Sevme becerisinin öneminden bahsettik, bunu konuşacağız ama ona geçmeden önce modern psikolojinin aşka bakışının nasıl olduğu üzerinde durmak ve bunu kısaca eleştirmek istiyoruz. Maalesef modern psikolojideki bakış, popüler bilince de yeterince sızmış, aktüel medyayı doldurmuş durumda.
Son zamanlarda bilimsel çalışmalar, insan davranışının beyindeki nedenlerini açıklamaya da yöneldi. Bu çalışmaların etkisiyle insan davranışlarının nedenlerinin beyindeki kimyasallarla ve nesillere aktarılan genetik özelliklerle ilgili olduğuna dair iddialar dolaşıyor ortalıkta. Kumarbazlıktan, dindarlığa ve çapkınlığa kadar her türlü insan davranışının biyokimyasal ve genetik temellerinden söz ediliyor. Elbette ortalıkta dolaşan bilgilerin çoğu gerçek bilimden ziyade popülerleşmenin, magazinleşmenin tezahürleri. Elbette davranışlarımızın beynimizdeki kimyasallarla ve ana babamızdan devraldığımız genetik mirasımızla bir ilişkisi var, kimse bunları tümüyle reddedemez. Bunları araştırmak için “davranış nörolojisi”, “davranış genetiği” diye yeni bilim alanları ortaya çıktı. Ama henüz yolun başında bu bilim dalları, büyük iddialarda bulunacak durumda değiller. Kaldı ki daha ruhsal bakımdan “normal”in ne olduğunu bilmiyoruz, niye uyuduğumuz bile açıklığa kavuşmamış hâlde, henüz nedenini tam olarak anlayabildiğimiz tek bir ruhsal rahatsızlık bile yok. Bilim insanları titizlikle çalışıyor, yollarının uzun olduğunu biliyor, sansasyona prim vermiyorlar. Ama öyle bir gösteri toplumunda, şov dünyasında yaşıyoruz ki, siz söylemeseniz de birileri sizin adınıza konuşuyor, birileri bilim adına konuşuyor.
Aşk araştırmaları ve gösteri toplumu
Sosyal psikolojide, antropolojide, davranış nörolojisinde ve psikiyatride aşk ilişkilerini araştırdığını söyleyen çalışmalar yapılıyor. Sosyoloji, mahremiyetin değişen biçimlerini çok sık gündemine alıyor. Bilim dünyasında kendi kuralları ve titizliği içinde yapılan bu çalışmalar, medyanın dünyasına, gösteri toplumuna çok farklı bir biçimde yansıtılıyor. Kesinleşmiş bir sonuç olmamasına rağmen bu tür araştırmalardan elde edilen birtakım bilgiler hemen magazin dünyasınca kapışılıyor; bilimsel araştırmalar kendi medyatik mantıklarına göre değerlendirilip bilimsel keşif yapılmış edasıyla yayımlanıyor. Bu nedenle aşk konusunda konuşurken magazinden yayılan bilgilere kulaklarımızı tıkamak, doğrudan doğruya bilimin kendisine gitmek zorundayız. Elbette doğrudan bilimin kendisine gidildiğinde, bilimin kendisine özgü, sıkı ve bilmeyenlerce anlaşılmaz dili bizi karşılayacaktır. Bu yüzden bilimin kendisi dediğimizde bilimsel çalışmaların yine bilim insanları tarafından anlaşılır hâle getirildiği, gündelik dile tercüme edildiği bilim dergilerini ve kitaplarını kastediyoruz. Bilimin aşk araştırmalarında nerede olduğunu görebilmek için onlardan yararlanacağız.
Aşk araştırmalarında bilim dünyasındaki insanlar, kendi alanlarının çalışma ilkelerine ve bakışına uygun bir bilimsel model bulmaya çalışıyorlar. Örneğin “evrimsel antropoloji” ve “evrimsel psikoloji”, insan davranışlarının hayvan davranışıyla olan benzerliklerinden yola çıkıyor. Zaten bu dallarda çalışan insanlar, evrim teorisine, insanın evrim sonucu gelişmiş, karmaşık bir memeli türü olduğuna inanıyor, bunu kanıtlamaya dönük araştırmalar yapıyorlar. Darwin’in hayvanların da tıpkı insanlar gibi birbirlerine karşı sevgi hissettiğine, kıskançlık, şüphe, hırs, minnettarlık gibi karışık hisler yaşadıklarına, espri anlayışı, kaygı ve merak duyguları olduğuna inandığına vurgu yapılarak insanın gelişmiş bir hayvandan başka bir şey olmadığı belirtiliyor. Sıra, hayvanların da insanlar gibi tutkuyla arzuladıklarına dair, aşka benzetilen ayrıntılı gözlemlere geliyor. “Zevkten çıldırmak”, “tedirginlik”, “kur sırasında iştah kaybı”, “inatçılık ve ısrar”, “şefkat”, “seçicilik” konusunda hayvanlar âleminden verilen değişik örneklerle insanın hayvana olan benzerliği ve hatta aynılığının tartışılmayacak kadar açık olduğu duygusu veriliyor. Hayvanlarda da tıpkı insanlarda olduğu gibi “ilk görüşte ve/veya ilk kokuda aşk” olgusuna, “sahiplenme” ve “eşi savunma” tutumlarına rastlandığı belirtilerek artık apaçık hâle gelen insan ve hayvan aynılığı tezinin kanıtlandığına inanılıyor.
Aşka evrimci bakış
Evrimsel antropolojik ve evrimsel psikolojik bakışa göre artık bundan sonrası kolay. Bu saydığımız hayvan aşkının belirteçleri olduğuna inanılan davranışlar sırasında hayvanların beyinlerinde hangi maddenin etkinleştiğini bulursanız, insan beyninde aşka neden olan biyokimyasal değişiklikleri keşfetmiş olursunuz. Çok kabaca anlatacak olursak, “insandaki davranışın hayvandaki karşılığını yakala, hayvanın beynini araştır, bulunan sonuçları daha zor tekniklerle insan beyin çalışmalarıyla sına, eğer bu çalışmalarda hayvan çalışmalarından elde edilen bilgiler doğrulanıyorsa, araştırılan insan davranışının biyokimyasal temelleri hakkında bir bilgi ortaya çıkmış olacaktır,” diye düşünüyor evrimsel antropologlar ve evrimsel psikologlar. Bu tezden yola çıkılarak hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da aşk davranışından sorumlu olduğuna inanılan birçok madde tespit ediliyor. Biz her zaman insanı basit ve kaba bir evrimci görüşle, tüm insan etkinliklerini biyolojiye indirgeyerek yani “biyolojizm” yaparak anlamanın mümkün olduğuna inananlara asla katılmadığımızı, şiddetle itiraz ettiğimizi söyleyegeldik. “Hayır, insan bu sizin dediğiniz değil!” dedik. Şimdi de “Hayır, aşk bu sizin dediğiniz değil!” diyoruz ama önce izninizle şimdilerde pek moda olan evrimci ve indirgemeci bakış açısından aşk davranışında sözü edilen maddeleri ve gerekçeleri, özetle sıralayalım.
Aşkın biyokimyası
Aşk araştırmacıları, aşkın biyokimyasını keşfetmek adına, âşık olduğunu söyleyen insanların beyinlerinde olan bitenleri modern tekniklerle saptamaya girişiyorlar. Âşıklara sevdiklerinin resimlerine baktırmışlar, beynin “dopamin” adı verilen kimyasal aracı maddesini çokça içeren, tegmentum ve kaudat çekirdek etkinliğinin çok arttığını bulmuşlar. Daha önceki çalışmalarda dopaminin enerji artışı, dikkat yoğunlaşması ve ödül için güdülenmeyle bağlantısı bilindiğinden âşık olduğumuzda işte bu yüzden kendimizi hemen yürekli ve enerjik hissederiz; sevdiğimizin yalnızca olumlu yanlarına odaklanır, diğer özelliklerini görmezden geliriz, mutlu mesut hissederek yaşar gideriz şeklinde yorumlamışlar ulaştıkları sonucu. Aşkın gözünün kör olması ve sevdiğini dünyalara değişmemesi dopamin sayesinde açıklanıvermiş böylece.
Aşk araştırmacıları, âşıkların beyinlerinde dopamin etkinliğinde artışın tam tersine “serotonin”in azaldığını tespit edince bu kez aşk sırasında yaşanan depresyon benzeri hüzün yaşantılarını açıklamak için çok değerli bir fırsat yakaladıklarını düşünmüşler. Öyle ya, sürekli mutlu olmaz ki insan âşık bile olsa, hatta aşk üstüne yazıp çizenler “mutlu aşk yoktur” demişler.
Aşkın heyecan kimyası
Bunaltı zamanları, heyecan yaşantıları sırasında “adrenalin” ve “noradrenalin” miktarında artış olduğunu tüm dünyada bilmeyen kalmadı. Basit bir sınavdaki kaygı sırasında bile hemen artıveren bu maddeler, dev bir aşk sırasında, hele hele canımızdan daha çok sevdiğimiz insan bizi canımızdan bezdirecek, deli divaneye döndürecek şeyler yapıp duruyorsa, sürekli belirsizlik içinde bırakıyorsa, yediğimiz yemeği, uyuduğumuz uykuyu haram ediyorsa, niye artmasın ki? Şüphesiz adrenalin ve noradrenalin taraftarı olduğumuz takımın maçını izlerken yanımızda olduğu gibi aşk yaşantımız sırasında da bizimledir. Sevdiğimizleyken yüzümüzün kızarmasından, kalbimizin kıpır kıpır etmesinden, dilimizin, damağımızın kurumasından, heyecanımızdan onlar sorumludur. Bunlar haddizatında kötü şeyler de değil, kim ki karşısındakini bu hâlde görürse onu daha çekici buluyor. Âşığın heyecanı deyince hemen beyindeki bir başka maddeden daha bahsediliyor. Canlandırıcı etkisi nedeniyle madde bağımlılarının kullandıkları ‘amfetamin’e çok benzeyen ‘feniletilamin’ adlı maddeden. Çikolata yemenin de uyardığı bu madde, paraşütle atlamak gibi yüksek heyecan verici olaylarda devreye giriyor. Hazla heyecanı bir arada açıklayabildiği için aşk araştırmacıları aşkla ilgili birçok durumu feniletilaminle izah yoluna gidiyorlar, bu maddeden o kadar çokça bahsediliyor ki ona artık “aşk molekülü” adı veriliyor.
Bağlanmanın kimyası
Bağlanma (attachment) konusunda aşk araştırmalarından çok önce epey yol alınmış ve ortaya çıkan bilgiler, psikiyatri ve çocuk psikiyatrisine aktarılmıştı. Hayvan davranışlarını inceleyen bilim dalı olan etolojiden etkilenen psikoloji araştırmacıları, bağlanmanın insanda da hayvanlardaki kadar önemli olduğu sonucuna ulaşmış, anne-çocuk ayrılıklarının ruh sağlığına etkisi konusunda birçok verimli bilimsel çalışma yapılmıştı. Aşk araştırmacıları, bağlanmanın, romantizm ve cinsellikle birlikte aşkın sacayaklarından birisi olduğunu düşündüklerinden hemen dikkatlerini bu bağlanma araştırmalarına çevirdiler. Âşıkların beyinlerinde “oksitosin” hormonu ve “endorfin” adı verilen kimyasal aracı maddelerin miktarında, etkinliklerinde artış bulmaları onları rahatlattı. Demek ki tıpkı anne-çocuk ilişkisinde olduğu gibi iki sevgili arasındaki güçlü bağ oksitosin sayesinde kuruluyor, üstelik hem erkek hem kadın beynindeki oksitosin etkinliğindeki artış onları bir yandan da ebeveynliğe hazırlıyor; endorfin ise âşıkların sakin, ferah ve güvende hissetmelerini sağlıyor, diye düşündüler. Durun, “Kafamız karıştı, şimdi söyleyin bize âşık endişeli mi yoksa sakin mi?” diye sormayın hemen. Cevap her ikisi de, daha doğrusu siz araştırmacılarımıza âşığınızın beynini gösterin onlar size söylesinler. “Âşığın beyninde sadece herhangi bir anda saptanan maddelere göre sonuç değişecekse, bunun nesi aşk araştırması, âşıkların beyinlerini aşk bitene kadar kaydettiğinizde bulduğunuz sonucun bir anlamı olabilir belki!” derseniz, size bir cevap veren olmayacağından emin olun. “Oksitosin ve endorfin gibi maddelerin tüm insan etkinliklerinde beyindeki niceliksel hâllerini de bilimsel kayıtlara geçirmeksizin aşk gibi olağanüstü bir olgudaki durumlarıyla ilgili de konuşmanızın anlamı olmaz?” diye görüş belirtirseniz, kapılar yine yüzünüze kapanacaktır.
Cinsellik aşkı doğurur mu?
Aşk araştırmacılarının didiklemelerinden nasibini alan diğer maddeler ise üremede ve cinsel davranışta rolleri olduğu düşünülen “testosteron” ve “vazopresin” gibi hormonlar. Bu maddelerin cinsel davranıştaki rolleri kesin olarak bilinmiyor ama aşk yaşantısı sırasında cinsel arzunun neden arttığı sorusuna cevap ararken araştırmacılar “işte bundan” demek için bu maddeleri gündeme getiriyorlar. Bazı kimseler güçlü cinsel çekimin ve cinsel yaşantının insanı âşık olmaya teşvik edeceğini düşünüyorlar. Ama aslında titiz araştırmalar onları pek de doğrulamıyor. Kaslarını geliştirmek veya başka nedenlerle kendilerine testosteron enjekte eden kimselerde aşk yaşantısı nasıl daha sıklaşmıyorsa, cinsel arzu ve yaşantı da aşkı gündeme getirmiyor. Ama yine de bazı tecrübeler ve hormonların birbirlerini tetikleyebileceği şeklindeki teorik bilgiler, cinselliğin de aşk oluşturabileceğini düşündürüyor. Benzer şekilde cinsellik ve bağlılığın karşılıklı olarak birbirlerini etkileyebileceklerini öne süren araştırmalar da var.
(Devam edeceğiz…)
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 10 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.



