Rusya – Ukrayna Savaşı dördüncü yılı geride bıraktı. 2022 yılında başlayan savaşın başlangıçta bu kadar uzun süreceği kimse tarafından beklenmese de günümüzde savaş hattında uzun zamandır bir değişiklik yaşanmamasına rağmen taraflar barışa yanaşmıyor. Savaş uzadıkça da barışın tesisi o kadar zorlaşıyor. ABD’de Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte Ukrayna’da barış senaryoları konuşulmaya başlansa da bu girişimler de en azından şimdilik bir netice vermedi.
Peki, dört yıllık savaşın Rusya’ya etkileri neler oldu? Kremlin ne kazandı, ne kaybetti?
Batı’dan Doğu’ya: Uluslararası yalnızlıktan yeni bir cepheleşmeye
Savaşın başlangıcından itibaren Batı, Rusya’ya sert bir tepki göstererek Ukrayna’ya her alanda destek vermeye, Rusya’ya ise her alanda yaptırım uygulamaya başladı.
ABD ve AB ülkeleri, Rusya’yı diplomatik olarak yalnızlaştırmaya çalıştı, G-8’den çıkarttı, diplomatik temaslar minimum seviyeye indirildi. Bu husus, başta Rusya için de şaşırtıcı ve beklenmedik bir yaklaşım olsa da bu süre zarfı içinde Kremlin tarih boyunca birkaç kez olduğu gibi dikkatlerini Doğu’ya çevirdi ve Çin, Hindistan, Türkiye ve Arap dünyası ile iş birliğini arttırdı.
Bu durum bize SSCB’nin yıkılmadan önceki Soğuk Savaş yıllarını hatırlatmış oldu. Yine Moskova’nın Bağımsız Devletler Topluluğu, Şangay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi örgütlere daha sıkı sarılmasını ve Kuzey Kore ve İran gibi ülkelerle stratejik mahiyette anlaşmalar imzalamasını da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Dolayısıyla Batı ile Rusya arasındaki ilişkiler çok yönlü olarak minimum seviyede gelişse de Rusya’nın izole edildiğini söylemek mümkün değil. Hatta tam tersine nasıl Moskova, İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliğine “katkıda bulunduysa” Batı da Rusya’yı izole etme çabasıyla hem iyice Çin’e yakınlaştırdı hem de Batı karşıtı bir cephenin kurulmasına ön ayak oldu.
Doğu’dan Batı’ya: Kaybedilen konum mu? Batı’ya genişleme mi?
Genel olarak Rusya’nın tüm dikkatlerini Ukrayna’ya çevirmiş olmasının birtakım sonuçları oldu: Kremlin, başta bölgedeki en güçlü dayanağı Suriye olmak üzere Orta Doğu’da, başta Ermenistan olmak üzere Kafkasya’da konumunu yitirdi.
Moskova’nın İsrail’in İran saldırısı, ABD’nin Venezuela’daki darbesi, Türk cumhuriyetlerinin kendi aralarında çok yönlü iş birliği geliştirmesi karşısında “çaresiz kalması”nı da Ukrayna’daki meşguliyeti ile açıklamak mümkün.
Diğer taraftan Moskova bilindiği üzere Kırım’ın yanı sıra Donetsk Halk Cumhuriyeti, Lugansk Halk Cumhuriyeti, Zaporog ve Herson illerini kendi toprağı olarak ilan ederken bu hususu Rusya Federasyonu Anayasası’na da kaydetmiş oldu. Hâlbuki adı geçen bölgelerin bazı kısımları daha tamamen Rusya’nın kontrolünde değil. Rus yetkililer, Anayasa’nın bu maddesine dayanarak Ukrayna ve ABD ile yürütülen barış görüşmelerinde bu konuda taviz vermeyeceklerini dile getiriyorlar.
Diğer bir deyişle Moskova için Ukrayna aslında eskiden de olduğu gibi “hayatî bir mesele” hâline geldi, bir aralar çok önem verdiği ve önemli miktarda paralar harcadığı Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu ikinci plana itildi. Belki de aynen Boris Yeltsin döneminde olduğu gibi Kremlin şimdi de bu bölgelerin kendisinden fazla uzaklaşamayacağı düşüncesindedir.
Boru hatlarının yönünün değişimi
Rusya’nın siyasi yönünün değişimi şüphesiz kendisini ekonomi ve enerji alanlarında da gösterdi. ABD yıllardır AB ülkelerini Rus gazına bağımlılık konusunda uyarmasına rağmen bir netice alamazken Rusya-Ukrayna Savaşı boru hatları güzergahlarının yönlerini alt üst etti.
AB ülkelerinin dört yıl içerisinde Rus gazı alımını minimum seviyeye indirmesi, şüphesiz Rusya’yı ekonomik olarak olumsuz etkiledi, Gazprom’un yıllarca inşa ettirdiği boru hatlarını işlevsiz hâle getirdi.
2021’de AB ülkelerinin doğalgaz ithalatında Rusya’nın payı yüzde 43’ü geçmişken 2025’e gelindiğinde bu oranlar düştü. Boru hatları aracılığıyla ancak Türk Akımı üzerinden Rus gazı Avrupa’ya taşınırken (AB’nin boru hatlarıyla ithal ettiği toplam gazın yüzde 5’i) Kremlin, AB’ne sıkıştırılmış gaz ihracatını sürdürüyor. AB ülkeleri, sıkıştırılmış gaz ithalatının yüzde 18’ini Rusya’dan almaya devam ediyorlar.
AB ülkeleri, Rusya’ya enerji alanında bağlılığı azaltarak bir taraftan enerji güvenliğini sağlamaya çalışırken diğer taraftan Rusya’yı önemli gelirlerden mahrum etmeyi amaçladılar. Bununla birlikte geçtiğimiz dört yılda tamamen Rus gazından vazgeçmeyi başaramadılar. 2025’te AB ülkeleri Rusya’dan 13.2 milyar dolarlık gaz satın aldılar. Kaldı ki Moskova da alternatif müşteri arayışını sürdürüyor, daha doğrusu eski müşterilerine daha fazla doğalgaz ve petrol satmaya gayret ediyor. Bunlar arasında Çin, Orta Asya cumhuriyetleri ve Türkiye’yi zikretmek gerekiyor. Nitekim bu süreçte Rusya’nın ticarî ortakları da değişti, AB ülkelerinin yerini Çin (yüzde 34), Hindistan (yüzde 9) ve Türkiye (yüzde 8.5) aldı.
AB ülkelerinin Rusya’nın milyarlarca dolar harcayarak inşa ettiği boru hatlarından vazgeçmesi, şüphesiz Rusya ekonomisine büyük kayıplar yaşattı. Ancak AB ülkelerinin Rus gazını almaya devam etmesi, Çin’in enerji kaynaklara olan ihtiyacının artması, Venezuela’dan İran’a kadar enerji kaynaklarına sahip ülkelerde istikrarsızlığın sürmesi gibi faktörler, dünyada Rus enerji kaynaklarına olan ihtiyacın sürmesine neden oluyor. Dolayısıyla doğalgaz anlaşmalarının yenilenmemesine ve siyasi baskılara rağmen Rus enerji kaynakları müşterileriyle buluşmaya devam ediyor.
Rusya’nın Batı’nın beklentisini boşa çıkartma çabası
Rusya’nın en önemli enerji müşterisi AB’nin Rus gazından vazgeçme politikası ve yıllardır Rusya’ya uygulanan yaptırımlar, şüphesiz Rusya ekonomisini olumsuz etkiledi, Moskova’nın gelir kaynağını azalttı. Bu alandaki kaybı Moskova yıllardır oluşturduğu Rezerv Fonu ve altın rezervleri sayesinde karşılıyor. Böylece Kremlin enflasyon artışını (2025’te resmî rakamlara göre yüzde 6) ve rublenin dolar karşısında değer kaybetmemesini (2021’de 1 dolar = 73,6 ruble; 2026’da 1 dolar = 77,2 ruble) kontrol etmeye, savaşın yükünü halk kitlelerinin hissetmemesini sağlamaya ve böylece bir nevi tepkinin oluşmasını engellemeye çalışıyor.
Yine aynı amaçla cepheye paralı askerler gönderiliyor ve onların ailelerine büyük miktarlarda paralar ödeniyor. Dolayısıyla Rusya ekonomisi savaştan etkilense de Batı’nın bekleyiş içerisine girdiği “ekonomik çöküş”ten de “halkın aşırı tepkisinden” de bahsetmek mümkün değil.
2026’da barış mümkün mü?
II. Dünya Savaşı’ndan daha uzun süren Rusya-Ukrayna Savaşı’nın daha ne kadar devam edeceği belli olmasa ve taraflar geri adım atma konusunda istekli davranmasalar da tüm tarafların maddi ve manevi olarak yorulduğu görülüyor.
Ukrayna’nın en önemli destekçisi AB ülkeleri de sonu belli olmayan savaşa daha fazla “yatırım” yapmak istemiyorlar. İki kardeş Slav halkının kavgasından istediği her şeyi, hatta daha fazlasını elde eden ABD de taraflara barış konusunda baskı uyguluyor.
Bununla birlikte barışın tesisi kolay değil. Rusya adı geçen bölgelerin yanı sıra Ukrayna’nın silahsızlaştırılması, Rus dilinin kullanımı ile Rus Ortodoks Kilisesi’nin statüsü gibi konularda da Kiev’in geri adım atmasını talep ediyor. Ukrayna’nın en büyük destekçisi AB ise tüm bu tavizlere karşı çıkıyor ve Rusya’nın bu savaştan zaferle çıkmasını kendi prestiji ve geleceği açısından da istemiyor. Belki de tek umut, Donald Trump yönetiminin tüm taraflara baskısı olabilir zira Trump 2026 yazında gerçekleşecek ara seçimler (ABD Temsilciler Meclisi) öncesinde “yedinci savaşı tamamlamak isteyebilir.”
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 24 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.



