28 Eylül 2019

Çevre

Yorum yap

Yazdır

50 yıl sonra pek çok gıdadan mahrum kalmamak için bugün ne yapmalıyız?

23 Eylül 2019 çevrecilerin, iklim değişikliği ile uğraşanların ve dünyanın geleceği için kaygı duyanların heyecanla beklediği bir gündü. Zira o gün New York’ta Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi toplandı.

Milletler Genel Kurulu toplantısı nedeniyle dünya liderleri bir araya geldi. Zirve, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in ‘Bu pazarlık zamanı değil, eyleme geçme zamanı’ beklentisini karşılamayan bir biçimde süslü konuşmaların ötesine geçmedi.

Fakat yine de bu zirvenin, çok önemli bir farkı var, çünkü dünya liderleri
Artık enselerinde, kendi geleceklerini ve kaderlerini ellerine almaya karar vermiş gençlerin soluğunu ve baskısını hissediyor. Bu tip toplantıların sonunda, dünyanın birçok ülkesinden gençlerin sembolik olarak podyuma çıkarılmasından değil, iklim değişikliği konusunda duyarlılığı son birkaç yılda hızla artmış yeni bir neslin temsilcilerinin inisiyatif alarak sokakları doldurmasından söz ediyoruz.

Üstelik artık bu hareketin çok etkili bir lideri de var.

2018 yılında, o zaman 15 yaşında olan İsveçli Greta Thunberg herkesi şaşırtan bir cesaretle İsveç Parlamentosu’nun önünde oturma eylemi yaparak iklim değişikliği politikalarını tenkit etmeye başlamış ve kısa zamanda herkesin dikkatini çekmişti. Çünkü o diğerlerinden farklı olarak açık, sade, korkusuz, biraz da sıra dışı bir söylemle kendini dinletmeyi başardı. Geçen hafta Greta, uçaklardan çıkan gazlar küresel ısınmaya neden olduğu için uçakla değil, sıfır atık bırakan bir yelkenliyle okyanusu aşıp Washington’a geldi. Herkesi şaşırtan bir rahatlık ve kendine güvenle Amerikan Kongresi üyelerine kısa ve öz bir mesaj verdi: “Beni değil, bilim adamlarını dinleyin. Bunu yapıyorum çünkü siz büyükler geleceğimizin içine ediyorsunuz.”

Böyle bir mesajı vermek herkesin harcı değil. Neden Amerika’ya geldiğini soran Kongre üyelerine de şu cevabı verdi: “Siz dünyanın en zengin ülkesi, en çok sera gazı ve en çok petrol üreten ülkesisiniz. Üstelik lideriniz de Paris Anlaşması’ndan ‘Bizim için iyi bir pazarlık değildi’ deyip çekildi.”

Greta Thunberg iklim değişikliği ile mücadelede dünya liderliğini hak etti. Onun ve yaşıtlarının eylemleri sayesinde ne zamandır beklenen ama bir türlü ses getirmeyi beceremeyen küresel bir hareket nihayet dalgalanmaya başladı.

Nihayet ses getiren küresel hareket

Bu genç çocuk iklim değişikliği ile mücadelede dünya liderliğini hak etti. Onun ve yaşıtlarının eylemleri sayesinde ne zamandır beklenen ama bir türlü ses getirmeyi beceremeyen küresel bir hareket nihayet dalgalanmaya başladı.

20 Eylül’de yüzden fazla ülkede, yaklaşık 250 kentte gençlik sokaklara döküldü, kimi yerlerde sakin, kimi yerlerde gürültülü protestolar yapıldı ama sonuçta başını gençlerin çektiği bu küresel hareket 23 Eylül Birleşmiş Milletler Zirvesi’nin katılımcıları olacak dünya liderlerine mesajlarını vermeyi başardı.

Bunun etkileri ne kadar sürecek, politikacılar “business as usual” (her zamanki rutin) tarzı politikalardan ne kadar vazgeçecek, kapitalizmin kuralları bunun dışına çıkmaya ne kadar izin verecek, henüz bilmiyoruz.

Oysa küresel ısınmanın geri döndürülemez noktaya ulaşması için gerçekten de çok az vaktimiz kaldı. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmez ve 2030 yılına kadar düşük karbonlu enerji kaynaklarına geçmezsek, mevcut emisyon düzeyiyle sıcaklık bu yüzyılda 5 derece artacak. Paris Anlaşması, sıcaklık artışının 2 dereceyi geçmemesini ve hatta 1.5 derecede tutulmasını hedefliyor. Oysa bilimsel olarak da kanıtlandığı gibi Paris Sözleşmesi’nin 1.5 derece limitindeki ısınmayı dünya geçmek üzere. Giderek hızlanan ısınmanın sonucu olarak da dünyada doğal afetlerin ciddi bir şekilde fazlalaştığını görüyor, kuraklıkların ve sel baskınlarının, orman yangınlarının yoğun etkilerini her yerde hissediyoruz.

Et tüketmek, yanan Amazon ormanları ve küresel ısınma

Ancak bu doğal afetlerin, özellikle orman yangınlarının birçoğunun insan eliyle başlatılmış olduğunu düşünürsek, iklim değişikliğinin yanında, 21. yüzyıl yaşam tarzımızın da bizi felaketlere daha hızlı götürdüğünü görüyoruz. Özellikle dünyanın en büyük oksijen kaynağı olan Amazon yağmur ormanları, tarım arazileri açmak için ateşe veriliyor. Bu tarım arazilerine de hayvan yemi olarak kullanılan soya ekildiğini dikkate alırsak, ister istemez et tüketimimizin bizi nerelere kadar götürebileceğini görebiliriz. Elbette et tüketimini azaltmak bizim elimizde ama serbest pazar ekonomisinin bunu engellemek için her çareye başvurduğunu da unutmamalıyız.

Tarım, gıda, sağlık, çevre ve iklim değişikliği politikaları arasında yakın bir ilişki var. Tarım ve gıda sektörü, enerji sektörü ile hemen hemen aynı ölçüde sera gazı salıyor. Özellikle endüstriyel tarım, kullandığı kimyasal ve fosil yakıtlar ile, tarladan soframıza gelene kadar taşıma, soğutma, ısıtma sırasında hep enerji kullanıyor ve sera gazı salıyor. Öte yandan hayvancılık sektöründe de, hayvanların otlaması ve yemi için kullanılan toprak ve suyu, yine hayvanların ve gıda atıklarının ürettiği metan gazını hesapladığımızda toplam miktar % 50’lere kadar çıkıyor. Tarım arazisi elde etmek için ormanların yakılması nedeniyle aşırı CO2 salınımını da unutmayalım. Tarımın ve gıda sektörünün çevreye verdiği zarar da çok yüksek.

Tarım ve gıda sektörü, enerji sektörü ile hemen hemen aynı ölçüde sera gazı salıyor, çevreye verdikleri zarar da çok yüksek ancak iklim değişikliğinden en zararlı çıkan da yine bu iki sektör.

Ancak, iklim değişikliğinden en zararlı çıkan sektör de yine tarım ve gıda sektörü. Ne var ki, giderek artan bir şekilde havadaki CO2’yi azaltmak için önerilen önlemler arasında toprak kullanımı yoluyla CO2’yi azaltma metotları da ön sıralarda geliyor. İşte bu nedenlerle tarım, gıda, enerji ve iklim değişikliği politikaları, aralarındaki çok yönlü etkilenmelerden dolayı dünyada artık bir arada konuşuluyor.

Diğer taraftan yine endüstriyel tarıma dayalı ve global süpermarket zincirlerinin tetiklediği sağlığa çok uygun olmayan, aşırı yağ tuz ve seker içeren yiyeceklerin oldukça yaygın bir biçimde tüketildiğini ve obezitenin evrensel bir sorun olduğunu düşünürsek, gıdaların insan sağlığına olan olumsuz etkileri sağlık politikalarının da düşünülmesini gerektiriyor. Dünya Sağlık Örgütü aşırı et tüketiminin, diyabet, kalp hastalıkları ve yüksek tansiyon gibi hastalıkların artmasında önemli rolü olduğunu kabul ediyor.

Küresel hedeflere ulaşmanın yolu ne?

Bütün bu konularda 2015 yılında Birleşmiş Milletler’in ortaya koyduğu, 2030’a kadar gerçekleştirilecek birbirinin doğrudan nedeni ve sebebi olan üç amaç için (aşırı yoksulluğu sona erdirmek; eşitsizlik ve adaletsizlik ile mücadele; İklim değişikliğini düzeltme) belirlenen 17 küresel hedefe ulaşabilmenin tek yolu, ülkelerin birlikte hareket etmesi.

Oysa ülkeler, zorunlu olmayan politika hedeflerini yerine getirmekte seçici davranıp, istedikleri hedefleri vurgulayıp, istemediklerini de bir kenara attılar. Zorunlu olmayan politikalar ile hedeflere ulaşılamayacağı gerçeği, maalesef bugünkü dünya düzenimizin çözülemeyen büyük sorunlarından biri!

2018 yılındaki Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) adındaki bilimsel rapor da tarım politikalarının çok yönlü bir şekilde ele alınması gerektiğini vurguluyor, dünyadaki gıda tüketimi ve israfına son verilmesinin önemine işaret ediyor. Panelin verdiği mesaj da şu: Aşırı et tüketimi iklim değişikliğini tetikliyor. Dünyadaki toplam gıda ve endüstriyel tarım sektörü %50 sera gazının sorumlusu.

Aşırı et tüketimi iklim değişikliğini tetikliyor. Dünyadaki toplam gıda ve endüstriyel tarım sektörü %50 sera gazının sorumlusu. Eğer önlem alınmaz ise, zaten sınırlı olan tarım toprakları azalacak, su ise tarımın ihtiyacına yetmeyecek. Dünyadaki suyun %70’i tarımda kullanılıyor.

Eğer önlem alınmaz ise, zaten sınırlı olan tarım toprakları azalacak, su ise tarımın ihtiyacına yetmeyecek. Unutmayalım ki dünyadaki suyun %70’i tarımda kullanılıyor.

Böyle giderse gelecekte nelerden mahrum kalacağız?

Böyle giderse gelecek nesiller birçok gıdadan mahrum kalacaklar. Örneğin okyanuslardaki sıcaklardan kaynaklanan asitleşme, su ürünlerinin ciddi olarak azalmasına neden olacak. Hatta hepimizin olmazsa olmaz diye tükettiğimiz çikolatalar ve günlük kahve tüketimimiz ciddi olarak azalmak zorunda kalacak. Çünkü kakao ve kahve, iklime ve yağışa çok duyarlı ve kırılgan ürünler arasında ön sırada. Üretimdeki azalma bu gıdaların fiyatlarını çok yükseklere çıkaracak. Artık arada sırada görülen gıda fiyatlarına artışı protesto etmek için ellerinde boş tencere tavalarla sokaklara çıkan halklar çoğunluğa dönüşecek.

Hepimizi etkileyen, özellikle de yoksul, kenarda köşede kalmış, unutulmuş yerli halklar ve az gelişmiş ülkeleri hepten yok edecek bir krizin artık eşiğinde bile değil, içindeyiz. Afrika, Latin Amerika ve Güney Asya’dan gelişmiş ülkelere doğru hızla büyümekte olan göçün sebebi de işte burada. Çözüm ise ortada.

Az gelişmiş ülkelerin vatandaşları ekonomik küreselleşmeden en çok etkilenenler. Örneğin Afrika’nın el değmemiş mümbit toprakları, son yıllarda Batı ülkelerindeki şirketler tarafından madencilik ya da endüstriyel tarım için çok cüzi fiyatlarla alınıyor veya kiralanıyor, böylece yerli halkın geçim yolları da yok ediliyor. Buna bir de iklim değişikliğinden etkilenen verimsiz tarım eklenince onlar da çareyi zengin ülkelere göç etmekte buluyorlar.

İşte bunun yerine kırsal kesimleri refaha ulaştıracak, tarımda verimliliği arttıracak, yeni teknolojilere ulaşımı sağlayacak politikalar üretilmeli, uluslararası kuruluşlar Dünya Bankası veya Uluslararası Para Fonu (IMF) büyük yatırımları desteklerken serbest piyasa mekanizmasına odaklı değil, yerli halkın faydalanacağı yatırımları tercih etmeli. Böylece insanların kendi ülkelerinde rahat bir yaşam tarzı bulmalarına destek olunmalı. Göçlere çare bulmak duvarlar örmek değil, insanlara adil yaşam koşulları geliştirmekle, kaynaklara erişimde eşitlik sağlanmakla çözümlenir.

Bireysel olarak bizler ne yapabiliriz?

Küresel veya milli politikaları beklerken, bizler de birer tüketici olarak kendi üzerimize düşeni yapmalıyız. Peki, nereden başlamalıyız?

Örneğin beslenmemizde tüketeceğimiz kadar almayı, yerel ve mevsimlik gıdalara öncelik vermeyi, akıllı tarım denilen ekosisteme saygılı üretimi desteklemeyi, paylaşmayı, bölüşmeyi yeniden hatırlamayı, aşırı et tüketiminden kaçınmayı, çocuklarımıza çevreye saygılı olmayı, her türlü aşırı tüketimin gelecek nesillerin payını harcamak olduğunu öğrenmeli ve öğretmeliyiz.

Böyle giderse gelecek nesiller birçok gıdadan mahrum kalacaklar. Örneğin okyanuslardaki sıcaklardan kaynaklanan asitleşme, su ürünlerinin ciddi olarak azalmasına neden olacak. Hatta hepimizin olmazsa olmaz diye tükettiğimiz çikolatalar ve günlük kahve tüketimimiz ciddi olarak azalmak zorunda kalacak.

Sonuç olarak sorunlara bütüncül olarak baktığımızda Greta’ya hak vermemek imkânsız. Bize “yıllardır ayni şeyleri konuşuyorsunuz, bir türlü çaresine bakmıyorsunuz” diyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de Greta’ya hak veriyor. “Evet biz yapamıyoruz” diyor, “yapacağız” demek yerine. Ne kadar acı.

50 yıl sonra bizim yerimizde olanlar bugünkü yaşantımızı maalesef bulamayacaklar. Geleceği bilmek elimizde değil, ancak geriye baktığımızda nereye doğru gittiğimizi tahmin etmemek en hafif deyimiyle dar görüşlülük olacak.

Twitter: @HilalElver

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Eylül 2019’da yayımlanmıştır.

Prof. Hilal Elver

Prof. Hilal Elver - Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü ve California Ünivesitesi'nde hukuk profesörü. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun oldu. Çevre Bakanlığı'nın ilk hukuk danışmanı oldu, Başbakanlık Kadın Araştırmaları Genel Müdürlüğü görevinde de bulundu. Elver, 1996 yılından bu yana farklı Amerikan üniversitelerinde uluslararası çevre ile insan hakları hukuku alanlarında akademik faaliyetlerini yürütüyor.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend