Birinci Dünya Savaşı, 11 Kasım 1918’de imzalanan ateşkesle sona ermiş ve ardından bir dizi barış anlaşması yapılmış olsa da, ortaya çıkan düzen kırılgandı ve çelişkilerle doluydu. Müzakere masalarında çizilen sınırlar, etnik, toplumsal ve tarihsel gerçeklikleri büyük ölçüde göz ardı ediyor; savaşın mağlubu ülkelerde derin bir adaletsizlik ve revizyon arzusu yaratırken, yeni kurulan devletleri de istikrarsızlıkla baş başa bırakıyordu.
Savaşın yarattığı yıkım yalnızca cephelerle sınırlı kalmamış, ekonomik yapıları zayıflatmış, toplumsal dokuları parçalamış ve birçok bölgede iç savaşları, devrimleri ve karşı-devrimleri tetiklemişti.
1919 yılında devletler arası anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmek amacıyla kurulan ve 1920’de fiilen faaliyete geçen Milletler Cemiyeti ise, büyük güçlerin çıkar çatışmaları, yaptırım mekanizmalarının zayıflığı ve özellikle ABD’nin dışarıda kalması nedeniyle, bu kırılgan barışı koruyacak etkili bir aktör olamadı.
İşte bu güvensizlik, kutuplaşma ve hayal kırıklığı ortamında, 1921 yılında Uluslararası Futbol Federasyonu’nun (FIFA) başkanlığına seçilen Jules Rimet farklı bir arayışın temsilcisi olarak ortaya çıktı. Savaşta Fransız ordusunun bir subayı olarak cephelerde savaşmış, şiddeti ve yıkımı doğrudan yaşamış biri olarak Rimet, siyasetin ve diplomasinin tıkandığı noktada sporun ve özellikle de futbolun toplumlar ve uluslar arasında yeni bir ortak zemin yaratabileceğine inanıyordu.
1908’den bu yana Olimpiyat Oyunları kapsamında futbol müsabakaları düzenleniyor, organizasyon FIFA ile Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) arasında paylaşılıyordu; ancak Rimet’in hedeflediği “birleştiricilik”, elit ve sınırlı bir olimpik çerçevenin çok ötesindeydi. Yalnızca amatörlere değil profesyonellere de açık, dünyanın dört bir yanından takımları bir araya getiren, her üyenin eşit söz hakkına sahip olduğu bir yapı içinde düzenlenecek küresel bir turnuva… Kısacası, gerçek anlamda bir Dünya Kupası.
Rimet’e göre, kalıcı barışın yolu yalnızca antlaşmalardan değil, halkların birbirini tanımasını ve birlikte deneyim paylaşmasını sağlayacak böylesi evrensel karşılaşmalardan da geçiyordu.
Rimet ve arkadaşlarının çabaları sonuç verdi. 1928 yılında Amsterdam’da düzenlenen FIFA Kongresi’nde ilk Dünya Kupası’nın iki yıl sonra, 1930’da yapılmasına karar verildi; 1929’da Barselona’da gerçekleştirilen kongrede ise ilk ev sahibi ülke oybirliğiyle Uruguay olarak belirlendi.
Neden Uruguay?
Rimet Fransız’dı ve 1904’te kurulan FIFA, başlangıçta tamamen Avrupalılar tarafından hayata geçirilmiş, sonradan diğer kıtalardan ülkeler katılmış olsa da hâlâ Avrupa merkezci bir yapıya sahipti. Bu arada Avrupa’dan Macaristan, Hollanda, İtalya, İspanya ve İsveç de ilk Dünya Kupası’nı düzenlemek için başvuruda bulunmuşlardı.
İlk kupayı Avrupa’da yapmak gerekmez miydi?
Uruguay şüphesiz dönemin en başarılı futbol ülkesiydi. 1924 Paris ve 1928 Amsterdam Olimpiyat Oyunları’nda futbolda altın madalyayı Uruguay kazanmıştı. Diğer taraftan 1825’te bağımsızlığını ilan eden ve 1830’da ilk anayasasını kabul eden Uruguaylılar, yüzüncü yıl kutlamaları kapsamında bu kupa aracılığıyla dünyaya seslerini duyurmak istiyorlardı. Bu amaçla Montevideo’da inşa edecekleri stadyuma da “Estadio Centenario” (Yüzüncü Yıl Stadyumu) adını vereceklerdi.
Bunlar Uruguay açısından haklı gerekçelere ve güçlü bir motivasyona işaret etse de, Avrupalı ülkelerin tek tek adaylıktan çekilerek Uruguay’ın ev sahipliği yarışını kazanmasını tek başına açıklamaya yetmiyor. Arka planda, birbirini tamamlayan iki önemli etken var.
Bunlardan ilki, 1920’lerin sonlarında Avrupa’nın içine sürüklendiği siyasi belirsizlik ve parçalanmışlık. Savaşın ardından ortaya çıkan yeni sınırlar, rejim değişiklikleri ve artan toplumsal gerilimler, Avrupalı ülkelerin ortak bir aday etrafında uzlaşmasını zorlaştırıyordu. Buna karşılık Uruguay, Güney Amerika’daki futbol diplomasisini son derece etkin bir biçimde kullanarak Brezilya ve Arjantin de dahil olmak üzere bölgedeki ülkeleri kendi adaylığı etrafında toplamayı başardı. Bu bölgesel seferberlik, oylama sürecinde Uruguay’a yalnızca sayısal değil, aynı zamanda siyasal ve sembolik açıdan da güçlü bir destek sağladı.
İkinci ve muhtemelen daha belirleyici neden ise ekonomik. Küresel ekonomi, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından geçen on yıla rağmen hâlâ son derece kırılgandı ve 1929 Ekim’inde Amerikan finans piyasalarında yaşanan çöküşle birlikte başlayacak olan Büyük Buhran’a doğru adım adım yaklaşıyordu. Bu koşullar altında Avrupa ülkeleri hem bütçe kısıtları hem de iç siyasi baskılar nedeniyle uluslararası organizasyonlara kaynak ayırmakta zorlanıyordu. Savaştan doğrudan etkilenmemiş olan Güney Amerika ülkeleri ise, özellikle Uruguay ve Arjantin, Avrupa’ya kıyasla daha istikrarlı bir ekonomik görünüm sergiliyordu.
Öte yandan 1929 FIFA Kongresi’nde önerilen finansman modeli, turnuva giderleri için katılım ücretleri üzerinden finanse edilecek ortak bir bütçe oluşturulmasını öngörüyordu. Ancak bu model Avrupa içi ulaşım masraflarını karşılamaya yetse de, Amerika kıtasından gelecek takımların denizaşırı seyahat maliyetlerini karşılamaktan uzaktı. Güney Amerika takımlarının turnuvaya katılamaması ise, ilk Dünya Kupası’nı fiilen Avrupa merkezli bir organizasyona dönüştürecek ve bu durum Jules Rimet’in futbolla evrensel bir buluşma alanı yaratma hedefiyle açık bir çelişki oluşturacaktı.
Bu ekonomik model kongrede reddedildi ve bunun üzerine İsveç ile Hollanda adaylıklarını geri çekti. Uruguay delegasyonu ise Barselona’ya bambaşka bir öneriyle gelmişti. Turnuvanın kendi ülkelerinde düzenlenmesi hâlinde Uruguay devleti, Avrupa’dan gelecek takımlar da dahil olmak üzere tüm katılımcılar için (20 kişiye kadar) birinci sınıf ulaşım, turnuva süresi boyunca ve ek olarak sekiz gün daha konaklama imkanı sağlayacak; ayrıca tüm futbolculara harcırah (seyahat süresince günlük 2 peso, turnuvada günlük 4 peso) ödeyecekti. Bu teklif karşısında İtalya ve İspanya da adaylıklarını geri çekti; Macaristan ise zaten daha önce İtalya lehine yarıştan ayrılmıştı. Böylece tek aday olarak kalan Uruguay, 1930 Dünya Kupası’nın ev sahipliğini kazandı.
Avrupa’nın isteksizliği
Avrupalı ülkeler bu tablodan memnun değildi. 1930 Dünya Kupası, yalnızca bir futbol turnuvası değil, Birinci Dünya Savaşı sonrasında “normalleşen” bir uluslararası düzenin yeniden inşasına dair sembolik bir adım olacaktı. Savaşın fiziksel ve toplumsal yıkımını en derinden yaşayan kıta Avrupa olmuştu ve bu nedenle böylesi bir küresel buluşmanın merkezinin Avrupa dışında olması, birçok ülkede doğal bir hayal kırıklığı yarattı.
Buna ekonomik ve toplumsal gerçeklikler de eklendi. Büyük Buhran’ın etkileri Avrupa’da hızla hissediliyor, işsizlik artıyor, kulüpler ve federasyonlar ciddi mali baskı altında kalıyordu. Futbol hâlâ büyük ölçüde yarı amatör bir faaliyet alanıydı ve pek çok milli oyuncu geçimini futboldan değil, başka mesleklerden sağlıyordu. Uruguay’ın ulaşım ve konaklama masraflarını karşılama taahhüdüne rağmen, uzun denizaşırı yolculuklar ve hazırlık kamplarıyla birlikte yaklaşık üç ay sürecek bir yokluk, futbolcular açısından göze alınması zor bir yük anlamına geliyordu.
Sonuçta 1930 Dünya Kupası için katılım başvurularının son günü geldiğinde, ev sahibi Uruguay dışında Güney Amerika’dan beş takım, Kuzey Amerika’dan iki takım ve Mısır turnuvaya katılacağını bildirmiş; Avrupa’dan ise hiçbir ülke resmî başvuruda bulunmamıştı. Güney Amerika’da bu durum bir saygısızlık olarak algılanırken, turnuva da giderek birleştiricilik amacından uzaklaşıyordu.
Bu noktada devreye Jules Rimet girdi. Rimet, Fransızları ikna etti; FIFA’nın Belçikalı başkan yardımcısı Rodolphe Seeldrayers, Belçika’nın katılımını sağladı. Romanya’da tahta yeni çıkan Kral II. Carol ise, milli futbolcu çalıştıran şirketlere izin vermemeleri hâlinde kapatılacakları yönünde açık bir tehditte bulunarak Romanya’nın turnuvaya katılımını sağladı (bu arada gidecek takımı da kendisi seçti.) Aynı süreçte Yugoslavya da II. Carol tarafından ikna edildi; her ne kadar Hırvat futbolcuların Sırp futbolcularla birlikte aynı takımda yer almaları sağlanamamış olsa da.
Bu girişimler sonucunda turnuvaya katılan takım sayısı 14’e yükseldi. Romanya takımı kupaya gitmek üzere Cenova’dan İtalyan bandıralı Conte Verde adlı yolcu gemisine bindi; aynı gemi Marsilya’dan Fransa takımını ve çantasında kupayla birlikte yolculuk eden Jules Rimet’i aldı. Belçika takımı ise gemiye Barselona’dan katıldı. Yugoslav takımı gemide yer kalmadığı için Marsilya’dan başka bir gemiyle yola çıktı. Mısır takımı ise Akdeniz’de fırtınaya yakalanması nedeniyle aktarmasını kaçırdı ve Uruguay’a gidemedi. Böylece 1930 Dünya Kupası, planlandığı gibi 14 değil, 13 takımla oynanacaktı.
Uruguay’ın başarısı
1930 Dünya Kupası’nda tüm maçlar Uruguay’ın başkenti Montevideo’da oynandı.
Uruguay, Avrupa’nın derin sıkıntılarla boğuştuğu bir dönemde hayata geçirdiği reformlar, sosyal refah uygulamaları ve ekonomik gelişimiyle öne çıkan bir ülkeydi; hatta bu nedenle “Amerikaların İsviçresi” olarak anılıyordu. Montevideo ise canlı, kültürel açıdan hareketli ve modernist bir başkent görünümüne sahipti.
Uruguay, turnuva öncesinde verdiği mali taahhütleri yerine getirerek tüm takımların masraflarını karşıladı; ancak Büyük Buhran’ın etkilerinden tamamen kaçamadı. Başlangıçta 90 bin kişilik olarak planlanan Estadio Centenario’nun kapasitesi 69 bine düşürüldü ve stadyum tam olarak tamamlanamadan maçlara açılmak zorunda kaldı.
Toplamda 18 maçın oynandığı turnuvanın yarı finallerinde, ev sahibi Uruguay Yugoslavya’yı 6-1 mağlup ederken, Arjantin de ABD’yi aynı skorla geçerek finale yükseldi. Final maçı, hınca hınç dolu Estadio Centenario’da oynandı ve Uruguay’ın 4-2’lik galibiyetiyle sonuçlandı.
Böylece ilk Dünya Kupası, aynı zamanda son iki Olimpiyat Oyunları’nın da şampiyonu olan Uruguay’ın oldu. Uruguaylılar, ekonomik ve demokratik başarılarını ve Güney Amerika’da sağladıkları birliği kupayı kazanarak taçlandırmış, günümüzün ifadesiyle “ülke markalarına” büyük bir katkı sağlamışlardı.
Küresel yakınlaşma ve barış için atılan bir adım
1930 Uruguay Dünya Kupası, iki dünya savaşı arasındaki dönemde düzenlendi. Bildiğimiz anlamda küreselleşmenin henüz var olmadığı bir çağda, spor aracılığıyla küresel yakınlaşma ve bu yolla barışın tesis edilmesi yönünde atılmış iddialı bir adımdı.
Büyük Buhran ise aslında Dünya Kupası’nın bu anlamını daha da güçlendirdi. İşsizlik, toplumsal huzursuzluk ve uluslararası işbirliğinin giderek daraldığı bir dünyada bu turnuva, yalnızca sportif bir organizasyon olarak değil, aynı zamanda uluslararası dayanışmanın sembolik bir ifadesi olarak kurgulandı.
Jules Rimet’nin futbolu birleştirici bir araç olarak gören vizyonu, ekonomik sıkıntıların toplumları içe kapanmaya, milliyetçilik ve korumacılığa yönelttiği bir dönemde daha da büyük bir önem kazandı. Böylesi koşullar altında turnuvanın gerçekleştirilebilmiş olması, başlı başına güçlü bir mesaj olarak algılandı. Zor zamanlarda bile uluslararası işbirliği mümkündü.
Ancak 1930’larda Büyük Buhran’ın etkisiyle hız kazanan ve otoriterleşmeyi, siyasal kutuplaşmayı ve silahlanmayı besleyen küresel süreç, Kupa’nın yarattığı dayanışma ve umut ikliminin hem Uruguay’da hem de dünyada kısa sürede gölgede kalmasına yol açtı.
Uruguay’da derinleşen işsizlik toplumsal gerilimi artırdı; güvenlik güçleri ile sol gruplar arasında çatışmalar yaşandı ve can kayıpları meydana geldi. 1931’de iktidara gelen Gabriel Terra, 1933’te parlamentoyu feshederek yeni anayasa yoluyla yetkileri kendi elinde toplarken, toplumsal uzlaşı ve sosyal reformlar giderek zayıfladı; ülkenin tam anlamıyla demokrasiye dönüşü ancak 1980’lerin başında mümkün olabildi.
Aynı dönemde Büyük Buhran, ekonomik bir kriz olmanın ötesinde, tüm dünyada siyasal dengeleri sarsan küresel bir kırılma yarattı. İşsizlik ve yoksulluk birçok ülkede huzursuzluğu artırdı, milliyetçilik ve otoriter yönetimler güç kazandı, Avrupa’da faşizm yükselirken, ABD devlet müdahaleleriyle krizi aşmaya çalıştı, Sovyetler Birliği ise kendi kapalı modelini pekiştirdi. Bu sertleşen uluslararası atmosferde, Dünya Kupası’nın simgelediği işbirliği ve ortaklık fikri kalıcı bir zemin bulmakta zorlandı.
1934’te Dünya Kupası yeniden düzenlenecek; bu kez ev sahibi, Benito Mussolini’nin faşist İtalya’sı olacaktı.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 9 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.



