19 Mayıs 2020

İnsan

Yorum yap

Yazdır

Hayatın anlamı ve o kapıyı aralamak

İnsanın bu dünyadaki trajedisi, kaçınılmaz ölümlülüğünün farkında olarak yaşamasıdır. Boynumuzda ölüm fermanımızla doğar ve zaman içinde sevdiğimiz insanların ölümüne tanık oluruz. Kimileyin de ölümden saklanmakla ondan korunacağımızı sanırız, onu yadsır ve görmezden gelirsek sanki bizim semtimize uğramayacak zannederiz. Ernest Becker, dilimize de çevrilen klasik eseri Ölümün İnkârı’nda, insan uygarlığının nihai anlamda ölümlülük bilgisine karşı geliştirilmiş bir savunma düzeneği olduğunu yazar. İnsan bu dünyada kendi zamanını aşacak, onu sonsuzluğa taşıyacak ‘ölümsüzlük projeleri’nin bir parçası olmak ister. Hayatlarımızın sonsuza dek akıp gideceğini zannederiz bir yandan, sanki ölüm başkalarının başına gelecek bir şeydir. Koronavirüs sorunsuz bir biçimde akıp gitmekte olan hayatlarımızda bizi kendi ölümlülük gerçeğimizle buluşturdu ve bize kendi kaderimizin efendileri olmadığımızı hatırlattı.

Bu ölümcül salgın içimizin ta derinlerinde bekleyen bir endişeyi uykusundan sesledi: Ölüm endişesi. Ne güzel onu unutarak yaşıyorduk. Oysa ölüm farkındalığı derin bir biçimde hayatı besler. Ölümün nefesini ensesinde hisseden kişi hayatın onu “anlam”a çağıran davetine bir cevap vermek zorundadır. Ölümü fark etmek, bizi hayatın her alanını değerlendirmeye, bugünü daha dolu yaşamaya iter. Ölümü dikkate almak, bizim için varlığı da dikkate almaktır. Heidegger’e göre, “Ölüm yönelimli bir varlık olduğumuzun idraki; hayatlarımıza bir mana, bir duygu ve yönelim katar.” İnsanın kendi ölümlülüğüyle yüzleşmesi, yaşadığımız salgın gibi büyük felaketlerde sıklıkla olur. Kaos zamanlarında imkânın tohumları ekilidir: Hayata yepyeni ve kuşatıcı bir mana verecek olan yeni bakış açıları ve benliğimizi sigaya çeken bir nefis muhasebesi böyle zor zamanların meyvesi olarak bir bağış gibi, uzun bir kuraklıktan sonra yağan yağmur gibi, yağmurun ardından tüten toprak kokusu gibi ortaya çıkar.

Yokluk tehdidi ve daha güzel bir yaşam ihtimali

Maddi düzeyde yok olacağını bilmek, özellikle yakın çevreden birilerinin öte âleme göçünü yakından gözlemlemek, sevdiklerinin ölümünü yahut kendi yok olabilme ihtimalini hatırlatan travmatik bir olay yaşamak bu normal endişeyi tetikler. İnsan faniliğiyle yüzleşerek büyür, olgunlaşır.

Virüs salgını dışarıdaki hayatın tekinsizliğini, insanın mutlak acziyetini âdeta gözümüzün içine soktu. Ne kadar yaralanabilir ve kırılgan olduğumuzu bihakkın idrak ettik. Hepimizin içinde yüzen endişe, sokağın başladığı yerde emniyetsizliğin de başladığını, hayatın âdeta pamuk ipliğine bağlı olduğunu bize gösterdi. Ölümden saklanamayız, o bizi saklandığımız her kovukta bulur. Salgın bize bu tekinsizlik ve incinme deneyimini ilk elden yaşatır. Hayatta bundan sonra önüne geçilemeyecek, karşı konulamayacak bir yok oluş tehlikesi, varlığımızın göreceliğini hatırlatmaktadır. Güvenlik hisleri giderek zayıflar.

Şayet varoluş endişesinin kabulü ve yaşanması ile birlikte kişisel değişim ve gelişim aşaması başlıyor ise bu güvenlik duygusu sağlam temeller üzerinde yeniden, hatta eskisinden daha iyi bir şekilde yapılandırılabilir. Bu defa güvenlik hissi, hiçbir şeyin, hiç kimsenin sonsuza dek güvende olamayacağı bilgisi üzerine kurulu olduğundan, erişilmesi mümkün olmayan amaçlar için uğraşmak ve daha büyük, nevrotik endişelerle baş etmek gereksinimi kalmaz. Aslında insan kendi sonluluğunu idrak edebilmekle buradan daha dolu, daha bütüncül bir hayat tasavvuruna da ulaşabilir. İçimizi bir ürperti halinde yoklayan yokluk tehdidi, bizi bugünü daha tam ve güzel yaşamaya yönlendirebilir.

Alışveriş çılgınlığı mı ölümü yok sayma çabası mı?

Ölüm endişesi bambaşka biçimlerde de karşımıza çıkabilir. Ölümden saklanamadığımızda onun endişesini başka yollarla hafifletmeye çalışırız. Tuvalet kâğıtlarına saldırmaktan, dışarıdaki tehlikeyi tümden yok saymaya (gençlerin koronavirüse “meydan okuması”) kadar bir yelpazede uzanır bu tepkiler. Bazen madde bağımlılıklarına, aşırı yemeye, hız ve haz tutkusuna, sınırsız bir tüketim köleliğine dönüşebilir. “Benim başıma gelmez,” tarzı içi boş bir fatalizme meyledebilir. Kötü şeylerin başka insanların başına geleceğine dair bir yanılsamadan mustaribizdir. Halbuki en az tehlikede hissettiğimiz zamanlar, yaralanma ihtimalimizin en fazla olduğu zamanlardır.

Kaçış yolları çoktur, saklanma yolları türlü türlüdür. İnsanların şu karantina dönemlerinde internetteki alışveriş sitelerinden daha fazla alışveriş yaptıkları, giyim kuşam gibi hiç de yaşamsal olmayan malzemelere çok para harcadıkları vaki. Kimi insanlar yaklaşan ölüm tehdidi karşısında büsbütün umursamaz davranabilirler. Geleceğe gözlerini kapatır ve bugüne dair bir kadercilikle yaşarlar. Tedbirsiz bir tevekkül. Sorumluluk almadan bekleyiş, yani pasif sabır. Halbuki aktif sabır insanın üzerine düşeni yaptıktan sonra beklemesini ifade eder. Ölümle gözleri kamaşanlar ölümü inkâr ederek bu endişeden kendilerini korumaya çalışır. Kimse ölümün gözlerine doğrudan bakamaz. O yüzdendir ki onu unutmaya, görmezden gelmeye, yok saymaya çalışırız. Bu da bizi sağlıksız/nevrotik endişeye sürükler.

Hayatın kısalığını ve kırılganlığını aklımızdan asla çıkarmayalım ancak ölüm korkusunu dindirmeyi ve onu daha yüce bir şeye dönüştürmeyi de ihmal etmeyelim. İnsan düştüğü yerden doğrulabilir, endişe ve travmaya direnç gösterebilir, zorlayıcı bir tecrübeden daha güçlü ayrılabilir. Ölümün sokaklarda kol gezdiği bir tecrübe bizi kendi hakikatimizle buluşmaya, daha sahici ve cömert bir hayata yönlendirebilir.

Yoklukla yüzleşmek ve varlığını sızısını hissetmek

Apokaliptik motiflerle dolu bir zamandayız. İyi ve kötünün nihai savaşı. “Salgın zamanlarında,” diye yazmıştı Camus Veba’da, “insanda yerilecek şeylerden çok takdir edilecek şeyler vardır.” İçimizde bir ürperti olarak gezinip duran ölüm, bu salgınla birlikte yerinden doğruldu ve varlığını bize hatırlattı. Halbuki günübirlik hayatın hayhuyu içinde dikkatlerimiz dağılmış, sahici ve halisane bir varoluştan uzakta, maddi nişanelerin peşi sıra koşup duruyorduk. Şimdi paranın satın alabileceği bir şey kalmadı. Unvanların sağlayabileceği bir emniyet yok artık. Gözlerimizi hayata sımsıkı yumarak daha ne kadar yolumuza gidebilirdik. Elbet bir yerde toslayacaktık duvara. Yoklukla, faniliğimizle karşılaşmamak için gözlerimizi hayattan kaçırıyoruz; yaşıyormuş gibi yaşayarak, yaşayanlar mezarlığının bir üyesi olarak. Yoklukla karşılaşmaktan kaçmak hayatı marazi ve sahte biçimlerde yaşamamıza yol açar.

“Nevroz yokluktan kaçmak için varlığı inkâr etmektir,” der Paul Tillich. Bu bakışa göre marazi endişe, aslında hayata daha bilinçli bir katılım anlamına gelen varoluşsal endişenin bastırılmasından doğar. Ancak kendinin bilincinde bir varlık “varlığın sızısını” hissedebilir. Yoklukla yüzleşerek hayatımızı yerli yerine koyarız. Onu bir bütün olarak görüp bir yön tayin ederiz. Sadece ölümle yüzleşerek, onun kaçınılmazlığını kabullenerek, onu hayata katarak endişenin bizi felç eden etkilerinden arınabiliriz. Endişenin kaynağı gelecek korkusu ise gelecek ölümde son bulacaktır, endişenin kaynağı belirsizlik korkusu ise ölüm en büyük belirliliktir. Virüs salgını, bizi içimizdeki iyiyi ortaya çıkarmaya, içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatı yaşamaya davet ediyor. Yaşanmaya değer bir hayatın nasıl olması gerektiğini ancak ölümle burun buruna geldiğimizde anlıyoruz.

Doğu ve Batı uygarlıklarında ölüm

Modern Batı uygarlığı ölümü yok sayma eğilimindedir. Günlük hayat hız ve meşguliyet üzerine inşa edilir, ölümden kaçılabilecek kadar uzağa gidilmek istenir. Doğu toplumları ise ölümle daha barışık yaşar gibidir. Ölüm bir yabancı değil, hayatın her anında karşımıza çıkabilecek dost bir yüzdür. Hayatlarımızın üzerinde mutlak bir kontrole sahip değilizdir. Batı toplumlarında belirsizliğe tahammül daha azdır, hayatın neden sonuç ilişkileri ekseninde düzenlenebilmesi beklenir. Oysa Doğu toplumları belirsizliğe daha kolay tahammül eder, ölünün her an yanı başımızda belirebileceği hakikatiyle beraber yaşar.

Koronavirüs bizi yepyeni bir gerçekliğe uyandırdı. Aşina olan yabancı, güvenli olan tekinsiz hale geldi. Meğer dünya bize ebedi bir yurt değilmiş, biz de kendi kaderimizin efendisi değilmişiz. O halde keder ve endişemizi yeni bir şeye dönüştürelim. Buradan elimizde yeni bir anlamla, ruhsal olarak büyüyerek çıkalım. Ölümle karşılaşmak hayatı daha dolu ve anlamlı yaşamamıza neden olabilir. Felaketlerde insanlığımız ön plana çıkar ve kolektif bir dayanıklılık, gayrı resmi bir dayanışma aramızdaki iş birliğini güçlendirir.

Yaşadığımız andan elimizde yeni bir anlamla çıkabiliriz. Ölüm karşısında bu kadar kırılganız madem, birbirimize bu düşmanlık niye? Acımasızlığın yerini merhamet, kabalığın yerini nezaket, bencilliğin yerini diğerkâmlığın aldığı bir dünyanın temellerini bu yeni bilinçle atabiliriz.

Biz bu buhranda kimdik, nasıl tutum aldık ve nerede durduk? Kendimizle ilgili hangi hikâyeyi anlatacağız? Burada bulduğumuz hikâye belki de hayatımızın hikayesi olacaktır. Ölümle karşılaşmak ve onun soluğunu ensemizde hissetmek, bizi bir dizi soruya muhatap kılar: Bugüne dek yaşadığım hayat, benim seçtiğim ve istediğim bir hayat mıydı? Önceliklerim bunlar mı olmalıydı? Ölüm farkındalığı hayatı daha anlamlı ve dolu dolu yaşayabilmek için bize bir kapı aralıyor. Evet kimse ölüme ve güneşe belki doğrudan bakamaz ama gözlerini arada bir o tarafa kaçırmayan kimse de hayatı derin ve anlamlı bir biçimde yaşayamaz.

Twitter’dan takip edin: @mkemalsayar

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 19 Mayıs 2020’de yayımlanmıştır.

Kemal Sayar

Prof. Dr. Kemal Sayar, psikiyatri profesörü. İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi’nde klinik şefliği, çeşitli radyo ve televizyon kanallarında programlar yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi olan Sayar, Hayat Teselli Bulmaktır (Timaş Yayınları, 2013) ile Başı Sınuklar için Kılavuz (Kapı Yayınları, 2019) ve Dünyaya Geldim Gitmeye (Turkuvaz, 2019) başta olmak üzere yirmiyi aşkın kitaba imza attı.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend