Toplum

9 Mart 2020

Yazdır

8 Mart bitti, görevler yapıldı, şimdi aynen devam mı?

Kadınların görünmez hapishaneleri var. Tanıdığınız herhangi bir kadını düşünün. Onun günlük hayatını ve etrafındaki cam duvarları.

İşyerinde hak ettiği pozisyonu kadın olduğu için elde edemeyen arkadaşınızı hatırlıyor musunuz? İnsan haklarını dilinden düşürmeyen bazı erkeklerin evde eşlerine fiziki ya da sözlü şiddet uyguladığını görünce şaşırıyor musunuz? Geçenlerde trafikte kurallarına uyarak, bölgede geçerli azami 50 km hız sınırına riayet ederek giden sürücüye kızıp onu sollamadan önce ‘kesin kadındır bu’ diye söylenmediniz mi? 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde onlar için büyük büyük indirimler yaptıklarını iddia eden X firması, üst yönetiminde neredeyse hiç kadın bulundurmazken, ekonomik nedenlerle küçülmeleri gerektiğinde, önce işçi kadınları atmamış mıydı işten? Çocuğunuzun kadın öğretmenlerinden erkek öğretmenlere oranla daha fazla şefkat göstermesini beklemiyor musunuz?

Medya organları da bundan bağımsız değil. Her 8 Mart’ta olduğu gibi, bu 8 Mart’ta da, bol bol istatistik yayınlayıp, kadınların cinsiyetlerinden kaynaklanan sosyal sorunlara dair havalı cümleler ettiler ama takvimler 9 Mart olduğunda toplumun yarısı olan kadınları hemen unuttular; ne onların sorunlarını yansıttılar ne de görüş aldıkları konularda uzmanların kadın olmasını önemsediler. Kadın cinayetlerine acılı başlıklar atmış, timsah gözyaşları dökmüşlerdi ama 9 Mart itibariyle haberlerde, “yemeği yaktı öldürüldü”, “cinnet geçirdi eşini bıçakladı” gibi şiddeti meşrulaştıran cümleler kurmaktan, tecavüz haberlerini detaylandırarak vermekten geri kalmayacaklar muhtemelen. Oysa kadınların, insan onuruna yakışır bir hayat sürmesi için, her gün, yeniden yapılması gerekenler var, burada en büyük görevlerden biri de medyaya düşüyor.

Haber kaynağı olarak kadınlar

Öncelikle, toplumun yarısı kadın. Belki hepsi yoğun bir biçimde kamusal alanda yer almıyor, alamıyor ama nerede olurlarsa olsunlar; hangi yaş ve eğitime sahip olurlarsa olsunlar, onların kendi hayat koşullarından kaynaklanan deneyimleri, fikirleri ve bakış açıları var. Oysa sokak söyleşilerinde bile, çoğu zaman göz ardı ediliyorlar veya ancak magazin, doğum, çocuk bakımı, aile gibi “light” konularda hatırlanıyorlar.

Kadınların, kendilerine biçilen toplumsal roller ya da görünmez hapishaneleri nedeniyle, yaşadıkları pek çok sorun var. Ama kadın sorunları deyince medyanın aklına yalnızca kadına yönelik şiddet geliyor; ne eşit iş – eşit ücret ilkesi ne de dünyayı meşgul eden hayati meselelerin – mesela iklim değişikliği – özellikle kadınları nasıl etkileyeceği… Bir çok habercinin, hatta bir çok kadın habercinin bile aklına gelmiyor bu konulara değinmek. Oysa her haberde şu soru üzerine düşünülmeli: Bu konu toplumun yarısı olan kadınları nasıl etkileyecek?

Kadınlar yalnızca haberin nesnesi olarak değil, çoğu zaman öznesi olarak da çoğu zaman dışlanıyor ya da edilgen bir duruma sokuluyor. Örneğin, bu 8 Mart’ta da, kız çocuklarının eğitimi ve bu konunun önemine ilişkin pek çok yazı yayınlandı. Kız çocuklarının eğitimi konusunda gerçekten de epey mesafenin kat edildiği söylenebilir. Hatta yükseköğretimde 4 milyon erkek öğrenciye karşılık 3,6 milyon kadın öğrenci var, akademisyenlerinse yüzde 45’i kadın. Bu durumun yansıtılmadığı yer ise medya.

Kaç tartışma programında kadınları görüyorsunuz mesela? O konularda fikir beyan edecek, tartışacak kadınlar yok mu sanıyorsunuz? Peki, kadınların bunca eğitime ve birikime sahip olmalarına rağmen, haber merkezlerinde de, ‘erkek işi’ olarak görülen alanlardan mesela, ekonomiden, siyasetten dışlanıp magazin ya da ‘hafif’ bulunan konuların muhabirliğine hapsedilmeleri? Ya da dış politika gibi alanlarda muhabirlik yaptırılıp, konu köşe yazarlığı olunca, o kadar da kolay ilerleyememeleri? Kadınlar aldıkları eğitimi ve sağladıkları birikimi, medya aracılığıyla toplum ile paylaşamayacaklarsa ve böylece daha iyinin ortaya çıkmasına katkı sağlayamacaklarsa, yine görünmez duvarların arkasında kalacaklarsa, neden eğitimleriyle ilgili timsah gözyaşları dökülüyor?

Kadınlar ve hakları

Aslında söz konusu “kadınlar ve hakları” olduğunda, çoğu zaman kafalar çok karışık. Mesela sokakları güvenli, kadınların ihtiyaçlarını da merkeze alarak planlanmış bir şehir kadınların hakkı. Futbol maçlarında binlerce insanın hiç düşünmeden beraberce haykırdığı veya herhangi bir kavga halinde kolayca sarf edilen cinsiyetçi küfürlerden arkadaşlar arasında yapılan münasebetsiz, düşüncesiz esprilere, hayatın her alanında maruz kaldıkları rahatsız edici söylemden kurtulmak da hakları. Aynı zamanda çocukları olan ve ev-iş yaşamı dengesini götürürken helak olan kadınlar için, ev ve çocuğa dair sorumlulukların ortak olduğunun daha küçük yaşta, belki de okullarda, erkeklere de öğretilmesini istemek de, hakları. Annelik ve evliliğin, toplumsal bir dayatma olmasına karşı çıkmak da bunu tercih etmeyen kadınların hakkı. Ama bunlara medya sektörü hiç de öyle yaklaşmıyor, ürettikleri içerikten dizilere kadar her yerde bu hakların tam tersi mesajları üretmeye devam ediyor.

Zor değil aslında, yol da kat ettik

Bu gibi olumsuzlukları art arda dizince zamanla karamsarlık artabiliyor ve “ne yapsak bir şey değişmez” duygusu benliğimizi sarabiliyor. Ama bardağın dolu tarafından da bakmalıyız. Bu konudaki bilinç artıp ortak meseleler üzerinden sonuç odaklı bir hareket planı belirlendiğinde, somut gelişmeler olabiliyor.

Mesela “iş adamı, bilim adamı” gibi kelimeler artık çok daha az tercih ediliyor. Örneğin eski adıyla Türkiye Sanayici ve İş adamları Derneği (TÜSİAD) ilk adımı attı ve 2018’de “İş Adamları” kelimesini “İş İnsanları” olarak değiştirdi. Medyada da, iş insanı kelimesine daha fazla rastlamak mümkün. Gün gelecek, emniyet kemersiz otomobil yolculukları veya otobüslerde sigara içilebilen uzun yol seyahatlerinin bugün bize çok uzak gelmesi gibi, iş adamı gibi cinsiyetçi kelimeler ve benzerlerinin, “kızını dövmeyen dizini döver” gibi atasözlerinin ve “kadın gibi ağlamak” tarzı klişelerin tamamen hayatımızdan çıkması mümkün olacak.

Bu gibi sorunlar yalnızca bizim kültürümüze de özgü değil tabii. Dünyanın hemen her ülkesinde farklı boyutlarda ve farklı alanlarda yaşanıyor. Ancak son yıllarda bu konuda farkındalık artıyor ve bazı kurumlar da konu toplumsal cinsiyet eşitliği olunca günah çıkartabiliyor.

Misal, Amerika’nın önde gelen haftalık haber dergilerinden Time, son sayısında 100 kadını kapağına taşıdı. Yaptıkları açıklamada ise, 100 yıldır sürdürdükleri “Yılın Adamı” uygulamasını açıkça eleştiriyorlardı. Derginin yetkilileri, 1999’da ‘Yılın Adamı’nı “Yılın İnsanı’ olarak değiştirdiklerini ancak seçimlerinin çok da değişmediğini ve kapaklarında daha çok erkeklere yer verdiklerini anlatıyorlardı. 100 Yılın Kadınları Projesi’yle, çoğu zaman gölgede bırakılan kadınları derginin kapağına taşıyor ve şu vurguyu yapıyorlardı: “Kadınlar ‘yumuşak gücü’ bu konsept oluşmadan çok önce kullanıyorlardı.”

Ekonomi kanalı Bloomberg’ün 2016’dan beri hazırladığı Cinsiyet Eşitliği Endeksi ise bu alanda özendirici ve önemli bir örnek. Dünyanın dört bir yanından halka açık şirketlerin cinsiyet eşitliği duyarlılığını ölçüyor, belirlenmiş farklı alanlarda cinsiyet eşitliğini teşvik eden politika ve uygulamalarına puanlar veriliyor, belli bir puanın üzerindeki şirketler endekse dâhil ediliyor. 2020’de 13 sektörden toplam 230 şirket endekse girebildi, Türkiye’den ise bu listeye girebilen tek bir şirket vardı.

Aralarında, Bloomberg gibi finans odaklı uluslararası haber kanallarının yanı sıra İsveç’teki bölgesel yayıncı Västerbottensnytt gibi yapıların da olduğu çeşitli yayın kuruluşları da eylem planları yaparak kadınların haber kaynağı olma oranını arttırmaya, iç yapılarında da kadınlara daha çok yer vermeye çalışıyorlar. Örneğin Bloomberg’de 2018’in başında ekrana çıkan kadın konuk sayısı %28 iken, yılın sonuna doğru eylem planı sayesinde %34’e ulaşmıştı. Başlattıkları New Voices (Yeni Sesler) projesiyle de finans dünyasından kadınlara medya eğitimleri vermeye başladılar, hâlâ da veriyorlar. Kendi bünyelerinde çalışan gazetecilerin sadece cinsiyet eşitliği ilkesine riayet eden panellere katılmasını şart koştular.

Bizim kanallarımızda da, tartışma programına, panellere davet edilen erkekler, 8 Mart’ta tebrik ya da durum tespiti yapan mesajlar atmak yerine, kadın konuk yoksa davetlere icabet etmeyeceklerini söyleyebilirler pekâlâ. Çünkü herkesin yapabileceği bir şey mutlaka vardır. Biz, mesela, Fikir Turu’nda kadın yazarlar olmasına çok önem veriyoruz ama yeterli olmadığını biliyor ve bunu artırmak için çabalıyoruz.

Her büyük Alman şirketinin yönetim kurulunda en az bir kadın olması için yasal düzenleme yapmaya karar veren Almanya’da devletin finanse ettiği ARD yayın kuruluşunun 1989’dan beri karar alma süreçlerinde kadınlar için kota uygulaması var. Fransa’daki France 24 kanalı ise tamamen cinsiyet eşitliğini esas alan “The 51 Percent” (Yüzde 51) programında bu hassasiyeti sürdürüyor. İngiliz yayıncı BBC ise, dış alımlarında uzmanların en az yüzde 50’sinin kadın olmasını şart koşuyor.

Sosyal medya, küçülen dünya, öğrenen ve öğreten kadınlar

Tüm bu kurumsal düzenlemeler bir yana, son yıllarda hayatımıza katılan bir olgu kadınların yaşamına büyük oranda etki etti: Sosyal medya.

Facebook, Instagram, Twitter, Youtube gibi sosyal medya platformları kadınların da hayatında yeni bir kapı açtı. Kimi zaman camdan duvarlar kimi zaman sahici bir sohbet etmenin güçlüğü kimi zaman da yargılanma kaygısı, sosyal medya aracılığıyla yıkılmaya başlandı. ABD’de başlayan ve maruz kaldıkları cinsel tacizleri MeToo hareketinin dünya çapında yarattığı büyük dalga kadınların yalnız olmadıklarını görmelerini de sağladı.

Bugün pek çok kadın, sokaklara çıkmadan, yüz yüze gelmeden, belki de kimseyle konuşamadığı sorunlarını benzer dertlerden mustarip hemcinsleriyle sosyal medyadan paylaşabiliyor, çare arayabiliyor; kimseye anlatamadıklarını müstear isimlerle çeşitli platformlarda yayınlayarak farkındalığı artırıyor; sağlıklı beslenmeden cinsel sorunlarına kafalarındaki soru işaretlerine de yanıt arıyorlar. Bir yandan da deneyimlerini paylaşıyorlar. Kimi zaman masal çemberlerinde kadınlar arasında bir kült olan “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabını anlamaya çalışıyorlar kimi zaman da sosyal medyadan organize olup bir dua çemberinde buluşuyor, yardım faaliyetleri organize ediyor veya toplumsal davalarda birbirlerine sahip çıkıyorlar. Öğrendikleri faydalı bilgileri atölyelerde birbirleriyle paylaşıyorlar.

Kısacası kadınlar, asla sadece bu topraklara özgü olmayan, kendilerine yönelik tüm dayatmalara karşı ses çıkarıyorlar.

Kadınların bu çabalarını desteklemek ya da onların hak ettikleri biçimde toplumda temsil edilmelerini sağlamak konusunda herkese, her kuruma, her özel kuruluşa düşen görevler var, ama en çok da medyaya düşen sorumluluklar var. Toplumsal farkındalığı başlatacak olan, kalıpları tekrarlamayarak yeniden üretmeyecek olan medya çünkü.

Bu yazı ilk kez 9 Mart 2020’de yayımlanmıştır.

Semin Gümüşel Güner

Semin Gümüşel - İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’nden sonra Galatasaray Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında yüksek lisans yaptı. Gazeteciliğe 1996’da Siyaset Meydanı programında başladı, ardından Aktüel, Nokta ve Newsweek Türkiye dergilerinde, Al Jazeera Türk’te ve Habertürk’te çalıştı.

Ayşe Karabat

Ayşe Karabat - Fikirturu editörü. ODTÜ Siyaset Bilimi Bölümünü bitirdi. Yazmayı ve gezmeyi sevdiğinden gazetecilik yapmaya karar verdi. 1994’ten itibaren çeşitli radyo, TV ve gazetelerde çalıştı. Bir ara Filistin’de ve Lübnan’da yaşadı. Hayat yolunu sık sık Danimarka’ya düşürdü. Ortadoğu meselelerine merakı nedeniyle Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri ve Suriye Savaşları adlı iki kitap yazdı.

guest
1 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Kâmil Zeki Haktan
Kâmil Zeki Haktan
26/10/2021 20:41

Aslında medyaya düşen birinci iş, güçlülerin güçsüzler sayesinde elde ettikleri gücü kötüye kullanmalarını daima birinci sayfalarında tutmak. Medya eğitiminde bunun adı “hükümetleri denetlemek” olarak geçer. “Eleştirmek” başka deyişle. Ama medyayı eleştirmek daha kolay tabii.

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend