Anneler ve kızları

Anne-kız ilişkisi yalnızca duygusal bir bağ değil; kadınlığın, korkuların, gücün, güçsüzlüğün, suskunlukların ve bazen de kuşaklar boyunca taşınan yaraların aktarıldığı bir ilişki haline gelir. Bir anne kızına yalnızca sevgisini değil, kadınlıkla kurduğu ilişkiyi de miras bırakır. Prof. Dr. Aslıhan Dönmez yazdı.

Annelik çoğu zaman fedakârlık, şefkat ve koşulsuz sevgi üzerinden anlatılıyor. Oysa anne-kız ilişkisi, yalnızca sevgiyle açıklanamayacak kadar derin, karmaşık ve katmanlı bir ilişki. Bir kız çocuğu annesinde yalnızca ona bakım veren kişiyi değil, gelecekte dönüşebileceği kadını da görür. Kadın olmayı, bedenini taşımayı, ilişkilerde nasıl var olunacağını, kendisiyle nasıl ilişki kuracağını, bu hayatta ne kadar yer kaplayabileceğini çoğu zaman annesini izleyerek öğrenir. Bu nedenle anne-kız ilişkisi yalnızca duygusal bir bağ değil; kadınlığın, korkuların, gücün, güçsüzlüğün, suskunlukların ve bazen de kuşaklar boyunca taşınan yaraların aktarıldığı bir ilişki haline gelir. Bir anne kızına yalnızca sevgisini değil, kadınlıkla kurduğu ilişkiyi de miras bırakır.

Bir kadının hayatındaki en güçlü ses, fiziksel olarak yanında olmasa dahi zihninde yaşamaya devam eden annesinin sesidir. Bir anne-kız ilişkisini gerçekten anlamak birbirlerine aktardıkları kadınlık hikâyesini de anlamayı gerektirir.

Anneden kıza kadınlığın aktarımı

Psikolojideki öğrenme kuramlarından biri olan sosyal öğrenme kuramına göre; çocuklarda öğrenme sadece doğrudan kendilerine söylenenlerle değil; çevresindeki kişilerin davranışları, duygusal tepkileri ve ilişki kurma biçimlerini model almalarıyla gerçekleşir. Bu nedenle annelerin kızlarına bıraktığı kadınlık mirası çoğu zaman açık öğütlerle değil, gündelik hayatın tekrar eden küçük anları içinde aktarılır. Bir annenin kendisiyle kurduğu ilişki, kendi ihtiyaçlarına ne kadar alan açtığı, sınırlarını nasıl ve nereden çizdiği, öfkesini nasıl ifade ettiği, ilişkilerde kapladığı yer ve başarılarını taşıma şekli gibi birçok özelliği kız çocukları tarafından dikkatle izlenir. Küçük kızın zihni, “Kadın olmak nasıl bir şey?” sorusunun cevabını en önce annesinin hayatında arar.

Yazar Filiz Telek de Kadınlar Şifadır adlı kitabında1 kadınlar arasında kuşaktan kuşağa aktarılan bu görünmez mirastan söz eder. Telek, yaşlı kadınların genç kadınlara yalnızca öğüt değil; bedenle barışmayı, hayatın döngülerini kabul etmeyi, kırılganlıkla temas kurabilmeyi ve kadın dayanışmasının iyileştirici gücünü aktardığını anlatır. Bu nedenle kadınlık yalnızca anneden kıza değil, kadınlardan kadınlara taşınan kolektif bir deneyimdir. Bir kız çocuğu annesinin hayatından etkilenir; ama aynı zamanda kendisinden önce yaşamış kadınların korkularını, direnme biçimlerini ve hayatta kalma bilgilerini de sessizce devralır.

Bu aktarımın en görünür olduğu alanlardan biri de beden algısıdır. Klinik psikolog Hillary L. McBride da Anneler, Kızları ve Beden Algısı adlı kitabında2 beden algısının anne-kız ilişkisi içinde nasıl şekillendiğine dikkat çeker. McBride’a göre kız çocukları bedenleriyle kuracakları ilişkiyi çoğu zaman annelerinin kendi bedenleriyle kurduğu ilişkiyi gözlemleyerek öğrenir. Bu nedenle mesele yalnızca annelerin kızlarına ne söylediği değildir; aynaya bakarken yüzlerinde beliren ifade, kilo aldıktan sonra kendilerine nasıl davrandıkları, yaş almaktan nasıl söz ettikleri ya da bedenlerini ne kadar eleştirdikleri de güçlü bir aktarım alanı yaratır. Anne kızına “Çok güzelsin, kendini sev” diyebilir; ama çocuk çoğu zaman annenin cümlesinden çok, kendi bedenine yönelttiği şefkati ya da acımasızlığı içselleştirir.

Anneden kıza travmanın aktarımı

Kadınlar bazı travmalara sırf kadın oldukları için daha fazla maruz kalırlar. Taciz edilme korkusuyla büyümek, bedeni üzerinden değerlendirilmek, sınır ihlallerine uğramak, erkek öfkesinden çekinmek, görünür olduğunda tehdit hissetmek, duygusal emeği doğal sorumluluğu gibi taşımak, bakım veren role sıkışmak ya da kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmayı öğrenmek bunlardan yalnızca bazılarıdır. Bu deneyimler her zaman büyük ve dramatik travmalar şeklinde yaşanmaz; bazen yıllar boyunca tekrar eden küçük değersizleştirmeler, bastırılmış korkular ve kronik güvensizlik hissi olarak yerleşir. Ve kadınlar çoğu zaman bu yaşantıları yalnızca kendi hayatlarında taşımaz; fark etmeden kız çocuklarının dünyayı algılama biçimine de aktarırlar.

Bu aktarım çoğu zaman mistik ya da gizemli süreçlerle değil, öğrenilmiş şemalar ve davranış örüntüleri üzerinden gerçekleşir. Örneğin göz önünde olduğu için sürekli eleştirilen bir kadın zamanla “Güvende olmak için görünmez olmalıyım” şemasını geliştirebilir. Sınır ihlallerine uğramış bir kadın “Hayır demenin bir faydası yok” şeklindeki öğrenilmiş çaresizliği taşıyabilir. Değeri sürekli başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak üzerinden kurulmuş bir kadın ise “Sevilmek için kendimden vazgeçmeliyim” düşüncesini aktarabilir. Daha önce Fikir Turu için kaleme aldığım “İyi Kız Sendromu” yazısında3 da söz ettiğim gibi, birçok kadın çocukluktan itibaren “sorun çıkarmayan”, “idare eden”, “herkesi memnun eden” kişi olmaya koşullandırılır. Bu nedenle kadınların yaşadığı travmalar bazen yalnızca korku değil, aşırı uyumlanma davranışı olarak da nesilden nesile aktarılır. Sürekli özür dileyen, kendini küçülten, çatışmadan kaçınan ya da kendi ihtiyaçlarını en sona koyan bir annenin yanında büyüyen kız çocuğu, kadınlığın böyle yaşanan bir deneyim olduğunu içselleştirebilir.

Bu nedenle kuşaklar arası travma aktarımı yalnızca yaşanmış olayların aktarımı değildir; dünyaya dair temel inançların aktarımıdır. “Dünya güvenli mi?”, “Bir kadın ne kadar yer kaplayabilir?”, “İhtiyaçlarını ifade etmek ayıp mı?”, “Öfkelenmek tehlikeli mi?”, “Sevilmek için ne kadar fedakârlık yapmak gerekir?” gibi soruların cevabı çoğu zaman anne-kız ilişkisinin sessiz alanlarında şekillenir. Kadınlar bazen kızlarına korkularını aktarmak istemezler; ama korkuyla kurulmuş bir hayatın davranış dili, çoğu zaman sözcüklerden daha güçlü olur.

Annelerin kızlarına kadınlığı aktarırken düştükleri tuzaklar

Kurban psikolojisindeki annenin kızına kurtarıcı rolünü aktarması: Kurban psikolojisi içinde yaşayan bir anneyle büyüyen kız çocuğu, çoğu zaman annesinin yalnızca hüznünü değil, çaresizliğini de taşımaya başlar. Annesini sürekli kırılmış, yalnız, haksızlığa uğramış ya da hayat karşısında güçsüz gören çocuk, o küçük ama cesur yüreğinde annesini bu acımasız dünyadan kurtarma sorumluluğunu hisseder. Henüz kendi duygusal gelişimini tamamlamamışken, annenin yükünü hafifletmeye çalışan bir çocuk yetişkine dönüşür. Özellikle annenin de buna izin veren, duygusal sınırları yeterince koruyamayan bir yapısı varsa, ilişkide zamanla roller değişir; anne bakım veren olmaktan çıkar, çocuk annenin duygusal düzenleyicisi haline gelir. Böyle büyüyen kız çocukları çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmayı, güçlü olmayı, herkesi toparlamayı ve ilişkilerde kurtarıcı rolünü üstlenmeyi öğrenirler. Yetişkinlikte sürekli sorunlu insanları “iyileştirmeye” çalışan, bakım vererek sevilmeye çalışan ya da başkalarının yükünü taşımadan ilişki kurmakta zorlanan birçok kadının hikâyesinin altında, çocuk yaşta annesini kurtarmaya çalışan o küçük kız bulunur.

Duygusal olarak ihmal edilerek büyümüş bir annenin kız çocuğunu aşırı doyurarak büyütmesi: Annelik bazı anneler için kendi çocukluklarında yaşadıkları ihmallerin telafisinin gerçekleştiği bir performans alanı gibidir. Bu anneler kendi çocukluk çağı travmalarını kızlarıyla olan ilişkilerinde onarmaya çalışırlar. Çocukken yeterince korunmamış, görülmemiş ya da yalnız bırakılmış bir kadın, anne olduğunda kızını dünyanın bütün acılarından uzak tutmak isteyebilir. İlk bakışta yoğun sevgi gibi görünen bu tutum bazen aşırı koruyucu ve aşırı kollayıcı bir tutuma dönüşebilir. Anne kızının üzülmesine, hata yapmasına, risk almasına ya da hayal kırıklığı yaşamasına tahammül edemez hale gelir. Ancak çocuk psikolojisi açısından bakıldığında, özgüven küçük hayal kırıklıklarıyla baş edebilme deneyimi üzerinden gelişir. Sürekli korunmuş bir kız çocuğu zamanla dünyayı baş edemeyeceği kadar zor bir yer gibi algılayabilir. Çünkü anne aslında kızına “Sen çok değerlisin” mesajı vermeye çalışırken, davranış diliyle bazen “Tek başına baş edemezsin” mesajını da aktarır. Küçük kızın bütün sorunlarını hallederken kızını hayatın doğal zorlukları karşısında antrenmansız bırakır.

Yaralı kadının güçlü kadın yetiştirme telaşı: Özellikle kendi hayatında mücadele etmek zorunda kalmış kadınlar, kızlarının “zayıf” olmasından korkabilir. Bu nedenle onları sürekli performansa iten, duygularını küçümseyen, erken olgunlaşmaya zorlayan bir ilişki kurabilirler. “Hayat sert”, “Kimse sana acımaz”, “Güçlü olmalısın” gibi cümleler bazen dayanıklılık kazandırmaktan çok, çocuğun duygusal ihtiyaçlarının ihmal edilmesine yol açabilir. Dışarıdan bakıldığında başarılı, güçlü ve kontrollü görünen bazı kadınların iç dünyasında kronik yetersizlik hissi, dinlenememe, yardım isteyememe ve sürekli güçlü görünme baskısı bu nedenle gelişir.

Sütten ağzı yanmış kadının korkuyu kızına aktarması: Kadın olduğu için yaşadığı travmaları kızına aktaran annelerde ise koruma arzusu ile korku aktarımı birbirine karışabilir. Tacizden, değersizleştirilmekten, erkek öfkesinden ya da hayatta yalnız kalmaktan korkmuş bir kadın, kızını koruyabilmek için dünyanın tehdit dolu, tehlikeli ve tekinsiz bir yer olduğu bilgisini kızına aktarabilir. Böylece kız çocuk yalnızca dikkatli olmayı değil, güvensiz yaşamayı da öğrenebilir. Sürekli tetikte olmak, görünür olmaktan çekinmek, risk almaktan korkmak ya da insanlara kolay güvenememek bazen yalnızca bireysel kaygının değil, kuşaklar boyunca aktarılmış bir travma bilgisinin sonucu olabilir.

Kızını kendi uzantısı gibi gören kadınların yaşanmamış hayatlarını kızlarına aktarmaları: Bazı anneler ise kızlarını kendilerinden ayrı bir birey olarak görmekte zorlanır. Çünkü kız çocuk onlar için yalnızca çocuk değil, kendi yarım kalmış hayatlarının devamıdır. Yapamadıkları kariyerler, yaşayamadıkları özgürlükler, kuramadıkları ilişkiler gibi yarım kalmışlıklarını kızlarının üzerinden tamamlamaya çalışırlar. Bu durum kız çocuğuna sıklıkla “Ben senin iyiliğini istiyorum” tepsisinde sunulur. Oysa çocuk gelişimi açısından sağlıklı olan, kız çocuğunun annesinin hayallerini gerçekleştirmesi değil; kendi hayatını kurabilmesidir. Çünkü bir çocuk annesinin devamı değil, ondan ayrı bir fiziksel ve ruhsal varlıktır. Anne-kız ilişkisinin en olgun hali burada başlar: Kızının senden farklı bir kadın olmasına izin verebildiğin yerde.

Sağlıklı bir anne-kız ilişkisi kurmak

Sağlıklı bir anne-kız ilişkisi birkaç cümleyle tanımlanamayacak kadar karmaşık, dinamik ve ilişkiye özgüdür. Çünkü anne-kız ilişkisi yalnızca sevgiyle değil; aktarılmış korkularla, özdeşimlerle, hayal kırıklıklarıyla, benzerliklerle ve ayrışma çabalarıyla örülür. Bu nedenle mesele kusursuz bir ilişki kurmak değil, kız çocuğunun annesini sevebilmesi kadar ondan psikolojik olarak ayrışabilmesine de alan tanıyabilmektir.

Sağlıklı bir anne-kız ilişkisinde anne kızını kendisinin uzantısı gibi görmek yerine ayrı bir birey olarak tanıyabilir. Kendi yaralarını kızının hayatı üzerinden onarmaya çalışmak yerine onların sorumluluğunu alabilir. Kızını korurken korkuyu değil dayanıklılığı, fedakârlığı değil sınır koyabilmeyi, sürekli güçlü görünmeyi değil duygularla temas kurabilmeyi modelleyebilir. Çünkü çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey mükemmel anneler değil; kendisiyle temas halinde olan, hatalarını fark edebilen ve kızının farklı bir kadın olmasına izin verebilen annelerdir.

Anne-kız ilişkisi yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirir. Bir kadının kendiyle, bedeniyle, ihtiyaçlarıyla ve kadınlığıyla kurduğu ilişki bir sonraki kuşağa aktarılır. Bu nedenle sağlıklı bir anne-kız ilişkisi yalnızca iki insan arasındaki bağ açısından değil; kadınların kendilerini nasıl algılayacaklarının, bu hayatta ne kadar yer kaplayabileceklerinin ve kadın olmayı nasıl deneyimleyeceklerinin bilgisinin aktarılması açısından da önemlidir.

Kız çocuklarının annelerinden kendi güçlerinin farkında olmayı, ihtiyaçlarını ifade edebilmeyi, sınır koyabilmeyi, kırılganlıklarıyla temas kurabilmeyi ve kadın olmayı kendini gerçekleştirme deneyiminin doğal bir parçası olarak yaşayabilmeyi öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Sağlıklı bir anne-kız ilişkisinin en önemli yanı tam da budur: Kız çocuğuna başkalarının onun için biçtiği rollerdense, kendi seçtiği hayatı yaşayabileceği duygusunu aktarabilmek. Çünkü bugünün kızları, yarının anneleri olacak… ve bu durum böyle süre gidecek.

Kaynaklar ve okuma önerileri:

(1) Filiz Telek. Kadınlar Şifadır. Doğan Novus Yayınevi, 2021.

(2) Hillary L. McBride. Anneler, Kızları ve Beden Algısı. Okuyan Us Yayınları, 2025.

(3) https://fikirturu.com/toplum/insan/iyi-kiz-sendromundan-nasil-kurtulur/

Aslıhan Dönmez
Aslıhan Dönmez
Prof. Dr. Aslıhan Dönmez - Psikiyatri uzmanı ve nörobilim doktoru. Çalışma alanları kaygı bozuklukları, depresyon ve yeme bozuklukları. Uzmanlık alanı Bilişsel Davranışçı Terapi. Halen Boğaziçi Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak dersler veriyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Anneler ve kızları

Anne-kız ilişkisi yalnızca duygusal bir bağ değil; kadınlığın, korkuların, gücün, güçsüzlüğün, suskunlukların ve bazen de kuşaklar boyunca taşınan yaraların aktarıldığı bir ilişki haline gelir. Bir anne kızına yalnızca sevgisini değil, kadınlıkla kurduğu ilişkiyi de miras bırakır. Prof. Dr. Aslıhan Dönmez yazdı.

Annelik çoğu zaman fedakârlık, şefkat ve koşulsuz sevgi üzerinden anlatılıyor. Oysa anne-kız ilişkisi, yalnızca sevgiyle açıklanamayacak kadar derin, karmaşık ve katmanlı bir ilişki. Bir kız çocuğu annesinde yalnızca ona bakım veren kişiyi değil, gelecekte dönüşebileceği kadını da görür. Kadın olmayı, bedenini taşımayı, ilişkilerde nasıl var olunacağını, kendisiyle nasıl ilişki kuracağını, bu hayatta ne kadar yer kaplayabileceğini çoğu zaman annesini izleyerek öğrenir. Bu nedenle anne-kız ilişkisi yalnızca duygusal bir bağ değil; kadınlığın, korkuların, gücün, güçsüzlüğün, suskunlukların ve bazen de kuşaklar boyunca taşınan yaraların aktarıldığı bir ilişki haline gelir. Bir anne kızına yalnızca sevgisini değil, kadınlıkla kurduğu ilişkiyi de miras bırakır.

Bir kadının hayatındaki en güçlü ses, fiziksel olarak yanında olmasa dahi zihninde yaşamaya devam eden annesinin sesidir. Bir anne-kız ilişkisini gerçekten anlamak birbirlerine aktardıkları kadınlık hikâyesini de anlamayı gerektirir.

Anneden kıza kadınlığın aktarımı

Psikolojideki öğrenme kuramlarından biri olan sosyal öğrenme kuramına göre; çocuklarda öğrenme sadece doğrudan kendilerine söylenenlerle değil; çevresindeki kişilerin davranışları, duygusal tepkileri ve ilişki kurma biçimlerini model almalarıyla gerçekleşir. Bu nedenle annelerin kızlarına bıraktığı kadınlık mirası çoğu zaman açık öğütlerle değil, gündelik hayatın tekrar eden küçük anları içinde aktarılır. Bir annenin kendisiyle kurduğu ilişki, kendi ihtiyaçlarına ne kadar alan açtığı, sınırlarını nasıl ve nereden çizdiği, öfkesini nasıl ifade ettiği, ilişkilerde kapladığı yer ve başarılarını taşıma şekli gibi birçok özelliği kız çocukları tarafından dikkatle izlenir. Küçük kızın zihni, “Kadın olmak nasıl bir şey?” sorusunun cevabını en önce annesinin hayatında arar.

Yazar Filiz Telek de Kadınlar Şifadır adlı kitabında1 kadınlar arasında kuşaktan kuşağa aktarılan bu görünmez mirastan söz eder. Telek, yaşlı kadınların genç kadınlara yalnızca öğüt değil; bedenle barışmayı, hayatın döngülerini kabul etmeyi, kırılganlıkla temas kurabilmeyi ve kadın dayanışmasının iyileştirici gücünü aktardığını anlatır. Bu nedenle kadınlık yalnızca anneden kıza değil, kadınlardan kadınlara taşınan kolektif bir deneyimdir. Bir kız çocuğu annesinin hayatından etkilenir; ama aynı zamanda kendisinden önce yaşamış kadınların korkularını, direnme biçimlerini ve hayatta kalma bilgilerini de sessizce devralır.

Bu aktarımın en görünür olduğu alanlardan biri de beden algısıdır. Klinik psikolog Hillary L. McBride da Anneler, Kızları ve Beden Algısı adlı kitabında2 beden algısının anne-kız ilişkisi içinde nasıl şekillendiğine dikkat çeker. McBride’a göre kız çocukları bedenleriyle kuracakları ilişkiyi çoğu zaman annelerinin kendi bedenleriyle kurduğu ilişkiyi gözlemleyerek öğrenir. Bu nedenle mesele yalnızca annelerin kızlarına ne söylediği değildir; aynaya bakarken yüzlerinde beliren ifade, kilo aldıktan sonra kendilerine nasıl davrandıkları, yaş almaktan nasıl söz ettikleri ya da bedenlerini ne kadar eleştirdikleri de güçlü bir aktarım alanı yaratır. Anne kızına “Çok güzelsin, kendini sev” diyebilir; ama çocuk çoğu zaman annenin cümlesinden çok, kendi bedenine yönelttiği şefkati ya da acımasızlığı içselleştirir.

Anneden kıza travmanın aktarımı

Kadınlar bazı travmalara sırf kadın oldukları için daha fazla maruz kalırlar. Taciz edilme korkusuyla büyümek, bedeni üzerinden değerlendirilmek, sınır ihlallerine uğramak, erkek öfkesinden çekinmek, görünür olduğunda tehdit hissetmek, duygusal emeği doğal sorumluluğu gibi taşımak, bakım veren role sıkışmak ya da kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmayı öğrenmek bunlardan yalnızca bazılarıdır. Bu deneyimler her zaman büyük ve dramatik travmalar şeklinde yaşanmaz; bazen yıllar boyunca tekrar eden küçük değersizleştirmeler, bastırılmış korkular ve kronik güvensizlik hissi olarak yerleşir. Ve kadınlar çoğu zaman bu yaşantıları yalnızca kendi hayatlarında taşımaz; fark etmeden kız çocuklarının dünyayı algılama biçimine de aktarırlar.

Bu aktarım çoğu zaman mistik ya da gizemli süreçlerle değil, öğrenilmiş şemalar ve davranış örüntüleri üzerinden gerçekleşir. Örneğin göz önünde olduğu için sürekli eleştirilen bir kadın zamanla “Güvende olmak için görünmez olmalıyım” şemasını geliştirebilir. Sınır ihlallerine uğramış bir kadın “Hayır demenin bir faydası yok” şeklindeki öğrenilmiş çaresizliği taşıyabilir. Değeri sürekli başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak üzerinden kurulmuş bir kadın ise “Sevilmek için kendimden vazgeçmeliyim” düşüncesini aktarabilir. Daha önce Fikir Turu için kaleme aldığım “İyi Kız Sendromu” yazısında3 da söz ettiğim gibi, birçok kadın çocukluktan itibaren “sorun çıkarmayan”, “idare eden”, “herkesi memnun eden” kişi olmaya koşullandırılır. Bu nedenle kadınların yaşadığı travmalar bazen yalnızca korku değil, aşırı uyumlanma davranışı olarak da nesilden nesile aktarılır. Sürekli özür dileyen, kendini küçülten, çatışmadan kaçınan ya da kendi ihtiyaçlarını en sona koyan bir annenin yanında büyüyen kız çocuğu, kadınlığın böyle yaşanan bir deneyim olduğunu içselleştirebilir.

Bu nedenle kuşaklar arası travma aktarımı yalnızca yaşanmış olayların aktarımı değildir; dünyaya dair temel inançların aktarımıdır. “Dünya güvenli mi?”, “Bir kadın ne kadar yer kaplayabilir?”, “İhtiyaçlarını ifade etmek ayıp mı?”, “Öfkelenmek tehlikeli mi?”, “Sevilmek için ne kadar fedakârlık yapmak gerekir?” gibi soruların cevabı çoğu zaman anne-kız ilişkisinin sessiz alanlarında şekillenir. Kadınlar bazen kızlarına korkularını aktarmak istemezler; ama korkuyla kurulmuş bir hayatın davranış dili, çoğu zaman sözcüklerden daha güçlü olur.

Annelerin kızlarına kadınlığı aktarırken düştükleri tuzaklar

Kurban psikolojisindeki annenin kızına kurtarıcı rolünü aktarması: Kurban psikolojisi içinde yaşayan bir anneyle büyüyen kız çocuğu, çoğu zaman annesinin yalnızca hüznünü değil, çaresizliğini de taşımaya başlar. Annesini sürekli kırılmış, yalnız, haksızlığa uğramış ya da hayat karşısında güçsüz gören çocuk, o küçük ama cesur yüreğinde annesini bu acımasız dünyadan kurtarma sorumluluğunu hisseder. Henüz kendi duygusal gelişimini tamamlamamışken, annenin yükünü hafifletmeye çalışan bir çocuk yetişkine dönüşür. Özellikle annenin de buna izin veren, duygusal sınırları yeterince koruyamayan bir yapısı varsa, ilişkide zamanla roller değişir; anne bakım veren olmaktan çıkar, çocuk annenin duygusal düzenleyicisi haline gelir. Böyle büyüyen kız çocukları çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmayı, güçlü olmayı, herkesi toparlamayı ve ilişkilerde kurtarıcı rolünü üstlenmeyi öğrenirler. Yetişkinlikte sürekli sorunlu insanları “iyileştirmeye” çalışan, bakım vererek sevilmeye çalışan ya da başkalarının yükünü taşımadan ilişki kurmakta zorlanan birçok kadının hikâyesinin altında, çocuk yaşta annesini kurtarmaya çalışan o küçük kız bulunur.

Duygusal olarak ihmal edilerek büyümüş bir annenin kız çocuğunu aşırı doyurarak büyütmesi: Annelik bazı anneler için kendi çocukluklarında yaşadıkları ihmallerin telafisinin gerçekleştiği bir performans alanı gibidir. Bu anneler kendi çocukluk çağı travmalarını kızlarıyla olan ilişkilerinde onarmaya çalışırlar. Çocukken yeterince korunmamış, görülmemiş ya da yalnız bırakılmış bir kadın, anne olduğunda kızını dünyanın bütün acılarından uzak tutmak isteyebilir. İlk bakışta yoğun sevgi gibi görünen bu tutum bazen aşırı koruyucu ve aşırı kollayıcı bir tutuma dönüşebilir. Anne kızının üzülmesine, hata yapmasına, risk almasına ya da hayal kırıklığı yaşamasına tahammül edemez hale gelir. Ancak çocuk psikolojisi açısından bakıldığında, özgüven küçük hayal kırıklıklarıyla baş edebilme deneyimi üzerinden gelişir. Sürekli korunmuş bir kız çocuğu zamanla dünyayı baş edemeyeceği kadar zor bir yer gibi algılayabilir. Çünkü anne aslında kızına “Sen çok değerlisin” mesajı vermeye çalışırken, davranış diliyle bazen “Tek başına baş edemezsin” mesajını da aktarır. Küçük kızın bütün sorunlarını hallederken kızını hayatın doğal zorlukları karşısında antrenmansız bırakır.

Yaralı kadının güçlü kadın yetiştirme telaşı: Özellikle kendi hayatında mücadele etmek zorunda kalmış kadınlar, kızlarının “zayıf” olmasından korkabilir. Bu nedenle onları sürekli performansa iten, duygularını küçümseyen, erken olgunlaşmaya zorlayan bir ilişki kurabilirler. “Hayat sert”, “Kimse sana acımaz”, “Güçlü olmalısın” gibi cümleler bazen dayanıklılık kazandırmaktan çok, çocuğun duygusal ihtiyaçlarının ihmal edilmesine yol açabilir. Dışarıdan bakıldığında başarılı, güçlü ve kontrollü görünen bazı kadınların iç dünyasında kronik yetersizlik hissi, dinlenememe, yardım isteyememe ve sürekli güçlü görünme baskısı bu nedenle gelişir.

Sütten ağzı yanmış kadının korkuyu kızına aktarması: Kadın olduğu için yaşadığı travmaları kızına aktaran annelerde ise koruma arzusu ile korku aktarımı birbirine karışabilir. Tacizden, değersizleştirilmekten, erkek öfkesinden ya da hayatta yalnız kalmaktan korkmuş bir kadın, kızını koruyabilmek için dünyanın tehdit dolu, tehlikeli ve tekinsiz bir yer olduğu bilgisini kızına aktarabilir. Böylece kız çocuk yalnızca dikkatli olmayı değil, güvensiz yaşamayı da öğrenebilir. Sürekli tetikte olmak, görünür olmaktan çekinmek, risk almaktan korkmak ya da insanlara kolay güvenememek bazen yalnızca bireysel kaygının değil, kuşaklar boyunca aktarılmış bir travma bilgisinin sonucu olabilir.

Kızını kendi uzantısı gibi gören kadınların yaşanmamış hayatlarını kızlarına aktarmaları: Bazı anneler ise kızlarını kendilerinden ayrı bir birey olarak görmekte zorlanır. Çünkü kız çocuk onlar için yalnızca çocuk değil, kendi yarım kalmış hayatlarının devamıdır. Yapamadıkları kariyerler, yaşayamadıkları özgürlükler, kuramadıkları ilişkiler gibi yarım kalmışlıklarını kızlarının üzerinden tamamlamaya çalışırlar. Bu durum kız çocuğuna sıklıkla “Ben senin iyiliğini istiyorum” tepsisinde sunulur. Oysa çocuk gelişimi açısından sağlıklı olan, kız çocuğunun annesinin hayallerini gerçekleştirmesi değil; kendi hayatını kurabilmesidir. Çünkü bir çocuk annesinin devamı değil, ondan ayrı bir fiziksel ve ruhsal varlıktır. Anne-kız ilişkisinin en olgun hali burada başlar: Kızının senden farklı bir kadın olmasına izin verebildiğin yerde.

Sağlıklı bir anne-kız ilişkisi kurmak

Sağlıklı bir anne-kız ilişkisi birkaç cümleyle tanımlanamayacak kadar karmaşık, dinamik ve ilişkiye özgüdür. Çünkü anne-kız ilişkisi yalnızca sevgiyle değil; aktarılmış korkularla, özdeşimlerle, hayal kırıklıklarıyla, benzerliklerle ve ayrışma çabalarıyla örülür. Bu nedenle mesele kusursuz bir ilişki kurmak değil, kız çocuğunun annesini sevebilmesi kadar ondan psikolojik olarak ayrışabilmesine de alan tanıyabilmektir.

Sağlıklı bir anne-kız ilişkisinde anne kızını kendisinin uzantısı gibi görmek yerine ayrı bir birey olarak tanıyabilir. Kendi yaralarını kızının hayatı üzerinden onarmaya çalışmak yerine onların sorumluluğunu alabilir. Kızını korurken korkuyu değil dayanıklılığı, fedakârlığı değil sınır koyabilmeyi, sürekli güçlü görünmeyi değil duygularla temas kurabilmeyi modelleyebilir. Çünkü çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey mükemmel anneler değil; kendisiyle temas halinde olan, hatalarını fark edebilen ve kızının farklı bir kadın olmasına izin verebilen annelerdir.

Anne-kız ilişkisi yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirir. Bir kadının kendiyle, bedeniyle, ihtiyaçlarıyla ve kadınlığıyla kurduğu ilişki bir sonraki kuşağa aktarılır. Bu nedenle sağlıklı bir anne-kız ilişkisi yalnızca iki insan arasındaki bağ açısından değil; kadınların kendilerini nasıl algılayacaklarının, bu hayatta ne kadar yer kaplayabileceklerinin ve kadın olmayı nasıl deneyimleyeceklerinin bilgisinin aktarılması açısından da önemlidir.

Kız çocuklarının annelerinden kendi güçlerinin farkında olmayı, ihtiyaçlarını ifade edebilmeyi, sınır koyabilmeyi, kırılganlıklarıyla temas kurabilmeyi ve kadın olmayı kendini gerçekleştirme deneyiminin doğal bir parçası olarak yaşayabilmeyi öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Sağlıklı bir anne-kız ilişkisinin en önemli yanı tam da budur: Kız çocuğuna başkalarının onun için biçtiği rollerdense, kendi seçtiği hayatı yaşayabileceği duygusunu aktarabilmek. Çünkü bugünün kızları, yarının anneleri olacak… ve bu durum böyle süre gidecek.

Kaynaklar ve okuma önerileri:

(1) Filiz Telek. Kadınlar Şifadır. Doğan Novus Yayınevi, 2021.

(2) Hillary L. McBride. Anneler, Kızları ve Beden Algısı. Okuyan Us Yayınları, 2025.

(3) https://fikirturu.com/toplum/insan/iyi-kiz-sendromundan-nasil-kurtulur/

Aslıhan Dönmez
Aslıhan Dönmez
Prof. Dr. Aslıhan Dönmez - Psikiyatri uzmanı ve nörobilim doktoru. Çalışma alanları kaygı bozuklukları, depresyon ve yeme bozuklukları. Uzmanlık alanı Bilişsel Davranışçı Terapi. Halen Boğaziçi Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak dersler veriyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x