7 Ağustos 2020

Toplum

Yorum yap

Yazdır

Evden Çalışma: Daha çok özgürlük mü, sürekli gözetim mi?

11 Mart sabahı İngiltere’de COVID-19 vaka sayısı 590’a çıkınca, birkaç saat içinde birçok şirket çalışanların sağlığını korumak için yıllarca pek de pas vermedikleri uzaktan çalışma modeline geçti.

Çalışanlar bu senaryoya kesinlikle hazırlıksız yakalandılar ama işverenler de işgücünün uzaktan çalışması pratiğine pek kafa yormamışlardı.

Birkaç gün içinde LinkedIn, Facebook, Instagram gibi platformlar herkesin esnek çalışma tecrübelerini anlatan hikayeler ve online takım fotoğraflarıyla dolup taşmaya başladı. Ofis kapısından 10 dakika geç girince size manalı bakan yöneticiler çalışan bağlılığı meleklerine dönüştüler. Emekçilerimizi bir anda hatırladık; büyük puntolarla kendileri için methiyeler dizdik… Şaşırdılar! Yogaya başlayanları, birkaç dil öğrenmek için online kurslara katılanları, ekşi maya ile hayatlarında ilk defa ekmek yapmak için kolları sıvayanları görünce, beş yıl boyunca bilfiil yaşadığım uzaktan çalışma tecrübemi pek sefil kullandığımı düşünüp bir an için kendimi kötü hissettiğimi itiraf etmeliyim.

Neredeyse nörotik denebilecek seviyelere ulaşan üretkenlik çılgınlığı hazirana geldiğimizde hız kesti. COVID ile yatıp kalkmaktan yorulduk. Hem çalışanlar hem de işverenler, mevcut durumun yarattığı yeni gerçekleri hazmetmeye çalışırken, gelecekle ilgili kafaları kurcalayan ‘yeni normal’e ilişkin avantajları ve kaygıları da nasıl yöneteceklerini düşünmeye başladılar.

Türkiye’de evden çalışma oranı yüzde 68’e çıktı

Amerika merkezli danışmanlık şirketi Willis Towers Watson’un COVID-19 İşveren Aksiyon ve Hazırlık Planları Araştırması Türkiye sonuçlarına göre, pandemi öncesi %14 olan uzaktan çalışma oranı pandemi ile %68’e yükseldi. Bu dönem, çalışan ve işveren perspektifinden bazı kazanımlar ve beraberinde de endişeler getirdi.

Kazanımlar cephesinden bakarsak; evden çalışmanın yaygınlaşması, özellikle İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde çalışanların zamanlarının ve enerjilerinin büyük bölümünü yolda harcamak yerine işlerine odaklamalarına imkân verdi. Gün içindeki sayısız uzun toplantılar azaldı. Kuşkusuz, çalışanların işlerin yürümesi için gösterdiği özveri, iş hedeflerine ve teslim zamanlamasına uyulması, süreç içinde evden çalışmanın işleri aksatmadığını hepimize gösterdi. İş yaşamının betonlaşmış ‘9-5’ sendromu kırıldı. Çalışanlar daha uzun saatler çalıştı ama daha iyi hissettiler. Evde hem çocuklarıyla ilgilenmek hem de mesailerini sürdürmeye çalışanlar için elbette tablo bu kadar pembe değildi.

Endişeler hanesine çalışanlar tarafından yazılanların başında, ev şartlarının uzaktan çalışmaya uygun olmaması geliyordu. Masa, sandalye gibi ofis gereçlerinin yetersizliği ve aynı zamanda artan internet harcamaları çalışanların masraf yapmalarına sebep oldu.

Kurumlar açısından uzaktan çalışmanın artı ve eksileri

Kurumlar açısından konuya bakarsak mevcut durum kira, ısıtma, aydınlatma, bakım gibi topyekûn ofis giderleriyle beraber servis, yemek hizmetleri masraflarından tasarrufa imkân sağladı. İnsan sağlığının önemi anlaşıldı ve çalışanın değerli olduğu daha fazla hissedildi.

Bu dönemde, belki de en avantajlı şirketler, teknolojiye yatırım yapan ve ‘agile’ yani çevik, hiyerarşinin yalın olduğu, bürokratik engellerin azaltıldığı, müşteri memnuniyeti için çalışanlara üretme ve gelişim imkânlarının sürekli sağlandığı, süreçlerin verimlilik ve performansa destek olduğu, komplikasyonun aza indirildiği çalışma biçimini doğru tanımlayıp bunu uygulamaya koyanlar oldu.

Uzaktan çalışma endişesi: İş güvenliği

Uzaktan çalışmanın verdiği, bireyin kendi kendiyle olma özgürlüğünün büyüsü azalınca çalışanda ortaya çıkan en belirgin endişenin uzun vadede iş güvencesi ve kariyer kaygıları olduğunu, hem İngiltere hem de Türkiye’de konuştuğum birçok insan kaynakları uzmanı dostum dile getirdi.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) haziran başı paylaştığı COVID-19 ve İş Yaşamı Raporu’ndaki rakamlar da bu endişeyi destekler nitelikte. Tahminlere göre dünyadaki çalışma süreleri pandemi öncesi döneme göre %11 seviyesinde azalacak. Bu, 305 milyon tam zamanlı çalışanın etkilenmesi yani iş ve gelirin azalması demek.

Yaşanan zor dönemin getirdiği ekonomik ve psikolojik etkileri hafifletmek ve bir nebze normale dönebilmek için işverenler mayıs-haziran döneminden itibaren ofise geri dönüş planları yapmaya başladılar. Bunun Türkiye’de daha hızlı, İngiltere’de ise çok daha temkinli bir süreç olduğunu söyleyebiliriz.

Çalışan ne istiyor: Evden çalışmaya devam mı?

Türkiye’de holding ve üretime devam eden şirketler, beyaz yaka için bir hafta A grubu, sonraki hafta B grubu olmak üzere çalışanları ofise getirme yöntemini uygulamaya başladılar. Çok önemli bir noktanın altını tekrar çizmekte fayda var. Kariyer gibi kaygılar olsa da, kendine vakit ayırmaya başlayan, mekân ve zaman baskısından daha az mustarip, yollarda ve trafikte helak olmaktan bıkmış işgücünün hemen ofislere dönmeye de pek niyetli olmadığını not düşmeliyiz. Ayrıca, koronavirüsünün ortadan kalkmadığı ve hâlâ tehdit oluşturduğu düşünüldüğünde, birçok çalışanın ofise dönmeye hazır olmadığı da bir gerçek.

Taze örneklere bakarak resmi biraz daha bütünsel görmeye çalışalım. Türkiye’de çalışanların %72,9’u evden ya da uzaktan çalışma sisteminin salgın sonrasında daha fazla uygulanmasını istiyor (Deloitte İşin Geleceği Araştırması, 2020). İngiltere’de ise sağlık gibi ‘anahtar iş kolu’ denen dallar dışındaki çalışanların işyerlerine dönüşü konusunda aceleci davranmadıklarını görüyoruz.

ICM ve YouGov’un haziranda gerçekleştirdiği Gelecekteki Esnek Çalışma Biçimleri Araştırması sonuçlarına göre, İngiltere’deki çalışanların %45’i COVID sonrası dönemde işverenlerin uzaktan çalışma biçimine devam edeceğini düşünüyor. Aynı araştırmaya göre çalışanların %81’i haftada birkaç gün çalışma modelinin kalıcı olmasını arzu ediyor. Dünyadan örneklere bakacak olursak, Fujitsu ‘İş Hayat Değişimi’ adını verdiği programla, 80 bin çalışanına evden çalışma imkanı tanıyacağını duyurdu. Bu kervana gecikmeden Twitter katıldı, arzu eden çalışanlarının isterlerse ‘sonsuza dek’ evden çalışabileceklerini açıkladı. Facebook da 2021 yazına kadar evden çalışacaklarını duyurdu. Bu, devrim denebilecek nitelikte bir karar. Madalyonun diğer tarafında, Türkiye’nin önde gelen şirketlerin bazıları, ‘uzaktan çalışma iş prosedürlerimizde yok’ diyerek çalışanlarının belli günler işe dönmesini yumuşakça ‘zorunlu’ kılmaya başladı.

İşverenlerin uzaktan çalışma korkusu

Bir gecede uzaktan çalışmaya döndük desek de, işveren tarafında hâlâ en belirgin kaygılardan biri güven konusu. Yıllarca uzaktan çalışmanın verimi düşüreceği, işlerin zamanında yapılmayacağı gibi endişeler yaşayan yöneticiler aslında gerçeğin pek de öyle olmadığını gördü.

Deloitte’un araştırmasına göre, evden çalışmanın iş süreçlerine ve verime etkisinin olumsuz olduğunu düşünenlerin oranı sadece %22. Doğası gereği Türkiye’de bunun en fazla olumsuz etkilerini gördüğünü söyleyen sektörler inşaat, lojistik ve eğitim. Aynı araştırma bize çok önemli bir ipucu daha veriyor; ‘Evden/uzaktan çalışmaya geçişte şirketler neden zorlanıyor?’ sorusuna verilen cevapların ilk sırasına, azımsanmayacak %43’lük oranla ‘kültür ve alışkanlıklar’ oturuyor.

Kültür ve alışkanlıklar, pandemi nedeniyle daha önce hiç tecrübe etmediği bir dönemden geçen iş yaşamında, hafızaların derin kuyularında gizlenmiş bazı önyargıların da hortlamasına neden oluyor. Bu önyargılar etrafında dönen sorular çeşitli olsa da özü şu: Uzaktan çalışmanın devam edeceği yeni normal bize daha çok özgürlük mü – belki buna daha çok esneklik demek daha doğru olacak – yoksa sürekli gözetim mi getirecek?

Geçmişten gelen çalışma kültürünün, alışkanlıkların ve önyargıların bir anda ortadan kalkacağını düşünmek gerçekçi olmaz. Şirketlerin bir kısmı uzaktan çalışmanın kendileri için yaratacağı olumlu maddi avantajı, çalışanlarına daha fazla esneklik vererek onların bağlılığını yükseltecek uygulamalara kanalize edecektir.

Diğer yandan klasik çalışma yöntemlerini benimsemiş, hiyerarşi, kurallar ve prosedürlerle çalışmaya alışmış iş kültürlerinin COVID-19 sebebiyle mecbur kalarak geçtikleri uzaktan çalışma modeline farklı duvarlar öreceğine yönelik işaretler alıyoruz. BBC ve Bloomberg’de yakın zamanda çıkan haberlerde, çalışanların performansını takip etmesini sağlayan bazı uygulamaların ve programların kullanımının arttığı söyleniyor. Personelin çalışmasını ve verimliliğini gözetleyen araçlar geliştiren Amerikan şirketi Hubstaff’ın CEO’su David Nevogt, mart ayından bu yana kendilerine yapılan başvuruların üç katına çıktığını belirtiyor.

Büyük birader bizi mi gözleyecek?

‘Big Brother is Watching You’ dönemi geri mi geliyor diye sormadan edemiyor insan. Lafı hiç eğip bükmeyeceğim. Eğer şirketler çalışanının verimini web’de ne kadar gezindiği, bilgisayara bağlı programlarda ne kadar süre harcadığıyla ölçecekse bu çok vahim bir durum.

90’lı yıllarda bazı şirketler bunu yaparlardı. Hatta bu çıktılar performans görüşmelerinde masaya konur, ‘vay internette bu kadar gezmişsin’ diye parmak sallanırdı. Amacım, konuyu dramatize etmek değil. Eminim, iyi çalışan deneyimi ve pozitif çalışan bağlılığı için dünyanın emeğini harcayan şirketler uzaktan çalışmayı uygularken polislik gibi bir kaygıya düşmeyecektir. Ancak, az da olsa, kapalı kapılar ardında bazı yöneticilerden böyle fikirler geliyorsa bunu etraflıca düşünmek ve sonuçlarını ölçüp biçmek durumundayız.

Piyasada takip programları olarak bilinen ActivTrak, Time Doctor, Teramind, and Hubstaff gibi çalışanların bilgisayar başındaki adımlarını takip eden uygulamaların, e-mail paylaşımları, dosya hareketleri, mevcut programlarda harcanan süre, Facebook, Youtube veya benzeri programlardaki kullanıcı aktivitelerini raporlanma ve her 30 dakikada bir bilgisayar ekranından görüntü alma gibi özellikleri bulunuyor.

Bazı uzmanlar bu kadar yakın kontrolün çalışanlarda aşırı endişe yaratacağı, güvensizliği körükleyeceği, yöneticilerle ilişkileri bozacağı ve bilgisayar başından kalkmaktan korkarak kahve molası bile vermekten imtina edecekleri, tamamen stres arttıran bir egzersiz olacağı görüşünde. Bu yaklaşımın, bunca yıldır şirketlerde hayata geçirilmeye çalışılan well-being programlarını da anlamsızlaştıracak bir durum olduğunun altı çizilmeli.

Konuya tek taraflı bakmamak da gerekir. Bazı iş kollarında polislik amacı olmadan, yapılan işe ilişkin data toplama uygulaması yeni değil. Örneğin çağrı merkezi, satış veya üretime direkt etki eden rollerde görev yapan çalışanların iş aktiviteleri kayda alınıyor. Bunlardan çıkan dataların müşteri hizmetlerinin iyileştirilmesi ya da üretimdeki riskleri azaltacak aksiyonlara dönüştürüldüğü birçok işkolu var. Buradaki amaç, veriden pozitif olarak yararlanmak ve bunu çalışana karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmamak olmalı.

İşin püf noktası doğru, şeffaf ve açık iletişim. Kontrol etme ve veri toplama ihtiyacı varsa bunun çalışana dürüstçe nedenleriyle iyi anlatılması, hatta rızasının alınması gerekebilir. Bu tartışmada, konunun kişisel verilerin korunmasına yönelik kanun perspektifinde hukuksal yönünün de olabileceğini unutmayalım. Bu tür verilerin toplanmasının elzem olduğu durumlarda, datanın ve raporların çalışanla muhakkak paylaşılması, çıktıların ne amaçla kullanılacağının açıklıkla anlatılması en sağlıklı yaklaşım olacaktır.

İnsanoğlu aylardır kapalı kalmanın verdiği sıkıntıyla, günlük hayatın normale dönmesini sabırsızlıkla bekliyor. COVID-19 hız kesmiş gibi gözükse de sonbahar ve kışın nasıl bir tablo ile karşılaşacağımız meçhul. Şirketler iş yapış biçimlerinin bir günde değişebildiğini gördüler. Çalışanlar da uzaktan çalışmanın avantajlarını yaşadılar. Kesin olan bir şey var ki, pandemi devam etse de etmese de uzaktan çalışma artık bir gerçek ve bu yöntem hayatımızın parçası olmaya devam edecek. Uzaktan çalışmayla özgürlükler kuşkusuz artacak ama şirketler de verimi ve performansı istenen seviyede tutabilmek için kontrolü elden bırakmak istemeyecek.

Hepimiz daha önce tecrübe etmediğimiz bir dönem geçiriyoruz. Bu süreç hepimizi dönüştürecek ve bu dönüşümün nasıl bir dünya yaratacağı ise herkesin yaptığı tercihlere göre değişecek. Yaşadığımız bu ilginç tecrübeden sağlıklı öğretiler çıkaran, enerjisini akla, sahip olduğu değerlere ve kaynaklara kanalize edenler öncü olacak.

Sözü Norveçli oyun yazarı Henrich Ibsen’in şu akıl dolu tavsiyesi ile bitirelim: Tecrübe bir gözlüktür, onların sayesinde ikinci defa daha iyi görürsünüz.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 7 Ağustos 2020’de yayımlanmıştır.

Alim Erginoğlu

Alim Erginoğlu - Danışman olarak 15 yılı aşkın bir süredir hem Türkiye’de hem de yurtdışında bir çok kurumun bağlılık araştırmaları ve çalışan deneyimi yolculuğunda emek veriyor. 2006 yılında Willis Towers Watson Londra ofisinde çalışmaya başlayan Erginoğlu, kurumun Birleşik Krallık, İrlanda, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Türkiye dahil bir çok global projesinde görev aldı. Kariyerine Koç Holding’de MT olarak başladı ve ve daha sonra Arcelik/Beko’da Kurumsal İlişkiler ve Holding’in Gümrük Birliği takımlarında görev aldı. Whichcontent ve Ipsos MORI Londra ofislerinde kıdemli danışman olarak, çalışan bağlılığı, çalışma kültürü ve well-being konularında bir çok projeyi yönetti. Üç kanser vakasından sonra hayata pozitif bakmayı ve onunla uzlaşmayı öğrenen, Alim Erginoğlu kendi akışını ‘Bir Türk, Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya’ kitabındaki acemi karalamalarıyla anlattı.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend