23 Şubat 2020

Toplum

Yorum yap

Yazdır

Eko-faşizm: Hedef sadece Türkler mi?

Almanya’nın Hanau kentindeki iki ayrı nargile kafeye yönelik beyaz faşist saldırıda 11 kişi öldü. Bu saldırı, Almanya’da ırkçılık ve nefretin, toplumu nasıl zehirlemeye devam ettiğinin göstergesi oldu.

Frankfurt yakınlarındaki bir banliyö kasabası Hanau’daki iki nargile kafeye saldıran 43 yaşındaki Tobias Rathjen geride bir video ve 24 sayfalık bir manifesto bıraktı. Manifestoda, aralarında Türkiye ve İsrail de olan 20’den fazla ülkenin halklarının yok edilmesi gerektiğinden bahsediliyor. Rathjen çevrimiçi olarak gizli kült örgütlerin sayfalarına da yazılar yazmış. Hanau saldırganının arkasında bıraktığı notlarda, Yeni Zelanda’da 15 Mart 2019’da bir camiye düzenlenen ve 50’den fazla insanı öldüren katilin arkasında bıraktığı 75 sayfalık metinden etkiler görülüyor. Her ikisi de ırkların saflığını bozan ve yok edilmesi gereken ırklardan bahsediyor. İnternet ortamındaki çevrimiçi forumlarda vakit geçiren, kendini toplumdan izole etmiş, kadınlarla sorunlu radikal bir profil var karşımızda. Bu açıdan aslında iki katliamın failleri birbirlerine çok benziyorlar.

Eko-faşizm

Hatırlanırsa Yeni Zelanda katili de kendisini eko-faşist olarak tanımlıyordu. Her iki saldırının da kodları burada gizli. Eko-faşistler, insan ırklarını da tıpkı doğal hayvan türleri gibi görüyor. Malum, hayvanlar âleminde her hayvanın bir ekosistemi var. Aslan eşekle, eşek köpekle, köpek balinayla aynı ekosistemi paylaşmıyor. Her hayvan kendi türüyle birlikte yaşıyor, kendi yiyeceğinin peşinde koşuyor ve diğer türlerle de hiyerarşik bir ilişki içinde.

Eko-faşistler de her insan ırkının kendi doğal alanı içinde yaşaması gerektiğini savunuyor. Beyazlar beyazlarla, Asyalılar Asyalılarla ve kendi coğrafyalarında. Onlara göre, ırklar asla birbirine karışmamalı. Ari ırk en üstün ırk olduğu için Asyalılar asla onların doğal sınırları içinde olmamalı.

Son zamanlarda artan beyaz faşizm ırkların saflığını savunan dinimsi inançlara benzeyen kültlerden besleniyor. Göçmenlere yönelik saldırılarda Türklerin de bulunması hedefin doğrudan Türkler mi olduğunu akla getirdi. Ama görülüyor ki, Türkler beyaz faşizmin katilleri için sadece sembolik bir hedef. Türkler, katilin Müslümanlara, göçmenlere yönelik öfkesinin sadece sembolik bir ifadesiydi.

Kullanışlı kötülük

Dünyayı karamsar görmeye başladığımızda, yenildiğimizi hissettiğimizde, öfkemizi yöneltmek ve çıkarmak için kullanışlı bir kötülük icat ederiz. Başımıza gelen her şeyin sorumlusu da işte o kullanışlı kötülüktür.

Güvensizlik ve risk arttıkça çoğu zaman tarihsel anlatılar da dini yorumlarımızın imdadına koşar. Bu anlatılar içinden seçilmiş semboller ile kült ve ezoterik inançlar yeniden harmanlanır.

Eko-faşistler ve beyaz faşistler de bu düşünce sistematiğini izliyor. Yalnızca kendilerine ait olması gerektiğini düşündükleri imtiyazların gasp edildiği kanısında olan, Tanrı tarafından onlara bahşedilmiş olanın ellerinden alındığına inanan her topluluğun verdiği tepkiyi veriyorlar aslında. Onların ‘kullanışlı kötülük’ olarak seçtikleri grup dün Yahudilerdi, sonra zenciler oldu, şimdiyse Türkler.

Dünyanın yalnızca şimdi değil, varoluşundan bu yana kötü olduğuna inanan bu düşünce sistematiğine göre, dünyayı kurtaracak olanlar kutsanmış, özel topluluklardır. Hayat, Zerdüşt ve Maniheist dinlerinde olduğu gibi iyilik tanrısını temsil eden Ahura Mazda ve kötülük tanrısını temsil eden Ehrimen arasında ebedi kapışma döngüleriyle devam eder. Beyaz ırkın üstünlüğünü savunanlara ve eko-faşistlere göre, bu döngüde Ehrimen’in yerini şimdi Türkler dolduruyor zira Türk, Müslümanların Batı ile karşılaşmasından bu yana yaklaşık 1000 yıldır İslam medeniyetinin mirasını da sırtında taşıyor. Türklerin bu mirası sahiplenip sahiplenmemesi ise Batı için çok da fark etmiyor çünkü özellikle de fay hatlarının hareketlendiği, sosyal ve ekonomik sorunların baş gösterdiği zamanlarda bu miras her daim önemli hale geliyor.

Luther ve Erasmus’tan Hanau katliamına

Söz gelimi 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’nın ortalarına kadar gelmesi aynı tepkilere yol açmıştı. Sadece siyasetin değil, teolojinin de ana konusu Türkofobi olmuştu.

O dönemde, 16. yüzyıl Avrupası ilginç bir kriz yaşıyordu. Almanya’da ortaya çıkan Protestanlık, Vatikan’ın otoritesini sarsmaya başlamıştı. Vatikan uzun süredir yaşadığı krizler sonucunda artık Avrupa’yı bir arada tutan otorite olmaktan uzaklaşıyordu. 16. yüzyılda mukaddes Roma Cermen İmparatorluğu’nun dağılması ve Alman topraklarında mahalli prensliklerin doğuşu arasındaki dönemde, Eski Kıta içeriden gelen büyük bir tehditle karşı karşıya kaldı: Protestanlık, Avrupa’da yalnızca Vatikan’ın dini otoritesini sarsmıyordu, Vatikan’ın temsil ettiği birleşik Avrupa ruhunu da tehdit ediyordu.

İşte böyle bir kriz anında dışarıdan gelen Türk baskısı 16. yüzyıl Avrupa’sını İslam, hatta Türk korkusu karşısında adeta birleştirdi, Batı hem bu tehdide karşı durabilmek hem de kendi içindeki krizi atlatabilmek için Türkofobi’ye tutundu. Batı kültür dünyasında oldukça meşhur olan Desiderus Erasmus ve Martin Luther ise Türk üzerinden hesaplaşmanın teolojisini yazdı.

Luther Of The Turks adlı risalesinde, Türklerle neden savaşılmaması gerektiğini savunurken, Papalığın yeni bir Haçlı ordusu kurma teşebbüsüne karşı çıkıyor, “önce oturun, kendinize bakın” diyordu. Luther’e göre, iyi Hıristiyan olmadıkça savaş da kazanılmazdı.

Erasmus ise On War against the Turks adlı eserinde, Luther’e cevap verirken, iyi bir Hıristiyan olmadıkça Türklere karşı zafer kazanamayacakları konusunda Luther’in görüşlerini onaylıyor, “Ama bunun için Papalığı yıkmaya değil, aksine İsa’nın sancağı altında ve salt onun desteğinden güç alarak savaşmaya ihtiyacımız var” diyordu. Luther’in aksine Türklere karşı birlik içinde savaşılması gerektiğini, bunun ‘biz’ olarak tanımladığı Hristiyanları bir araya getireceğini söylüyordu.

Yaklaşık altı asır sonra yine Avrupa’nın göbeğinde yeni bir ırkçı faşist saldırıda katil, Ari ırkın dışında tüm halkları ve göçmenleri saflığı bozan bir ur gibi temizlemekten bahsediyor. Almanya’nın nüfusunu yarıya indirerek Almanya’yı dünya kupasında şampiyon yapma planlarından söz ediyor. Dünyayı çocukları kaçıran, tecavüz eden gizli örgütlerin yönettiğine inanıyor. Tüm bu bilgiler, komplo teorilerinin beyaz faşizmi nasıl besleyebileceğini göstermesi açısından oldukça önemli. Bir zamanlar Türkler çocuklarımızı kaçırıyor diye ortalığa dökülen Ortaçağlı papazlar gibi, göçmenlerin, aşağı ırkların kendilerine komplo kurduğuna inanıyor. Toplumsal olarak arınmanın yolunu da, toplumunu ve ırkını kirlettiğini düşündüğü göçmenlerden kurtulmakta buluyor.

Bir düşman yaratmak

Erasmus kokuşan kilise yapısının, sürekli iç savaşlarla yıpranan Avrupa’nın farkındaydı. O, Türk korkusunu Hıristiyan bir Avrupa ideali için kullanmak istemişti. Hem Hanau hem de Yeni Zelanda katilinin arkasında bıraktığı metinlere ve videolara baktığımızda beyaz ırkçılığı yeniden diriltmek için Türk korkusunu öfkelerinin merkezine aldıklarını görüyoruz.

Avrupalı yöneticiler ise toplumlarını zehirleyen beyaz faşizmi hâlâ görmezden geliyorlar.

Ortaçağ Protestanlığının üç düşmanı vardı: Türkler, Katolikler ve Yahudiler. Erasmus ve Luther’de bu daha çok Türkler ve Yahudiler olarak sembolleştirilmişti. Beyaz ırkçı faşizm Almanya’da bu düşmanları yeniden diriltmek istiyor. Tobias Rathjen de tüm dünyayı Yahudi ve Müslümanlardan temizlemeye çağırıyordu.

20. yüzyılın başlarından itibaren özellikle Avusturalya ve Almanya’da ırkçılığı savunan Thule gibi birçok gizli tarikat kuruldu. Irkçılık, Avrupa’ya gelen göçlerin artması, ırksal melezleşme, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın çöküşü, serbest ticaret anlaşmaları, geleneksel imalat sanayinin yok olmaya başlaması, liberalleşme ve küreselleşme gibi gelişmelere tepki olarak sürekli büyüdü. Bir kartopu gibi büyüyen ve çevrimiçi formlarda gizemli, komplo teorilerine inanan cemaatlerce beslenen beyaz faşizm önlem alınmazsa daha çok can alacak gibi.

Asıl mesele

Asıl mesele ise beyaz ırkçılığın ‘bozuluş’ ifadesiyle tanımladığı bu sorunların sorumlusu olarak göçmenleri ve Müslümanları görmesi. Bir zamanlar Nazilerin tüm kötülüklerin sebebi olarak Yahudileri görmeleri gibi şimdi de bu faşizm Avrupa’daki kötü gidişin tüm sorumlusu olarak Müslümanları görüyor ve onları şeytanlaştırmaya çalışıyor.

Müslümanlara yönelik okumalarını ise Türkler üzerinden yapıyorlar. Dün Luther ve Erasmus Avrupa’yı Türkleşme konusunda nasıl uyarıyorsa bugün de beyaz faşizm Avrupa’nın etnik olarak farklılaşmasını bir Türkleşme olarak görüyor. Çünkü onlara göre Türk eşittir Müslüman demek. Onların gözünde, Türkler söz dinlemiyor, dün olduğu gibi bugün de sınırları aşıp her yerde görünür oluyorlar.

Hedefte sadece Türkler mi var?

Bu noktada hem Yeni Zelanda hem de Hanau saldırısındaki okült (Yahudi, Hristiyan ve İslam’ın söylemediği kainata ve Tanrı’ya ilişkin gizemli bilgiler) ve kült (karizmatik liderlik ve yüksek adanmışlık içeren mistik) inançlar ve mitik sembollerin arkasında yatan ekosistemi de doğru anlamak faydalı olacaktır.

Beyaz faşizmin dayandığı Pagan dünya görüşü, tarih ve siyaseti, yüce ırk olarak bilinen Aryanlar ile Judeo-Hıristiyanlığın (Yahudiliği tanıyan Hıristiyan mezhepler) şeytani, doğal olmayan güçleri arasındaki kozmik bir savaş olarak algılar. Hitler yanlılarının öne sürdüğü anti-hümanist fikirleri savunan Fransız ezoteristi Savitri Devi’nin eserlerinde ifade/iddia edildiği üzere; Aryanlar bir zamanlar doğayla uyum içinde yaşıyor ve Altın Çağ hüküm sürüyorken, Judeo-Hıristiyanlık dünyayı karanlık bir çağa sokmuştur. Aryan ırkı dünya, yaşam ve doğayla özdeşleşmişken, çamur ırklar “ölüm ve çürümeyle” temsil edilir. Türkler de Adem’in oğlu Kabil’in soyu olarak bu kötülüğün bir devamı addedilir. İşte bu nedenle saf beyaz ırkın bozulmasına neden olan Judeo-Hıristiyanlıkla aynı safta Türkler de yer alır.

Aslında dünden bugüne değişen pek bir şey olmadı. Amaç, ister Avrupa içindeki hesabın görülmesi ister birleşik bir Avrupa ideali oluşturmak olsun, Türk/İslam kimliği tüm hesapların üzerinden görülebileceği kullanışlı bir düşman imgesiydi, bugün yine öyle…

Göçlerin arttığı, siyasal ve ekonomik krizlerin derinleştiği, geleneksel yapıların çözüldüğü, köklerin koptuğu bir çağda teoloji yeniden düşmanlıkları kışkırtan bir dile eviriliyor. Tarihin derinlerinde yatan düşmanlıklar yeniden hatırlanıyor. Bu yüzden Hanau katili ve beyaz ırkçılık için Türk korkusu ve düşmanlığı tüm kötülüklerin sebebi olarak yeniden üretime sokuluyor.

Ama unutmayalım ki, beyaz faşizm yalnızca Türklerden ve göçmenlerden değil kültürlerin iç içe geçtiği, bir arada yaşadığı, çok kültürlü dünyamızdan, demokrasinin tüm kazanımlarından nefret ediyor. Dünya artık 16. yüzyıldaki gibi sınırların örülebileceği bir dünya değil. Bu yüzden bu savaş artık Avrupa’nın tam göbeğini, kendi evini yakacak, eğer durdurulmazsa…

Twitter’dan takip edin: @hilmidemir60

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Şubat 2020’de yayımlanmıştır.

Hilmi Demir

Prof. Dr. Hilmi Demir, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Bölge Çalışmaları Program Danışmanı, Radikalleşme, Selefilik, İslami Hareketler Uzmanı.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend