29 Mayıs 2020

Toplum

Yorum yap

Yazdır

Yeni hayatımızda eski alışkanlıklar mı?

Hayatlarımız, yaşadığımız şehirlerdeki değişiklikler çevremizdeki yüzü maskeli insanlar, araya konmaya çalışan sosyal mesafe ile mi sınırlı kalacak yoksa gittiğimiz parklardan yemek yediğimiz restoranlara, her şey değişecek mi, bunları zaman gösterecek. Pek çok insan gibi biz de bu soruların yanıtlarını hem Türkiye’nin seçkin ve konusunun uzmanı yazarlarında hem de farklı uluslararası yayın organlarında aradık.

Sosyal mesafeye uygun şehirler için yeni fikirler” başlıklı çevirimiz, dünyanın dört bir yanından şehir planlamacılarının sosyal mesafeye uygun kentler için yaptığı tasarımları, çok etkileyici görseller eşliğinde anlatıyordu. Kaldırımların genişletilmesi gibi öngörülebilir önlemlerin yanı sıra ‘kimseyle karşılaşmayacağınız parklar’ ya da ‘güvenli yemek bölgeleri’ gibi alışılmadık fikirler yeni hayatlarımızın parçası olabilir. Foreign Policy dergisinin “Pandemiden sonra şehirlerde hayat nasıl olacak?” başlıklı derlemesinin önemli bölümlerini çevirdiğimiz yazıda ise, şehir planlaması, şehir idaresi, tarih ve sağlık alanlarında uzmanların olduğu dünyanın önde gelen 12 düşünürünün pandemi sonrası şehir hayatına dair tahminleri yer alıyordu. Tersine şehirleşme, Hindistan gibi kalabalık ülkelerde daha yavaşlamış ve nüfusu azalmış şehirlerle karşılaşabiliriz yakın gelecekte. Ama daha ziyade öne çıkan görüş şuydu: Bu salgın daha iyi bir kentsel gelecek için bir fırsat olabilir.

Bilkent Üniversitesi Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nden emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Feyzan Erkip de “Salgın sonrası kentlerimiz nasıl değişmeli?” başlıklı yazısında, kentlerin pandemi gibi krizlerden nasıl güçlenerek çıkabileceğini anlattı. Son yıllarda sıkça duyduğumuz ve muhtemelen daha da çok rastlayacağımız uyarlanabilir kent kavramı sayesinde kentlerin, maruz kaldıkları doğal afetler, göçler, ekonomik ve toplumsal krizler karşısında dinamik sistemlere dönüştürülerek ayakta kalabilmesinin yollarını gösterdi.

İnsanlık ve ruhlarımızın virüs ile sınavı

Koronavirüs salgınıyla mücadele ederken imkanı olan hemen herkes evine kapandı. Kimimiz bu dönemde hayatlarımız, değerlerimiz, gündelik pratiklerimiz ve bütün bunların anlamı üzerine düşünmeyi tercih ettik, kimilerimiz ise bu yüzleşmeden kaçındı. Fakat şurası kesin ki, hepimiz ölümün soluğunu ensemizde hissettik. Psikiyatrist, yazar ve düşünür Prof. Dr. Kemal Sayar “Hayatın anlamı ve o kapıyı aralamak” başlıklı yazısında, aklımızdan geçenleri okurcasına şu satırları yazdı: Bugüne dek yaşadığım hayat, benim seçtiğim ve istediğim bir hayat mıydı? Önceliklerim bunlar mı olmalıydı? Sayar, ölüm farkındalığıyla birlikte farkına varmamız gereken fırsatı da bu yazıda anlattı.

Bir diğer psikiyatrist ve felsefeci Prof. Dr. Cengiz Güleç ise yaşadığımız süreci postmodern hümanizm ve modernite üzerinden değerlendirdi “Postpandemi döneminde erdemlerimiz artar mı?” başlıklı yazısında. “Pandemi ne tür ruhsal sorunları doğuracak, postpandemi döneminde hangi görüşler öne çıkacak, kim neye sığınacak?” sorularına yanıt aradı. Bu sorulara felsefi ve psikolojik temelli derin yanıtlar verebilmek mümkün elbette ama hadi itiraf edelim çoğumuz bu dönemde yemeklere, ekmeğe sığındı. Tüketim ve yemek sosyolojisi alanlarında çalışan çok değerli Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer Yenal bu “sığınmanın” ardında yatan nedenleri, korona günlerinde yemekle sıkılaşan ilişkimizin bize ne öğrettiğini, evde ekmek yaparken neleri kavradığımızı, bu yaşadıklarımızın Korona sonrası hayatımızda ne tür izler bırakacağını “Kurdu nasıl pişirmeli?” başlıklı yazısında kaleme aldı.

Ortadoğu coğrafyasının en önemli çağdaş düşünürlerinden, Tunus’un eski cumhurbaşkanı ve hekim Munsif Merzûkî ise “Koronavirüs ve kardeşleri” başlıklı yazısında, insanlığın ortalama 20 yılda bir benzer korkuların esiri olduğunu hatırlatarak koronafobi yerine odaklanmamız gereken üç farklı alana işaret etti. Diğer yazısı “Acı verici gözden geçirmeler: İnsan haklarını yeniden düşünmek” de ise, salgının tabiatın kendini savunma mekanizması olabileceğini anımsatıyor ve insanın kendi sorumluluklarını ve insan hakları kavramını yeniden düşünmesi gerektiğine dikkat çekiyordu.

Korona süreci insanlığa dair özellikle iki olguyu da çok öne çıkardı: İyilik ve kötülük ya da dayanışma ve bencillik. Evlere kapandığımız için de kamusal alan kavramımız özellikle bu süreçte iyiden iyiye sosyal medya ile özdeşleşir oldu. Dünyayı etkisine alan ölümcül bir virüse karşı hep birlikte mücadele etmenin yarattığı o birleştirici hava zamanla sosyal medyada yerini linçlere, tartışmalara, hakaretlere bıraktı. Dini jeopolitik uzmanı Prof. Dr. Hilmi Demir de “Düşüncenin trolleşmesi ve ahlâka çağrı” başlıklı yazısında “düşüncenin trolleşmesi” olarak tanımladığı bu durumu herkesi içine doğru çeken, tüketen ve ahlaki olanın sonunu getiren bir gayya kuyusuna benzetiyordu. Müslümanlara ise ayrıca seslendi yazısında: Müslümanlar için trolleşmeye direnmek bir ahlak çağrısıdır.

Bir şeyleri düzeltmek için hâlâ başvurduğumuz adres ahlak olsa da, 21. yüzyıl ve hızlı tüketim trendinden hemen her değer nasibini aldı. İsmihan Şimşek de “Bir günah çıkarma ritüeli olarak gündüz kuşağı programları” başlıklı yazısında, dinin ekranlarda yer alma hallerine değiniyordu araştırma verilerine dayanarak… Medyanın rating getiren başlıca konularından biri haline gelen din, popstar vaizler ve çoğu zaman farklı uzmanlara sorulması gerekirken onlara yöneltilen sorular, ekrandan istenen dualar…

Stratejik öngörüden istihbarata alınacak dersler

Pandemi sonrasındaki yeni hayatımız elbette günlük yaşamımızla ve şehirlerimizle sınırlı kalmayacak. Dünya dengeleri de hızla değişme sinyalleri veriyor. Belki de biraz fazla… Sosyal medya platformlarından televizyon ekranlarına geleceğe dair öngörülerini paylaşanların sayısı hiç de az değil. Ancak yeni normale yönelik bu tahminlerin ne kadarı rasyonel, işte orası bir miktar tartışmalı. Gazeteci Mehmet Kancı da “Stratejik miyopluk ya da virüs kahinliği: Salgın sonrası dünya öngörülebilir mi?” başlıklı yazısında söz konusu tahminlerin matematikle, mantıkla, verilerle ne kadar örtüştüğünü tartıştı. Dayanaksız tahminler bir yana, bilimsel verilere dayanan öngörüleri ve bu dönemde çok ihtiyaç duyulan iki kavramı ise Büyükelçi, UNESCO Nezdinde T.C. Daimi Temsilcisi ve UNESCO Genel Konferans Başkanı Altay Cengizer “Çare fütüroloji ve iş birliğinde mi?” başlıklı yazısında anlattı.

Bu yeni dünyayı anlayabilmek için düşünürlerin ve stratejislerin hatırladığı eski bir durum ve alışkanlıksa Soğuk Savaş oldu. “Pandemi ikinci Soğuk Savaş’ı tetikledi” başlığıyla yayınladığımız yazıda, biz de bu eski alışkanlığa gönderme yaparak Dominique Moïsi’nin Institut Montaigne için yazdığı analizin önemli bölümlerini yayınladık. İdeolojilerine ve ekonomik gelişmelerine bakmadan bütün ülkeleri vuran koronavirüs ile ortak mücadelenin önemli ama kaçırılan bir fırsat olduğunu anlatan ve dünyayı böldüğünden söz eden Moïsi, pandemiyle mücadelenin ne yazık ki, Çin ile Batı arasındaki savaşı daha şiddetlendiren bir duruma yol açtığından şikâyet ediyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın Soğuk Savaş’a yol açtığını hatırlatan yazar şimdi pandeminin zaten işaretleri olan İkinci Soğuk Savaşı hızlandırdığından dem vuruyordu.

Bunun ilk örneklerinden birini de öncelikle ve belki de doğal olarak istihbarat savaşlarında gördük. Yazar kadromuza almaktan son derece memnun olduğumuz Merve Seren bu durumu “İstihbarat dünyasının COVID–19 savaşları” başlıklı yazısında bütün yönleriyle ele alarak, koronavirüs salgınının, Soğuk Savaş dönemini aratmayacak bir propaganda ve istihbarat yarışına nasıl dönüştüğünü ayrıntılarıyla ele aldı. İstihbarat topluluğu ve tıp dünyası arasındaki ilişkiyi ve yeni hayatımızda istihbaratın artık hangi yeni kabiliyetlere ihtiyacı olduğunu anlattı. Pandemiden istihbarat adına çıkarılacak dersleri aktardı.

Keskin Güç, yeni Soğuk Savaş ve yeni kavramlar

Pandemi öncesinde de aslında dünyamız hızla çok kutuplu ve çok aktörlü olmaya başlamıştı fakat artık bu çeşitliliğe her ülkenin hikâyesi de eklendi. Güçlü ya da güç toplamaya çalışan her ülke, pandemiyle mücadelesinden başlayarak, medikal diplomasi yapmaya çalışıyor ve bunun da ileride kuracağı ilişkiler için yumuşak güç olmasını arzuluyor. Fakat Prof. Tarık Oğuzlu’nun, ‘Korona sonrası dünyanın gerçeği: Keskin Güç” yazısında da vurguladığı gibi, yumuşak güç de bir yere kadar. Ülkelerin kendi hikâyelerini yalnızca anlatmakla kalmayıp, diğer aktörleri karalamaya ve onları sizden daha az meşru ve cazip aktörler olarak göstermeye çalışmaya başladığı yerde, artık yumuşak gücün bitip keskin (sharp) gücün ortaya çıktığı aşamaya geçildiğini anlatan Oğuzlu, pandemi sonrası dönemde bu eğilimin daha da yükseleceğine işaret etti.

Kesin Güç arayışlarının yoğunlaştığı bu yeni Soğuk Savaş döneminde, ABD ve Çin arasındaki mücadelede dünyanın gideceği yönü belirleyebileceği düşünülen merkezlerden birinin Avrupa Birliği olması yönünde bir beklenti var. Fakat pandeminin başında, AB’nin, kriz anlarında birlik olmanın gereklerini yerine getiremediği de gün gibi ortaya çıktı. AB’nin değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, konuya en gerçekçi ve soğukkanlı yaklaşan uzmanlardan biri olan Doç. Dr. Çiğdem Nas, “Korona krizi AB’yi yeniden inşa eder mi?” başlıklı yazısında, Avrupa bütünleşmesinin fikir babası Jean Monnet’in “Avrupa’nın krizlerle inşa edileceğine ve krizlerin çözümlerinin toplamı olacağına her zaman inandım” deyişini hatırlatarak AB’nin geleceğinin ne olabileceğini, hem umut veren hem de umutsuzluğa düşüren gelişmeleri kaleme aldı ve AB üyeleri arasındaki dayanışma krizini tüm yönleriyle ele aldı.

AB deyince ister istemez akla, onun lokomotif gücü ve Türkiye ile özel ilişkileri olan Almanya geliyor. İki ülke arasında bu kadar özel ilişkiler olmasına rağmen Türkiye’de Almanya uzmanı çok az. Bu konunun nadir yetkin uzmanlarından Yaşar Aydın da pandemi sonrası yeni dünyamızda Almanya’nın uluslararası politikadaki ve AB içindeki rolünü ve Birleşmiş Milletler, NATO, Dünya Ticaret Örgütü gibi organizasyon ve G-20, G-8 ve benzeri platformlardaki etkinliğinin nasıl bir şekil alacağını aktardı. ‘Almanya’nın olası adımlarının Türkiye için anlamı ne?’ sorusuna da yanıt aradı.

Türkiye’nin rolü ne olacak?

Korona sonrası dünyada Türkiye’nin rolü ne olacak? Bunun da ilk işaretleri çoktan görülmeye başlandı bile. Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi’nin (EDAM) Başkanı ve isabetli değerlendirmeleri, yapıcı eleştirileriyle hep düşündüren Sinan Ülgen pandemiyle birlikte artan ekonomik sorunlarından çıkış yollarını “Pandemi sonrası Türkiye için krizden çıkış senaryoları” adlı yazısında ele aldı, Türkiye’nin önündeki ekonomik fırsatları ve riskleri değerlendirdi. Ekonomik olarak en kısa sürede toparlanmanın yolunu, dünya tedarik zincirlerini kısaltmaya çalışan dünyanın orta noktalarından biri olan Türkiye yeni bir üretim üssü olup olmayacağını ele aldı.

Türkiye’nin yeni bir üretim üssü olmak için yapması gerekenler, Ülgen’in de anlattığı gibi emek isteyen bir durum. Fakat Türkiye’nin siyasi ağırlığını arttırmaya başladığı da, sınırlı Libya uzmanlarından Tarek Megerisi’nin de işaret ettiği gibi bir gerçek. Ona göre, Türkiye destekli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin General Hafter’e karşı ararda zaferler kazanması, Avrupa ülkelerinin bir an önce siyasi çözüm için Türkiye ile birlikte çalışmasını zorunlu kılıyor.

Libya’da kendi lehine yeni bir durum oluşsa da, Türkiye’nin çevresindeki meseleler ortadan kalkmış değil. Pandemiyle mücadele sırasında gözden kaçan ama ülkenin geleceğini yakından ilgilendiren yeni bir denklem oluştu. Fırat’ın doğusunda PYD ve diğer Kürt siyasi oluşumlar uzlaşma yolunda önemli mesafeler kat ettiler. Amaçları Suriye’de sona yaklaşırken meşruiyet kartını oynamak. Bu süreci kimlerin yürüttüğünü, arka planda neler olduğunu ve Türkiye’yi nelerin beklediğini Doç. Serhat Erkmen her zamanki gibi detaylarıyla, saha bilgisiyle mükemmel anlatan bir yazı kaleme aldı.

Suriye’de tek gelişme, şüphesiz bu değil. Suriye rejim lideri Beşşar Esed içeride ve dışarıda baskı altında. Kaynak yaratmak için yapılan uyuşturucu ticareti rejimin önemli aileleri arasında amansız bir çatışmaya dönüştü. Bu çatışmayı ve olası sonuçlarını, Suriye’de İran etkisinden rahatsız olan Rusya’nın da Esed rejimine desteğinin azaldığına dair işaretleri de size Alman haber dergisi Der Spiegel’in hazırladığı “Şam’ın çeteleri” yazısının belli başlı kısımlarını çevirerek aktarmaya çalıştık.

Pandemiler nasıl sona erer?

Koronavirüs sonrası yeni hayatımıza, eski alışkanlarımız çerçevesinde adapte olmaya çalışıyoruz ama hastalık ve virüs hâlâ birçok açıdan bilinmezliğini de sürdürüyor. “Koronavirüs hakkında bilmediklerimiz” yazımızda COVID-19’a ilişkin yeni bulguların hastalığın çok daha büyük sağlık sorunlarına yol açtığını ortaya koyduğunu ve ne yazık ki bilim insanlarının da hastalığı yeni yeni öğrendiğini ve henüz ellerinde gözlemden başka başvurabilecekleri yöntem olmadığını aktardık. Konuyla ilgili tartışılan başka bir nokta da, dünyadaki birçok gelişmiş ülkeden farklı bir yöntem uygulayarak, ama bunu da kendi mesafeli kültürlerine dayanarak yapan İsveç örneği oldu. İsveç’in sürü bağışıklığında ne ölçüde haklı olduğu yönündeki tartışmaları, bu yöntemin başka ülkelerde ne kadar geçerli olabileceğini de ele aldık.

Fakat, hepimizin aklındaki soru hâlâ değişmedi: Pandemiler nasıl sona erer? Bunu da tarihten örneklerle aktarmaya çalıştık. Ama umudumuz, tarihin tekerrür etmemesi. Özellikle Soğuk Savaş benzeri eski alışkanlıklarımızla.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Mayıs 2020’de yayımlanmıştır.

Semin Gümüşel Güner

Semin Gümüşel - İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’nden sonra Galatasaray Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında yüksek lisans yaptı. Gazeteciliğe 1996’da Siyaset Meydanı programında başladı, ardından Aktüel, Nokta ve Newsweek Türkiye dergilerinde, Al Jazeera Türk’te ve Habertürk’te çalıştı.

Ayşe Karabat

Ayşe Karabat - Fikirturu editörü. ODTÜ Siyaset Bilimi Bölümünü bitirdi. Yazmayı ve gezmeyi sevdiğinden gazetecilik yapmaya karar verdi. 1994’ten itibaren çeşitli radyo, TV ve gazetelerde çalıştı. Bir ara Filistin’de ve Lübnan’da yaşadı. Hayat yolunu sık sık Danimarka’ya düşürdü. Ortadoğu meselelerine merakı nedeniyle Kudüs’ün Gönüllü Sürgünleri ve Suriye Savaşları adlı iki kitap yazdı.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend