine şu aşamada mesafeli duruyor. Bunun yerine ABD’li yetkililerin Umman’da Husi temsilcileriyle doğrudan görüştüğü ortaya çıktı. Bu yaklaşım aslında yeni bir stratejik ayrımı gösteriyor. Washington, seyrüsefer güvenliği ile Suudi-Husi savaşını birbirinden ayırmaya çalışıyor.

Bu kısa vadede ABD açısından rasyonel olabilir. Ancak uzun vadede Babülmendep’te “hangi ülkenin gemisinin güvenli olduğu” üzerinden seçici bir geçiş rejimi oluşması, uluslararası deniz hukukunun temel ilkelerinden biri olan seyrüsefer serbestisini zayıflatabilir.

Bundan sonra ne olabilir?

Önümüzdeki dönemde Babülmendep’teki gelişmelerin üç aşamalı bir tırmanma mantığı içinde şekillenmesi muhtemel görünüyor.

İlk aşamada Husiler mevcut kazanımlarını koruyarak boğazı tamamen kapatmak yerine, özellikle Suudi Arabistan’la veya belirli siyasi bağlantılarla ilişkilendirilen gemilere yönelik seçici baskıyı sürdürebilir; bu model, seyrüseferi tümüyle kesmeden Babülmendep’i güçlü bir diplomatik pazarlık aracına dönüştürür. Buna karşılık Suudi destekli Yemen güçlerinin Moka–Dhubab–Perim hattında kapsamlı bir karşı taarruza yönelmesi, boğaz çevresindeki rekabeti kontrollü baskı düzeyinden çıkararak kara, hava ve deniz unsurlarının eş zamanlı kullanıldığı doğrudan bir savaş alanına çevirebilir.

En riskli ihtimal ise Husilerin mevcut coğrafi kazanımlarını deniz mayınları, insansız deniz araçları, gelişmiş gemisavar sistemleri ve kıyı gözetleme kapasitesiyle tahkim ederek kalıcı bir erişimi engelleme mimarisi kurması. Böyle bir yapının ortaya çıkması halinde Babülmendep’in resmen kapatılmasına dahi gerek kalmayabilir; çünkü artan risk primi, sigorta maliyetleri ve rota belirsizliği denizcilik şirketlerini kendi kararlarıyla boğazdan uzaklaştırarak askeri baskının ekonomik sonucunu fiilen üretir.

Türkiye açısından neden önemli?

Türkiye için Babülmendep meselesinin önemi de artık klasik “ticaret yolu güvenliği” söyleminin ötesine geçiyor.

Bu bağlamda birinci boyut ekonomik. Asya’dan Türkiye’ye ve Avrupa’ya uzanan deniz ticaretinin Ümit Burnu’na yönelmesi transit sürelerini, navlun maliyetlerini ve sigorta primlerini yükseltir.

İkinci boyut enerjidir. Kızıldeniz ve Körfez enerji akışlarındaki bozulma Türkiye’nin enerji ithalat maliyetlerine doğrudan yansıyabilir.

Asıl stratejik boyut ise Afrika Boynuzu’dur.

Türkiye’nin Somali’deki varlığı artık yalnız insani yardım veya askeri eğitimden ibaret değil. Türkiye ile Somali arasındaki savunma ve ekonomik iş birliği çerçeve anlaşması Somali donanmasının eğitilmesi ve güçlendirilmesini öngörüyor. Ayrıca Türkiye, Somali açıklarında enerji faaliyetleri yürütüyor; Çağrı Bey sondaj gemisi Somali’de faaliyetlerine başladı ve Ankara Somali’de bir uzay limanı projesi üzerinde çalışıyor. Dolayısıyla, Babülmendep’teki her güvenlik değişikliği artık Türkiye’nin Somali’de oluşturduğu askeri, enerji ve teknolojik altyapının hemen kuzeyinde gerçekleşiyor. Bu nedenle Ankara açısından Babülmendep artık uzak bir Yemen dosyası değil.

Babülmendep–Yemen-Cibuti–Somali hattı Türkiye’nin Büyük Stratejisinde (Grand Strategy) Afrika Boynuzu politikasının kuzey güvenlik kuşağı haline geliyor.

Türkiye’nin burada doğrudan Yemen savaşına askeri olarak müdahil olması gerekmiyor. Aksine Ankara için daha işlevsel seçenek; Suudi Arabistan ve Mısır ile seyrüsefer güvenliği, Umman üzerinden diplomatik kanallarla gerilimi düşürme, Somali ve Cibuti ile deniz gözetimi ve kapasite geliştirme kanallarını aynı çerçevede buluşturabilecek bir “Babülmendep seyrüsefer güvenliği diplomasisi” geliştirmek olabilir. Nitekim bugün yaşanan kriz bize eski bir jeopolitik gerçeği yeniden hatırlatıyor. Babülmendep küçük bir boğaz olabilir; fakat onu kontrol eden veya istikrarsızlaştırabilen aktör, yalnız Yemen’in değil, Kızıldeniz’den Süveyş’e, Körfez’den Afrika Boynuzu’na uzanan çok daha büyük bir coğrafyanın stratejik hesabını değiştirebilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 21 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.

Kaan Devecioğlu
Kaan Devecioğlu
Dr. Kaan Devecioğlu - ORSAM’da Kuzey Afrika Çalışmaları uzmanı. Doktora eğitimimi İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde “Güç Geçiş Teorisi Perspektifinden Babülmendep Boğazı’nda ABD – Çin Rekabeti (2011-2021)” konulu tez çalışmasıyla tamamlamıştır.Kuzey Afrika’da Sürdürülebilir Kalkınma konusunda Sudan, Tunus ve Cezayir’de saha araştırmalarında bulunmuştur. Araştırma konuları, Afrika’da siyaset, ekonomi, güvenlik ve terör gelişmelerinin yanı sıra özel olarak yoğunlaştığı alanlar Türk dış politikasında Afrika, Babülmendep Boğazı, Sudan ve Sahel’dir. Makaleleri ve kitap bölümleri hakemli dergilerde yayınlanmış, analizleri ve görüşleri medyada ve birçok uluslararası yayında yer almıştır. Anadili Türkçe, ikinci dili İngilizce, orta düzeyde Arapça bilmektedir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x