İnsanların aşk yaşantısını kaba ve basit bir evrimci bakışla, hayvanların yaşantılarından yola çıkarak açıklayabileceklerini düşünen bazı araştırmacılar, aşkın kimyasını çözmeye çalışırken, hayvanların çiftleşme zamanlarını birbirlerine bildirmelerini sağlayan bir madde keşfedilmesini de büyük bir heyecanla karşıladılar.
Feromon adı verilen bu maddeler, tıpkı koku gibi havayla iletilmelerine rağmen koku duyusunun algılamayacağı kadar düşük yoğunluklarda işe yarayabilen kimyasallardır. Hayvanların burunlarında VNO adı verilen bir bölgeye sinyal olarak ulaşırlar.
İnsanlarda duygusal ve cinsel ilişkilerin düzenlenmesinde feromon türü maddelerin rol oynadığı hiçbir şekilde kanıtlanmış değil. Yine de aşk söz konusu olduğunda, yöntemi hayli tartışmalı olan ve bu gizli maddenin varlığına dolaylı yollardan kanıt bulmaya çalışan pek çok araştırma yürütülüyor.
Daha önce aşk araştırmacıları buldukları madde üzerinden aşırı-yorumlar yaparak aşkı açıklamaya çalışıyorlardı ama feromon konusunda tam tersi bir yol izliyorlar, araştırmalarla insanları aramızda çekim sağlayan bir madde olduğuna inandırmaya çalışıyorlar.
Feromon çalışmalarından dişe dokunur bir şey çıkmayınca son zamanlarda bir de “MHC genlerini araştırma modası başladı. Farelerin kendi bağışıklık sistemi genlerinden farklı gen yapısına sahip farelerle çiftleşmeyi tercih ettikleri şeklindeki bir araştırma sonucunda ve insanın fareye çok benzediği (!) şeklindeki evrimci bile denemeyecek kaba maddeci bir tezden yola çıkanlar, kelimenin tam anlamıyla “tuhaf” araştırmalar yapıyorlar. Biraz daha uğraşırlarsa, insanların aşık olacakları kimseyi, tıpkı fareler gibi bağışıklık genleri farklı olanlar arasından seçtiklerine, bu yolla bağışıklık sistemlerini güçlendirdiklerine inanacaklar. Böyle tuhaf araştırmaları gördükçe, insan, ister istemez “bilim düşünmez” diyen filozofun yargısını haklı bulmaya başlıyor.
Aşıkların beyinleri farklı mı?
Aşk çalışmalarında son zamanlarda revaçta olan konulardan birisi de aşk yaşantısının beyin görüntüleme teknikleri sayesinde bilimsel resmini çekebilmek.
Bu başarmak için yapılan çalışmalarda önceleri beyin elektrosu (EEG) kullanılırdı, şimdilerde fonksiyonel bir manyetik rezonans görüntüleme cihazı kullanılıyor. Bu cihazlarla aşk incelemeleri çoğu kez deneklerin âşık olduklarını söyledikleri kişilerin resimlerinin gösterilmesi esnasında ortaya çıkan beyin değişikliklerini saptama esasına göre yapılıyor. Bu çalışmalarda farklı etnik gruplarda, farklı yaşlardan ve cinsiyetlerden deneklerde dopamin salınımından sorumlu olan kaudat çekirdek etrafında hep aktivite artışı saptanıyor. Araştırmacılar, yeni veya henüz kısa bir süreden beri aşık olanların beyin aktiviteleri ile 2-3 yıldır aşık olduğunu söyleyenlerin beyin aktiviteleri arasında da farklılık olduğunu söylüyorlar. Buradan da yola çıkarak, aşkın zamanla değiştiğini, şiddetli yaşanan duyguların yerini karşılıklı anlayış ve sağlıklı iletişime bıraktığını düşünüyorlar.
Aşık insanın beyninde neler olup bittiğinin anlaşılması açısından bu tür çabalara şapka çıkartıyoruz ama araştırmacıların bu tür gayretlerle aşk yaşantılarının sırrının çözülebileceğine dair bir inançları varsa eğer, bunu safça bulduğumuzu belirtmek istiyoruz. Bırakın aşk yaşantısının sırrını çözmeyi, aşığın beyninde olup bitenleri anlama açısından bile bu tür araştırmaların ciddi yöntem sorunları var. Evrimsel yaklaşımlara yöneltilen ve insanın, hayvan incelemelerinden yola çıkılarak anlaşılamayacağı şeklindeki dev eleştirileri şimdilik bir kenara bıraksak bile, bu yöntemin sorunlarını belirtmek zorundayız.
Bu tür araştırmalarda denekler, kendilerini “ben aşığım” diye bildirenlerden seçiliyor ya da sözlü itirafla yetinilmiyor “aşkmetre” denebilecek bazı anketlerdeki sorulara verilen yanıtlarla deneğin aşkının büyük olduğu garanti altına alınmaya çalışılıyor. Yani yöntem sorunları daha denek seçiminde başlıyor, araştırma boyunca sürüyor.
Başka çaresi yok diyen araştırmacıları anlıyoruz, ama böylesine naif bir yöntemle aşkın araştırılabileceği iddiasına şiddetle itiraz ediyoruz. Her şeyden önce araştırmacılar aşkı değil, aşık olduklarını söyleyen insanların beyinlerindeki ve bedenlerindeki değişimleri araştırıyorlar. Bu ikisi çok farklı. Ama bazı zamanlar bu fark gözetilmiyor. Örneğin, evrimsel antropoloji ve evrimsel psikoloji araştırmaları sayesinde aşkın beyin sisteminde bir ihtiyacı gidermek amacıyla harekete geçen bir çiftleşme motivasyonu olduğunu, dolayısıyla tıpkı açlık ve susuzluk gibi dizginlenmesi çok zor bir dürtüsel ihtiyaçtan bahsettiğimizi öne süren araştırmacılar var. Bu araştırmacılardan ünlü bir tanesi, “Romantik aşk, kalıcı, uzun süre etkisini ve gücünü koruyan bir ilişki yaşamamıza yardım etmek için gelişmemiştir. O farklı amaçlar için gelişmiştir; erkek ve kadın atalarımızın belirli bir çiftleşme eşini tercih etmeleri, seçmeleri ve onları takip etmeleri, daha sonra da çiftleşme aşamasına geçmeleri, gebe kalıncaya kadar uzun bir süre birbirlerine cinsel açıdan sadık kalmaları için. Ancak çocuk doğduktan sonra, aileler bir ekip olarak yavrularını yetiştirmek için yeni bir dizi bağlılık kimyasallarına ve beyin şebekelerine ihtiyaç duyarlar. Sonuç olarak birlik hisleri genellikle romantik coşkunluğu zayıflatıp, bir eşe karşı duyulan derin birliktelik hissiyle yer değiştirir,” diyebiliyor.
Bize göre bunlar araştırmaların ortaya koydukları gerçekler değil, araştırmacıların aşırı-yorumlarıdır. Eğer neyin arandığı ve neyin bulunduğu konusunda daha titiz değerlendirmeler yapılabilirse, bilimin aşkla ilgili bilgimize çok daha fazla katkısı olabilecektir.
Kimlere âşık oluyoruz?
Bilim dünyasındaki aşk incelemeleri bunlarla sınırlı değil. Yukarıda sözünü ettiğimiz feromon teorisini desteklemek için yapılan “tuhaf” çalışmaların haricinde, aşk düzeyindeki sevgimizi kimlere yönelttiğimiz, kimlere aşık olduğumuz konusunda başka bilimsel çalışmalar da yapılmış.
Bu çalışmalara göre öncelikle yanımızda, yöremizde, yakınımızda olan insanlara âşık olma ihtimalimiz daha fazla. Bize beğeni ve hobi düzeyinde benzerliği olanlara aşkımızı yöneltme ihtimalimiz de fazla. Bizimle benzer fiziksel özellikler taşıyanlara ise âşık olma ihtimalimiz nispeten zayıf. Bizim için fiziksel olarak çekici olanlara daha fazla âşık oluyoruz. Fiziksel çekicilik konusunda da bazı ölçütlerden bahsediliyor. Kültürlere göre değişiklik gösteriyor göstermesine ama genellikle erkekler kadınlarda küçük çene, küçük burun, büyük göz bebeklerini; kadınlar erkeklerde geniş çene, kemikli bir yüz yapısını çekici olarak buluyorlar. Simetrik yüz ve beden, iri gözler ve büyük bir gülümseme, her iki cinsiyet için de fiziksel çekicilik unsuru olarak görülüyor. Bizde olmayan ya da bizden farklı özellik taşıyanları da çekici bulma ihtimalimiz daha fazla. Esmer, sarışını; sarışın esmeri daha çekici buluyor, örneğin. Yine bazı araştırmacılar, yukarıda fiziksel çekicilik sırasında sözünü ettiğimiz simetriye, kadınlardaki bel-kalça oranını da ekliyorlar. Erkeklerin çoğunun bel çevrelerinin kalçalarının %70’i olan kadınları tercih ettiklerinin saptandığını söylüyorlar ve bunu da bu kadınların doğurganlık ve sağlıklılık olasılığının yüksek olmasıyla açıklıyorlar.
Aşk nesnesinin seçimini belirleyen özellikler ve koşullar konusunda, bize çağdaş psikoloji teorileri de, özellikle bebeklikte annemiz ve/veya bize birincil (primer) bakım verenlerle kurulan ilişkinin niteliğinden yola çıkarak çok şey söylüyorlar. En özet haliyle, aşk yaşantılarının bebeklik zamanımızın yeniden yaşanması arzusundan kaynaklandığını, muhtemelen de annemize benzer bir aşk nesnesi seçeceğimizi anlatıyor bu teoriler.
Biz tüm araştırmaları dikkatle izliyoruz ama henüz sonuca ulaşmamış başlangıç girişimleri olarak ele alıyoruz. Bir de aşk gibi karmaşık konuları araştırırken çok fazla yöntem hatası yapıldığını görüyoruz. Yöntem yanlış olunca, ulaşılan sonuçların da yanlış, en azından eksik olacağını hesaba katmak zorundayız.
Bize göre aşk yaşantılarını, “İnsan nedir, onu hayvandan ayıran özellikler nelerdir?” sorusunu es geçerek ya da bu soruyu sorup duran felsefi antropolojinin verdiği cevaplara kayıtsız kalarak araştırırsak, hep bir eksiklik kalacaktır.
Aşk, insanın hayvanlardan çok farklı, en karmaşık yaşantılarından bir tanesi. Evrimci bakışla ve hayvan incelemeleriyle aşkı değil olsa olsa cinsel isteği ve cinsel istek karşısında yaşananları çalışabilirsiniz. Bırakın aşkı, “gülme” ve “mizah” gibi aşktan çok daha basit insan davranışları konusunda hayvan incelemeleri işimize yaramaz.
Bu türden hayvan çalışmaları ve insan beyni incelemelerinden elde edilen bilgiler, insan ilişkilerinde bedenimizde, beynimizde olup bitenleri anlamak açısından işlevsel olabilir, ama bu bilgileri “aşk budur” diye yorumlama imkânımız yoktur. Bu tür araştırmalarla aşkın gerçekliğini keşfedeceğimizi, şifrelerini çözeceğimizi sanmak, insanın konuşma mucizesine konuşmada işlev gören organları, ağzı, dili, burnu, boğazı, ince eleyip sık dokuyarak, kılı kırk yararak incelemekle ulaşılabileceğini düşünmek aynı şeydir. İnsanın dil yetisi öyle inanılmaz özellikler gösterir ki, onun etrafından onlarca bilim dalı oluşmuştur. Aşk araştırmalarının da hiç değilse bu denli kapsamlı yapılması gerekir. Basit ve kaba evrimci yaklaşımlardan üretilen bilgi kırıntılarıyla “aşkı bulduk!” diye bağırıp çağırmamak bilimsel sağduyu ve ağırbaşlılık için daha uygundur.
Hiç kimse aşk yaşantısı sırasında beynimizde, bedenimizde olağan durumlardan farklı şeyler, birtakım değişiklikler olduğunu reddedemez. Şüphesiz insanın hayvana benzeyen birçok davranışı vardır; hatta canlı olmaktan kaynaklanan ortak yanlarımız nedeniyle hayvanların araştırılması insanla ilgili birçok noktanın ışığa kavuşturulmasında işe yarar olabilir. Buna da itiraz edecek aklı başında kimsenin olmayacağını sanıyoruz. Ama âşık olduklarını iddia eden insanların ne yaşadığını,
cinsel ilişki öncesi birbirlerine kur yapan hayvanların bedenlerinde ve beyinlerinde olup bitenleri araştırarak anlayamayız. Öfkelendiğimizde, hiddetlendiğimizde bedenimizdeki, beynimizdeki değişiklikleri hepimiz yaşar, biliriz. Öfkeli, hiddetli iken bedenimizde ve beynimizde olup bitenlerin bilinmesi elbette iyidir ve bilimsel bir adımdır ama bu konudaki bilgi, bizi neyin öfkelendirdiğiyle ilgili çıkarımlar yaptırmamalı, bilim adına bilginin sınırları çiğnenmemelidir.
“Aşkın bilimi” diyebileceğimiz bu bahislerden sonra artık yarım bıraktığımız ve aşk için olmazsa olmaz nitelikte gördüğümüz “sevme becerisi”ne biraz daha yakından bakabiliriz.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 8 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.



