Heidegger neden hâlâ ilgi görüyor?

Heidegger’in düşüncesi neden hâlâ güçlü bir etkiye ve çekim gücüne sahip? Başyapıtı Varlık ve Zaman’ın yayımlanmasının üzerinden bir asır geçmiş olmasına; Nasyonal Sosyalizm’e verdiği desteğin bilinmesine rağmen… Dr. Yaşar Aydın yazdı.

Martin Heidegger 50 yıl önce (26 Mayıs 1976) hayata gözlerini yumdu, ancak hâlâ entelektüel çevrelerde okunan, düşüncesi üzerinde tartışılan – nev’i şahsına münhasır – bir filozof.

Güney Almanya’nın Baden bölgesinin Messkirch kasabasında 26 Eylül 1889’da dünyaya geldi, çocukluk, gençlik ve akademideki ilk yıllarını mütevazı koşullarda geçirdi. 1927 yılında yayımlanan Varlık ve Zaman adlı başyapıtıyla felsefe çevrelerinde üne kavuştu. 1933 yılında Freiburg Üniversitesi Rektörlüğüne atanan Heidegger, faşist Almanya Nasyonal Sosyalist Parti’sini destekledi, savaş sonrasında ve Holokost’un detaylarının ortaya çıkmasından sonra dahi siyasi geçmişiyle ilgili özeleştiri yapmadı.

Onun felsefe tarihindeki önemi, getirdiği orijinal felsefi yaklaşımından ve 20. yüzyıl Avrupa entelektüel dünyasını hem doğrudan hem de öğrencileri ve takipçileri aracılığıyla derinden etkilemiş olmasından gelir. Heidegger’in felsefesinden beslenen, kendi felsefi düşüncelerini Heidegger’le eleştirel ve yaratıcı bir hesaplaşma içinde geliştiren ya da onun etkisi altında şekillenen düşünürler arasında – ki bunların Batı düşünce dünyasında önemli ağırlıkları vardır – özellikle Jean-Paul Sartre, Hannah Arendt, Herbert Marcuse, Richard Rorty, Jürgen Habermas, Emmanuel Levinas, Theodor W. Adorno, Pierre Bourdieu ve Charles Taylor sayılabilir.

Avrupa’da, özellikle de Almanya’da, son yıllarda Heidegger üzerine çok sayıda kitap yayımlandı; Türkiye’de de onun düşüncesi etrafında yoğun bir ilgi alanı oluşmuş olduğunu gözlemliyoruz, keza hakkında pek çok makale kaleme alındı ve çeşitli kitaplar yayımlandı. Bunun son örneklerinden biri, İbrahim Kalın tarafından kaleme alınan Heidegger’in Kulübesine Yolculuk adlı deneme kitabıdır. Örneğin Google’da Heidegger’e dair bir tarama yaptığınızda karşınıza Türkçe çok sayıda yorum, deneme ve analiz çıkacaktır.

Heidegger; ölümünün üzerinden elli yıl, başyapıtı Varlık ve Zaman’ın (Sein und Zeit) yayımlanmasının üzerinden ise neredeyse bir asır geçmiş olmasına; üstelik Nasyonal Sosyalizm’e verdiği desteğin ve Holokost (Yahudi Soykırımı) karşısındaki tartışmalı, yer yer haklı çıkarıcı ya da hafifletici tutumunun artık detaylarıyla bilinmesine ve yazılarındaki mistik tonlara rağmen, düşünce dünyasındaki etkisini ve çekim gücünü koruyor. Günümüzde de hâlâ okunmaya değer bulunan ve felsefeyle uğraşanların göz ardı edemeyeceği klasik düşünürlerden biri olarak kabul görüyor. Ancak onun düşüncesine yönelik karşıt görüşler, eleştirel-sorgulayıcı yorumlar da mevcut.

Heidegger’in düşüncesini ve olası sonuçlarını rasyonel, yaratıcı ve eleştirel bir kritiğe tabi tutmak yapılacak en doğru şey olsa gerek. Bu noktada Jürgen Habermas’ın önerdiği biçimiyle, “Heidegger’le birlikte ve Heidegger’e karşı düşünmenin” daha yerinde ve verimli bir entelektüel çaba olduğu söylenebilir.

Bu anlayıştan hareketle, bu denememde ne Heidegger’in düşüncesini çürütme ne de onu aklama çabası içinde olacağım. Daha ziyade, Türkiye’de Heidegger’e yönelik güncel ilgiyi anlamaya ve anlamlandırmaya çalışacağım. Aynı zamanda onun düşüncesinde hangi unsurların korunarak geliştirilmeye elverişli olduğunu ortaya koymayı amaçlıyorum.[i]

Unutulan varlığın izinde: Varlığın anlamı neden önemli?

Heidegger’e ve onun felsefesine duyulan ilginin devam etmesinin en önemli nedenlerinden biri, onun başyapıtı Varlık ve Zaman’dır. Bu çalışma, varoluş felsefesi açısından bir dönüm noktası kabul edilir. Akademik felsefeye yeni bir soluk getirmiştir.

Heidegger, döneminin birçok öğrencisini, entelektüelini ve sanatçısını meşgul eden temel bir soruya yönelmiştir: Bir yaşam sürmek ne anlama gelir? Bu soru, 1. Dünya Savaşı’nın yıkımı, Almanya’nın yenilgisi ve bunun doğurduğu politik çalkantılar ile gelecek kaygıları içinde debelenen bir kuşağın ruh hâline doğrudan temas etmiştir. Bu nedenle Heidegger, 1920’li yılların yakıcı meselelerine tercüman olmuştur.

O yıllarda «dünün dünyasının» çöküşü, birçok insanda ayaklarının altındaki zeminin kaydığı hissini ve yeni bir başlangıç ihtiyacını yaratmıştır. Günümüz dünyasında ve Türkiye’sinde de benzeri bir altüst oluşun, siyasal ve teknolojik gelişmelerin eşliğinde köklü toplumsal dönüşümlerin yaşanıyor olmasının kuşkusuz payı var Heidegger’in ilgi uyandırıyor olmasında.

Varlık ve Zaman’ın insanları etkilemesinin bir başka nedeni ise – ki bu onun sonraki yazıları için de geçerlidir – bu eserin alışagelmiş felsefeden farkı bir biçim ve dile sahip olmasıdır. Germanist Emil Staiger, bu dilin – buna Adorno’ya atfen jargon da diyebiliriz – okuru şiddetli ve karşı konulamaz bir etki içine aldığını dillendirir.

Varlık ve Zaman’da Heidegger, Batı felsefesinin kadim, ancak «unutulmuş» bir sorusunu ele alır: «Varlığın» anlamı nedir? «Varlık» (ontolojinin konusu) ile «var olanın» (ontik mesele) aynı şeyler olmadığının farkındalığıyla «insana» dair yeni bir tanıma ulaşır. İnsan, dünyaya temelsiz biçimde «atılmış» bir varoluştur, Heidegger’in kavramlaştırmasıyla «Dasein»dır. Dasein (bundan sonra Türkçesi, Varlık şeklinde, kullanılacaktır), «varlığında kendi varlığı meselesini kavrayan varlık» olarak tanımlanır ve esas olarak varlığı ile ilgili «kaygı» taşıyandır. Heidegger, insanın gündelik varlık anlayışından ve kendine yönelimli sıradan deneyiminden hareketle Varlık’ı fenomenolojik bir çözümleme içinde adım adım inceler. Bu çözümleme sonucunda, insanın varoluşuna içkin «varoluşsal yapıları»  gün ışığına çıkarır. Ona göre bu yapılar, insan yaşamını belirleyen temel özelliklerdir.

Örneğin “Dünyada-olma” durumu, insanın kendisini çevreleyen dünyayı yalnızca algılayan değil, onu anlayan, yorumlayan ve onun içinde konumlanan bir varlık olduğunu dillendirir. Varlık dünyaya dışarıdan bakan bir özne değildir; aksine dünya ile her zaman zaten iç içedir. Böylece René Descartes ve Immanuel Kant’ta görülen özne–nesne ayrımı (res cogitans – res extensa) aşılmış olur. Heidegger’e göre insan ve dünya fenomenolojik olarak birbirinden ayrı iki varlık değil, birlikte-oluşan bir bütünlüktür; insan her zaman zaten dünyadadır ve kendi öz deneyimi ile dünya deneyimi birbirinden koparılamaz. «Duygulanım» olarak anılan varoluşsal yapı insanın salt bir rasyonel anlama edimiyle değil, her zaman belirli bir ruh hâli içinde olduğuna ve bu ruh hâli ile dünyayı algıladığına işaret eder.

Bir başka örnek vermek gerekirse: «Birlikte-varlık» ve «das Man» (herkes) – bundan kastedilen ‹öylece yaşayıp gitme› halidir – gündelik varoluşun temel biçimini açıklar. Bununla Varlık’ın, yani insanın, kendi varlığının sorumluluğunu kamusal alana devretmesine işaret edilir. Bu sorumluluğu devretme zorunluluktan değil, çoğu zaman kolaylıktan kaynaklanır. İnsan sahici-olmayan varoluş biçiminde, kendi varlığını anonim kamusal normlara bırakır: egemen görüşlere, yerleşik kurallara ve toplumsal alışkanlıklara göre yaşar. Ancak «hiçlik karşısında duyulan kaygı», Varlık’ı derinden sarsar; ve tam da bu nedenle varoluşsal bir açılım sağlar: insanın kendi kendisini yeniden bulma imkânını ortaya çıkarır.

Heidegger’in günümüzde de ilgi odağı olmasının belki de en önemli nedeni, Varlık’ın varoluşsal yapılarının bugün de geçerliliğini korumakta olmasından gelir. Heidegger, Varlık çözümlemesiyle yalnızca özne-nesne ayrımını aşmakla kalmaz; özbilinç ile dünya bilincinin birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçmiş olduğunu da gösterir. Varlık çözümlemesi ayrıca, herkesin tahakkümünde anonim bir ‹öylece yaşayıp gitmenin› baştan çıkarıcı güvenliği içinde sürüp giden gayri-sahih varoluşun (başka bir ifadeyle yabancılaşmanın) yanı sıra, bundan kurtuluşun, yabancılaşmanın aşılmasının ve sahihliğe ulaşmanın da Varlık’ın yapısında temellendiğini görünür kılar. Varlık’ın anlamı, zaman ufku içinde, sonluluk karşısında, sahih ve kişinin kendi seçimine dayanan bir yaşam sürmektir.

Tekniğin tahakkümü ve çıkış yolları

Heidegger’in güncelliği – dijitalleşmeden yapay zekâya ve ekolojik krize uzanan – günümüzün teknolojik gelişmelerine ve yol açtığı sorunların yakıcılığına da dayanıyor. Heidegger Teknik Sorunsalı çalışmasında (Die Frage nach der Technik) tekniği salt bir araç ve aygıtlar bütünü olarak değil, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi temelden belirleyen bir düşünme biçimi olarak kavrar. Modern tekniğin temel tehlikesi, insanın, doğanın ve dünyanın yalnızca kullanılabilirlik, verimlilik ve erişilebilirlik açısından görünür hâle gelmesidir. Her şeyi bir «Bestand»a, yani hesaplanabilir, kontrol edilebilir ve optimize edilebilir bir kaynak stokuna, mevcudiyete dönüştürüyor olmasıdır temel mesele.

Bu eğilim günümüzde özellikle dijital teknolojiler, büyük veri ve yapay zekâ sistemlerinde açıkça görülür: İnsan davranışları veriye dönüştürülürken, algoritmalar tarafından yönlendirilmektedir. Sosyal medya, dijital haber ve iletişim platformları dikkatleri, iletişimi ve hatta kimlikleri ölçülebilir ve ekonomik değere çevrilebilir hâle getirmektedirler. Ekolojik kriz ise doğanın yalnızca bir kaynak deposu olarak görülmesinin bir sonucudur. Teknik Sorunsalı insan ile teknoloji arasındaki ilişkiye dair temel soruları gündeme getirir: İnsan mı tekniği kontrol etmektedir, yoksa teknik mi insanı ve düşüncelerini yönlendirmektedir? Dolayısıyla, Heidegger’in teknoloji yorumu dijital modernitenin temel sorunlarına erken bir teşhis olarak da yorumlanmalıdır.

Modern teknik, Heidegger’in yorumuna göre, insanın dünya algısını kökten değiştirmiştir: İnsan, doğayı ve kendisini artık araçsal bir «yapılabilirlik» ufkundan görür. Heidegger bu açığa çıkarma biçimini bir nevi hedefe koyma («stellen» ) olarak adlandırır. İnsan, doğayı bir avcının «avına nişan alması» gibi karşısına alır. Tehlike şuradadır: İnsanlar kendileri de bu kurgunun içine çekilerek “kurulmuş varlıklara” dönüşür ve hem diğer insanları hem de dünyayı yalnızca işlevsel bir bakışla kavramaya başlar. Heidegger’in «Gestell» kavramı, insanı da içine alan ve onu sürekli olarak var olanı «stok» olarak açığa çıkarmaya zorlayan bu çağrının toplam adıdır.

Günümüzde bu, insanın kendilik anlayışını teknikten türetmesi şeklinde tezahür etmektedir. Bilgisayar, internet, televizyon veya cep telefonları elbette yararlıdır; ancak kimliğin yalnızca Facebook gibi platformların sunduğu temsiller üzerinden kurulması ciddi bir sorun oluşturur. Benzer şekilde biyoloji ve genetik teknolojiler de olumlu ve faydalıdır. Fakat genetik mühendisliğinin insanı yeni tür bir bağımlılığa ya da tahakküme sürükleme riski göz ardı edilmemelidir. Örneğin, tıp alanında, hastanın yüksek teknoloji ile donatılmış hastanelerde yalnızca «klinik malzemeye» indirgenmesi tehlikesi dikkate alınmalıdır.

Bütün bu meydan okumalar karşısında insan eğer evrendeki varlığını sürdürmek istiyorsa, salt araçsal aklın ve hesaplayıcı düşünmenin ötesine geçerek bütünü yeniden kavrayan bir düşünme biçimini denemek zorundadır. Heidegger, teknik dünya algısından uzaklaşma gerekliliğini «yön değiştirme» («Kehre») düşüncesi ile ifade etmektedir.

Araçsal, teknik ve hesaplayıcı düşüncenin ortaya çıkardığı durum kendi zıddını da barındırmaktadır. Zira – Heidegger bu diyalektik, içsel dinamiği Alman Romantik akımı temsilcisi şair Hölderlin’in sözleriyle açıklar – «Tehlike nerede ise, kurtuluş da oradadır». Teknik dünya yorumu sınırlarına ulaşmış, başka bir düşünme imkânını açığa çıkmıştır. Sanatta ve şiirde, teknik olmayan bir düşünme ve hakikatin açığa çıkma biçimleri zaten mevcuttur. Bu düşünsel yaklaşım,  hakikatin üzerindeki «örtünün» kaldırılmasına ve dünya ile araçsal olmayan bir ilişki kurulmasına olanak sağlayabilir.

Heidegger Türkiye’de neden ilgi uyandırıyor olabilir?

Heidegger’in Türkiye’de ilgi odağı olmasını yukarıda sosyolojik bir yaklaşımla yaşanmakta olan toplumsal altüst oluşla ilişkilendirmiş, köklü siyasal ve teknolojik gelişmelerin eşliğinde derin toplumsal dönüşümlerin yaşanıyor olmasıyla açıklamıştık. Nitekim ontoloji ve Heidegger’in varlık sorunsalı yalnızca soyut bir felsefi problem değil, aynı zamanda dünyayı, toplumu ve uluslararası ilişkileri anlamlandırma biçimi olduğunun da altını çizelim.

Bu noktada analitik felsefenin öncüllerinden Rudolf Carnap’ın teşhisinin hâlâ geçerli olduğu kanısındayım. Carnap, Heidegger’in metafiziğini epistemolojik açıdan zengin bir teori olarak değil, öznel duygu ve ruh hallerinin ifade edildiği bir ifade biçimi olarak ele almıştı. Kuşkusuz bu eleştiri Heidegger’in kullandığı yer-yer mistik ve rasyonel gerekçelendirmenin sınırlarını zorlayan üslubu için geçerlidir. Buradan hareketle, Türkiye toplumunun mevcut durumuna karşı duyulan rahatsızlığın sembolik bir dışa vurumunun ifadesi olarak da okunabilir Heidegger’e duyulan ilgi.

Bir başka soru ise, Varlığı felsefesinin merkezine alan ve ontolojiyi felsefenin asli unsuru olarak inşa eden Heidegger, neden muhafazakâr, İslamcı gelenekten gelenler için bu denli çekici olduğudur. Kuşkusuz bu soruya verilebilecek birden fazla yanıt vardır. Bunlardan biri, Carnap’tan hareketle, sistematik bir felsefi benimseme olmaktan çok, her şeye rağmen ve ağır aksak da olsa ilerleyen sekülerleşme, kimlik dönüşümleri, değerlerin altüst oluşu ve tüketimin tüm toplumu alabildiğince kuşatmasının yarattığı huzursuzluktan besleniyor olması olabilir.

Bir başka cevap ise Heidegger’in varlık ontolojisinin modernliğin hesaplayıcı ve totalleştirici teknik rasyonalitesine yönelttiği eleştiride saklı olabilir. Muhafazakâr İslamcılıkla Heidegger’in varlık ontolojisi arasındaki bu ortak zemin bu geleneklerden gelenlerin duyduğu ilgiyi açıklayan bir diğer unsur olabilir. Elbette bu cazibenin kaynağı yalnızca bireysel bir entelektüel tercih değildir; aynı zamanda modernitenin seküler düşüncesinin, modern zamanların anlam kaybı ve metafizik boşluklarıyla kurduğu yakın ilişkiyle de bağlantılıdır. Bu bağlamda Heidegger’in, modernliğin içinden konuşan bir karşı-modernlik figürü olduğunu da hatırlatalım.

Heidegger’e dair eleştirel bir değerlendirme

Heidegger’in modern zamanların sınamalarına – varoluşun anlamının ıskalanması, yabancılaşma ve tekniğin tahakkümüne maruz kalmak – karşı önerdiği çözümü ana hatlarıyla şöyle betimleyebiliriz: İnsan, kendini varlığın sahibi olarak değil, «varlığın çobanı» olarak tanımlamalıdır. Varlığın teknolojik bakış açısının ötesinde kendini gösterdiği yer ise dildir. «Dil, varlığın evidir.» Şiir ve düşünce, varlığın bu özgün dileyişine erişimin kapılarını açmalıdır. Şiire yönelinmelidir, çünkü Varlığın anlam ve hakikatini düşünme eylemi olarak felsefe yapmanın da imkânı ortadan kalkmıştır. Varlığın unutulmasının felsefi sorumlusu olan metafiziğin yerini günümüzde sibernetik almıştır.

Bunlar kuşkusuz ufuk açıcı, dönüştürücü bir bakış açısına, özgürleştirici bir sosyal teoriye geliştirilmeye elverişli yaklaşımlardır. Ancak Heidegger’in bu yönde bir çabası olduğunu söylemek mümkün görünmüyor. O, yabancılaşmayı salt bir varoluşsal mesele olarak ele almakla, sahih olmayan yaşam biçimlerinin, emek örgütlenmesi, tüketim ilişkileri, siyasal güç, sosyal sınıf ve teknolojik ilişkiler tarafından üretildiği ve medya ve kültür sanayisi üzerinden meşrulaştırıldığı gerçeğini perdelemektedir. Heidegger’in bu açmazlarını çözümleyen – Adorno’dan Herbert Marcuse’ye ve Pierre Bourdieu’e uzanan – zengin bir literatüre sahibiz.

Heidegger’in çözümlemesini yaptığı anonim ortalamalık, ontolojik bir zorunluluk olmadığı gibi, kısmen inşa edilmiş bir olgudur. Onun en büyük açmazı ve eksiği bu konular salt ontolojik, felsefi-kavramsal meseleler olarak ele alması, mevcut güç-iktidar ilişkileriyle bağ kurmaması, yani a-politikleştirmesi, bu çözümlemeleri bir sosyal/siyasi felsefe aşamasına taşımamasıdır. Dolayısıyla, toplumsal dönüşüm olasılığını ıskalayan bir yaklaşımdır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 4 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

[i] Okuma pratiğime gelince, şunları eklemek isterim: Umberto Eco’nun Yorumun Sınırları (Die Grenzen der Interpretation) adlı çalışmasına dayanarak Heidegger okumalarımı okuyucu-odaklı, ancak metine sadık kalan bir sorumluluk bilinciyle yürüttüm. Yorumlamayı – ne katı biçimde yazar merkezli ne de okur göreliliği anlamında – keyfî bir öznel etkinlik olarak değil, metin ile okur arasında bir işbirliği edimi olarak anlıyorum. Bu çerçevede meşru, makbul yorumlar ile aşırı, yanlış yorumlar arasında bir ayrım yapıyorum. Okur-odaklılık, metne karşı sorumluluk anlamına gelir; anlamdan bağımsız bir serbestlik değil. Daha çarpıcı bir ifadeyle söyleyecek olursak: yorum, kurallara bağlı bir oyun, serbest bir çağrışım değildir.

Yaşar Aydın
Yaşar Aydın
Yaşar Aydın - Sosyoloji ve ekonomi dalındaki lisans ve yüksek lisans eğitimini Hamburg ve Lancaster Üniversitelerinde tamamladı. Doktorasını Hamburg Üniversitesi’nden aldı. Uluslararası ilişkiler, jeopolitik, Türk ekonomisi ve dış politikası, milliyetçilik, göç ve diaspora konuları üzerinde çalışan Aydın’ın, bilimsel makaleleri dışında üç telif kitabı bulunuyor. Halen, German Institute for International and Security Affairs (SWP)/ Centre for Applied Turkey Studies (CATS) bölümünde görev yapmakta, Alman ve Türk gazetelerine yorumlar yazmaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Heidegger neden hâlâ ilgi görüyor?

Heidegger’in düşüncesi neden hâlâ güçlü bir etkiye ve çekim gücüne sahip? Başyapıtı Varlık ve Zaman’ın yayımlanmasının üzerinden bir asır geçmiş olmasına; Nasyonal Sosyalizm’e verdiği desteğin bilinmesine rağmen… Dr. Yaşar Aydın yazdı.

Martin Heidegger 50 yıl önce (26 Mayıs 1976) hayata gözlerini yumdu, ancak hâlâ entelektüel çevrelerde okunan, düşüncesi üzerinde tartışılan – nev’i şahsına münhasır – bir filozof.

Güney Almanya’nın Baden bölgesinin Messkirch kasabasında 26 Eylül 1889’da dünyaya geldi, çocukluk, gençlik ve akademideki ilk yıllarını mütevazı koşullarda geçirdi. 1927 yılında yayımlanan Varlık ve Zaman adlı başyapıtıyla felsefe çevrelerinde üne kavuştu. 1933 yılında Freiburg Üniversitesi Rektörlüğüne atanan Heidegger, faşist Almanya Nasyonal Sosyalist Parti’sini destekledi, savaş sonrasında ve Holokost’un detaylarının ortaya çıkmasından sonra dahi siyasi geçmişiyle ilgili özeleştiri yapmadı.

Onun felsefe tarihindeki önemi, getirdiği orijinal felsefi yaklaşımından ve 20. yüzyıl Avrupa entelektüel dünyasını hem doğrudan hem de öğrencileri ve takipçileri aracılığıyla derinden etkilemiş olmasından gelir. Heidegger’in felsefesinden beslenen, kendi felsefi düşüncelerini Heidegger’le eleştirel ve yaratıcı bir hesaplaşma içinde geliştiren ya da onun etkisi altında şekillenen düşünürler arasında – ki bunların Batı düşünce dünyasında önemli ağırlıkları vardır – özellikle Jean-Paul Sartre, Hannah Arendt, Herbert Marcuse, Richard Rorty, Jürgen Habermas, Emmanuel Levinas, Theodor W. Adorno, Pierre Bourdieu ve Charles Taylor sayılabilir.

Avrupa’da, özellikle de Almanya’da, son yıllarda Heidegger üzerine çok sayıda kitap yayımlandı; Türkiye’de de onun düşüncesi etrafında yoğun bir ilgi alanı oluşmuş olduğunu gözlemliyoruz, keza hakkında pek çok makale kaleme alındı ve çeşitli kitaplar yayımlandı. Bunun son örneklerinden biri, İbrahim Kalın tarafından kaleme alınan Heidegger’in Kulübesine Yolculuk adlı deneme kitabıdır. Örneğin Google’da Heidegger’e dair bir tarama yaptığınızda karşınıza Türkçe çok sayıda yorum, deneme ve analiz çıkacaktır.

Heidegger; ölümünün üzerinden elli yıl, başyapıtı Varlık ve Zaman’ın (Sein und Zeit) yayımlanmasının üzerinden ise neredeyse bir asır geçmiş olmasına; üstelik Nasyonal Sosyalizm’e verdiği desteğin ve Holokost (Yahudi Soykırımı) karşısındaki tartışmalı, yer yer haklı çıkarıcı ya da hafifletici tutumunun artık detaylarıyla bilinmesine ve yazılarındaki mistik tonlara rağmen, düşünce dünyasındaki etkisini ve çekim gücünü koruyor. Günümüzde de hâlâ okunmaya değer bulunan ve felsefeyle uğraşanların göz ardı edemeyeceği klasik düşünürlerden biri olarak kabul görüyor. Ancak onun düşüncesine yönelik karşıt görüşler, eleştirel-sorgulayıcı yorumlar da mevcut.

Heidegger’in düşüncesini ve olası sonuçlarını rasyonel, yaratıcı ve eleştirel bir kritiğe tabi tutmak yapılacak en doğru şey olsa gerek. Bu noktada Jürgen Habermas’ın önerdiği biçimiyle, “Heidegger’le birlikte ve Heidegger’e karşı düşünmenin” daha yerinde ve verimli bir entelektüel çaba olduğu söylenebilir.

Bu anlayıştan hareketle, bu denememde ne Heidegger’in düşüncesini çürütme ne de onu aklama çabası içinde olacağım. Daha ziyade, Türkiye’de Heidegger’e yönelik güncel ilgiyi anlamaya ve anlamlandırmaya çalışacağım. Aynı zamanda onun düşüncesinde hangi unsurların korunarak geliştirilmeye elverişli olduğunu ortaya koymayı amaçlıyorum.[i]

Unutulan varlığın izinde: Varlığın anlamı neden önemli?

Heidegger’e ve onun felsefesine duyulan ilginin devam etmesinin en önemli nedenlerinden biri, onun başyapıtı Varlık ve Zaman’dır. Bu çalışma, varoluş felsefesi açısından bir dönüm noktası kabul edilir. Akademik felsefeye yeni bir soluk getirmiştir.

Heidegger, döneminin birçok öğrencisini, entelektüelini ve sanatçısını meşgul eden temel bir soruya yönelmiştir: Bir yaşam sürmek ne anlama gelir? Bu soru, 1. Dünya Savaşı’nın yıkımı, Almanya’nın yenilgisi ve bunun doğurduğu politik çalkantılar ile gelecek kaygıları içinde debelenen bir kuşağın ruh hâline doğrudan temas etmiştir. Bu nedenle Heidegger, 1920’li yılların yakıcı meselelerine tercüman olmuştur.

O yıllarda «dünün dünyasının» çöküşü, birçok insanda ayaklarının altındaki zeminin kaydığı hissini ve yeni bir başlangıç ihtiyacını yaratmıştır. Günümüz dünyasında ve Türkiye’sinde de benzeri bir altüst oluşun, siyasal ve teknolojik gelişmelerin eşliğinde köklü toplumsal dönüşümlerin yaşanıyor olmasının kuşkusuz payı var Heidegger’in ilgi uyandırıyor olmasında.

Varlık ve Zaman’ın insanları etkilemesinin bir başka nedeni ise – ki bu onun sonraki yazıları için de geçerlidir – bu eserin alışagelmiş felsefeden farkı bir biçim ve dile sahip olmasıdır. Germanist Emil Staiger, bu dilin – buna Adorno’ya atfen jargon da diyebiliriz – okuru şiddetli ve karşı konulamaz bir etki içine aldığını dillendirir.

Varlık ve Zaman’da Heidegger, Batı felsefesinin kadim, ancak «unutulmuş» bir sorusunu ele alır: «Varlığın» anlamı nedir? «Varlık» (ontolojinin konusu) ile «var olanın» (ontik mesele) aynı şeyler olmadığının farkındalığıyla «insana» dair yeni bir tanıma ulaşır. İnsan, dünyaya temelsiz biçimde «atılmış» bir varoluştur, Heidegger’in kavramlaştırmasıyla «Dasein»dır. Dasein (bundan sonra Türkçesi, Varlık şeklinde, kullanılacaktır), «varlığında kendi varlığı meselesini kavrayan varlık» olarak tanımlanır ve esas olarak varlığı ile ilgili «kaygı» taşıyandır. Heidegger, insanın gündelik varlık anlayışından ve kendine yönelimli sıradan deneyiminden hareketle Varlık’ı fenomenolojik bir çözümleme içinde adım adım inceler. Bu çözümleme sonucunda, insanın varoluşuna içkin «varoluşsal yapıları»  gün ışığına çıkarır. Ona göre bu yapılar, insan yaşamını belirleyen temel özelliklerdir.

Örneğin “Dünyada-olma” durumu, insanın kendisini çevreleyen dünyayı yalnızca algılayan değil, onu anlayan, yorumlayan ve onun içinde konumlanan bir varlık olduğunu dillendirir. Varlık dünyaya dışarıdan bakan bir özne değildir; aksine dünya ile her zaman zaten iç içedir. Böylece René Descartes ve Immanuel Kant’ta görülen özne–nesne ayrımı (res cogitans – res extensa) aşılmış olur. Heidegger’e göre insan ve dünya fenomenolojik olarak birbirinden ayrı iki varlık değil, birlikte-oluşan bir bütünlüktür; insan her zaman zaten dünyadadır ve kendi öz deneyimi ile dünya deneyimi birbirinden koparılamaz. «Duygulanım» olarak anılan varoluşsal yapı insanın salt bir rasyonel anlama edimiyle değil, her zaman belirli bir ruh hâli içinde olduğuna ve bu ruh hâli ile dünyayı algıladığına işaret eder.

Bir başka örnek vermek gerekirse: «Birlikte-varlık» ve «das Man» (herkes) – bundan kastedilen ‹öylece yaşayıp gitme› halidir – gündelik varoluşun temel biçimini açıklar. Bununla Varlık’ın, yani insanın, kendi varlığının sorumluluğunu kamusal alana devretmesine işaret edilir. Bu sorumluluğu devretme zorunluluktan değil, çoğu zaman kolaylıktan kaynaklanır. İnsan sahici-olmayan varoluş biçiminde, kendi varlığını anonim kamusal normlara bırakır: egemen görüşlere, yerleşik kurallara ve toplumsal alışkanlıklara göre yaşar. Ancak «hiçlik karşısında duyulan kaygı», Varlık’ı derinden sarsar; ve tam da bu nedenle varoluşsal bir açılım sağlar: insanın kendi kendisini yeniden bulma imkânını ortaya çıkarır.

Heidegger’in günümüzde de ilgi odağı olmasının belki de en önemli nedeni, Varlık’ın varoluşsal yapılarının bugün de geçerliliğini korumakta olmasından gelir. Heidegger, Varlık çözümlemesiyle yalnızca özne-nesne ayrımını aşmakla kalmaz; özbilinç ile dünya bilincinin birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçmiş olduğunu da gösterir. Varlık çözümlemesi ayrıca, herkesin tahakkümünde anonim bir ‹öylece yaşayıp gitmenin› baştan çıkarıcı güvenliği içinde sürüp giden gayri-sahih varoluşun (başka bir ifadeyle yabancılaşmanın) yanı sıra, bundan kurtuluşun, yabancılaşmanın aşılmasının ve sahihliğe ulaşmanın da Varlık’ın yapısında temellendiğini görünür kılar. Varlık’ın anlamı, zaman ufku içinde, sonluluk karşısında, sahih ve kişinin kendi seçimine dayanan bir yaşam sürmektir.

Tekniğin tahakkümü ve çıkış yolları

Heidegger’in güncelliği – dijitalleşmeden yapay zekâya ve ekolojik krize uzanan – günümüzün teknolojik gelişmelerine ve yol açtığı sorunların yakıcılığına da dayanıyor. Heidegger Teknik Sorunsalı çalışmasında (Die Frage nach der Technik) tekniği salt bir araç ve aygıtlar bütünü olarak değil, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi temelden belirleyen bir düşünme biçimi olarak kavrar. Modern tekniğin temel tehlikesi, insanın, doğanın ve dünyanın yalnızca kullanılabilirlik, verimlilik ve erişilebilirlik açısından görünür hâle gelmesidir. Her şeyi bir «Bestand»a, yani hesaplanabilir, kontrol edilebilir ve optimize edilebilir bir kaynak stokuna, mevcudiyete dönüştürüyor olmasıdır temel mesele.

Bu eğilim günümüzde özellikle dijital teknolojiler, büyük veri ve yapay zekâ sistemlerinde açıkça görülür: İnsan davranışları veriye dönüştürülürken, algoritmalar tarafından yönlendirilmektedir. Sosyal medya, dijital haber ve iletişim platformları dikkatleri, iletişimi ve hatta kimlikleri ölçülebilir ve ekonomik değere çevrilebilir hâle getirmektedirler. Ekolojik kriz ise doğanın yalnızca bir kaynak deposu olarak görülmesinin bir sonucudur. Teknik Sorunsalı insan ile teknoloji arasındaki ilişkiye dair temel soruları gündeme getirir: İnsan mı tekniği kontrol etmektedir, yoksa teknik mi insanı ve düşüncelerini yönlendirmektedir? Dolayısıyla, Heidegger’in teknoloji yorumu dijital modernitenin temel sorunlarına erken bir teşhis olarak da yorumlanmalıdır.

Modern teknik, Heidegger’in yorumuna göre, insanın dünya algısını kökten değiştirmiştir: İnsan, doğayı ve kendisini artık araçsal bir «yapılabilirlik» ufkundan görür. Heidegger bu açığa çıkarma biçimini bir nevi hedefe koyma («stellen» ) olarak adlandırır. İnsan, doğayı bir avcının «avına nişan alması» gibi karşısına alır. Tehlike şuradadır: İnsanlar kendileri de bu kurgunun içine çekilerek “kurulmuş varlıklara” dönüşür ve hem diğer insanları hem de dünyayı yalnızca işlevsel bir bakışla kavramaya başlar. Heidegger’in «Gestell» kavramı, insanı da içine alan ve onu sürekli olarak var olanı «stok» olarak açığa çıkarmaya zorlayan bu çağrının toplam adıdır.

Günümüzde bu, insanın kendilik anlayışını teknikten türetmesi şeklinde tezahür etmektedir. Bilgisayar, internet, televizyon veya cep telefonları elbette yararlıdır; ancak kimliğin yalnızca Facebook gibi platformların sunduğu temsiller üzerinden kurulması ciddi bir sorun oluşturur. Benzer şekilde biyoloji ve genetik teknolojiler de olumlu ve faydalıdır. Fakat genetik mühendisliğinin insanı yeni tür bir bağımlılığa ya da tahakküme sürükleme riski göz ardı edilmemelidir. Örneğin, tıp alanında, hastanın yüksek teknoloji ile donatılmış hastanelerde yalnızca «klinik malzemeye» indirgenmesi tehlikesi dikkate alınmalıdır.

Bütün bu meydan okumalar karşısında insan eğer evrendeki varlığını sürdürmek istiyorsa, salt araçsal aklın ve hesaplayıcı düşünmenin ötesine geçerek bütünü yeniden kavrayan bir düşünme biçimini denemek zorundadır. Heidegger, teknik dünya algısından uzaklaşma gerekliliğini «yön değiştirme» («Kehre») düşüncesi ile ifade etmektedir.

Araçsal, teknik ve hesaplayıcı düşüncenin ortaya çıkardığı durum kendi zıddını da barındırmaktadır. Zira – Heidegger bu diyalektik, içsel dinamiği Alman Romantik akımı temsilcisi şair Hölderlin’in sözleriyle açıklar – «Tehlike nerede ise, kurtuluş da oradadır». Teknik dünya yorumu sınırlarına ulaşmış, başka bir düşünme imkânını açığa çıkmıştır. Sanatta ve şiirde, teknik olmayan bir düşünme ve hakikatin açığa çıkma biçimleri zaten mevcuttur. Bu düşünsel yaklaşım,  hakikatin üzerindeki «örtünün» kaldırılmasına ve dünya ile araçsal olmayan bir ilişki kurulmasına olanak sağlayabilir.

Heidegger Türkiye’de neden ilgi uyandırıyor olabilir?

Heidegger’in Türkiye’de ilgi odağı olmasını yukarıda sosyolojik bir yaklaşımla yaşanmakta olan toplumsal altüst oluşla ilişkilendirmiş, köklü siyasal ve teknolojik gelişmelerin eşliğinde derin toplumsal dönüşümlerin yaşanıyor olmasıyla açıklamıştık. Nitekim ontoloji ve Heidegger’in varlık sorunsalı yalnızca soyut bir felsefi problem değil, aynı zamanda dünyayı, toplumu ve uluslararası ilişkileri anlamlandırma biçimi olduğunun da altını çizelim.

Bu noktada analitik felsefenin öncüllerinden Rudolf Carnap’ın teşhisinin hâlâ geçerli olduğu kanısındayım. Carnap, Heidegger’in metafiziğini epistemolojik açıdan zengin bir teori olarak değil, öznel duygu ve ruh hallerinin ifade edildiği bir ifade biçimi olarak ele almıştı. Kuşkusuz bu eleştiri Heidegger’in kullandığı yer-yer mistik ve rasyonel gerekçelendirmenin sınırlarını zorlayan üslubu için geçerlidir. Buradan hareketle, Türkiye toplumunun mevcut durumuna karşı duyulan rahatsızlığın sembolik bir dışa vurumunun ifadesi olarak da okunabilir Heidegger’e duyulan ilgi.

Bir başka soru ise, Varlığı felsefesinin merkezine alan ve ontolojiyi felsefenin asli unsuru olarak inşa eden Heidegger, neden muhafazakâr, İslamcı gelenekten gelenler için bu denli çekici olduğudur. Kuşkusuz bu soruya verilebilecek birden fazla yanıt vardır. Bunlardan biri, Carnap’tan hareketle, sistematik bir felsefi benimseme olmaktan çok, her şeye rağmen ve ağır aksak da olsa ilerleyen sekülerleşme, kimlik dönüşümleri, değerlerin altüst oluşu ve tüketimin tüm toplumu alabildiğince kuşatmasının yarattığı huzursuzluktan besleniyor olması olabilir.

Bir başka cevap ise Heidegger’in varlık ontolojisinin modernliğin hesaplayıcı ve totalleştirici teknik rasyonalitesine yönelttiği eleştiride saklı olabilir. Muhafazakâr İslamcılıkla Heidegger’in varlık ontolojisi arasındaki bu ortak zemin bu geleneklerden gelenlerin duyduğu ilgiyi açıklayan bir diğer unsur olabilir. Elbette bu cazibenin kaynağı yalnızca bireysel bir entelektüel tercih değildir; aynı zamanda modernitenin seküler düşüncesinin, modern zamanların anlam kaybı ve metafizik boşluklarıyla kurduğu yakın ilişkiyle de bağlantılıdır. Bu bağlamda Heidegger’in, modernliğin içinden konuşan bir karşı-modernlik figürü olduğunu da hatırlatalım.

Heidegger’e dair eleştirel bir değerlendirme

Heidegger’in modern zamanların sınamalarına – varoluşun anlamının ıskalanması, yabancılaşma ve tekniğin tahakkümüne maruz kalmak – karşı önerdiği çözümü ana hatlarıyla şöyle betimleyebiliriz: İnsan, kendini varlığın sahibi olarak değil, «varlığın çobanı» olarak tanımlamalıdır. Varlığın teknolojik bakış açısının ötesinde kendini gösterdiği yer ise dildir. «Dil, varlığın evidir.» Şiir ve düşünce, varlığın bu özgün dileyişine erişimin kapılarını açmalıdır. Şiire yönelinmelidir, çünkü Varlığın anlam ve hakikatini düşünme eylemi olarak felsefe yapmanın da imkânı ortadan kalkmıştır. Varlığın unutulmasının felsefi sorumlusu olan metafiziğin yerini günümüzde sibernetik almıştır.

Bunlar kuşkusuz ufuk açıcı, dönüştürücü bir bakış açısına, özgürleştirici bir sosyal teoriye geliştirilmeye elverişli yaklaşımlardır. Ancak Heidegger’in bu yönde bir çabası olduğunu söylemek mümkün görünmüyor. O, yabancılaşmayı salt bir varoluşsal mesele olarak ele almakla, sahih olmayan yaşam biçimlerinin, emek örgütlenmesi, tüketim ilişkileri, siyasal güç, sosyal sınıf ve teknolojik ilişkiler tarafından üretildiği ve medya ve kültür sanayisi üzerinden meşrulaştırıldığı gerçeğini perdelemektedir. Heidegger’in bu açmazlarını çözümleyen – Adorno’dan Herbert Marcuse’ye ve Pierre Bourdieu’e uzanan – zengin bir literatüre sahibiz.

Heidegger’in çözümlemesini yaptığı anonim ortalamalık, ontolojik bir zorunluluk olmadığı gibi, kısmen inşa edilmiş bir olgudur. Onun en büyük açmazı ve eksiği bu konular salt ontolojik, felsefi-kavramsal meseleler olarak ele alması, mevcut güç-iktidar ilişkileriyle bağ kurmaması, yani a-politikleştirmesi, bu çözümlemeleri bir sosyal/siyasi felsefe aşamasına taşımamasıdır. Dolayısıyla, toplumsal dönüşüm olasılığını ıskalayan bir yaklaşımdır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 4 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

[i] Okuma pratiğime gelince, şunları eklemek isterim: Umberto Eco’nun Yorumun Sınırları (Die Grenzen der Interpretation) adlı çalışmasına dayanarak Heidegger okumalarımı okuyucu-odaklı, ancak metine sadık kalan bir sorumluluk bilinciyle yürüttüm. Yorumlamayı – ne katı biçimde yazar merkezli ne de okur göreliliği anlamında – keyfî bir öznel etkinlik olarak değil, metin ile okur arasında bir işbirliği edimi olarak anlıyorum. Bu çerçevede meşru, makbul yorumlar ile aşırı, yanlış yorumlar arasında bir ayrım yapıyorum. Okur-odaklılık, metne karşı sorumluluk anlamına gelir; anlamdan bağımsız bir serbestlik değil. Daha çarpıcı bir ifadeyle söyleyecek olursak: yorum, kurallara bağlı bir oyun, serbest bir çağrışım değildir.

Yaşar Aydın
Yaşar Aydın
Yaşar Aydın - Sosyoloji ve ekonomi dalındaki lisans ve yüksek lisans eğitimini Hamburg ve Lancaster Üniversitelerinde tamamladı. Doktorasını Hamburg Üniversitesi’nden aldı. Uluslararası ilişkiler, jeopolitik, Türk ekonomisi ve dış politikası, milliyetçilik, göç ve diaspora konuları üzerinde çalışan Aydın’ın, bilimsel makaleleri dışında üç telif kitabı bulunuyor. Halen, German Institute for International and Security Affairs (SWP)/ Centre for Applied Turkey Studies (CATS) bölümünde görev yapmakta, Alman ve Türk gazetelerine yorumlar yazmaktadır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x