Prof. Dr. Kemal Sayar: “Ruhların nasır tuttuğu bir ülkede ilk soru ‘Ben ne yapabilirim?’ olmalı”

“Şiddeti önlemenin yolu, çocuğu merkeze alan, onun duygusal yaralarını gözeten ve sınıfta bir "merhamet iklimi" yeşerten bir sistem kurmaktır. Okul güvenliği sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda bir şefkat ve adalet arayışıdır.” Prof. Dr. Kemal Sayar yazdı.

14 Nisan’da Şanlıurfa’da bir lisenin 19 yaşındaki eski öğrencisi pompalı tüfekle 16 kişiyi yaraladı, sonra da intihar etti. 15 Nisan’da ise Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir ortaokul öğrencisi okula 5 silah ve 7 şarjörle geldi, hedef gözetmeksizin ateş açtı. Bir öğretmen, sekiz öğrenci hayatını kaybetti. Günlerce olayı konuştu herkes. Maalesef her güne yeni bir olayla başlıyoruz ve bu çok elim olayın gündemdeki yeri yavaş yavaş azalıyor. Oysa aslında çocuklarımızın, gençlerimizin durumundan daha önemli hiçbir şey yok. Yaşadığımız şoku, neden bunların olduğunu, sorumluların kimler ya da neler olduğunu ve en önemlisi, bundan sonra ne yapılması gerektiğini psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’a sorduk.

Şanlıurfa ve Maraş’taki okul saldırıları size neler düşündürdü?

Herkes gibi ben de büyük bir şok yaşadım ve çok üzüldüm. Bu topraklara uğramamış bir toplumsal hastalık, nihayet bütün acımasızlığıyla bizi de ziyaret ediyor diye düşündüm.

Maraş’tan gelen bir hekim danışanım bana oradaki durumu şöyle tarif etti: ‘Şehirde çehreler değişti. Tıpkı ikinci bir deprem yaşamış gibiyiz. Katledeni de, katledilenleri de tanıyoruz. Bunun burada olabileceğini kimse düşünemezdi.’ Bu yönüyle derin bir toplumsal travmadan bahsediyoruz.

Anne babalar çocuklarından, kendi anne babalıklarından şüpheye düşüyor. Toplumsal güven büyük bir yara alıyor: En korunaklı olmasını beklediğimiz yerdir okul, dış dünyanın bela ve musibetlerinden kurtarılmış ve biricik çocuklarımızı emanet ettiğimiz bir kurumdur. Orası böyle bir vahşete sahne olabilecekse güvenli hiçbir yer kalmamıştır, bir çocuk katliam yapabiliyorsa hiç kimseye güvenilemez’ hissiyatı toplumsal güvende büyük gedikler açar.

Büyük bir muhasebe yaşamalıyız, çocukları ekran karşısında unutan anne babalık tarzımızdan, ruhsal sorunlara karşı vurdumduymaz eğitim anlayışına, her çocuğu ayrı bir dünya olarak göremeyen aynılaştırıcı disiplin sistemimize kadar pek çok şeyi sorgulamalıyız.

Sizce Maraş’taki saldırı neden oldu?

Tek boyutlu açıklamalar bu trajik olayın sebeplerini basite indirgiyor. Sadece ruhsal rahatsızlık veya sadece zorbalık gibi açıklamalar kişilik, aile veya sosyal çevre gibi etkenleri dikkatten kaçırıyor. Evet doğrudur, birçok saldırganda görülen narsisizm, paranoid düşünce yapısı veya duygusal kopukluk, bireyin yaşadığı hayal kırıklıklarını bir “intikam eylemine” dönüştürme eğilimini artırır. Ancak okul saldırganlığı üzerine çalışan Peter Langman, bu kişilik özelliklerinin tek başına bir suç işleme sebebi olmadığının, sadece zemin hazırlayıcı olduğunun altını çizer.

Bireyin kişiliği, içinde büyüdüğü ortamla şekillenir. İhmal, istismar veya tam tersi, gerçeklik algısını bozan aşırı korumacı/idealize edici bir aile tutumu, çocuğun empati yeteneğini zayıflatabilir. Okul iklimi, akran ilişkileri ve bireyin “dışlanmışlık” hissi, var olan içsel kırılganlıkları tetikleyen bir katalizör görevi görebilir.

Langman’ın klinik çalışmaları, bu saldırıların genellikle “anlık bir patlama” değil, uzun süreli bir birikimin sonucu olduğunu kanıtlar. Bu noktada “sızıntı” (leakage) kavramı hayati önem taşır: Saldırgan niyetini, öfkesini veya hazırlıklarını dolaylı ya da doğrudan yollarla (sosyal medya, günlükler, okul ödevleri, arkadaşlara söylenen sözler) dışa vurur. Nitekim Maraş saldırısından önce bu tür sızıntılar olmuş ancak ciddiye alınmadığı anlaşılmıştı. Eğer bu sinyaller bir “dikkat çekme çabası” olarak değil, bir “sosyal tehlike sinyali” olarak okunabilirse, okul yönetimi, aile ve uzmanlar iş birliği içinde trajediyi önleyebilirler. Sorumluluk yalnızca bireyde değil, bireyin içinde bulunduğu sistemin bütünündedir.

Peki, yıllardır sadece ABD’de olur sandığımız, asla bizim ülkemizde olmayacağını düşündüğümüz okul saldırılarının Türkiye’de gerçekleşmesi bize dair ne söylüyor?

Amerikan ruhu küreselleşiyor. İletişim araçlarına hükmeden yüzeysel bir uygarlık, hem popüler ikonlarını hem de toplumsal hastalıklarını dünyanın kalan kısmına ihraç ediyor. Kendi kültürel derinliğiyle yeterince irtibat kuramamış gençler, tüm evreni bu uygarlığın onlara dayattığı süzgeçler üzerinden görüyor, oranın kendisine mahsus dertlerini kendi dertleri kabul edebiliyor.

Bu teknokapitalist uygarlık gençlere alttan alta şu mesajı veriyor: ‘Sadece gücü olanın hakkı vardır ve sadece güçlü olan yaşamaya layıktır’. Güç her şeyi meşrulaştırıyor. Oysa bir geleneğe yaslanan her uygarlık, gücün tedip edilmesini teklif eder. Hayatın kutsallığını, biricikliğini, canın azizliğini en temel düstur olarak kabullenir.

Dijital film platformları ve video oyun endüstrisi ise insanın zaaflarını kullanarak bize hayal satar, gündelik hayatta ve yüz yüze etkileşimle, bir şeyler yaparak elde etmemiz gereken dopamini bize hayaller kurdurarak fazlasıyla temin eder.

Bunun neticesinde gerçeğin alacakaranlığında yaşayan zombi bir kuşak oluştu, gerçeğin yalın acılarıyla yüzleşmek yerine sanal alemin sunduğu hızlı ve sahte ödüllere sığınan, geceleri ekran başında yaşayan zombi gençler bir süre sonra sanal ile gerçek arasında tam bir ayrım yapamamaya başlıyor. Ağır dürtü kontrol bozukluğu olan gençlerin bir oyun simulasyonu içinde bu elim saldırılara yöneldiğini görüyoruz. Kısa süreliğine bir Tanrılık iddiası, oyunların verdiği omnipotansın gerçek hayatta taklidi.

Bu sürece eşlik eden bir başka etken de ailenin çözünmeye başlaması. Aile modern dünyada bir sığınak ve teselli olma hüviyetini giderek kaybediyor, aile içinde göz göze gelmek giderek müşkül bir hal aldı. Evde herkesin kendisini gömdüğü bir ekran olunca anne ve baba çocuklarının duygu eğitiminde olsun, ahlaki rehberlikte olsun üzerlerine düşen rolü oynayamıyor.

Bu elim olaylar, anne babalığın en önemli vazifelerinden birinin çocukların ruhsal süreçlerinin yakın takibi olduğunu bir kez daha gösterdi. Zaten ekran şiddeti ile günlük hayatta şiddet arasında bir bağıntı sadece işlevsiz bir aile yapısı üzerinden kurulabilir. Müşfik ve ilgi dolu aileler çoğunlukla çocuklarının öfke ve şiddet eğilimlerini soğurur, gün yüzüne çıkmadan emerler.

Bir çocuk nasıl okulunda arkadaşlarını, öğretmenini öldürecek, silahla rastgele ateş açacak, bir katliam yapacak hale gelebilir?

Popüler kültür ve medya şiddeti metalaştırıyor, bu da gençlerin çatışma çözme becerilerini azaltıyor. Konuşmak, dinlemek veya anlamaya çalışmak yerine bilgisayar oyunu oynar gibi şiddete yöneliyor dürtü kontrol sorunu olan gençler.

Ergenlerde zaten bir ‘incinmezlik yanılsaması’ vardır, beynin muhakemeyle ilgili ön lobu henüz gelişimini tamamlamadığı için pervasızca eylemlere kolayca girişebilirler. Kendini yaralama, kendini kesme, yineleyen intihar davranışları bu dönemde daha yaygın olarak görülür.

Ciddi ruhsal sıkıntıları olan gençler de dünyadan bir öç alma fantezisi içine girebiliyorlar. Bizim geleneksel kültürümüzde bunu frenleyen bir taraf hep vardı. Yani insanın kendi içindeki kötülüğü kolayca dışarı çıkaramamasını temin eden, bunu bir ölçüde frenleyebilen bir değerler dizgesi.

Ama zamanın ruhu pek çok şeyi aşındırdığı gibi nesiller arasında kültürel aktarımı da aşındırıyor. Sözle değil ve hal ve duruşla aktarılan manevi değerler artık aktarılamaz olduğunda gençler dünyaya karşı tutumlarını ekranlardan veya akranlardan devşirmeye başlıyor.

Bütün dünyada antisosyal kişiliğin yaygınlığında bir artış var ve bunun da anne babalığın artık tahtından edilmesiyle alakalı olduğu düşünülüyor. Disiplinin çocuk terbiyesinde hâlâ belirgin rol oynadığı Uzakdoğu toplumlarında antisosyal kişilik Batı toplumlarından çok daha az yaygın.

Şiddet vakalarının çoğunun arkasında, fark edilmeyen veya kaynak yetersizliği nedeniyle müdahale edilemeyen ruh sağlığı sorunları var. Örselenmişlik, dışlanmışlık, gelişimsel sorunlar, okul başarısızlığından kaynaklanan özgüven sorunları. Liste uzatılabilir.

Öğrencilerimize öfke yönetimi ve empati eğitiminin müfredatın bir parçası olarak verilmesi şart. Ayrıca sosyal hizmeti yaygınlaştırmalıyız, sorunlu gençleri tek tek tespit eden ve aileleri ile yakın iş birliği içinde çalışan sosyal hizmet sistemini okula entegre edebilmeliyiz.

’Gücü gücü yetene’ dünyasında kimse güvende değil. Moral eğitim eğitimin olmazsa olmaz bir parçası olmalı, otuz yıldır merhamet eğitiminden bahsediyorum, ailenin zaten ağır stres olduğu bir zaman diliminde maarif sadece talimle değil terbiye ile de ilgilenmeli. Dünyaya iyi insanlar bırakmanın ocağı olmalı, olabildiğince.

Bir husus da küresel dünyada anlamın giderek buharlaşması. Pek çok genç hayatına bir anlam tayin etmekte zorlanıyor, Camus’nün ünlü romanı Yabancı’daki Meursault karakteri gibi varoluşsal bir buhran içinde yaşıyor. Toplumsal normlara, duygusal beklentilere ve geleneksel ahlak anlayışına tam bir kayıtsızlık halinde.

Gençlerden çok sık duyduğum bir cümle: ‘Sonunda öleceksek, neden çalışalım ki?’ Bu anlam sağlayıcı büyük anlatıların günümüzde değer kaybetmesiyle de alakalı. Kimi gençler tutunacak bir yerleri olmadığı için, bir varolma biçimi olarak, dünyaya kapanarak yaşıyor. İçlerinde çok küçük bir azınlık, hınç duygusunu başka insan ve canlılardan intikam alarak gidermeye yelteniyor. İyi şeylerden mahrum bırakıldığını hissetmenin hıncı bugünlerde milli bir toplumsal meselemiz. Bu hıncı tedavi edecek sosyal rehabilitasyon önlemlerini alabilmeliyiz.

Çocuklarımızın, gençlerimizin bu noktaya gelmesinde hangi faktörler etkili? Kimlerin sorumluluğu var?

Ben bu iki vakanın tekil örnekler olarak kalacağı ümidini taşıyorum. Zaten Maraş hadisesi Siverek hadisesinin bir ardılı mahiyetinde, eğer ilk hadisede hızlı bir yayın yasağı getirilseydi belki de bu ‘sosyal bulaş’ gerçekleşmeyecekti. Şiddete sıfır tolerans gibi ona sıfır atıf da önemli, onu insanların gözünün içine sokmamak, hassas bünyelerden sakınmak. Çünkü ergenlik fantezilerinden bir tanesi de dünyanın gözünde bir anlığına bile olsa güçlü ve tanınır olma fantezisidir.

Bir suçlu arıyorsanız, toplumsal dokumuza sinmiş olan ‘adam sen de’ciliği işaret edebilirim. Mış gibi yapmak, vurdumduymazlık, bir felaketin ayak seslerini duysak bile oralı olmayışımız. Bununla nasıl baş edeceğiz bilmiyorum. İşini yapmayan bir memuru, görmezden gelen bir görevliyi, ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ zihniyetini. Çocuğunu yakından izlemeyen veliyi. Ez cümle, sorumluluk eksikliğini. Elini taşın altına koymayanın cezasız kalabilmesini. Bunlar için bir seferberlik şart. Bir toplumsal uyanış, bir intibah.

Peki ne yapmalıyız? Nereden başlamalı?

Eğitime neden ve nasıl sorularını katarak, eleştirel düşünceyi teşvik ederek, gördüğümüz yanlışlıkları başkasına bırakmadan hemen düzeltmeye girişerek başlamalıyız. Yönetenleri daima şeffaflığa, hesap verebilirliğe davet ederek. Hak arayışını insan olmaklığımızın asli bir unsuru olarak görmeliyiz. Eğitim -mış gibi gibi olamaz, ülkemizin yarınını yoğuran bir tezgahtır, yarının Türkiyesi için çocuk ve gençlerimize ne tür hasletler kazandırmak zorunda olduğumuzu uzun uzun düşünmeliyiz. Bir ülkü birliğine, bu toprakların geleceğine duyulan sağlam bir inanca ihtiyacımız var.

Okullarda psikolojik danışma üniteleri çok güçlendirilmeli, hatta bana sorarsanız birkaç büyük okul için çok güçlü, müstakil rehberlik ve psikolojik danışmanlık üniteleri kurulmalı. Günümüzde her türlü otorite bir aşınma sürecinde, bundan öğretmenlik de payını alıyor. Öğretmenleri yersiz veli taleplerine, okul yönetimlerinin keyfi uygulamalarına karşı daha güçlü kılmalıyız.

Güvenlik önlemlerini mutlaka artıralım ama şiddeti doğuran nedenleri ıskalamayalım. Yabancılaşma, umutsuzluk ve travma güvenlik önlemleriyle iyileşmez. Eğitim kurumlarının bir denetim merkezi değil bir öğrenim alanı olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Okul, aile ve sosyal hizmetlerin entegre çalıştığı, çocuklara duygusal okur yazarlık eğitiminin verildiği, adil okullara ihtiyacımız var.

Şiddeti bir “yangın” olarak görmeliyiz ve bu yangını söndürmek için sadece hortumlarla (disiplin cezaları, dış denetimler) müdahale etmenin yetmeyeceğini idrak etmeliyiz, okulun sadece binasını değil, ruhunu inşa edebilmeliyiz.

Eğer bir okul, çocuğun “Ben buraya aitim ve burada değer görüyorum” dediği bir mekân değilse, o okulun etrafına örülen yüksek duvarlar şiddeti engelleyemez. Şiddeti önlemenin yolu, çocuğu merkeze alan, onun duygusal yaralarını gözeten ve sınıfta bir “merhamet iklimi” yeşerten bir sistem kurmaktır. Okul güvenliği sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda bir şefkat ve adalet arayışıdır.

Şiddetin sürekli övüldüğü, makbul gösterildiği televizyon dizileri, çocukların şiddet dolu bilgisayar oyunları oynamaları çok eleştiriliyor. Özellikle son yıllarda şiddetin hayatımızın her alanında daha da fazla varlığını gösterdiğine şahit oluyoruz. Kadın cinayetlerinden trafikteki kavgalara, akran zorbalığından televizyon dizilerinin konularına… Bunların etkisi olabilir mi?

Ekranların o soğuk ve mesafeli ışığı altında, ruhumuzun yavaş yavaş nasıl bir “nasırlaşma” sürecinden geçtiğini görmek sarsıcı. Modern zamanın en büyük yanılgısı, ekranı sadece bir “görüntü mecrası” sanmaktır. Oysa her ekran, kendi ahlakını ve kendi “hakikatini” inşa eden bir mabet gibi.

Bizler, çocuklarımıza bir dünya vaat ediyoruz; ama bu dünya bazen öylesine hoyrat, öylesine şiddet yüklü ki, çocuk o küçük kalbiyle bu kadar çok “acı”yı ve “kaba gücü” hazmedemiyor. Çocuk, gördüğü her şiddet sahnesinde sadece bir aksiyon izlemiyor; o sahneyle birlikte insanın insana neler yapabileceğine dair bir “olabilirlik” sınırını da esnetiyor.

Şiddetin estetik bir hazla paketlendiği, gücün tek geçer akçe kılındığı o dijital dünyada, merhamet bir zayıflık, öfke ise bir özgürlük biçimi olarak kodlanıyor. Bu, ruhun yavaş yavaş paslanmasıdır. Çocuğun o safiyane bakışında, başkasının acısına “eşlik etme” kapasitesi, ekranın o bitmek bilmeyen “vur-kır-kazan” döngüsü içinde aşınıp gidiyor.

Ama ekran bir suçluysa da tek sanık değildir. Şiddet, sadece bir piksel yığınından doğmaz; o, öncelikle evdeki şefkat yoksunluğundan, bir babanın dalgınlığından, bir annenin yorgunluğundan veya bir çocuğun “görülmeme” sızısından beslenir. Ekran, bu “yaralı zemin” üzerinde bir iklim kurar. Eğer bir çocuk evde duygusal bir güven limanı bulamamışsa, ekranın ona sunduğu “sert adam” figürleri birer kurtarıcı gibi görünür. Dolayısıyla mesele, sadece ekranı kapatmak değil; o ekranın doldurduğu boşluğu sahici insan ilişkileriyle, karşılıklı bir bakışla, bir “anlaşılma” hissiyle doldurabilmek.

Bizim medeniyetimiz, insanın insana “emanet” olduğu bilinci üzerine kurulu. Bugün ise “insan, insanın kurdudur” diyen o karamsar modern masalı yaşıyoruz. Eğer çocuklarımıza, iyiliğin de bir kudret olduğunu, birinin elinden tutmanın, birinin acısına ortak olmanın en büyük kahramanlık olduğunu gösteremezsek, onları bu şiddet çağının dişlileri arasında kaybetmeye mahkûmuz.

Çocuk, nasihatin soğuk duvarlarına çarpmaz; o, sadece yaşadığı dünyanın sıcaklığına sığınır. İyiliğin itibarlı olduğu bir evde, merhametin bir “nezaket devrimi” gibi yaşandığı bir muhitte büyüyen çocuk, ekranın o yapay ve zehirli şiddetinden bir kalkan gibi korunacaktır.

Unutmayalım, bizim ona öğrettiğimiz değil, bizim olduğumuz kişi, onun gelecekteki karakterinin mimarıdır. Eğer kalbimizin inceliğini koruyabilirsek, ekranın o karanlık ışığı, ruhumuzun aydınlığında eriyip gider.

Ez cümle, ekranlar yalnızca görüntü taşımaz, aynı zamanda bir duygu ve değer dünyası da kurar. Bugün dizilerde, oyunlarda ve dijital akışta tekrar tekrar karşılaştığımız şey, çoğu zaman yalnızca bir olay değil, bir meşrulaştırma dili. Şiddetin yapanın yanına kâr kalmadığını, bir bıçağın kanattığını, bir yumruğun can yaktığını çocuklarımıza anlatabilmeliyiz.

Şiddet içerikleri çocukları tek başına şiddet faili yapmaz; ama kalbin inceliğini törpüleyebilir, öfkenin eşiğini düşürebilir, başkasının acısına karşı duyarlılığı zayıflatabilir. Çocuk, gördüğünü sadece izlemekle kalmaz; onunla birlikte dünyayı anlamlandırır. Şiddet ödüllendirildiğinde, güçle özdeşleştirildiğinde, cezasız kaldığında, zihninde yavaş yavaş “olabilir”, sonra “olur”, en sonunda da “olmalı” gibi tehlikeli bir yol açılır.

Adeta bir suçlu bulma yarışı var. Tv dizileri, ailenin sorumsuzluğu, okuldaki güvenlik açığı, akran zorbalığı vs… Büyük fotoğrafa baktığımızda sağlıklı bir tartışma, böylesi acı bir olaydan sonra ders çıkarma süreci yaşanıyor mu sizce? Bu süreçte neler yanlış tartışılıyor, neler gözden kaçırılıyor?

Bir açıklama arıyoruz çünkü bu katliam insan olmanın anlamına dair temel kabullerimizi aşıyor, onları zorluyor. Büyük sarsıntılar dünyanın öngörülebilir bir yer olduğu yönündeki temel varsayımımızı berhava eder. Bir afet, bir toplu şiddet olayı ya da beklenmedik bir kayıp “Dünya öngörülebilir ve güvenlidir” inancımızı derinden sarsar. Bu kırılma, zihinde derin bir belirsizlik ve çaresizlik duygusu doğuruyor.

Halbuki zihnimiz belirsizlikten hiç hoşlanmaz; anlam kurmak ister. Bu yüzden zihin hızla bir neden, bir fail, bir suçlu aramaya yönelir. Bu arayış, çoğu zaman bilinçdışı bir savunmadır; çünkü bir sebep bulduğumuzda, sanki kontrol duygumuzu biraz geri kazanırız. “Bu onun hatasıydı” diyebildiğimizde, dünya yeniden düzenli bir yer gibi görünür; tesadüfün ve kırılganlığın yarattığı o ürpertici boşluk biraz kapanır. Bir suçu işaret ettiğimizde azıcık rahatlarız ama çoğu zaman bu durum sadece içsel kaygımızı yatıştırır. Suçlu bulma eğilimi, öfkeyi yönlendirmek, yasın ağırlığını taşımak ve dağılmış anlam duygusunu toparlamak için bir yol olur.

Biz yas tutmayı beceremiyoruz. Yas süreçlerini bitimsiz bir öfke halinde yaşıyor, sonra da yaşadığımız acıyı hızla unutup geçiyoruz. Yaşadıklarımız bize öğretmiyor çoğu zaman. İnsan, acının ortasında bir hikâye kurmak ister; fakat her hikâye adil değildir. Bu yüzden asıl ihtiyaç, yalnızca suçlu bulmak değil, olanı bütün boyutlarıyla anlayabilmek ve yas tutmaya izin veren daha sahici bir anlam kurabilmektir. Çünkü bazen hayat, tek bir failin omuzlarına yüklenemeyecek kadar karmaşıktır.

Bu acı olaylar üzerine hızla çalıştaylar düzenlemeli, toplumsal şiddeti ve ülkemizde ilk defa görülen bu cana kıyıcılık türünü acilen masaya yatırmalıyız. Acıdan bir bilgi üretemediğimiz sürece afetler tekrarlanmaya mahkumdur.

Soru, ‘Kim ne yaptı?’dan, ‘Olmaması için ben ne yapabilirim?’e dönmelidir. Kurumlar ne yapabilir? Kimden neyi isteyebilirim? Ülkenin üzerine sinen uyuşukluğu üzerinden atması için kendi adıma ben ne yapabilirim?

Ailemin bir ferdi olarak iyileş(tir)meye kendi ailemden başlayabilirim mesela. Toplumsal olarak yanlış gördüğüm şeylere gücüm yetebildiğince müdahale etmeyi şiar edinebilirim.

Maraş’taki olaydan sonra toplum, devlet, birey, ebeveyn olarak ne tür dersler çıkarmalı, ne tür tedbirler almalıyız?

Merhameti ve iyiliği toplumsal düzeyde yeniden görünür kılmalı, sahne ışıkları altına getirmeliyiz. İnsanın iyiliğini göze sokmalıyız. Dünyanın merhametsizliğine dair sayısız örnek var ancak benim pek çok kitabımda dile getirmeye çalıştığım gibi, insanın yükselişine dair de çok örnek var.

Okul saldırılarını önlemek, tek bir çözümün değil, sosyal, ailevi ve hükümet düzeyinde birbirini destekleyen çok katmanlı bir stratejinin uygulanmasını gerektiren karmaşık bir mesele.

Araştırmalar, bu tür şiddet olaylarının genellikle “aniden” gerçekleşmediğini, bireyin uzun bir süre boyunca yaşadığı sıkıntılar, sosyal izolasyon ve travmatik süreçlerin bir sonucu olarak bir “şiddete giden yol” izlediğini gösteriyor. Aslında bu iki acı olayın da gösterdiği gibi fail sağda solda konuşuyor, niyetini söze döküyor.

Muhtemel failin ‘sızıntı’larını dikkate alacak uyanık bir sistemimiz olmalı. Evvel emirde, öğrencilerin kendilerini güvende, değerli ve duyulmuş hissettikleri bir ortam şiddeti önlemede en temel savunma hattıdır.

Okullarda neler yapılabilir?

Öğrencilerin akran zorbalığına karşı korunduğu ve “güvenilir yetişkinlerle” (öğretmenler, rehber danışmanlar) kolayca iletişim kurabildiği bir okul kültürü teşvik edilmeli.

Okullarda, davranışsal tehdit değerlendirme modelleri uygulanmalı: Bu modeller, bir öğrencinin sergilediği endişe verici davranışları (aşırı öfke, içine kapanma, şiddet içerikli söylemler) bir suç olarak değil, bir yardım çığlığı olarak ele alır.

Müfredata empati, çatışma çözme becerileri ve öfke yönetimi gibi sosyal-duygusal becerilerin dahil edilmesi, öğrencilerin şiddete başvurmadan sorun çözme yetilerini güçlendirir. Öğrencilerin ve okul personelinin, bir arkadaşının tehlikeli bir yola girdiğini fark ettiğinde bunu güvenli bir şekilde bildirebileceği şeffaf ve güvene dayalı raporlama mekanizmaları da kurulmalıdır.

Çocukların yaşadıkları duygusal zorlukları (başarısızlık, dışlanma, kayıp vb.) aileleriyle paylaşabilecekleri açık bir iletişim kanalı kritik öneme sahip. Ebeveynlerin, çocuklarının dijital dünyadaki davranışlarını ve sosyal çevrelerini takip etmeleri, onların ruh hallerindeki değişimleri fark etmeleri açısından hayati değerde. Ailelerin, çocuklarında gözlemledikleri ciddi ruh sağlığı sorunları veya davranış bozuklukları için damgalanma korkusu yaşamadan profesyonel psikolojik destek almaları teşvik edilmelidir.

Maalesef Maraş hadisesinde psikiyatrik bir değerlendirme ve tedavinin eksikliği dikkat çekiyor. Çok üzücü, hâlâ psikiyatrik damgalanma ile zihinlerimizde boğuşup duruyoruz. Yardıma ihtiyacı olan çocuklarımızın yardım alabilmesi için elimizden geleni yapmalıyız. Bu amaçla psikiyatri uzmanlarının ve yetkin terapistlerin gençlere daha kolay ulaşabildiği, ailelerin bu konuda daha hızlı yardım alabildiği sağlık modelleri geliştirmeliyiz.

Okullar psikolojik destek ve sosyal hizmet açısından güçlendirilmelidir. Okul başına düşen psikolojik danışman ve sosyal hizmet uzmanı sayısının artırılması, kriz anında hızlı müdahale kapasitesini geliştirir. Şiddeti önleme stratejilerinin bilimsel verilere dayanması için bu alandaki araştırmalara finansman sağlanmalı ve okullar ile kolluk kuvvetleri arasında, öğrencinin mahremiyetini koruyan ancak güvenliğini önceleyen entegre bilgi paylaşım sistemleri kurulmalıdır.

Şiddeti sadece bir güvenlik sorunu olarak değil, bir halk sağlığı meselesi olarak ele almak, toplumdaki travmayı ve şiddeti tetikleyen ekonomik/sosyal eşitsizlikleri azaltacak uzun vadeli politikaları zorunlu kılar.

Şiddet, genellikle bireyin dışlandığı, duyulmadığı ve umutsuzluğa sürüklendiği bir süreç sonunda patlak verir. Bu nedenle, toplumun her seviyesinde “bağ kurma,” “fark etme” ve “destek olma” bilincini yerleştirmek, bu trajedileri önlemede en güçlü araçtır.

Sözün özü ‘önce merhamet ve nezaket’ diyorum. Herkes elini taşın altına koymalı. Sorunlu gençlerimizi nasıl ele aldığımız, onları ne ölçüde topluma katabildiğimiz bizim uygarlık seviyemizi ele verir. Yaşadığımız acılardan bir bilgi, o bilgiden bir bilgelik damıtmak zorundayız.

Ayrıca acil afet yönetiminde büyük sıkıntılarımız var. Mesela ilk Siverek saldırısı olduğunda çok hızlı bir yayın erişim yasağı gelmeliydi. Kriz yönetimini nasıl yapmamız gerektiği konusunda hem kamu kurumlarında hem sivil kurumlarda eğitimler verilmeli. Toplumu sarsan ve infial yaratan olaylarda mutlaka uzmanlar rehberliğinde kriz yönetimine geçmeli ve süreci soğukkanlılıkla yönetmeyi başarmalıyız.

Nasıl sağlıklı çocuklar, gençler yetiştirebiliriz?

Olabildiğince sağlıklı çocuklar yetiştirmek bizim olabildiğince iyi ebeveynler olmamıza bağlı. Sevgiyi koşulsuz tadan, sevgi, ilgi ve şefkati doyasıya alan çocukların bütün zor koşullara rağmen daha sağlıklı olmalarını bekleyebiliriz.

Ama çocuk atasına çektiği kadar zamanına da çeker, bunu unutmayalım. Anlamsızlık ve sorumsuzluk çağında çocuklarımıza uğruna yaşayacakları bir amaç, dünyayı bulduklarından daha iyi bırakmak için bir heves, bir şeyleri olumlu yönde değiştirmek için sorumluluk duygusu verebilmemiz gerekiyor.

Çocuklarımızın ayağına taş değmesin diye onları sorumluluk ve karakter sahibi olmaktan alıkoyamayız. On yıllardır yazdığım gibi, organik çocuklar yetiştirmeye gayret etmeliyiz, ekranlardan başını alabilen, samimi ve sahici bağlar kurabilen, dikkatini bir şeyler inşa etmek için kullanabilen çocuklar.

Ama anne babalık ne kadar iyi olursa olsun daha dürtüsel, daha incinebilir, daha yaralı çocuk ve gençler daima var olacaktır. Böyle zamanlarda toplumun, okulun ve geniş ailenin reddedici olmak yerine daha kapsayıcı olması, yaralı çocuklarımızı şefkatle bağrına basabilmesi, onların hayata daha iyi tutunmasını sağlayacaktır.

Devletimizin de toplumun ekonomik ve sosyal olarak dezavantajlı kesimleri için imkanlarını seferber etmesi icap eder. Yoksul bir ailenin çocuğu devletin müşfik elini daha fazla hissedebilmelidir ki hayat yarışında elinde olmayan sebeplerle geri kalmasın. Bir örnek vereyim, meslek liselerinde eğitim güçlendirilebilir, yoksul semtlerdeki okullara inadına daha şevkli öğretmenler atanabilir, devlet madde kötüye kullanımının yaygın olduğu semtlerde çok etkili gençlik merkezleri ihdas edebilir. ‘Çocuk insanın atasıdır’ der şair, sağlıklı çocuklar sağlıklı nesiller demektir ve ülkemizin hayati meselesidir.

Türkiye’nin dört bir yanında çocuklar çok tedirgin, hemen hemen her çocuk “Bizim okulumuzda da böyle bir şey olabilir mi?” sorusunu aklından geçiriyor, çocuklar kendi aralarında konuşuyorlar. Onların içi nasıl ferahlatılmalı?

Aileler korkuyor ve çocuklarının davranışlarına daha bir dikkat kesilmiş durumda. Öte yanda okulun bir korku ve tedirginlik mekanı haline gelmesi daha geniş bir endişeye yol açıyor. Bu tür facialardan sonra çocuklar çoğu zaman bilgi değil, anlamlandırma ihtiyacı içindedir. “Bu seni korkutmuş olabilir” şeklinde duyguyu isimlendirin. Duyguya bir isim verebilmek çocukları rahatlatır. Hemen “korkma” demek yerine, korkunun anlaşılmasına izin verin. Sorularını geçiştirmeyin.

Bu konuda iki kitap yazan Peter Langman, okul saldırıları üzerine çalışmalarında, çocuklarla konuşmanın temelinde “gerçeği saklamadan ama çocuğun psikolojik kapasitesine uygun biçimde düzenleyerek aktarmak” olduğunu vurgular. Her yaşa göre açıklama farklı olmalıdır. Ona göre çocuklar, yetişkinlerin sandığından daha fazla şeyi sezgisel olarak fark eder; bu yüzden olayları tamamen örtmek ya da “hiçbir şey olmadı” demek, güven duygusunu zedeler.

Ancak travmatik imgeleri pekiştirmekten kaçınılmalıdır, işte tam da bu yüzden çocukların medya maruziyeti sınırlanmalıdır. Ayrıntıların dozu önemli: Grafik detaylar, saldırganın kimliği veya eylemin dramatizasyonu çocukta travmatik imgeleri pekiştirir. Langman, konuşmanın merkezine “şiddetin nadirliği” ve “yetişkinlerin koruyucu rolü”nü yerleştirmeyi önerir. Çocuğa dünyanın bütünüyle tehlikeli bir yer olmadığı, bu tür olayların istisnai olduğu ve okulda onu koruyan sistemlerin bulunduğu açıkça ifade edilmelidir.

Dikkat odağının saldırgandan ziyade çocuğun duygusal tepkilerine yöneltilmesi gerekir. Medyanın ve yetişkinlerin çoğu zaman saldırganın motivasyonlarını, kimliğini ve hikâyesini merkezileştirdiğini; bunun ise çocuklarda korku ve merak karışımı bir zihinsel yük oluşturduğunu görüyoruz. Bunun yerine ebeveynin görevi, çocuğun hislerini isimlendirmek, normalize etmek ve ona baş etme yolları sunmaktır. “Korkmuş olman çok anlaşılır” gibi ifadelerle duyguyu tanımak, ardından günlük rutine ve güven hissine geri dönmek elzemdir. Sağlıklı yaklaşım, çocuğu ne aşırı bilgiyle bunaltmak ne de onu boşlukta bırakmaktır. Esas olan, ölçülü açıklama, duygusal refakat ve güven inşasıdır.

Bir son husus da çocuk ve gençlerin her farklı tutumunu medikalize ve patolojize etmekten kaçınmamız gerektiği. Çocuklarımız anlaşılmak ve duyulmak ister. Aşırı kuşkucu ebeveynlik çoğu zaman kendi sorumluluklarını profesyonellere devretme eğiliminde olabiliyor. Sadece konuşarak ve anlayarak çözebileceğimiz sorunlar için psikiyatristlerin kapısını aşındırmayalım.

Evlatlarını yitiren anne babalarımıza milletçe destek olmalıyız ve bu elim hadiseleri ‘kayıp çocuklar’ı eve getirmek, şiddetin kökünü olabildiğince kurutmak için acı bir ders olarak almalıyız. Yitirdiğimiz yavrularımıza, yaslı anne babalarımıza karşı ödenmesi gereken asgari borcumuzdur budur.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Kemal Sayar
Kemal Sayarhttps://kemalsayar.com/
Prof. Dr. Kemal Sayar, psikiyatri profesörü. İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi’nde klinik şefliği, çeşitli radyo ve televizyon kanallarında programlar yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi olan Sayar, Hayat Teselli Bulmaktır (Timaş Yayınları, 2013) ile Başı Sınuklar için Kılavuz (Kapı Yayınları, 2019) ve Dünyaya Geldim Gitmeye (Turkuvaz, 2019) başta olmak üzere yirmiyi aşkın kitaba imza attı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Prof. Dr. Kemal Sayar: “Ruhların nasır tuttuğu bir ülkede ilk soru ‘Ben ne yapabilirim?’ olmalı”

“Şiddeti önlemenin yolu, çocuğu merkeze alan, onun duygusal yaralarını gözeten ve sınıfta bir "merhamet iklimi" yeşerten bir sistem kurmaktır. Okul güvenliği sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda bir şefkat ve adalet arayışıdır.” Prof. Dr. Kemal Sayar yazdı.

14 Nisan’da Şanlıurfa’da bir lisenin 19 yaşındaki eski öğrencisi pompalı tüfekle 16 kişiyi yaraladı, sonra da intihar etti. 15 Nisan’da ise Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir ortaokul öğrencisi okula 5 silah ve 7 şarjörle geldi, hedef gözetmeksizin ateş açtı. Bir öğretmen, sekiz öğrenci hayatını kaybetti. Günlerce olayı konuştu herkes. Maalesef her güne yeni bir olayla başlıyoruz ve bu çok elim olayın gündemdeki yeri yavaş yavaş azalıyor. Oysa aslında çocuklarımızın, gençlerimizin durumundan daha önemli hiçbir şey yok. Yaşadığımız şoku, neden bunların olduğunu, sorumluların kimler ya da neler olduğunu ve en önemlisi, bundan sonra ne yapılması gerektiğini psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’a sorduk.

Şanlıurfa ve Maraş’taki okul saldırıları size neler düşündürdü?

Herkes gibi ben de büyük bir şok yaşadım ve çok üzüldüm. Bu topraklara uğramamış bir toplumsal hastalık, nihayet bütün acımasızlığıyla bizi de ziyaret ediyor diye düşündüm.

Maraş’tan gelen bir hekim danışanım bana oradaki durumu şöyle tarif etti: ‘Şehirde çehreler değişti. Tıpkı ikinci bir deprem yaşamış gibiyiz. Katledeni de, katledilenleri de tanıyoruz. Bunun burada olabileceğini kimse düşünemezdi.’ Bu yönüyle derin bir toplumsal travmadan bahsediyoruz.

Anne babalar çocuklarından, kendi anne babalıklarından şüpheye düşüyor. Toplumsal güven büyük bir yara alıyor: En korunaklı olmasını beklediğimiz yerdir okul, dış dünyanın bela ve musibetlerinden kurtarılmış ve biricik çocuklarımızı emanet ettiğimiz bir kurumdur. Orası böyle bir vahşete sahne olabilecekse güvenli hiçbir yer kalmamıştır, bir çocuk katliam yapabiliyorsa hiç kimseye güvenilemez’ hissiyatı toplumsal güvende büyük gedikler açar.

Büyük bir muhasebe yaşamalıyız, çocukları ekran karşısında unutan anne babalık tarzımızdan, ruhsal sorunlara karşı vurdumduymaz eğitim anlayışına, her çocuğu ayrı bir dünya olarak göremeyen aynılaştırıcı disiplin sistemimize kadar pek çok şeyi sorgulamalıyız.

Sizce Maraş’taki saldırı neden oldu?

Tek boyutlu açıklamalar bu trajik olayın sebeplerini basite indirgiyor. Sadece ruhsal rahatsızlık veya sadece zorbalık gibi açıklamalar kişilik, aile veya sosyal çevre gibi etkenleri dikkatten kaçırıyor. Evet doğrudur, birçok saldırganda görülen narsisizm, paranoid düşünce yapısı veya duygusal kopukluk, bireyin yaşadığı hayal kırıklıklarını bir “intikam eylemine” dönüştürme eğilimini artırır. Ancak okul saldırganlığı üzerine çalışan Peter Langman, bu kişilik özelliklerinin tek başına bir suç işleme sebebi olmadığının, sadece zemin hazırlayıcı olduğunun altını çizer.

Bireyin kişiliği, içinde büyüdüğü ortamla şekillenir. İhmal, istismar veya tam tersi, gerçeklik algısını bozan aşırı korumacı/idealize edici bir aile tutumu, çocuğun empati yeteneğini zayıflatabilir. Okul iklimi, akran ilişkileri ve bireyin “dışlanmışlık” hissi, var olan içsel kırılganlıkları tetikleyen bir katalizör görevi görebilir.

Langman’ın klinik çalışmaları, bu saldırıların genellikle “anlık bir patlama” değil, uzun süreli bir birikimin sonucu olduğunu kanıtlar. Bu noktada “sızıntı” (leakage) kavramı hayati önem taşır: Saldırgan niyetini, öfkesini veya hazırlıklarını dolaylı ya da doğrudan yollarla (sosyal medya, günlükler, okul ödevleri, arkadaşlara söylenen sözler) dışa vurur. Nitekim Maraş saldırısından önce bu tür sızıntılar olmuş ancak ciddiye alınmadığı anlaşılmıştı. Eğer bu sinyaller bir “dikkat çekme çabası” olarak değil, bir “sosyal tehlike sinyali” olarak okunabilirse, okul yönetimi, aile ve uzmanlar iş birliği içinde trajediyi önleyebilirler. Sorumluluk yalnızca bireyde değil, bireyin içinde bulunduğu sistemin bütünündedir.

Peki, yıllardır sadece ABD’de olur sandığımız, asla bizim ülkemizde olmayacağını düşündüğümüz okul saldırılarının Türkiye’de gerçekleşmesi bize dair ne söylüyor?

Amerikan ruhu küreselleşiyor. İletişim araçlarına hükmeden yüzeysel bir uygarlık, hem popüler ikonlarını hem de toplumsal hastalıklarını dünyanın kalan kısmına ihraç ediyor. Kendi kültürel derinliğiyle yeterince irtibat kuramamış gençler, tüm evreni bu uygarlığın onlara dayattığı süzgeçler üzerinden görüyor, oranın kendisine mahsus dertlerini kendi dertleri kabul edebiliyor.

Bu teknokapitalist uygarlık gençlere alttan alta şu mesajı veriyor: ‘Sadece gücü olanın hakkı vardır ve sadece güçlü olan yaşamaya layıktır’. Güç her şeyi meşrulaştırıyor. Oysa bir geleneğe yaslanan her uygarlık, gücün tedip edilmesini teklif eder. Hayatın kutsallığını, biricikliğini, canın azizliğini en temel düstur olarak kabullenir.

Dijital film platformları ve video oyun endüstrisi ise insanın zaaflarını kullanarak bize hayal satar, gündelik hayatta ve yüz yüze etkileşimle, bir şeyler yaparak elde etmemiz gereken dopamini bize hayaller kurdurarak fazlasıyla temin eder.

Bunun neticesinde gerçeğin alacakaranlığında yaşayan zombi bir kuşak oluştu, gerçeğin yalın acılarıyla yüzleşmek yerine sanal alemin sunduğu hızlı ve sahte ödüllere sığınan, geceleri ekran başında yaşayan zombi gençler bir süre sonra sanal ile gerçek arasında tam bir ayrım yapamamaya başlıyor. Ağır dürtü kontrol bozukluğu olan gençlerin bir oyun simulasyonu içinde bu elim saldırılara yöneldiğini görüyoruz. Kısa süreliğine bir Tanrılık iddiası, oyunların verdiği omnipotansın gerçek hayatta taklidi.

Bu sürece eşlik eden bir başka etken de ailenin çözünmeye başlaması. Aile modern dünyada bir sığınak ve teselli olma hüviyetini giderek kaybediyor, aile içinde göz göze gelmek giderek müşkül bir hal aldı. Evde herkesin kendisini gömdüğü bir ekran olunca anne ve baba çocuklarının duygu eğitiminde olsun, ahlaki rehberlikte olsun üzerlerine düşen rolü oynayamıyor.

Bu elim olaylar, anne babalığın en önemli vazifelerinden birinin çocukların ruhsal süreçlerinin yakın takibi olduğunu bir kez daha gösterdi. Zaten ekran şiddeti ile günlük hayatta şiddet arasında bir bağıntı sadece işlevsiz bir aile yapısı üzerinden kurulabilir. Müşfik ve ilgi dolu aileler çoğunlukla çocuklarının öfke ve şiddet eğilimlerini soğurur, gün yüzüne çıkmadan emerler.

Bir çocuk nasıl okulunda arkadaşlarını, öğretmenini öldürecek, silahla rastgele ateş açacak, bir katliam yapacak hale gelebilir?

Popüler kültür ve medya şiddeti metalaştırıyor, bu da gençlerin çatışma çözme becerilerini azaltıyor. Konuşmak, dinlemek veya anlamaya çalışmak yerine bilgisayar oyunu oynar gibi şiddete yöneliyor dürtü kontrol sorunu olan gençler.

Ergenlerde zaten bir ‘incinmezlik yanılsaması’ vardır, beynin muhakemeyle ilgili ön lobu henüz gelişimini tamamlamadığı için pervasızca eylemlere kolayca girişebilirler. Kendini yaralama, kendini kesme, yineleyen intihar davranışları bu dönemde daha yaygın olarak görülür.

Ciddi ruhsal sıkıntıları olan gençler de dünyadan bir öç alma fantezisi içine girebiliyorlar. Bizim geleneksel kültürümüzde bunu frenleyen bir taraf hep vardı. Yani insanın kendi içindeki kötülüğü kolayca dışarı çıkaramamasını temin eden, bunu bir ölçüde frenleyebilen bir değerler dizgesi.

Ama zamanın ruhu pek çok şeyi aşındırdığı gibi nesiller arasında kültürel aktarımı da aşındırıyor. Sözle değil ve hal ve duruşla aktarılan manevi değerler artık aktarılamaz olduğunda gençler dünyaya karşı tutumlarını ekranlardan veya akranlardan devşirmeye başlıyor.

Bütün dünyada antisosyal kişiliğin yaygınlığında bir artış var ve bunun da anne babalığın artık tahtından edilmesiyle alakalı olduğu düşünülüyor. Disiplinin çocuk terbiyesinde hâlâ belirgin rol oynadığı Uzakdoğu toplumlarında antisosyal kişilik Batı toplumlarından çok daha az yaygın.

Şiddet vakalarının çoğunun arkasında, fark edilmeyen veya kaynak yetersizliği nedeniyle müdahale edilemeyen ruh sağlığı sorunları var. Örselenmişlik, dışlanmışlık, gelişimsel sorunlar, okul başarısızlığından kaynaklanan özgüven sorunları. Liste uzatılabilir.

Öğrencilerimize öfke yönetimi ve empati eğitiminin müfredatın bir parçası olarak verilmesi şart. Ayrıca sosyal hizmeti yaygınlaştırmalıyız, sorunlu gençleri tek tek tespit eden ve aileleri ile yakın iş birliği içinde çalışan sosyal hizmet sistemini okula entegre edebilmeliyiz.

’Gücü gücü yetene’ dünyasında kimse güvende değil. Moral eğitim eğitimin olmazsa olmaz bir parçası olmalı, otuz yıldır merhamet eğitiminden bahsediyorum, ailenin zaten ağır stres olduğu bir zaman diliminde maarif sadece talimle değil terbiye ile de ilgilenmeli. Dünyaya iyi insanlar bırakmanın ocağı olmalı, olabildiğince.

Bir husus da küresel dünyada anlamın giderek buharlaşması. Pek çok genç hayatına bir anlam tayin etmekte zorlanıyor, Camus’nün ünlü romanı Yabancı’daki Meursault karakteri gibi varoluşsal bir buhran içinde yaşıyor. Toplumsal normlara, duygusal beklentilere ve geleneksel ahlak anlayışına tam bir kayıtsızlık halinde.

Gençlerden çok sık duyduğum bir cümle: ‘Sonunda öleceksek, neden çalışalım ki?’ Bu anlam sağlayıcı büyük anlatıların günümüzde değer kaybetmesiyle de alakalı. Kimi gençler tutunacak bir yerleri olmadığı için, bir varolma biçimi olarak, dünyaya kapanarak yaşıyor. İçlerinde çok küçük bir azınlık, hınç duygusunu başka insan ve canlılardan intikam alarak gidermeye yelteniyor. İyi şeylerden mahrum bırakıldığını hissetmenin hıncı bugünlerde milli bir toplumsal meselemiz. Bu hıncı tedavi edecek sosyal rehabilitasyon önlemlerini alabilmeliyiz.

Çocuklarımızın, gençlerimizin bu noktaya gelmesinde hangi faktörler etkili? Kimlerin sorumluluğu var?

Ben bu iki vakanın tekil örnekler olarak kalacağı ümidini taşıyorum. Zaten Maraş hadisesi Siverek hadisesinin bir ardılı mahiyetinde, eğer ilk hadisede hızlı bir yayın yasağı getirilseydi belki de bu ‘sosyal bulaş’ gerçekleşmeyecekti. Şiddete sıfır tolerans gibi ona sıfır atıf da önemli, onu insanların gözünün içine sokmamak, hassas bünyelerden sakınmak. Çünkü ergenlik fantezilerinden bir tanesi de dünyanın gözünde bir anlığına bile olsa güçlü ve tanınır olma fantezisidir.

Bir suçlu arıyorsanız, toplumsal dokumuza sinmiş olan ‘adam sen de’ciliği işaret edebilirim. Mış gibi yapmak, vurdumduymazlık, bir felaketin ayak seslerini duysak bile oralı olmayışımız. Bununla nasıl baş edeceğiz bilmiyorum. İşini yapmayan bir memuru, görmezden gelen bir görevliyi, ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ zihniyetini. Çocuğunu yakından izlemeyen veliyi. Ez cümle, sorumluluk eksikliğini. Elini taşın altına koymayanın cezasız kalabilmesini. Bunlar için bir seferberlik şart. Bir toplumsal uyanış, bir intibah.

Peki ne yapmalıyız? Nereden başlamalı?

Eğitime neden ve nasıl sorularını katarak, eleştirel düşünceyi teşvik ederek, gördüğümüz yanlışlıkları başkasına bırakmadan hemen düzeltmeye girişerek başlamalıyız. Yönetenleri daima şeffaflığa, hesap verebilirliğe davet ederek. Hak arayışını insan olmaklığımızın asli bir unsuru olarak görmeliyiz. Eğitim -mış gibi gibi olamaz, ülkemizin yarınını yoğuran bir tezgahtır, yarının Türkiyesi için çocuk ve gençlerimize ne tür hasletler kazandırmak zorunda olduğumuzu uzun uzun düşünmeliyiz. Bir ülkü birliğine, bu toprakların geleceğine duyulan sağlam bir inanca ihtiyacımız var.

Okullarda psikolojik danışma üniteleri çok güçlendirilmeli, hatta bana sorarsanız birkaç büyük okul için çok güçlü, müstakil rehberlik ve psikolojik danışmanlık üniteleri kurulmalı. Günümüzde her türlü otorite bir aşınma sürecinde, bundan öğretmenlik de payını alıyor. Öğretmenleri yersiz veli taleplerine, okul yönetimlerinin keyfi uygulamalarına karşı daha güçlü kılmalıyız.

Güvenlik önlemlerini mutlaka artıralım ama şiddeti doğuran nedenleri ıskalamayalım. Yabancılaşma, umutsuzluk ve travma güvenlik önlemleriyle iyileşmez. Eğitim kurumlarının bir denetim merkezi değil bir öğrenim alanı olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Okul, aile ve sosyal hizmetlerin entegre çalıştığı, çocuklara duygusal okur yazarlık eğitiminin verildiği, adil okullara ihtiyacımız var.

Şiddeti bir “yangın” olarak görmeliyiz ve bu yangını söndürmek için sadece hortumlarla (disiplin cezaları, dış denetimler) müdahale etmenin yetmeyeceğini idrak etmeliyiz, okulun sadece binasını değil, ruhunu inşa edebilmeliyiz.

Eğer bir okul, çocuğun “Ben buraya aitim ve burada değer görüyorum” dediği bir mekân değilse, o okulun etrafına örülen yüksek duvarlar şiddeti engelleyemez. Şiddeti önlemenin yolu, çocuğu merkeze alan, onun duygusal yaralarını gözeten ve sınıfta bir “merhamet iklimi” yeşerten bir sistem kurmaktır. Okul güvenliği sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda bir şefkat ve adalet arayışıdır.

Şiddetin sürekli övüldüğü, makbul gösterildiği televizyon dizileri, çocukların şiddet dolu bilgisayar oyunları oynamaları çok eleştiriliyor. Özellikle son yıllarda şiddetin hayatımızın her alanında daha da fazla varlığını gösterdiğine şahit oluyoruz. Kadın cinayetlerinden trafikteki kavgalara, akran zorbalığından televizyon dizilerinin konularına… Bunların etkisi olabilir mi?

Ekranların o soğuk ve mesafeli ışığı altında, ruhumuzun yavaş yavaş nasıl bir “nasırlaşma” sürecinden geçtiğini görmek sarsıcı. Modern zamanın en büyük yanılgısı, ekranı sadece bir “görüntü mecrası” sanmaktır. Oysa her ekran, kendi ahlakını ve kendi “hakikatini” inşa eden bir mabet gibi.

Bizler, çocuklarımıza bir dünya vaat ediyoruz; ama bu dünya bazen öylesine hoyrat, öylesine şiddet yüklü ki, çocuk o küçük kalbiyle bu kadar çok “acı”yı ve “kaba gücü” hazmedemiyor. Çocuk, gördüğü her şiddet sahnesinde sadece bir aksiyon izlemiyor; o sahneyle birlikte insanın insana neler yapabileceğine dair bir “olabilirlik” sınırını da esnetiyor.

Şiddetin estetik bir hazla paketlendiği, gücün tek geçer akçe kılındığı o dijital dünyada, merhamet bir zayıflık, öfke ise bir özgürlük biçimi olarak kodlanıyor. Bu, ruhun yavaş yavaş paslanmasıdır. Çocuğun o safiyane bakışında, başkasının acısına “eşlik etme” kapasitesi, ekranın o bitmek bilmeyen “vur-kır-kazan” döngüsü içinde aşınıp gidiyor.

Ama ekran bir suçluysa da tek sanık değildir. Şiddet, sadece bir piksel yığınından doğmaz; o, öncelikle evdeki şefkat yoksunluğundan, bir babanın dalgınlığından, bir annenin yorgunluğundan veya bir çocuğun “görülmeme” sızısından beslenir. Ekran, bu “yaralı zemin” üzerinde bir iklim kurar. Eğer bir çocuk evde duygusal bir güven limanı bulamamışsa, ekranın ona sunduğu “sert adam” figürleri birer kurtarıcı gibi görünür. Dolayısıyla mesele, sadece ekranı kapatmak değil; o ekranın doldurduğu boşluğu sahici insan ilişkileriyle, karşılıklı bir bakışla, bir “anlaşılma” hissiyle doldurabilmek.

Bizim medeniyetimiz, insanın insana “emanet” olduğu bilinci üzerine kurulu. Bugün ise “insan, insanın kurdudur” diyen o karamsar modern masalı yaşıyoruz. Eğer çocuklarımıza, iyiliğin de bir kudret olduğunu, birinin elinden tutmanın, birinin acısına ortak olmanın en büyük kahramanlık olduğunu gösteremezsek, onları bu şiddet çağının dişlileri arasında kaybetmeye mahkûmuz.

Çocuk, nasihatin soğuk duvarlarına çarpmaz; o, sadece yaşadığı dünyanın sıcaklığına sığınır. İyiliğin itibarlı olduğu bir evde, merhametin bir “nezaket devrimi” gibi yaşandığı bir muhitte büyüyen çocuk, ekranın o yapay ve zehirli şiddetinden bir kalkan gibi korunacaktır.

Unutmayalım, bizim ona öğrettiğimiz değil, bizim olduğumuz kişi, onun gelecekteki karakterinin mimarıdır. Eğer kalbimizin inceliğini koruyabilirsek, ekranın o karanlık ışığı, ruhumuzun aydınlığında eriyip gider.

Ez cümle, ekranlar yalnızca görüntü taşımaz, aynı zamanda bir duygu ve değer dünyası da kurar. Bugün dizilerde, oyunlarda ve dijital akışta tekrar tekrar karşılaştığımız şey, çoğu zaman yalnızca bir olay değil, bir meşrulaştırma dili. Şiddetin yapanın yanına kâr kalmadığını, bir bıçağın kanattığını, bir yumruğun can yaktığını çocuklarımıza anlatabilmeliyiz.

Şiddet içerikleri çocukları tek başına şiddet faili yapmaz; ama kalbin inceliğini törpüleyebilir, öfkenin eşiğini düşürebilir, başkasının acısına karşı duyarlılığı zayıflatabilir. Çocuk, gördüğünü sadece izlemekle kalmaz; onunla birlikte dünyayı anlamlandırır. Şiddet ödüllendirildiğinde, güçle özdeşleştirildiğinde, cezasız kaldığında, zihninde yavaş yavaş “olabilir”, sonra “olur”, en sonunda da “olmalı” gibi tehlikeli bir yol açılır.

Adeta bir suçlu bulma yarışı var. Tv dizileri, ailenin sorumsuzluğu, okuldaki güvenlik açığı, akran zorbalığı vs… Büyük fotoğrafa baktığımızda sağlıklı bir tartışma, böylesi acı bir olaydan sonra ders çıkarma süreci yaşanıyor mu sizce? Bu süreçte neler yanlış tartışılıyor, neler gözden kaçırılıyor?

Bir açıklama arıyoruz çünkü bu katliam insan olmanın anlamına dair temel kabullerimizi aşıyor, onları zorluyor. Büyük sarsıntılar dünyanın öngörülebilir bir yer olduğu yönündeki temel varsayımımızı berhava eder. Bir afet, bir toplu şiddet olayı ya da beklenmedik bir kayıp “Dünya öngörülebilir ve güvenlidir” inancımızı derinden sarsar. Bu kırılma, zihinde derin bir belirsizlik ve çaresizlik duygusu doğuruyor.

Halbuki zihnimiz belirsizlikten hiç hoşlanmaz; anlam kurmak ister. Bu yüzden zihin hızla bir neden, bir fail, bir suçlu aramaya yönelir. Bu arayış, çoğu zaman bilinçdışı bir savunmadır; çünkü bir sebep bulduğumuzda, sanki kontrol duygumuzu biraz geri kazanırız. “Bu onun hatasıydı” diyebildiğimizde, dünya yeniden düzenli bir yer gibi görünür; tesadüfün ve kırılganlığın yarattığı o ürpertici boşluk biraz kapanır. Bir suçu işaret ettiğimizde azıcık rahatlarız ama çoğu zaman bu durum sadece içsel kaygımızı yatıştırır. Suçlu bulma eğilimi, öfkeyi yönlendirmek, yasın ağırlığını taşımak ve dağılmış anlam duygusunu toparlamak için bir yol olur.

Biz yas tutmayı beceremiyoruz. Yas süreçlerini bitimsiz bir öfke halinde yaşıyor, sonra da yaşadığımız acıyı hızla unutup geçiyoruz. Yaşadıklarımız bize öğretmiyor çoğu zaman. İnsan, acının ortasında bir hikâye kurmak ister; fakat her hikâye adil değildir. Bu yüzden asıl ihtiyaç, yalnızca suçlu bulmak değil, olanı bütün boyutlarıyla anlayabilmek ve yas tutmaya izin veren daha sahici bir anlam kurabilmektir. Çünkü bazen hayat, tek bir failin omuzlarına yüklenemeyecek kadar karmaşıktır.

Bu acı olaylar üzerine hızla çalıştaylar düzenlemeli, toplumsal şiddeti ve ülkemizde ilk defa görülen bu cana kıyıcılık türünü acilen masaya yatırmalıyız. Acıdan bir bilgi üretemediğimiz sürece afetler tekrarlanmaya mahkumdur.

Soru, ‘Kim ne yaptı?’dan, ‘Olmaması için ben ne yapabilirim?’e dönmelidir. Kurumlar ne yapabilir? Kimden neyi isteyebilirim? Ülkenin üzerine sinen uyuşukluğu üzerinden atması için kendi adıma ben ne yapabilirim?

Ailemin bir ferdi olarak iyileş(tir)meye kendi ailemden başlayabilirim mesela. Toplumsal olarak yanlış gördüğüm şeylere gücüm yetebildiğince müdahale etmeyi şiar edinebilirim.

Maraş’taki olaydan sonra toplum, devlet, birey, ebeveyn olarak ne tür dersler çıkarmalı, ne tür tedbirler almalıyız?

Merhameti ve iyiliği toplumsal düzeyde yeniden görünür kılmalı, sahne ışıkları altına getirmeliyiz. İnsanın iyiliğini göze sokmalıyız. Dünyanın merhametsizliğine dair sayısız örnek var ancak benim pek çok kitabımda dile getirmeye çalıştığım gibi, insanın yükselişine dair de çok örnek var.

Okul saldırılarını önlemek, tek bir çözümün değil, sosyal, ailevi ve hükümet düzeyinde birbirini destekleyen çok katmanlı bir stratejinin uygulanmasını gerektiren karmaşık bir mesele.

Araştırmalar, bu tür şiddet olaylarının genellikle “aniden” gerçekleşmediğini, bireyin uzun bir süre boyunca yaşadığı sıkıntılar, sosyal izolasyon ve travmatik süreçlerin bir sonucu olarak bir “şiddete giden yol” izlediğini gösteriyor. Aslında bu iki acı olayın da gösterdiği gibi fail sağda solda konuşuyor, niyetini söze döküyor.

Muhtemel failin ‘sızıntı’larını dikkate alacak uyanık bir sistemimiz olmalı. Evvel emirde, öğrencilerin kendilerini güvende, değerli ve duyulmuş hissettikleri bir ortam şiddeti önlemede en temel savunma hattıdır.

Okullarda neler yapılabilir?

Öğrencilerin akran zorbalığına karşı korunduğu ve “güvenilir yetişkinlerle” (öğretmenler, rehber danışmanlar) kolayca iletişim kurabildiği bir okul kültürü teşvik edilmeli.

Okullarda, davranışsal tehdit değerlendirme modelleri uygulanmalı: Bu modeller, bir öğrencinin sergilediği endişe verici davranışları (aşırı öfke, içine kapanma, şiddet içerikli söylemler) bir suç olarak değil, bir yardım çığlığı olarak ele alır.

Müfredata empati, çatışma çözme becerileri ve öfke yönetimi gibi sosyal-duygusal becerilerin dahil edilmesi, öğrencilerin şiddete başvurmadan sorun çözme yetilerini güçlendirir. Öğrencilerin ve okul personelinin, bir arkadaşının tehlikeli bir yola girdiğini fark ettiğinde bunu güvenli bir şekilde bildirebileceği şeffaf ve güvene dayalı raporlama mekanizmaları da kurulmalıdır.

Çocukların yaşadıkları duygusal zorlukları (başarısızlık, dışlanma, kayıp vb.) aileleriyle paylaşabilecekleri açık bir iletişim kanalı kritik öneme sahip. Ebeveynlerin, çocuklarının dijital dünyadaki davranışlarını ve sosyal çevrelerini takip etmeleri, onların ruh hallerindeki değişimleri fark etmeleri açısından hayati değerde. Ailelerin, çocuklarında gözlemledikleri ciddi ruh sağlığı sorunları veya davranış bozuklukları için damgalanma korkusu yaşamadan profesyonel psikolojik destek almaları teşvik edilmelidir.

Maalesef Maraş hadisesinde psikiyatrik bir değerlendirme ve tedavinin eksikliği dikkat çekiyor. Çok üzücü, hâlâ psikiyatrik damgalanma ile zihinlerimizde boğuşup duruyoruz. Yardıma ihtiyacı olan çocuklarımızın yardım alabilmesi için elimizden geleni yapmalıyız. Bu amaçla psikiyatri uzmanlarının ve yetkin terapistlerin gençlere daha kolay ulaşabildiği, ailelerin bu konuda daha hızlı yardım alabildiği sağlık modelleri geliştirmeliyiz.

Okullar psikolojik destek ve sosyal hizmet açısından güçlendirilmelidir. Okul başına düşen psikolojik danışman ve sosyal hizmet uzmanı sayısının artırılması, kriz anında hızlı müdahale kapasitesini geliştirir. Şiddeti önleme stratejilerinin bilimsel verilere dayanması için bu alandaki araştırmalara finansman sağlanmalı ve okullar ile kolluk kuvvetleri arasında, öğrencinin mahremiyetini koruyan ancak güvenliğini önceleyen entegre bilgi paylaşım sistemleri kurulmalıdır.

Şiddeti sadece bir güvenlik sorunu olarak değil, bir halk sağlığı meselesi olarak ele almak, toplumdaki travmayı ve şiddeti tetikleyen ekonomik/sosyal eşitsizlikleri azaltacak uzun vadeli politikaları zorunlu kılar.

Şiddet, genellikle bireyin dışlandığı, duyulmadığı ve umutsuzluğa sürüklendiği bir süreç sonunda patlak verir. Bu nedenle, toplumun her seviyesinde “bağ kurma,” “fark etme” ve “destek olma” bilincini yerleştirmek, bu trajedileri önlemede en güçlü araçtır.

Sözün özü ‘önce merhamet ve nezaket’ diyorum. Herkes elini taşın altına koymalı. Sorunlu gençlerimizi nasıl ele aldığımız, onları ne ölçüde topluma katabildiğimiz bizim uygarlık seviyemizi ele verir. Yaşadığımız acılardan bir bilgi, o bilgiden bir bilgelik damıtmak zorundayız.

Ayrıca acil afet yönetiminde büyük sıkıntılarımız var. Mesela ilk Siverek saldırısı olduğunda çok hızlı bir yayın erişim yasağı gelmeliydi. Kriz yönetimini nasıl yapmamız gerektiği konusunda hem kamu kurumlarında hem sivil kurumlarda eğitimler verilmeli. Toplumu sarsan ve infial yaratan olaylarda mutlaka uzmanlar rehberliğinde kriz yönetimine geçmeli ve süreci soğukkanlılıkla yönetmeyi başarmalıyız.

Nasıl sağlıklı çocuklar, gençler yetiştirebiliriz?

Olabildiğince sağlıklı çocuklar yetiştirmek bizim olabildiğince iyi ebeveynler olmamıza bağlı. Sevgiyi koşulsuz tadan, sevgi, ilgi ve şefkati doyasıya alan çocukların bütün zor koşullara rağmen daha sağlıklı olmalarını bekleyebiliriz.

Ama çocuk atasına çektiği kadar zamanına da çeker, bunu unutmayalım. Anlamsızlık ve sorumsuzluk çağında çocuklarımıza uğruna yaşayacakları bir amaç, dünyayı bulduklarından daha iyi bırakmak için bir heves, bir şeyleri olumlu yönde değiştirmek için sorumluluk duygusu verebilmemiz gerekiyor.

Çocuklarımızın ayağına taş değmesin diye onları sorumluluk ve karakter sahibi olmaktan alıkoyamayız. On yıllardır yazdığım gibi, organik çocuklar yetiştirmeye gayret etmeliyiz, ekranlardan başını alabilen, samimi ve sahici bağlar kurabilen, dikkatini bir şeyler inşa etmek için kullanabilen çocuklar.

Ama anne babalık ne kadar iyi olursa olsun daha dürtüsel, daha incinebilir, daha yaralı çocuk ve gençler daima var olacaktır. Böyle zamanlarda toplumun, okulun ve geniş ailenin reddedici olmak yerine daha kapsayıcı olması, yaralı çocuklarımızı şefkatle bağrına basabilmesi, onların hayata daha iyi tutunmasını sağlayacaktır.

Devletimizin de toplumun ekonomik ve sosyal olarak dezavantajlı kesimleri için imkanlarını seferber etmesi icap eder. Yoksul bir ailenin çocuğu devletin müşfik elini daha fazla hissedebilmelidir ki hayat yarışında elinde olmayan sebeplerle geri kalmasın. Bir örnek vereyim, meslek liselerinde eğitim güçlendirilebilir, yoksul semtlerdeki okullara inadına daha şevkli öğretmenler atanabilir, devlet madde kötüye kullanımının yaygın olduğu semtlerde çok etkili gençlik merkezleri ihdas edebilir. ‘Çocuk insanın atasıdır’ der şair, sağlıklı çocuklar sağlıklı nesiller demektir ve ülkemizin hayati meselesidir.

Türkiye’nin dört bir yanında çocuklar çok tedirgin, hemen hemen her çocuk “Bizim okulumuzda da böyle bir şey olabilir mi?” sorusunu aklından geçiriyor, çocuklar kendi aralarında konuşuyorlar. Onların içi nasıl ferahlatılmalı?

Aileler korkuyor ve çocuklarının davranışlarına daha bir dikkat kesilmiş durumda. Öte yanda okulun bir korku ve tedirginlik mekanı haline gelmesi daha geniş bir endişeye yol açıyor. Bu tür facialardan sonra çocuklar çoğu zaman bilgi değil, anlamlandırma ihtiyacı içindedir. “Bu seni korkutmuş olabilir” şeklinde duyguyu isimlendirin. Duyguya bir isim verebilmek çocukları rahatlatır. Hemen “korkma” demek yerine, korkunun anlaşılmasına izin verin. Sorularını geçiştirmeyin.

Bu konuda iki kitap yazan Peter Langman, okul saldırıları üzerine çalışmalarında, çocuklarla konuşmanın temelinde “gerçeği saklamadan ama çocuğun psikolojik kapasitesine uygun biçimde düzenleyerek aktarmak” olduğunu vurgular. Her yaşa göre açıklama farklı olmalıdır. Ona göre çocuklar, yetişkinlerin sandığından daha fazla şeyi sezgisel olarak fark eder; bu yüzden olayları tamamen örtmek ya da “hiçbir şey olmadı” demek, güven duygusunu zedeler.

Ancak travmatik imgeleri pekiştirmekten kaçınılmalıdır, işte tam da bu yüzden çocukların medya maruziyeti sınırlanmalıdır. Ayrıntıların dozu önemli: Grafik detaylar, saldırganın kimliği veya eylemin dramatizasyonu çocukta travmatik imgeleri pekiştirir. Langman, konuşmanın merkezine “şiddetin nadirliği” ve “yetişkinlerin koruyucu rolü”nü yerleştirmeyi önerir. Çocuğa dünyanın bütünüyle tehlikeli bir yer olmadığı, bu tür olayların istisnai olduğu ve okulda onu koruyan sistemlerin bulunduğu açıkça ifade edilmelidir.

Dikkat odağının saldırgandan ziyade çocuğun duygusal tepkilerine yöneltilmesi gerekir. Medyanın ve yetişkinlerin çoğu zaman saldırganın motivasyonlarını, kimliğini ve hikâyesini merkezileştirdiğini; bunun ise çocuklarda korku ve merak karışımı bir zihinsel yük oluşturduğunu görüyoruz. Bunun yerine ebeveynin görevi, çocuğun hislerini isimlendirmek, normalize etmek ve ona baş etme yolları sunmaktır. “Korkmuş olman çok anlaşılır” gibi ifadelerle duyguyu tanımak, ardından günlük rutine ve güven hissine geri dönmek elzemdir. Sağlıklı yaklaşım, çocuğu ne aşırı bilgiyle bunaltmak ne de onu boşlukta bırakmaktır. Esas olan, ölçülü açıklama, duygusal refakat ve güven inşasıdır.

Bir son husus da çocuk ve gençlerin her farklı tutumunu medikalize ve patolojize etmekten kaçınmamız gerektiği. Çocuklarımız anlaşılmak ve duyulmak ister. Aşırı kuşkucu ebeveynlik çoğu zaman kendi sorumluluklarını profesyonellere devretme eğiliminde olabiliyor. Sadece konuşarak ve anlayarak çözebileceğimiz sorunlar için psikiyatristlerin kapısını aşındırmayalım.

Evlatlarını yitiren anne babalarımıza milletçe destek olmalıyız ve bu elim hadiseleri ‘kayıp çocuklar’ı eve getirmek, şiddetin kökünü olabildiğince kurutmak için acı bir ders olarak almalıyız. Yitirdiğimiz yavrularımıza, yaslı anne babalarımıza karşı ödenmesi gereken asgari borcumuzdur budur.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Kemal Sayar
Kemal Sayarhttps://kemalsayar.com/
Prof. Dr. Kemal Sayar, psikiyatri profesörü. İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi’nde klinik şefliği, çeşitli radyo ve televizyon kanallarında programlar yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi olan Sayar, Hayat Teselli Bulmaktır (Timaş Yayınları, 2013) ile Başı Sınuklar için Kılavuz (Kapı Yayınları, 2019) ve Dünyaya Geldim Gitmeye (Turkuvaz, 2019) başta olmak üzere yirmiyi aşkın kitaba imza attı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x