Okul saldırılarını neden unutmamalıyız?

Okul saldırılarının üzerinden yaklaşık bir ay geçti, gündem değişti bile. Ama hala konuşulması gereken çok başlık var. Okullarda güvenlik tedbiri yeterli mi? Bir çocuk, her gün aynı koridorda yürüdüğü arkadaşlarını ve dersine giren öğretmenlerini nasıl hedefe çevirebilir? Kamusal körlük nasıl aşılır? Prof. Barış Erdoğan yazdı.

14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir lisede yaşanan saldırı ve hemen ardından 15 Nisan’da Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda çocukların ve bir öğretmenin hayatını kaybettiği katliam, Türkiye’de okul, çocukluk ve şiddet üzerine artık ertelenemeyecek bir tartışmayı önümüze koydu. Aradan bir ay geçti, Türkiye bambaşka gündemlere savruldu. Ama bu saldırıları asla unutmamalı, üzerine düşünmeli ve yapılması gerekenleri asla ertelememeliyiz.

İlk olayda eski bir öğrenci okula pompalı tüfekle girdi, ateş açtı ve ardından kendi yaşamına son verdi. İkinci olayda ise henüz 14 yaşındaki bir çocuk, evden getirdiği silahlarla sınıflara girerek arkadaşlarına ve bir öğretmenine ateş açtı.

Göz ardı edilen asıl soru

Bu iki olay, meseleyi münferit bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarıyor. Elbette okul kapılarının güvenliği, ailelerin sorumluluğu, silahların denetimi ve çocukların psikolojik destek sistemlerine erişimi önemlidir. Fakat bunlarla yetinirsek asıl soruyu kaçırırız: Bir çocuk, her gün aynı koridorda yürüdüğü arkadaşlarını ve dersine giren öğretmenlerini nasıl hedefe çevirebilir? Onları artık isimleri, yüzleri ve hikâyeleri olan insanlar olarak değil de öfkesinin nesnesi olarak nasıl görebilir?

Bu soru psikolojik kırılganlığı dışlamaz. Fakat onu tek açıklama haline getirmememiz gerektiğini gösterir. Her öfkeli çocuk saldırgan olmaz. Her dışlanan öğrenci ölümcül şiddete yönelmez. Bazı çocuklarda süreç, okulda değersiz hissetmeyle, öfkenin büyümesiyle ve şiddetin bir güç dili olarak öğrenilmesiyle ilerler. Buna silaha erişim, dijital saldırgan figürleri ve yetişkinlerin göremediği uyarılar eklenirse, tehlikeli eşik hızla yaklaşır.

Tanıdık insanın hedefe dönüşmesi

Okul saldırılarındaki en sarsıcı nokta, failin okul topluluğunu hedefe çevirmesidir. Arkadaş, öğretmen, sınıf, koridor, sıra, tahta. Bütün bunlar normalde çocuğun gündelik hayatının tanıdık parçalarıdır. Saldırı anında ise bu tanıdık dünya başka bir şeye dönüşür. İnsanlar artık tek tek yüzleri, isimleri, hikâyeleri olan kişiler olarak görülmez. Bir tür öfke perdesinin arkasında hedef haline gelirler.

Okul saldırısındaki asıl kopuş, çocuğun silaha ulaşmasıyla başlamaz. Arkadaşını arkadaş, öğretmenini öğretmen, sınıfını ortak hayat alanı olarak göremediği anda başlar.

Sosyal psikolog Albert Bandura’nın “ahlaki çözülme” dediği süreç burada açıklayıcıdır. Bandura bu kavramla, insanın normalde yanlış bulacağı bir eylemi kendi zihninde meşrulaştırmasını anlatır. Kişi sorumluluğu dışarı atar, yaptığı şeyin ağırlığını küçültür, karşısındakini suçun nedeni gibi görür ya da onu soyut bir kategoriye indirger. Arkadaşın ve öğretmenin hedefe dönüşmesi böyle bir zihinsel kopuşla mümkün olur.

Okul saldırılarında “rastgelelik” de dikkatle okunmalıdır. Rastgele ateş açmak, sosyolojik bakımdan her zaman hedefsizlik anlamına gelmez. Bazen hedefin genişlemesi anlamına gelir. Fail için artık tek bir kişi değil, bütün okul, bütün sınıf, bütün öğretmenler, bütün arkadaşlar öfkenin muhatabı haline gelir. “Bana bunu yaptılar” duygusu, “hepsi bunun parçası” duygusuna dönüşür.

Okulun hedef haline gelmesi bu yüzden tesadüf değildir. Okul, ders yapılan bir mekân olmanın ötesinde, çocuğun aidiyet, statü ve gelecek duygusu kurduğu ilk kamusal alanlardan biridir. Fakat bazı çocuklar için okul başarı ve umut değil, değersizlik, dışlanma ve statü kaybının gündelik mekânına dönüşebilir. Böyle olduğunda okul ortak hayat alanı olmaktan çıkar, öfkenin biriktiği sahneye dönüşür.

Erkeklik, öfke ve sahte kudret

Okul saldırılarında cinsiyet boyutunu görmeden yapılan her analiz eksik kalır. Bu tür saldırıların failleri dünyada da çoğunlukla erkek çocuklar ya da genç erkeklerdir. Bunun nedeni erkeklerin doğuştan daha şiddetli olması değildir. Mesele, erkekliğin birçok toplumda nasıl öğretildiğidir.

Erkek çocuklara çoğu zaman kırılganlıklarını saklamaları, yenilgiyi kabullenmemeleri, güçlü görünmeleri ve gerektiğinde sertleşmeleri öğretilir. Başarısızlık, reddedilme, dışlanma ya da küçük düşürülme duygusu konuşulabilir bir mesele olmaktan çıkıp bastırılması gereken bir utanca dönüşür. Bu utanç bazı durumlarda öfkeye, öfke de güç gösterisine evrilebilir.

Suç sosyolojisinin klasik isimlerinden Robert K. Merton’un “gerilim yaklaşımı” bu noktada işe yarar. Merton’a göre toplum herkese başarı, saygınlık ve yükselme hedeflerini öğretir. Fakat bu hedeflere ulaşmanın meşru yollarını herkese eşit sunmaz. Okulda kabul görmeyen, başarı üretemeyen, akranları arasında değerli hissedemeyen çocuk için bu durum bir statü gerilimi yaratabilir.

Ancak bu gerilimin nasıl yaşandığı kültürden bağımsız değildir. Erkek çocuklar açısından statü kaybı çoğu zaman başarısızlık olarak değil, küçük düşme, güçsüz görünme ve erkekliğin zedelenmesi olarak deneyimlenebilir. İşte bu noktada gerilim, erkeklik kültürüyle birleşir. Çocuk, kendisini değersiz hissettiği yerde yeniden güçlü görünmenin yollarını aramaya başlar. Bazen bu arayış, şiddeti bir cevap verme biçimi gibi gösterebilir.

Silah burada teknik bir araçtan fazlasıdır. Ergen bir erkek çocuk için silah, kendi güçsüzlüğünü tersine çevirdiğini sandığı bir sembole dönüşebilir. Onu tutan çocuk, kendisini daha güçlü, daha görünür, daha korkutucu hisseder. Oysa bu sahte bir kudret duygusudur. Gerçekte çocuğu güçlü yapmaz, onu ölümcül bir eşiğe taşır.

Suç sosyolojisi açısından şiddet çoğu zaman bireysel dürtüden ibaret değildir. Öğrenilir, taklit edilir, anlamlandırılır. Çocuk şiddeti yoktan icat etmez. Hangi davranışın “cesaret”, hangi tehdidin “erkeklik”, hangi saldırının “intikam” sayılacağını çevresinden öğrenir. Bazen mahalleden, bazen evdeki dilden, bazen akran grubundan, bazen de dijital dünyanın karanlık figürlerinden.

Dijital kültür ve karanlık senaryolar

Bugünün okul saldırılarını eski dönemlerden ayıran önemli farklardan biri dijital kültürdür. Artık bir çocuk kendi okulundaki öfkesini dünyanın başka yerlerinde yaşanmış saldırıların imgeleriyle birleştirebiliyor. Önceki faillerin fotoğrafları, manifestoları, videoları ve karanlık şöhretleri çevrimiçi ortamlarda dolaşıma giriyor.

Burada meseleyi kaba bir “internet bozdu” açıklamasına indirgemek doğru olmaz. Sorun, dijital dünyanın tek başına şiddet üretmesi değildir. Asıl sorun, kırılgan gençlere hazır bir kültürel senaryo sunmasıdır. Nasıl poz verileceği, hangi sembollerin kullanılacağı, failin kendisini nasıl “özel”, “dışlanmış” ya da “intikam alan” biri olarak kuracağı bu senaryonun parçalarıdır.

Uluslararası literatürde “taklit” ya da “bulaşma etkisi” bu nedenle ciddiye alınır. Buradan çıkarılacak sonuç panik değil, dikkat olmalıdır. Faili şeytanlaştıran ya da gizemli bir figüre dönüştüren haber dili, ona aradığı karanlık görünürlüğü verebilir. Failin adını, fotoğrafını, sembollerini ve saldırı ayrıntılarını dolaşıma sokmak, bazı kırılgan çocuklar için “ben de böyle görünür olabilirim” duygusunu besleyebilir.

Evdeki silah, kamusal risktir

Kahramanmaraş saldırısının en çarpıcı yönlerinden biri, failin evdeki silahlara erişebilmiş olmasıydı. Basına ve yetkililerin açıklamalarına yansıyan bilgiler, babaya ait silahlar meselesini gündeme taşıdı. Bu ayrıntı, bireysel silahlanma tartışmasının ne kadar hayati olduğunu gösterdi.

Silah evde durduğunda evin özel meselesi olarak kalmaz. Hele o evde çocuk ya da ergen varsa, silah kamusal bir riske dönüşür. Çünkü çocuk öfkelendiğinde, dışlandığında, intikam fantezisi kurduğunda ya da dijital dünyadaki saldırgan figürlerle kendisini özdeşleştirdiğinde, silaha ulaşabilmesi olayın seyrini değiştirir.

Türkiye’de silah çoğu zaman güvenlik, güç ve erkeklik sembolü olarak meşrulaştırılır. Bazı ailelerde “korunma aracı”, bazı çevrelerde statü göstergesidir. Bazı erkeklik anlatılarında büyümenin, cesaretin ve hâkimiyetin işareti sayılır. Oysa çocukla silah arasındaki mesafe daraldığında, toplumun bütün kurumları risk altına girer.

Bir çocuğun poligona götürülmesi, silahla poz vermesi, silah kullanmayı güç gösterisi olarak öğrenmesi masum bir merak gibi görülemez. Özellikle öfke, dışlanma, kırılganlık ve görünürlük arzusu taşıyan bir ergen için silah, öldürme düşüncesi ile öldürme eylemi arasındaki mesafeyi kısaltır.

Kurumsal körlük nasıl aşılır?

Bu tür saldırılardan sonra ilk refleks genellikle okul güvenliğini artırmaktır. Kapılara güvenlik görevlisi koymak, kameraları çoğaltmak gerekebilir. Fakat meseleyi okul kapısıyla sınırlarsak, çocuğun o kapıya gelmeden önce geçtiği yolu göremeyiz.

Uluslararası çalışmaların ortak uyarısı şudur: Okul saldırganına dair sabit bir profil yoktur. Belli bir yüz, aile tipi, sınıf ya da psikolojik etiket bize kesin cevap vermez. Mesele profil çıkarmak değil, tehditleri ve risk işaretlerini ciddiye alacak çok aktörlü mekanizmalar kurmaktır.

Bir çocuk sosyal medyada tehdit ima ediyorsa, silaha ilgisi artıyorsa, önceki saldırganlara hayranlık gösteriyorsa, okulda ağır dışlanma yaşıyorsa, ölüm ve intikam fantezilerini görünür kılıyorsa bunların hiçbiri tek başına kesin kanıt değildir. Fakat birlikte görüldüklerinde erken müdahale için ciddiye alınmaları gerekir.

Bu müdahale polisiye işlemle sınırlı kalmamalıdır. Okul yönetimi, rehberlik servisi, sosyal hizmet uzmanı, aile ve gerektiğinde kolluk birimleri birlikte çalışmalıdır. Amaç çocuğu suçlu ilan etmek değil, şiddet ortaya çıkmadan onu ve çevresini koruyacak bir ağ kurmaktır. Türkiye’de okul rehberlik sisteminin ağır yükü düşünüldüğünde, bu ağ daha da hayati hale geliyor. Okulu salt sınav başarısı üreten bir kurum gibi gördüğümüzde, çocuğun ruh halini, öfkesini, yalnızlığını ve dışlanmasını ihmal ediyoruz.

Okulu kaleye çevirmek yetmez

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırıları bize acı bir gerçeği gösterdi: Okulu daha güvenli hale getirmek zorundayız, ama okulu kaleye çevirmek tek başına çözüm değildir. Asıl mesele, çocuğu arkadaşlarını ve öğretmenlerini hedefe çevirdiği zihinsel eşiğe gelmeden önce görebilen kurumlar kurmaktır.

Bunun için silaha erişim sıkı denetlenmeli, okullarda tehdit değerlendirme ve psikososyal destek mekanizmaları kurulmalı, erkek çocukların öfkesini ve kırılganlığını konuşabilecekleri alanlar açılmalıdır. Erkekliği silahla, sertlikle ve intikamla özdeşleştiren kültürel dil kırılmadıkça, şiddet bazı çocuklara sahte bir çıkış kapısı gibi görünmeye devam edecektir.

Bu yüzden en kolay cümleye sığınmamalıyız: “Canavar çıktı.” Bu cümle bizi rahatlatır, ama hiçbir şeyi açıklamaz. Daha zor soruyu sormalıyız: Bir çocuk, hangi yollardan geçerek arkadaşlarını ve öğretmenlerini öldürmeyi mümkün gören bir zihinsel eşiğe geldi?

Bu soruya dürüstçe cevap vermeden çocukları da okulları da koruyamayız. Çünkü güvenliği çoğu zaman okulun kapısında arıyoruz; oysa şiddetin eşiği, bir çocuğun zihninde çok daha önce aşılmış oluyor. Arkadaş hedefe, öğretmen öfkenin nesnesine, okul da intikam sahnesine dönüşüyorsa, failin sorumluluğunu konuşmak yetmez. O eşiği zamanında göremeyen aileyi, okulu, dijital kültürü ve silahla kurduğumuz ilişkiyi de konuşmak zorundayız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 13 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Barış Erdoğan
Barış Erdoğan
PROF. DR. BARIŞ ERDOĞAN - Üsküdar Üniversitesi, Sosyoloji bölüm başkanı. Marmara Üniversitesi, Fransızca Kamu Yönetimi bölümünden mezun olduktan sonra Paris’teki École des Hautes Études en Sciences Sociales’te yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. 2016’da sosyoloji alanında doçent, 2021’de profesör unvanını aldı. Klasik, çağdaş ve suç sosyolojisi alanlarında dersler vermekte, Milliyet gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Okul saldırılarını neden unutmamalıyız?

Okul saldırılarının üzerinden yaklaşık bir ay geçti, gündem değişti bile. Ama hala konuşulması gereken çok başlık var. Okullarda güvenlik tedbiri yeterli mi? Bir çocuk, her gün aynı koridorda yürüdüğü arkadaşlarını ve dersine giren öğretmenlerini nasıl hedefe çevirebilir? Kamusal körlük nasıl aşılır? Prof. Barış Erdoğan yazdı.

14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir lisede yaşanan saldırı ve hemen ardından 15 Nisan’da Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda çocukların ve bir öğretmenin hayatını kaybettiği katliam, Türkiye’de okul, çocukluk ve şiddet üzerine artık ertelenemeyecek bir tartışmayı önümüze koydu. Aradan bir ay geçti, Türkiye bambaşka gündemlere savruldu. Ama bu saldırıları asla unutmamalı, üzerine düşünmeli ve yapılması gerekenleri asla ertelememeliyiz.

İlk olayda eski bir öğrenci okula pompalı tüfekle girdi, ateş açtı ve ardından kendi yaşamına son verdi. İkinci olayda ise henüz 14 yaşındaki bir çocuk, evden getirdiği silahlarla sınıflara girerek arkadaşlarına ve bir öğretmenine ateş açtı.

Göz ardı edilen asıl soru

Bu iki olay, meseleyi münferit bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarıyor. Elbette okul kapılarının güvenliği, ailelerin sorumluluğu, silahların denetimi ve çocukların psikolojik destek sistemlerine erişimi önemlidir. Fakat bunlarla yetinirsek asıl soruyu kaçırırız: Bir çocuk, her gün aynı koridorda yürüdüğü arkadaşlarını ve dersine giren öğretmenlerini nasıl hedefe çevirebilir? Onları artık isimleri, yüzleri ve hikâyeleri olan insanlar olarak değil de öfkesinin nesnesi olarak nasıl görebilir?

Bu soru psikolojik kırılganlığı dışlamaz. Fakat onu tek açıklama haline getirmememiz gerektiğini gösterir. Her öfkeli çocuk saldırgan olmaz. Her dışlanan öğrenci ölümcül şiddete yönelmez. Bazı çocuklarda süreç, okulda değersiz hissetmeyle, öfkenin büyümesiyle ve şiddetin bir güç dili olarak öğrenilmesiyle ilerler. Buna silaha erişim, dijital saldırgan figürleri ve yetişkinlerin göremediği uyarılar eklenirse, tehlikeli eşik hızla yaklaşır.

Tanıdık insanın hedefe dönüşmesi

Okul saldırılarındaki en sarsıcı nokta, failin okul topluluğunu hedefe çevirmesidir. Arkadaş, öğretmen, sınıf, koridor, sıra, tahta. Bütün bunlar normalde çocuğun gündelik hayatının tanıdık parçalarıdır. Saldırı anında ise bu tanıdık dünya başka bir şeye dönüşür. İnsanlar artık tek tek yüzleri, isimleri, hikâyeleri olan kişiler olarak görülmez. Bir tür öfke perdesinin arkasında hedef haline gelirler.

Okul saldırısındaki asıl kopuş, çocuğun silaha ulaşmasıyla başlamaz. Arkadaşını arkadaş, öğretmenini öğretmen, sınıfını ortak hayat alanı olarak göremediği anda başlar.

Sosyal psikolog Albert Bandura’nın “ahlaki çözülme” dediği süreç burada açıklayıcıdır. Bandura bu kavramla, insanın normalde yanlış bulacağı bir eylemi kendi zihninde meşrulaştırmasını anlatır. Kişi sorumluluğu dışarı atar, yaptığı şeyin ağırlığını küçültür, karşısındakini suçun nedeni gibi görür ya da onu soyut bir kategoriye indirger. Arkadaşın ve öğretmenin hedefe dönüşmesi böyle bir zihinsel kopuşla mümkün olur.

Okul saldırılarında “rastgelelik” de dikkatle okunmalıdır. Rastgele ateş açmak, sosyolojik bakımdan her zaman hedefsizlik anlamına gelmez. Bazen hedefin genişlemesi anlamına gelir. Fail için artık tek bir kişi değil, bütün okul, bütün sınıf, bütün öğretmenler, bütün arkadaşlar öfkenin muhatabı haline gelir. “Bana bunu yaptılar” duygusu, “hepsi bunun parçası” duygusuna dönüşür.

Okulun hedef haline gelmesi bu yüzden tesadüf değildir. Okul, ders yapılan bir mekân olmanın ötesinde, çocuğun aidiyet, statü ve gelecek duygusu kurduğu ilk kamusal alanlardan biridir. Fakat bazı çocuklar için okul başarı ve umut değil, değersizlik, dışlanma ve statü kaybının gündelik mekânına dönüşebilir. Böyle olduğunda okul ortak hayat alanı olmaktan çıkar, öfkenin biriktiği sahneye dönüşür.

Erkeklik, öfke ve sahte kudret

Okul saldırılarında cinsiyet boyutunu görmeden yapılan her analiz eksik kalır. Bu tür saldırıların failleri dünyada da çoğunlukla erkek çocuklar ya da genç erkeklerdir. Bunun nedeni erkeklerin doğuştan daha şiddetli olması değildir. Mesele, erkekliğin birçok toplumda nasıl öğretildiğidir.

Erkek çocuklara çoğu zaman kırılganlıklarını saklamaları, yenilgiyi kabullenmemeleri, güçlü görünmeleri ve gerektiğinde sertleşmeleri öğretilir. Başarısızlık, reddedilme, dışlanma ya da küçük düşürülme duygusu konuşulabilir bir mesele olmaktan çıkıp bastırılması gereken bir utanca dönüşür. Bu utanç bazı durumlarda öfkeye, öfke de güç gösterisine evrilebilir.

Suç sosyolojisinin klasik isimlerinden Robert K. Merton’un “gerilim yaklaşımı” bu noktada işe yarar. Merton’a göre toplum herkese başarı, saygınlık ve yükselme hedeflerini öğretir. Fakat bu hedeflere ulaşmanın meşru yollarını herkese eşit sunmaz. Okulda kabul görmeyen, başarı üretemeyen, akranları arasında değerli hissedemeyen çocuk için bu durum bir statü gerilimi yaratabilir.

Ancak bu gerilimin nasıl yaşandığı kültürden bağımsız değildir. Erkek çocuklar açısından statü kaybı çoğu zaman başarısızlık olarak değil, küçük düşme, güçsüz görünme ve erkekliğin zedelenmesi olarak deneyimlenebilir. İşte bu noktada gerilim, erkeklik kültürüyle birleşir. Çocuk, kendisini değersiz hissettiği yerde yeniden güçlü görünmenin yollarını aramaya başlar. Bazen bu arayış, şiddeti bir cevap verme biçimi gibi gösterebilir.

Silah burada teknik bir araçtan fazlasıdır. Ergen bir erkek çocuk için silah, kendi güçsüzlüğünü tersine çevirdiğini sandığı bir sembole dönüşebilir. Onu tutan çocuk, kendisini daha güçlü, daha görünür, daha korkutucu hisseder. Oysa bu sahte bir kudret duygusudur. Gerçekte çocuğu güçlü yapmaz, onu ölümcül bir eşiğe taşır.

Suç sosyolojisi açısından şiddet çoğu zaman bireysel dürtüden ibaret değildir. Öğrenilir, taklit edilir, anlamlandırılır. Çocuk şiddeti yoktan icat etmez. Hangi davranışın “cesaret”, hangi tehdidin “erkeklik”, hangi saldırının “intikam” sayılacağını çevresinden öğrenir. Bazen mahalleden, bazen evdeki dilden, bazen akran grubundan, bazen de dijital dünyanın karanlık figürlerinden.

Dijital kültür ve karanlık senaryolar

Bugünün okul saldırılarını eski dönemlerden ayıran önemli farklardan biri dijital kültürdür. Artık bir çocuk kendi okulundaki öfkesini dünyanın başka yerlerinde yaşanmış saldırıların imgeleriyle birleştirebiliyor. Önceki faillerin fotoğrafları, manifestoları, videoları ve karanlık şöhretleri çevrimiçi ortamlarda dolaşıma giriyor.

Burada meseleyi kaba bir “internet bozdu” açıklamasına indirgemek doğru olmaz. Sorun, dijital dünyanın tek başına şiddet üretmesi değildir. Asıl sorun, kırılgan gençlere hazır bir kültürel senaryo sunmasıdır. Nasıl poz verileceği, hangi sembollerin kullanılacağı, failin kendisini nasıl “özel”, “dışlanmış” ya da “intikam alan” biri olarak kuracağı bu senaryonun parçalarıdır.

Uluslararası literatürde “taklit” ya da “bulaşma etkisi” bu nedenle ciddiye alınır. Buradan çıkarılacak sonuç panik değil, dikkat olmalıdır. Faili şeytanlaştıran ya da gizemli bir figüre dönüştüren haber dili, ona aradığı karanlık görünürlüğü verebilir. Failin adını, fotoğrafını, sembollerini ve saldırı ayrıntılarını dolaşıma sokmak, bazı kırılgan çocuklar için “ben de böyle görünür olabilirim” duygusunu besleyebilir.

Evdeki silah, kamusal risktir

Kahramanmaraş saldırısının en çarpıcı yönlerinden biri, failin evdeki silahlara erişebilmiş olmasıydı. Basına ve yetkililerin açıklamalarına yansıyan bilgiler, babaya ait silahlar meselesini gündeme taşıdı. Bu ayrıntı, bireysel silahlanma tartışmasının ne kadar hayati olduğunu gösterdi.

Silah evde durduğunda evin özel meselesi olarak kalmaz. Hele o evde çocuk ya da ergen varsa, silah kamusal bir riske dönüşür. Çünkü çocuk öfkelendiğinde, dışlandığında, intikam fantezisi kurduğunda ya da dijital dünyadaki saldırgan figürlerle kendisini özdeşleştirdiğinde, silaha ulaşabilmesi olayın seyrini değiştirir.

Türkiye’de silah çoğu zaman güvenlik, güç ve erkeklik sembolü olarak meşrulaştırılır. Bazı ailelerde “korunma aracı”, bazı çevrelerde statü göstergesidir. Bazı erkeklik anlatılarında büyümenin, cesaretin ve hâkimiyetin işareti sayılır. Oysa çocukla silah arasındaki mesafe daraldığında, toplumun bütün kurumları risk altına girer.

Bir çocuğun poligona götürülmesi, silahla poz vermesi, silah kullanmayı güç gösterisi olarak öğrenmesi masum bir merak gibi görülemez. Özellikle öfke, dışlanma, kırılganlık ve görünürlük arzusu taşıyan bir ergen için silah, öldürme düşüncesi ile öldürme eylemi arasındaki mesafeyi kısaltır.

Kurumsal körlük nasıl aşılır?

Bu tür saldırılardan sonra ilk refleks genellikle okul güvenliğini artırmaktır. Kapılara güvenlik görevlisi koymak, kameraları çoğaltmak gerekebilir. Fakat meseleyi okul kapısıyla sınırlarsak, çocuğun o kapıya gelmeden önce geçtiği yolu göremeyiz.

Uluslararası çalışmaların ortak uyarısı şudur: Okul saldırganına dair sabit bir profil yoktur. Belli bir yüz, aile tipi, sınıf ya da psikolojik etiket bize kesin cevap vermez. Mesele profil çıkarmak değil, tehditleri ve risk işaretlerini ciddiye alacak çok aktörlü mekanizmalar kurmaktır.

Bir çocuk sosyal medyada tehdit ima ediyorsa, silaha ilgisi artıyorsa, önceki saldırganlara hayranlık gösteriyorsa, okulda ağır dışlanma yaşıyorsa, ölüm ve intikam fantezilerini görünür kılıyorsa bunların hiçbiri tek başına kesin kanıt değildir. Fakat birlikte görüldüklerinde erken müdahale için ciddiye alınmaları gerekir.

Bu müdahale polisiye işlemle sınırlı kalmamalıdır. Okul yönetimi, rehberlik servisi, sosyal hizmet uzmanı, aile ve gerektiğinde kolluk birimleri birlikte çalışmalıdır. Amaç çocuğu suçlu ilan etmek değil, şiddet ortaya çıkmadan onu ve çevresini koruyacak bir ağ kurmaktır. Türkiye’de okul rehberlik sisteminin ağır yükü düşünüldüğünde, bu ağ daha da hayati hale geliyor. Okulu salt sınav başarısı üreten bir kurum gibi gördüğümüzde, çocuğun ruh halini, öfkesini, yalnızlığını ve dışlanmasını ihmal ediyoruz.

Okulu kaleye çevirmek yetmez

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırıları bize acı bir gerçeği gösterdi: Okulu daha güvenli hale getirmek zorundayız, ama okulu kaleye çevirmek tek başına çözüm değildir. Asıl mesele, çocuğu arkadaşlarını ve öğretmenlerini hedefe çevirdiği zihinsel eşiğe gelmeden önce görebilen kurumlar kurmaktır.

Bunun için silaha erişim sıkı denetlenmeli, okullarda tehdit değerlendirme ve psikososyal destek mekanizmaları kurulmalı, erkek çocukların öfkesini ve kırılganlığını konuşabilecekleri alanlar açılmalıdır. Erkekliği silahla, sertlikle ve intikamla özdeşleştiren kültürel dil kırılmadıkça, şiddet bazı çocuklara sahte bir çıkış kapısı gibi görünmeye devam edecektir.

Bu yüzden en kolay cümleye sığınmamalıyız: “Canavar çıktı.” Bu cümle bizi rahatlatır, ama hiçbir şeyi açıklamaz. Daha zor soruyu sormalıyız: Bir çocuk, hangi yollardan geçerek arkadaşlarını ve öğretmenlerini öldürmeyi mümkün gören bir zihinsel eşiğe geldi?

Bu soruya dürüstçe cevap vermeden çocukları da okulları da koruyamayız. Çünkü güvenliği çoğu zaman okulun kapısında arıyoruz; oysa şiddetin eşiği, bir çocuğun zihninde çok daha önce aşılmış oluyor. Arkadaş hedefe, öğretmen öfkenin nesnesine, okul da intikam sahnesine dönüşüyorsa, failin sorumluluğunu konuşmak yetmez. O eşiği zamanında göremeyen aileyi, okulu, dijital kültürü ve silahla kurduğumuz ilişkiyi de konuşmak zorundayız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 13 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Barış Erdoğan
Barış Erdoğan
PROF. DR. BARIŞ ERDOĞAN - Üsküdar Üniversitesi, Sosyoloji bölüm başkanı. Marmara Üniversitesi, Fransızca Kamu Yönetimi bölümünden mezun olduktan sonra Paris’teki École des Hautes Études en Sciences Sociales’te yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. 2016’da sosyoloji alanında doçent, 2021’de profesör unvanını aldı. Klasik, çağdaş ve suç sosyolojisi alanlarında dersler vermekte, Milliyet gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x