Tüm dünya dillerinde karşılığı olan ve yine muhtemelen tüm dünya dillerinde insanların en çok kullandığı kelimelerden birisi, “aşk”. Tüm dünya dillerinde insanlar “aşk” dediklerine göre, ortada dünyanın her yerinde benzerlik gösteren bir olgular demeti olmalı. Bunu kabul edebiliriz, ama hemen değil.
“Dilsel varlık” oluşumuzdan kaynaklanan bir kadere sahip olmamızdan geliyor temkinli halimiz. İki kişi aynı kelimeden bahsedince ona aynı anlamı yüklediğimizi sanıyoruz. Oysa çoğu kere en bilinen kelimeler için bile, insanlar farklı anlamlar yüklüyorlar. “Aşk”tan söz ettiğimizde bu durum çok daha karmaşıklaşıyor çünkü bu kez işin içine insanların kavramlara verdikleri anlamları belirleyen “kültür” giriyor. Ortada anlatılması çok zor, içsel bir yaşantı var ve üstelik bu tür içsel yaşantılar “aşk” diye ifade edildiğinde insan ilişkilerinde çoğu zaman avantaj sağlıyor.
Birisinin size âşık olduğunu duyduğunuzda içiniz bir hoş oluyor ya da tam tersi siz birisine karşı olumlu hissiyatınızı iletmeye çalışırken “âşığım” dediğinizde bunun priminden faydalanmak istiyorsunuz. İlişkiler için yatırdığımız duygusal enerji ve yakın olma isteğimiz, onların hoşlanma, arkadaşlık, dostluk, sevgililik, aşk, tutkulu aşk vs. gibi değişik adlar altında sınıflandırılmalarına yol açmış tarih boyunca.
Ancak günümüzde, tüm sınıflandırmalar, kesin tanımlamalar, şablonlar kalktığı, bireysel değişkenler çok öne çıktığı için artık ilişki tanımlarındaki bu farklılıklar da anlamını yitirmiş, bunların modası geçmiş görünüyor. Herkes herkese “sevgilim”, “aşkım” diye hitap edebiliyor, kim kimin tam olarak nesi oluyor, çok zaman net bilemiyoruz.
Aşk konusunda anlam karışıklığı
Aslında “aşk”ın insan ilişkilerinde yakınlığı ve duygu yatırımını gösteren diğer ifadelerden farkı genellikle biliniyor, ama bazen bilimsel iddialı yayınlarda bile gerçekten karıştırıldığı da oluyor. “Aşk” üstüne yayınların bir kısmı yalnızca cinsellikle ilgili, bir kısmında “aşk” adı altında evliliklerdeki ve/veya birlikteliklerdeki sorunlar konu ediliyor.
Evet, burası çok önemli; “aşk” konusunda konuşmaya geçmeden önce, her kafadan bir ses çıktığını, ortalığın tam bir arapsaçı olduğunu tespit etmeliyiz. “Aşk” başlığı altında her türlü sevginin ve cinselliğin özensizce konuşulduğunu; “aşk ilişkileri” dendiğinde çoğu zaman hatalı bir biçimde tüm kadın-erkek ve eş ilişkilerinin anlaşıldığını görmeliyiz.
Aşk renklere ayrılır mı?
Aşk konusunda anlam karışıklığı sadece günümüze mahsus değil, her zaman vardı hatta Eski Yunan’da dahi. Eski Yunanlıların bu karışıklık nedeniyle aşkı en az on türe ayırdıkları söyleniyor.
Bugün de aşk, bazı sosyologlar tarafından Eski Yunan’daki bu türler esas alınarak, birincil ve ikincil olmak üzere, iki bölümden oluşan farklı renklere ayrılmaya çalışılıyor.
Bilim ve düşünce dünyasında pek de kabul görmeyen bu tanıma göre, üç birincil aşk rengi var ve bu üç birincile dayalı karışımlar, tıpkı renklerde olduğu gibi sınırsız ikincil aşk çeşidi üretebiliyor.
Birincil aşk renkleri kırmızı, mavi, sarı gibi temel renkler. Bu renklere sırasıyla “Eros”, “Storge” ve “Ludus” tipi aşklar karşılık geliyor. “Eros”, cinsel arzunun öne çıktığı, tutkulu, eğlenceli, yüksek enerjili bir aşk. Eski Yunanca “şefkat” demek olan “Storge”da şefkatli, kardeşçe, dostça bir arkadaşlık ağır basıyor. “Oyun” anlamına gelen “Ludus” tipi aşkta şakacılık, uçarılık, sorumsuzluk söz konusu.
“Mania”, “Agape” ve “Pragma” aşkın ikincil renklerini oluşturuyorlar. “Mania”, mantık-dışı, saplantılı, sahiplenici, bağımlı aşkı anlatıyor. Karşılıksız sevmeyi gösteren ve daha sonradan Hıristiyanlık terminolojisine de girecek olan, sorumlu, bencil olmayan, cömert, özverili aşk ise “Agape”. Ortak ilgi alanlarının, yaşam biçimi ve amaçları açısından uyumun esas alındığı aşka da “eylem” anlamındaki “Pragma”dan yola çıkılarak “pragmatik aşk” deniliyor.
Bu oldukça tuhaf aşk renkleri teorisi bugün birçok araştırmada esas alınıyor, ama dediğimiz gibi, aşkın böyle renklere ayrılabileceğinin hiçbir bilimsel dayanağı yok.
Aşka dair doğru bilinen yanlışlar
Hazır başlamışken günümüzde aşkla ilgili hemen her kitapta ve yazıda kolayca görebileceğimiz, popüler bilinci belirleyen bazı hatalı bakışları hızla gözden geçirelim. Günümüzde aşk, en çok tutkulu cinsel istek, bağlılık ve romantizmle karıştırılıyor. Oysa aşk bunların hepsiyle ilişkili, ama yalnızca herhangi birisine indirgenemeyecek kadar da her birinden farklı.
Biraz da psikoloji dünyasından gelen cinselliğin insanı özgürleştireceği, cinsel doyum olmadan insanın mutlu olmayacağı gibi telkinlerin de etkisiyle cinsellik, önce sevginin önüne geçti ve giderek modern aşk yaşantısının merkezinde yer almaya başladı. Hatta cinsellik öyle önemsendi ki, aşkla karıştırılmaya başlandı; “tensel uyum” vs. gibi başlıklar altında, ortak cinsel deneyimin aşkın gerçek tetikleyicisi olduğu öne sürüldü. Cinsel performans ve cinsel teknikler, duygusal iletişimden çok daha fazla vurgulandı.
Oysa cinselliğin sevgiden, aşktan bağımsız, özerk bir alan olduğu bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde sağlıklı her duygusal ilişkide cinsel işlevlerin de yolunda gitmesi beklenir, ama sevginin de cinsellik olmadan gelişebileceği kabul edilir ki, özellikle geleneksel dünyadaki aşkların, insanların birbirlerinin eline bile dokunmadan ortaya çıktıkları ortada.
Her neyse, bugün artık insanın ruhsal yaşantısında çok önemli bir yer tutmuş olsa da cinselliğin insanı özgürleştirmediğini, tam tersine tüm diğer haz alanları gibi onun da kolaylıkla bir tüketim nesnesi hâline gelebildiğini biliyoruz. Her tüketim nesnesi gibi, insanın tüketmek için zorlandığı veya kendisini zorladığı cinselliğin, bırakın özgürleşmeyi, yeni gerilimler, doyumsuzluklar ve hoşnutsuzluklara kaynak teşkil edeceğinin de farkındayız.
Doyurucu bir cinsel yaşantı elbette önemli, ama tüm sorunların hele hele ilişki sorunlarının çözümünde pek de işe yaramıyor. İnsanı susuz bıraktığınızda, bir süre sonra su onun için temel nesne hâline gelir, ama susuzluğunu giderir gidermez hayatın yakıcı gerçekliği, kaldığı yerden yine kendisini hissettirecektir.
Kaldı ki, cinselliğin su gibi temel bir ihtiyaç olup olmadığı da tartışmalı. İnsan, aynı yatağı paylaştığı kişiden nefret etse de cinsel doyum mümkün olabiliyor. Bu yüzden cinselliğin sevgiye değil de sevginin cinselliğe temel oluşturduğu, sevgi olmadan cinsel sorunların çözülemeyeceği, sevgisiz cinselliğin kuru ve yavan olacağı, sevginin cinsel yaşamı güzelleştirip zenginleştireceği daha doğru gibi.
Bağlılık mı bağımlılık mı?
Sevgi ve onun en yoğun şekli olarak aşk, yalnızca cinsel yaşama değil, kendisi olmadan sürüp giden yaşama da katkı yapan, güzellik ve coşku katan bir katalizördür. Bu açıdan duyular arasında en çok kokuya benzer, her yere kokumuzu birlikte götürürüz, sevgi doluysak bulunduğumuz dünyayı da öyle yaşarız.
Nasıl cinsellik sevginin ve aşkın yerini tutamaz, onun temeli gibi sunulamazsa, aynı şeyler, bağlılık için de geçerli. Bağlılık (attachment), çoğunlukla bağımlılıkla (dependence) karıştırılıyor.
Anne-bebek ilişkisi, anne karnında ve yaşamın ilk yıllarında tam bir bağımlılık ilişkisidir. Sağlıklı bir ebeveyn-çocuk ilişkisinin temelini, çocuğun büyüyüp geliştikçe özgürleşmesi ve en nihayet bağımlılığın bağlılığa dönüşmesi oluşturuyor.
Bağlılık, yalnızca aşkın değil tüm insan ilişkilerinin de genel ilkesi. Özellikle kendimizi yakın hissettiğimiz, arkadaşlığımızı, dostluğumuzu sürdürmek istediğimiz insanlardan belli ölçülerde bağlılık da bekleriz.
Ama her insan, bağımlılıktan bağlılığa geçiş sürecini tam olarak sağlıklı bir biçimde ilerletemiyor. Bazılarında, bağımlılıktan kaynaklanan öz-güvensizlik ve karşısındakine dayanma, yapışma ihtiyacı hep sürüyor. Bu tip insanlar, ilk buldukları sevgi nesnesine öyle bir bağlanıyorlar ki, onlar da, onları görenler de bu kimseleri sırılsıklam âşık sanıyor. Galiba buna dayanarak bazı psikoloji teorisyenleri de aşkın psikolojisinin kişinin kendi kendisine yetememekten kaynaklandığını ciddi ciddi yazabiliyorlar.
Oysa elbette bağlılık hissi olmadan aşk olmaz, ama bağlılığın ve sıkıca bağlanmanın aşkla doğrudan bir ilişkisi yok. Terk edilme korkusu, güven ihtiyacı, yeterince sevilmeme kaygısı her birimizde olabilecek insani hisler, ama aşk tanımımıza bu tür insani hislerimizi biraz uzak tutmamız, nesnel olabilmek için ihtiyaçlarımızı paranteze alabilmemiz gerekiyor.
Farklı kişiliklerde farklı biçimlenen aşk tohumu
Kısacası aşk, cinsellik, bağımlılık ihtiyaçlarının üzerine biraz romantizm sosu dökülmesiyle oluşturulmuş bir insanlık hâli değil. “Aşk” dediğimizde gerçekten ortada çok bariz özellikleriyle kendisini gösteren, ama ifade edilmesi, tanımlanması zor olan, oldukça karışık bir durum söz konusu.
Biz sonraki yazılarda aşkın ilk bakışta nasıl kendisini belli ettiği özellikleri üzerinde duracak yani âşık insanın berrak görünümlü bir fotoğrafını sunmaya çalışacağız. Öyle sanıyoruz ki bu fotoğrafa baktığınızda, bir insanın (hiç değilse kendinizin) âşık olup olmadığını kolayca anlayabileceksiniz. Ama şimdilik aşkın, çok azı müstesna sevme becerisine, potansiyeline sahip tüm insanların büluğdan itibaren her yaşta başlarına gelebilecek çok özel bir hâl olduğunu söylemekle işe başlayalım.
Bu arada her kişilik yapısının aşkı kendi özelliklerine büründüreceğini söylemeliyiz. Nasıl bir bitkinin tohumu değişik topraklarda değişik tat ve görünümde ürünler veriyorsa, aşk tohumu da değişik kişiliklerde onların özellikleriyle biçimlenecektir. Hatta bir adım daha atmalı, bazı kişiliklerin aşkın ağır yüküne dayanamayacaklarını, aşkı çok hastalıklı olarak yaşayacaklarını da belirtmeliyiz. Evet, bazı âşıklar, aşkı hastalıklı biçimlerde yaşayacaklar, bazen de tencere kapağını bulacak başka alanlarda oldukça sağlıklı olan iki kişinin zayıf psikolojik özellikleri ilişkilerinde bir araya gelecek, hastalıklı bir aşk ilişkisine yakalanacaklardır. Öyle ya “aşk” dediğimizde özel bir insanlık hâliyle birlikte insan ilişkisinde bir hâlden de bahsediyoruz.
Âşık olunan insanın âşığından hiç haberdar olmadığı, “platonik” denilen bir aşk türünden bahsedildiğini biliyoruz. Bize göre hiç değilse modern zamanlarda sağlıklı bir insanın tamamen platonik bir aşka tutulması neredeyse imkânsız denilecek kadar istisnai bir durum. Biz açık bir ruhsal rahatsızlığı olanların haricinde böyle durumları, çok ender olarak, çok içe kapanık, hayatta tek bir arkadaşı bile olmayan kimselerde görüyoruz. Böyle durumlar, çağdaş ruh sağlığı literatüründe “şizoid fantezi” olarak adlandırılıyor.
Âşık olunca insan ne yaşar?
Aşk denilen özel insanlık hâline psikolojiden baktığımızda, bu hâlin ana belirleyeni, belirteci olarak, “birisine tutkuyla bağlanma ve tüm olumlu duygusal enerjimizi ona yatırma”yı görüyoruz. Bazı antropologlar ve psikologlar, aşkın şehvet, romantizm ve bağlılığın özel bir karışımı olduğunu söylüyorlar. Bunlara bir itirazımız yok, ama psikolojiden baktığımızda “aşk” olgusunda söz konusu olan ya da âşık olduğumuzda ortaya çıkan görünümler, yukarıdaki iki belirleyenin dışa vurumları gibi duruyorlar.
Âşık olduğumuz kişi, bizim dünyamızda çok özel bir anlama yükselir. Tüm ilgimizi ona yöneltiriz. Onunla duygusal birlik arzusu yaşamımızın biricik amacı hâline gelir. Ondan gelecek haberler, dünyanın diğer tüm haberlerinden öncelik kazanır. Zorluklar arttıkça tutkumuz da artar. Duygularımız bir yangın yeri gibidir. Cinselliğin onunla çok özel olacağını düşünürüz, romantizm de cinsel arzuyu tetikler, ama duygusal birlik cinsel birlikten çok üstündür. Güven ve kıskançlık, coşku, umut ve hüzün dalgaları aşk denizini doldurur. İrademiz iptal olmuştur, kendimiz, nefsimiz kontrolümüzden çıkmıştır.
Kolayca görüleceği gibi özel bir insanlık hâli olan aşk, bir insana duyulan sıradan bir sevgi, hissedilen sıcaklık ve güven, yakın olma arzusundan oldukça farklı. Ama aşk da nihayetinde bir sevgi türü; temelinde sevginin çok yoğun biçimde yaşanması bulunan bir sevgi türü. Aşk, sevgi becerisi üzerine bina oluyor. Sevgi becerisi, çok önemli. Bu yazıda esas aldığımız Aile ve Aşk Üzerine kitabımızdaki rotayı izleyelim. Bundan sonraki yazıda öncelikle şu sevgi becerisi üzerinde duralım.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 5 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.



