Mircea Lucescu: Bir futbol entelektüeli

İlk millî formayı İstanbul’da giydi, ilk milli golünü İnönü Stadı’nda Türkiye’ye attı. Teknik direktör olarak Galatasaray ve Beşiktaş’a büyük başarılar kazandırdı. Kariyerinin tek UEFA Kupası'nı da İstanbul'da kaldırdı. Son maçını İstanbul’da oynadıktan birkaç hafta sonra 80 yaşında vefat etti. İstanbullu Luce’yi Behram Kılıç yazdı.

“Kruvaze takım elbisesi, parlak pabuçları, kısa kesim briyantinli saçları olmadı. En kötüsü, bırakın yalaka sırıtışları, tebessüm emaresi bile kolay kolay göstermedi yüzü. Koltuğunun altında taşıdığı, en az iki ayrı dilde yayınlanan günlük gazeteleri, kitapları da kimse fark etmedi. Gösteriş budalası bir medya malzemesinden çok, gerçek anlamda bir entelektüel olmanın bedelini ödedi Türkiye’de.”

Yazar Mahmut Hazar’ın 2009 yılında Mircea Lucescu için kaleme aldığı bir yazıya ait bu cümleler.

Galatasaray ve Beşiktaş’ı birer kez şampiyon yapmasına, o takımlarımızla Avrupa’da başarılar kazanmasına rağmen Türkiye’nin onun değerini tam anlamıyla kavrayamadığı yıllardı. Değeri ancak Ukrayna’ya gittikten sonra fark edildi. F.Bahçe’den G.Saray’a, Trabzonspor’dan Beşiktaş’a, hatta Millî Takım’a kadar, her teknik direktör değişikliğinde ilk onun kapısı çalındı. Her defasında da ‘hayır’ cevabı alındı. Çünkü o imzasıyla değil, sözüyle kendisini bağlamıştı Shakhtar Donetsk’e. Kulüp Başkanı Rinat Ahmetov’a söz vermiş ve bu sözünü de 12 yıl boyunca tutmuştu. Parayla onu Ukrayna’dan koparamamıştı bizimkiler.

Hakiki bir İstanbul âşığı

Tarih, 19 Mart 1975… Yer, İstanbul İnönü Stadı. Türk Millî Takımı, Romanya ile özel maçta karşı karşıya geliyor. Cemil Turan maçın 4. dakikasında topu filelerle buluşturuyor. Ancak sevincimiz sadece üç dakika sürüyor. Romanya Millî Takımı’nın kıvırcık saçlı, kıvrak forveti, İnönü Stadı’nın tribünlerini derin bir sessizliğe gömen gole imza atıyor. Maç 1-1 berabere sona eriyor. Futbolun hem bilge, hem de insani yüzü olarak hafızalarımızda yer eden Mircea Lucescu ismi ile Türkiye işte o karşılaşmada tanışıyor.

Lucescu, daha sonra takımı Dinamo Bükreş’le de İstanbul’a gelecek ve çok etkilenecektir. İstanbul o yıllar o ve tüm Rumenler için âdeta bir ütopyadır. Kapalıçarşı ikinci adresleri gibidir. Oradan aldıkları yüzükleri gizlice ülkelerine soktukları günleri yıllar geçse de hiç unutmayacaktır.

1945’te Bükreş’te doğar Lucescu. Futbola 1963’te Dinamo Bükreş’te başlar. 1982’ye kadar futbol oynar. 1970’li yıllarda Fenerbahçe’den teklif alır. Fakat ülkesi sosyalist sistemle yönetildiği için transferi gerçekleşmez. F.Bahçe’ye bir başka Romen oyuncu, Nunweiller gelir. Nunweiller’e vize veren makamlar Lucescu’ya izin vermez. “Gidememek benim için çok üzücüydü. Türkiye’de ‘futbol mesleğim’ diyebilirsin ama Romanya’da o günler için böyle bir şey diyemezsin. ‘İşçi, asker’ ya da ‘öğrenci’ dersin ama ‘futbolcu’ diyemezsin. Ben de üniversiteyi bitirdim ve 80 kişinin alındığı dışişleri sınavını kazandım. Ticari ataşe olarak görev aldım. Eğer futbolcu olmasaydım bu devam edecekti. Ve dünyanın herhangi bir yerinde ataşe olarak görev yapacaktım.”

Ancak iyi futbol oynamaktadır. Üstelik forvettir. Millî takımda da görev alır. Ordunun takımı olarak bilinen Dinamo’nun önemli oyuncularından biridir. Bu takımda her sene kazandıkları şampiyonluklardan sonra rütbe alır. Binbaşılık rütbesine kadar yükselir: “Şampiyon oldukça bize bir yıldız veriyorlardı. 32 yaşında albay olacaktım. Ancak takımdan ayrıldım. Askerî bir kariyerim olsun istemiyordum. Daha sonra antrenörlüğe başladım.”

Galatasaray’ın sessiz devrimi

Teknik direktörlüğe başladığı ilk yıllarda Romanya Millî Takımı’nı da çalıştırır. Daha sonra İtalya’da 8 yıl sürecek bir yolculuğa çıkar: Pisa, Brescia, Reggina… Sonra Rapid Bükreş’i çalıştırdıktan sonra tekrar İtalya’ya döner. Inter’in başına geçer. 21 Mart 1999’da Inter, kümede kalma mücadelesi veren Sampdoria’dan tam 4 gol yer. Takımı çalıştıran Lucescu, hırçın tarzıyla bizimkine benzeyen İtalyan medyasına karşı daha fazla direnemez ve istifasını vererek takımdan ayrılır. 6 ay boşta kaldıktan sonra UEFA Kupası’nı kaldıran Fatih Terim’in İtalya’ya doğru yol almasının ardından G.Saray’ın teknik direktörlüğüne getirilir. “Türkiye’ye ilk geldiğimde heyecanlanmıştım. O sıralar Hagi, Popescu gibi isimler Galatasaray’daydı. O nedenle de tüm Romanya, Galatasaraylıydı.”

Ayağının tozuyla G.Saray’a Süper Kupa’yı kazandırır. UEFA Kupası şampiyonu Cim-Bom, Jardel’in golleriyle Şampiyonlar Ligi şampiyonu Real Madrid’i 2-1 yener. Lucescu’nun en büyük şansızlığı, Fatih Terim gibi karizmatik bir teknik direktörün ardından takımın başına gelmesidir. Terim’le zıt bir yapıya sahipti. Türk basını, daha ilk günlerde onu ‘çeribaşı’ ve ‘zavallı’ gibi ifadelerle yaftalar. Sessizliğin de bir erdem olduğu zamanla anlaşılır. Henüz havaalanındayken gazeteciler ona ilk şu soruyu sorar: “Fatih Terim’in oyun sistemiyle mi oynayacaksınız?” “Hayır, koşan takım, pres yapan takım değil istediğim, biz farklı oynayacağız.” cevabını verir.

Başarı gelene kadar

Lucescu’nun Fatih Terim gibi destanlaşmış bir isimden sonra G.Saray’da işi gerçekten zordur. Selefine benzemediği yönleri ve takım oyununa getirdiği dinginlikle camianın aşina olmadığı bir tarzı oturtmaya çalışır. Hâl böyle olunca Lucescu ‘korkak’ damgası yer.

Sükûnet sahibi bir isimdir, ağırbaşlıdır, fakat işini yapıyordur… Ama bu özellikleri herkesi rahatsız etmiştir. Galatasaray taraftarlarını bile. Kasım 2000’de Galatasaray’ın resmî sitesinde yapılan ankete katılan taraftarların yüzde 73’ü, onun takımdan ayrılmasını ister. Hatta o günlerde G.Saray’da yönetici olan Fatih Altaylı gazetecilere şöyle bir açıklama yapar: “Bana göre, Lucescu durmamalı. Türkiye’de dünya çapında çok antrenör var.”

Ancak zamanla başarılar gelir. Onun ismi üzerinde dolaştırılan kara bulutlar dağılır. Lucescu da zaaflarımızı, hatalarımızı, yanıldığımız noktaları göstere göstere aramıza katılır. Gerçek otoritenin bağırmadan, çağırmadan, etrafa öfke ve korku salmadan da sağlanabileceğini gösterir. Daha da önemlisi ince, zarif, saygılı ve bilge duruşuyla farklı bir futbol adamı portresi çizer.

Kral değil, hoca olmak

Bir maçta taraftarlar, ‘Kral öldü, yaşasın yeni Kral’ pankartı açarak Luce’ye iyice inanmış olduklarını ve Terim’i geride bıraktıklarını dile getirirler. Ancak o bu pankartı kendisine soran gazetecilere, “İmparator olmak değil, iyi teknik direktör olmak istiyorum.” der. Ve ardından bir futbol adamından beklenmeyen bir şey yaparak, gazetecilere Osmanlı padişahları hakkında kitap okuyup okumadıklarını sorar. Olumsuz cevap alınca da şöyle der: “Ben şu an Abdülhamid’in hayatını anlatan bir kitap okuyorum. Size de tavsiye ederim.”

G.Saray’la anlaştığında yönetim Jardel, Bülent Akın ve Serkan Aykut’u yaklaşık 50 milyon dolarlık bedelle transfer etmiştir. Hakan Şükür takımdan ayrılmıştır. Romen hocanın aslında gönüllü olmadığı bir bonkörlüktür bu. Lucescu’lu G.Saray, 2000-01 sezonunda ligi F.Bahçe’nin 3 puan gerisinde ikinci sırada bitirir. Özellikle ligin 32. haftasında Ali Sami Yen Stadı’nda A.Gücü’ne 2-1 yenilmeleri şampiyonluğun uçup gitmesine sebep olur.

Ancak G.Saray, onun ilk yılında Şampiyonlar Ligi’nde tarihinin en başarılı dönemini yaşar. 2 ayrı gruptan çıkmayı başaran G.Saray, çeyrek finalde Real Madrid’e rakip olur. Galatasaray yönetimi bu maçtan birkaç gün önce ligde oynanması gereken Beşiktaş maçının tehirini ister. Ancak Beşiktaş yönetimi buna yanaşmaz. Galatasaray ligde Beşiktaş’ı 2-0 mağlup eder. Lucescu basın toplantısında ‘Köpekler istedi diye atlar ölmez’ şeklindeki Rumen atasözünü kullanır. Üç gün sonra da Sarı-Kırmızılı ekip yine Ali Sami Yen Stadı’nda Real maçına çıkar. Cim-Bom 2-0 yenik duruma düştüğü maçı Fatih Akyel’in ikinci yarıdaki süper oyunuyla 3-2 kazanır. Ancak rövanşta 3-0 yenilerek elenir. Lucescu’nun söylediği Rumen atasözü ise uzun süre tartışılır.

Sergen’i anlamak

Lucescu’nun ikinci sezonunda G.Saray’da büyük bir kadro revizyonu yaşanır. Hagi, Jardel, Emre, Okan, Taffarel ve Popescu takımdan ayrılır. Bu oyuncuların yerlerine Mondragon, Perez, Victoria, Berkant ve Murat Sözkesen transfer edilir. Bu köklü değişim çöküşü de beraberinde getirebilirdi. Yıldızlar satılmış, sıradan futbolcular alınmıştır. Ancak Lucescu, oyuncudan verim alma konusundaki eşsiz ustalığını sergileyerek yepyeni bir takım oluşturur. Ayhan Akman, Lucescu ile ikinci baharını yaşar. Trabzon’dan transfer edilen Sergen’den inanılmaz verim alır. “Sergen’i ilk izlediğimde yöneticilerden hemen almalarını istedim. Sakat olmasına rağmen tüm sorumluluğu üstlendim. Sergen’e duygu olarak çok bağlandım. Birbirimizi iyi anladık. İstediklerimizi karşılıklı olarak verdik. Söylediklerimi yapmadığı zaman utandığını görüyordum. Çalıştığı hocalar onu anlamadı. Eğer oyuncu ruhunu kazanamazsan başarılı olamazsın, oyuncuyu da ileri taşıyamazsın. Türk futbol tarihinin son 25 yıldaki en iyi oyuncusu diyebilirim. 40 yıldır futbolun içindeyim ve böyle futbol yeteneği bulunan az oyuncu gördüm. Eski hocaları onu sadece kullandılar. O yüzden de Avrupa’da bir yıldız seviyesine gelemedi. Ruhuna hitap edemediler.”

Lucescu futbolcuyu, ‘takım için ne kadar faydalı olur’ diye değerlendirir. Takımı için oynamayan futbolcuya önem vermez. Yıldız futbolcu diye bir ayrım yapmaz. İtalya’da Roberto Baggio ve fenomen Ronaldo ile çalışmış, onlara sadece şunu söylemiştir: “Siz değil, takım 1 numara olmalı.”

Zirvede gelen veda

Lucescu, bu yıldızı az G.Saray’ı ikinci yılında şampiyon yapar. Üstelik devre arasında o günkü başkan Mehmet Cansun’un Fatih Terim ile görüşmesine aldırış etmeden. Cansun daha sonra Terim ile görüşmesinin bir hata olduğunu itiraf edecektir. ‘Takımı defansif oynatıyor’ diye eleştirilen Lucescu’nun Cim-Bom’u 75 gol atarak ligde şampiyon olur. Lucescu, ligin son haftasında 5-0 kazandıkları Yozgat maçından iki gün sonra G.Saray’dan kovulur. Mart ayında başkanlığa seçilen Özhan Canaydın, şampiyonluğu doya doya yaşamayı bile ona çok görmüştür.

O sezon Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde de destan yazmıştır. Şampiyonlar Ligi’nde ilk gruptan çıkmayı başaran Cim-Bom, 2. tur gruplarına kalmayı başarır. Barcelona, Liverpool ve Roma ile oynadığı 6 maçta sadece 1 kez yenilmesine (Barcelona) rağmen elenmekten kurtulamaz.

Tüm bu başarılarına rağmen Lucescu’yu kapı önüne koyan Özhan Canaydın, ‘gönüllerdeki teknik direktör’ diyerek Fatih Terim’i takımın başına getirir. Lucescu ise kendisine kucak açan Beşiktaş’ın yolunu tutar. Sarı-Kırmızılı takıma ilk geldiği yıl Terim’in arkasından başarılı olup olmayacağı tartışılan Lucescu, bu sınavı bileğinin hakkıyla vermiştir. G.Saray’ı hem şampiyon yapmış, hem de Şampiyonlar Ligi’nde daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı başarılarla tanıştırmıştır.

İnönü’de yeni hikâye

Her ne kadar, kendi ifadesiyle “G.Saray’da yapacağı daha çok iş var” idiyse de Sarı-Kırmızılı takımdan kopartılıp Beşiktaş’a gitme sürecinde asla bir ‘intikam duygusu’nu, üstelik medyanın her türlü dolduruş ve gazına rağmen içinde yaşatmaz. O bir röportajında şöyle diyecektir: “İntikam duygusu, onur ve haysiyet sahibi insanlara yakışmaz. İşimi yaparken kimseye kin tutamam. Nefretle yaşayamam. Böyle yaparsam gözümün önüne bir perde inebilir ve doğruları göremem.”

G.Saray’dan gönderiliş şekline aldırmayacaktır. Cim-Bom’un bir başka heyecana gereksinim duymuş olabileceğini dile getirecektir. Terim ile anlaşılmasını da doğal karşılayacaktır. Terim’e iyi bir takım bırakmıştır, tıpkı Terim’in kendisine iyi bir takım bıraktığı gibi.

O sezon Beşiktaş’ın 100. kuruluş yılıdır. Siyah-Beyazlı camia bu özel sezonda şampiyon olmak istiyordur. Lucescu da bunun bilincindedir. G.Saray’dan ayrılırken Sergen’i de yanında götürecektir. Ve Sergen o yıl Beşiktaş’ta da bir başka oynayacaktır. Sezon sonunda Beşiktaş şampiyon olur. 34 maçta 26 galibiyet, 63 gol ve 85 puanla… Üstelik şampiyonluk yolundaki rakibi G.Saray’ı ligin 33. haftasında İnönü Stadı’nda Sergen’in attığı golle 1-0 yenerek. Lucescu başarır. Başarılı olduğu için de kıskanılır ve hatta acımasız bir şekilde eleştirilir. Terim bile onun ismini ağzına almak istemez. Ondan o günlerde ‘o adam’ diye bahsedecektir. Ancak Lucescu tüm tuzak sorulara karşın Terim’in aleyhine tek kelime dahi konuşmaz.

Sekiz puanlık çöküş

Aynı sezon Beşiktaş, UEFA Kupası’nda çeyrek finale yükselir. Çeyrek finalde İtalya’nın Lazio takımına elenir. Luce, Avrupa’da yine başarılı olmuştur.

Siyah-Beyazlı takımda göreve başladığı günlerde kendisine “Tayfur’u kov”, “Deli İbrahim’i kov”, “Sergen sakat sakat nasıl top oynayacak?”, “Guinti 6 ay topa değmedi” gibi telkinlerde bulunulmuştu ama o yine de bildiğini yapmış ve çoğu kimsenin gözden çıkardığı bu oyuncularla şampiyonluğu kucaklamıştır. En büyük ikna aracı başarıdır. Sabrın üzerine ‘başarıyı’ serpiştiren Luce, futbol adına Türkiye’de birçok şeyi, birçok kavramı dönüştüren adam olmasına rağmen aynı zamanda bizden biri olmayı da becerir.

Beşiktaş ile ikinci sezonunda yine fırtına gibi esiyordur. Beşiktaş, devreyi F.Bahçe’nin 8 puan önünde lider tamamlar. Ancak bir Samsun maçı vardır ki sormayın. Ligin 18. haftasında İstanbul’da oynanan karşılaşmada maçın hakemi Cem Papila’dır. Papila, 5 Beşiktaşlı’ya kırmızı kart gösterir. Ancak tartışmaları büyüten başka gelişmeler de vardır. Beşiktaş, İlhan Mansız’ı da devre arası Japonya’nın Vissel Kobe kulübüne satar. Beşiktaş’ın önünün kesilmesi sadece saha içinde mi oldu, yoksa yönetimin de bunda bir rolü var mıydı soruları hep cevapsız kalır.

Lucescu ise bu yaşananlara tahammül gösteremez. Öyle açıklamalar yapar ki bugün bile unutulmuş değildir. Bu maçta yaşananlardan sonra Meclis’i göreve çağırır: “Beşiktaş’a karşı yapılanlara Meclis el koymalı.” Luce, 6 Şubat’ta oynanan ve 1-1 biten Ankaragücü maçından sonra daha da ileri gider: “Güven ve adalet kavramının sarsıldığı bu ortamda Türk futbolu kaosa sürükleniyor. Sosyal bir patlama meydana gelmeden parlamentonun bu olaylara müdahale etmesi gerekir. Benzer olaylar Çavuşesku döneminde Romanya’da da yaşandı. Türkiye de şu anda böyle bir kaos ortamına sürükleniyor. Parlamentoyu bu yüzden göreve çağırıyorum.”

Donetsk’te kurulan imparatorluk

Spor kamuoyunda da negatif bir şekilde ‘8 puan öndeler. Lig bitti. Hiç kimse dekoder almıyor. Şampiyonun ismi belli, kim ikinci olacak?’ denilerek bir baskı oluşturulmuştur. O baskının kurbanı hem Beşiktaş hem de Lucescu olur. İkinci yarıya F.Bahçe’nin 8 puan önünde başlayan Beşiktaş, ligi F.Bahçe’nin 14 puan gerisinde 3. sırada bitirir.

Beşiktaş sezon sonunda Lucescu ile yollarını ayırır. Lucescu burada da bir büyüklük gösterir. 500 bin dolarlık alacağını İnönü Stadı’nın yapımında kullanılmak şartıyla kulübe hibe eder: “İnönü Stadı’na plaketimi assınlar yeter.” diyerek… Bazı şeylerin paradan da önemli olduğunu gözler önüne sererek…

Giderken aklı İstanbul’da kalmıştır. Hatta şöyle diyecektir: “Bir gün mutlaka döneceğim. Çünkü orada hem yapacak çok işim, hem de alınacak çok rövanşım var. Bir daha Türkiye’ye gelirsem en az riskle geleceğim. Beni gerçekten isteyen, benimle beraber yürümeye hazır bir ekiple çalışmak isterim. Türkiye’deki büyük potansiyel beni cezbediyor.”

Beşiktaş’tan ayrıldıktan sonra o yıllar çoğumuzun adını bile duymadığı bir takıma gider. Yeni durağı Ukrayna’nın Shakhtar Donetsk takımıdır. Bu lig, Dinamo Kiev’in hegemonyasındadır. Lucescu’nun kaybolup gitmesi işten bile değildir. Orada da Türkiye’dekine benzer hakem sıkıntıları yaşar. En büyük rakibi Dinamo Kiev’in başkanının, Ukrayna Futbol Federasyonu başkanının kardeşi olması gibi sıkıntılar… Ancak ilk yılında takımı şampiyon yapar. Donetsk, Lucescu ile 12 yılda 8 şampiyonluk yaşar.

Son durağı yine Türkiye

Luce, her yıl Donetsk’i Şampiyonlar Ligi’ne sokmayı başarır. Zaten kulüp başkanı Rinat Ahmetov’un hedefi Avrupa’dır. Lucescu da bu hedef için biçilmiş kaftandır. Ve istikrar netice getirir. Avrupa futbolunda adı sanı duyulmayan Donetsk, UEFA Kupası’nda finale çıkar.

Karadeniz’in öbür kıyısında da başarmıştır. Orada olduğu sürece buruk ayrıldığı ülkemizin sonradan akılları başına gelen kulüp yöneticileri her defasında onun kapısını çalacaktır. Bir zamanlar ‘çeribaşı’, ‘zavallı’, ‘köylü’ yakıştırmaları yapılan ama değeri sonradan anlaşılan; beyefendiliğiyle, ağırbaşlılığıyla, paltosunu oyuncusunun sırtına geçirecek kadar babacan tavırlarıyla gönlümüzü fetheden Lucescu tüm bu tekliflere de her defasında ‘hayır’ diyecektir.

2009 yılındaki UEFA Kupası Finali İstanbul’dadır. Başı dik ve hak etmediği davranışlara maruz kaldığı İstanbul’a selam duracaktır. Maçtan önce; “İstanbul benim için çok özel bir şehir. Orada iki büyük şampiyonluk yaşadım. Umarım, UEFA Kupası’nı da İstanbul’da kaldırırım.” der.

20 Mayıs 2009 tarihinde İstanbul’da oynanan UEFA Kupası finalinde Lucescu’nun çalıştırdığı Shakhtar Donetsk’in rakibi Alman Werder Bremen takımıdır. Normal süresi 1-1 sona eren karşılaşmada 97. dakikada Jadson’un kaydettiği golle öne geçen Shakhtar Donetsk şampiyon olur. Ve tarihinde ilk kez bir Avrupa Kupası kazanır. Lucescu 2016 yılının yazına kadar Donetsk’i çalıştırır. 12 yıla, 1’i UEFA Kupası, 8’i şampiyonluk olmak üzere toplam 22 kupa sığdırır. Başarılı hoca ardından Rusya’nın Zenit Petersburg takımına gider. Orada kötü bir sezon geçirir. Ama kaderi bir kez daha Türkiye ile kesişecektir. Hem de ne kesişme?!. İstanbulluydu ne de olsa. Önce Galatasaray kapısını çalar. Teknik Direktörleri Igor Tudor’un üzerinde bir pozisyona getirmek için. Onlara bir düşüneyim der. Tam o sıralarda yani 2017’nin Temmuz ayında Fatih Terim’in istifasının hemen ardından Türkiye Futbol Federasyonu A Milli Takım teknik direktörlüğü için önce Şenol Güneş ile görüşür. Şenol hocadan hem Beşiktaş’ı hem de Milli Takımı çalıştırması istenir. Hoca bunu kabul etmez. Ardından da G.Saray’dan süre isteyen Mircea Lucescu’nun kapısı çalınır. Ve 4 Ağustos 2017’de 2 yıllığına anlaşmaya varılır. Böylelikle A Milli Takımı çalıştıran 45. teknik direktör o olur. Önce milli takımı bıraktığını açıklayan Arda Turan’ı ikna eder ardından milli takımda bir barış ortamı sağlar. Yeni bir kadro kurar. Gençlere alan açar. 17 maç Milli Takımın başında yer alır. Daha sonra Dinamo Kiev ve son olarak Romanya Milli Takımını çalıştırır.

Futbolun bilge yüzü

İstanbul onun kaderinde çok önemli yer edinmişti. Kader ona hayatındaki son maçı da İstanbul’da oynamayı nasip etti. Türkiye’nin Romanya’yı 1-0 yendiği bu maçtan sonra rahatsızlandı ve hayata gözlerini yumdu.

Cengiz Aytmatov’a ait; ‘İnsan için en zoru her gün insan olmaktır’ sözü sanki Lucescu için söylenmişti. O, önce insandı. Sonra futbol adamı. Sahada oyun oynanırken, oyuncuları rakiple savaşırken, O, o anda o savaş meydanında sanki kitap yazıyordu. Kafasındaki kelimeler vecizeler düşünceler sanki sayfalardaki yerlerine uçuşuyordu. Öyle bir derinliği, öyle bir bakışı, öyle bir duruşu vardı. Kamil insan duruşu. Başkasının kabına göre şekil alan değil; yanındakini, çevresindekini kendi kabına göre şekil aldıran bir duruş. İnsanı düşünceye iten, insana çekidüzen verdiren bir duruş. Bakışları son derece etkiliydi. Gözlerinin içinde dünyanın tüm zamanlarından çizgiler vardı. Adeta sabır, şükür, kanaat üçgeninde yaşadı. İş ahlakında şikâyet yoktu; disiplinli, planlı ve eldekinden en yüksek verimi almak, değer üretmek vardı. Sessizliği derinliğinden, gösterişsizliği aşmışlığından kaynaklanıyordu. Maneviyatı, etkisi, enerjisi pozitifti. Rüzgâra göre şekil almazdı. O, rüzgârın yönünü değiştiren rüzgârı sakinleştiren bir futbol bilgesiydi. Onda olan birçoklarında yoktu işte. Bu yüzden futbol âlemi ona selam durdu. Tüm stadyumlarda anısına saygı duruşu yapıldı.

Onun şu sözüyle bitirelim: “Sürekli kendimle kavga eden bir yapım var. Mücadele içinde olmak, başkalarına karşı şampiyon olmak için gerekli; ama daha büyük şampiyon olmak için kendimle kavga edip mücadele etmem lazım.”

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Behram Kılıç
Behram Kılıç
BEHRAM KILIÇ - Spor gazetecisi, editör ve yazar. 1974 yılında Trabzon’un Of ilçesinde doğdu. 1994 yılında gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Türkiye Spor Yazarları Derneği tarafından 2 kez röportaj dalında ödüle layık görüldü. Bir dönem Trabzonspor dergisinde spor editörü olarak görev yaptı. Ayrıca Basın Dünyası, Futbol Ekstra, Fitbol, Futbol Plus, Trabzon (şehir dergisi) gibi dergilerde yazıları ve röportajları yayımlandı. Halen Karadeniz gazetesi spor yazarı. Kılıç, arkadaşı Hacı Hasdemir ile birlikte 2004 yılında ‘Yıldızların Dünyası’ adında 2002 Dünya Kupası’nda üçüncü olan futbolcuların hayat hikâyelerini kaleme alan bir kitaba imza attı. Daha sonra ‘70 Milyonda Bir’ adında yine önemli sporcuların biyografilerinin yer aldığı bir eser yazdı. Ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sponsorluğunda, Bizans’tan günümüze kadar İstanbul’da cereyan eden olayların yer aldığı ‘İstanbul’un 100 Spor Olayı’ kitabı yayımlandı. 2013 yılında ise ‘Araftaki Kramponlar’ kitabını çıkarttı. 2020 Nisan ayında ‘Güldüren Futbol’ okurla buluştu. Behram Kılıç'ın 2020 yılının 3 Eylül günü de Efsane 61 maç-Trabzonspor Tarihi kitabı yayınlandı. Bu kitap Trabzonspor'un kuruluşundan o güne kadar ki tüm tarihini içeren, önsözünü Trabzonspor Onursal Başkanı Mehmet Ali Yılmaz'ın yazdığı prestij bir eserdi. Kılıç, ayrıca İletişim Yayınlarından çıkan Kırmızı-Beyaz Samsunspor ve Fırtına, İhtilal, Efsane-Trabzonspor kitaplarına da katkıda bulundu. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan Kılıç, evli ve bir çocuk babası…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Mircea Lucescu: Bir futbol entelektüeli

İlk millî formayı İstanbul’da giydi, ilk milli golünü İnönü Stadı’nda Türkiye’ye attı. Teknik direktör olarak Galatasaray ve Beşiktaş’a büyük başarılar kazandırdı. Kariyerinin tek UEFA Kupası'nı da İstanbul'da kaldırdı. Son maçını İstanbul’da oynadıktan birkaç hafta sonra 80 yaşında vefat etti. İstanbullu Luce’yi Behram Kılıç yazdı.

“Kruvaze takım elbisesi, parlak pabuçları, kısa kesim briyantinli saçları olmadı. En kötüsü, bırakın yalaka sırıtışları, tebessüm emaresi bile kolay kolay göstermedi yüzü. Koltuğunun altında taşıdığı, en az iki ayrı dilde yayınlanan günlük gazeteleri, kitapları da kimse fark etmedi. Gösteriş budalası bir medya malzemesinden çok, gerçek anlamda bir entelektüel olmanın bedelini ödedi Türkiye’de.”

Yazar Mahmut Hazar’ın 2009 yılında Mircea Lucescu için kaleme aldığı bir yazıya ait bu cümleler.

Galatasaray ve Beşiktaş’ı birer kez şampiyon yapmasına, o takımlarımızla Avrupa’da başarılar kazanmasına rağmen Türkiye’nin onun değerini tam anlamıyla kavrayamadığı yıllardı. Değeri ancak Ukrayna’ya gittikten sonra fark edildi. F.Bahçe’den G.Saray’a, Trabzonspor’dan Beşiktaş’a, hatta Millî Takım’a kadar, her teknik direktör değişikliğinde ilk onun kapısı çalındı. Her defasında da ‘hayır’ cevabı alındı. Çünkü o imzasıyla değil, sözüyle kendisini bağlamıştı Shakhtar Donetsk’e. Kulüp Başkanı Rinat Ahmetov’a söz vermiş ve bu sözünü de 12 yıl boyunca tutmuştu. Parayla onu Ukrayna’dan koparamamıştı bizimkiler.

Hakiki bir İstanbul âşığı

Tarih, 19 Mart 1975… Yer, İstanbul İnönü Stadı. Türk Millî Takımı, Romanya ile özel maçta karşı karşıya geliyor. Cemil Turan maçın 4. dakikasında topu filelerle buluşturuyor. Ancak sevincimiz sadece üç dakika sürüyor. Romanya Millî Takımı’nın kıvırcık saçlı, kıvrak forveti, İnönü Stadı’nın tribünlerini derin bir sessizliğe gömen gole imza atıyor. Maç 1-1 berabere sona eriyor. Futbolun hem bilge, hem de insani yüzü olarak hafızalarımızda yer eden Mircea Lucescu ismi ile Türkiye işte o karşılaşmada tanışıyor.

Lucescu, daha sonra takımı Dinamo Bükreş’le de İstanbul’a gelecek ve çok etkilenecektir. İstanbul o yıllar o ve tüm Rumenler için âdeta bir ütopyadır. Kapalıçarşı ikinci adresleri gibidir. Oradan aldıkları yüzükleri gizlice ülkelerine soktukları günleri yıllar geçse de hiç unutmayacaktır.

1945’te Bükreş’te doğar Lucescu. Futbola 1963’te Dinamo Bükreş’te başlar. 1982’ye kadar futbol oynar. 1970’li yıllarda Fenerbahçe’den teklif alır. Fakat ülkesi sosyalist sistemle yönetildiği için transferi gerçekleşmez. F.Bahçe’ye bir başka Romen oyuncu, Nunweiller gelir. Nunweiller’e vize veren makamlar Lucescu’ya izin vermez. “Gidememek benim için çok üzücüydü. Türkiye’de ‘futbol mesleğim’ diyebilirsin ama Romanya’da o günler için böyle bir şey diyemezsin. ‘İşçi, asker’ ya da ‘öğrenci’ dersin ama ‘futbolcu’ diyemezsin. Ben de üniversiteyi bitirdim ve 80 kişinin alındığı dışişleri sınavını kazandım. Ticari ataşe olarak görev aldım. Eğer futbolcu olmasaydım bu devam edecekti. Ve dünyanın herhangi bir yerinde ataşe olarak görev yapacaktım.”

Ancak iyi futbol oynamaktadır. Üstelik forvettir. Millî takımda da görev alır. Ordunun takımı olarak bilinen Dinamo’nun önemli oyuncularından biridir. Bu takımda her sene kazandıkları şampiyonluklardan sonra rütbe alır. Binbaşılık rütbesine kadar yükselir: “Şampiyon oldukça bize bir yıldız veriyorlardı. 32 yaşında albay olacaktım. Ancak takımdan ayrıldım. Askerî bir kariyerim olsun istemiyordum. Daha sonra antrenörlüğe başladım.”

Galatasaray’ın sessiz devrimi

Teknik direktörlüğe başladığı ilk yıllarda Romanya Millî Takımı’nı da çalıştırır. Daha sonra İtalya’da 8 yıl sürecek bir yolculuğa çıkar: Pisa, Brescia, Reggina… Sonra Rapid Bükreş’i çalıştırdıktan sonra tekrar İtalya’ya döner. Inter’in başına geçer. 21 Mart 1999’da Inter, kümede kalma mücadelesi veren Sampdoria’dan tam 4 gol yer. Takımı çalıştıran Lucescu, hırçın tarzıyla bizimkine benzeyen İtalyan medyasına karşı daha fazla direnemez ve istifasını vererek takımdan ayrılır. 6 ay boşta kaldıktan sonra UEFA Kupası’nı kaldıran Fatih Terim’in İtalya’ya doğru yol almasının ardından G.Saray’ın teknik direktörlüğüne getirilir. “Türkiye’ye ilk geldiğimde heyecanlanmıştım. O sıralar Hagi, Popescu gibi isimler Galatasaray’daydı. O nedenle de tüm Romanya, Galatasaraylıydı.”

Ayağının tozuyla G.Saray’a Süper Kupa’yı kazandırır. UEFA Kupası şampiyonu Cim-Bom, Jardel’in golleriyle Şampiyonlar Ligi şampiyonu Real Madrid’i 2-1 yener. Lucescu’nun en büyük şansızlığı, Fatih Terim gibi karizmatik bir teknik direktörün ardından takımın başına gelmesidir. Terim’le zıt bir yapıya sahipti. Türk basını, daha ilk günlerde onu ‘çeribaşı’ ve ‘zavallı’ gibi ifadelerle yaftalar. Sessizliğin de bir erdem olduğu zamanla anlaşılır. Henüz havaalanındayken gazeteciler ona ilk şu soruyu sorar: “Fatih Terim’in oyun sistemiyle mi oynayacaksınız?” “Hayır, koşan takım, pres yapan takım değil istediğim, biz farklı oynayacağız.” cevabını verir.

Başarı gelene kadar

Lucescu’nun Fatih Terim gibi destanlaşmış bir isimden sonra G.Saray’da işi gerçekten zordur. Selefine benzemediği yönleri ve takım oyununa getirdiği dinginlikle camianın aşina olmadığı bir tarzı oturtmaya çalışır. Hâl böyle olunca Lucescu ‘korkak’ damgası yer.

Sükûnet sahibi bir isimdir, ağırbaşlıdır, fakat işini yapıyordur… Ama bu özellikleri herkesi rahatsız etmiştir. Galatasaray taraftarlarını bile. Kasım 2000’de Galatasaray’ın resmî sitesinde yapılan ankete katılan taraftarların yüzde 73’ü, onun takımdan ayrılmasını ister. Hatta o günlerde G.Saray’da yönetici olan Fatih Altaylı gazetecilere şöyle bir açıklama yapar: “Bana göre, Lucescu durmamalı. Türkiye’de dünya çapında çok antrenör var.”

Ancak zamanla başarılar gelir. Onun ismi üzerinde dolaştırılan kara bulutlar dağılır. Lucescu da zaaflarımızı, hatalarımızı, yanıldığımız noktaları göstere göstere aramıza katılır. Gerçek otoritenin bağırmadan, çağırmadan, etrafa öfke ve korku salmadan da sağlanabileceğini gösterir. Daha da önemlisi ince, zarif, saygılı ve bilge duruşuyla farklı bir futbol adamı portresi çizer.

Kral değil, hoca olmak

Bir maçta taraftarlar, ‘Kral öldü, yaşasın yeni Kral’ pankartı açarak Luce’ye iyice inanmış olduklarını ve Terim’i geride bıraktıklarını dile getirirler. Ancak o bu pankartı kendisine soran gazetecilere, “İmparator olmak değil, iyi teknik direktör olmak istiyorum.” der. Ve ardından bir futbol adamından beklenmeyen bir şey yaparak, gazetecilere Osmanlı padişahları hakkında kitap okuyup okumadıklarını sorar. Olumsuz cevap alınca da şöyle der: “Ben şu an Abdülhamid’in hayatını anlatan bir kitap okuyorum. Size de tavsiye ederim.”

G.Saray’la anlaştığında yönetim Jardel, Bülent Akın ve Serkan Aykut’u yaklaşık 50 milyon dolarlık bedelle transfer etmiştir. Hakan Şükür takımdan ayrılmıştır. Romen hocanın aslında gönüllü olmadığı bir bonkörlüktür bu. Lucescu’lu G.Saray, 2000-01 sezonunda ligi F.Bahçe’nin 3 puan gerisinde ikinci sırada bitirir. Özellikle ligin 32. haftasında Ali Sami Yen Stadı’nda A.Gücü’ne 2-1 yenilmeleri şampiyonluğun uçup gitmesine sebep olur.

Ancak G.Saray, onun ilk yılında Şampiyonlar Ligi’nde tarihinin en başarılı dönemini yaşar. 2 ayrı gruptan çıkmayı başaran G.Saray, çeyrek finalde Real Madrid’e rakip olur. Galatasaray yönetimi bu maçtan birkaç gün önce ligde oynanması gereken Beşiktaş maçının tehirini ister. Ancak Beşiktaş yönetimi buna yanaşmaz. Galatasaray ligde Beşiktaş’ı 2-0 mağlup eder. Lucescu basın toplantısında ‘Köpekler istedi diye atlar ölmez’ şeklindeki Rumen atasözünü kullanır. Üç gün sonra da Sarı-Kırmızılı ekip yine Ali Sami Yen Stadı’nda Real maçına çıkar. Cim-Bom 2-0 yenik duruma düştüğü maçı Fatih Akyel’in ikinci yarıdaki süper oyunuyla 3-2 kazanır. Ancak rövanşta 3-0 yenilerek elenir. Lucescu’nun söylediği Rumen atasözü ise uzun süre tartışılır.

Sergen’i anlamak

Lucescu’nun ikinci sezonunda G.Saray’da büyük bir kadro revizyonu yaşanır. Hagi, Jardel, Emre, Okan, Taffarel ve Popescu takımdan ayrılır. Bu oyuncuların yerlerine Mondragon, Perez, Victoria, Berkant ve Murat Sözkesen transfer edilir. Bu köklü değişim çöküşü de beraberinde getirebilirdi. Yıldızlar satılmış, sıradan futbolcular alınmıştır. Ancak Lucescu, oyuncudan verim alma konusundaki eşsiz ustalığını sergileyerek yepyeni bir takım oluşturur. Ayhan Akman, Lucescu ile ikinci baharını yaşar. Trabzon’dan transfer edilen Sergen’den inanılmaz verim alır. “Sergen’i ilk izlediğimde yöneticilerden hemen almalarını istedim. Sakat olmasına rağmen tüm sorumluluğu üstlendim. Sergen’e duygu olarak çok bağlandım. Birbirimizi iyi anladık. İstediklerimizi karşılıklı olarak verdik. Söylediklerimi yapmadığı zaman utandığını görüyordum. Çalıştığı hocalar onu anlamadı. Eğer oyuncu ruhunu kazanamazsan başarılı olamazsın, oyuncuyu da ileri taşıyamazsın. Türk futbol tarihinin son 25 yıldaki en iyi oyuncusu diyebilirim. 40 yıldır futbolun içindeyim ve böyle futbol yeteneği bulunan az oyuncu gördüm. Eski hocaları onu sadece kullandılar. O yüzden de Avrupa’da bir yıldız seviyesine gelemedi. Ruhuna hitap edemediler.”

Lucescu futbolcuyu, ‘takım için ne kadar faydalı olur’ diye değerlendirir. Takımı için oynamayan futbolcuya önem vermez. Yıldız futbolcu diye bir ayrım yapmaz. İtalya’da Roberto Baggio ve fenomen Ronaldo ile çalışmış, onlara sadece şunu söylemiştir: “Siz değil, takım 1 numara olmalı.”

Zirvede gelen veda

Lucescu, bu yıldızı az G.Saray’ı ikinci yılında şampiyon yapar. Üstelik devre arasında o günkü başkan Mehmet Cansun’un Fatih Terim ile görüşmesine aldırış etmeden. Cansun daha sonra Terim ile görüşmesinin bir hata olduğunu itiraf edecektir. ‘Takımı defansif oynatıyor’ diye eleştirilen Lucescu’nun Cim-Bom’u 75 gol atarak ligde şampiyon olur. Lucescu, ligin son haftasında 5-0 kazandıkları Yozgat maçından iki gün sonra G.Saray’dan kovulur. Mart ayında başkanlığa seçilen Özhan Canaydın, şampiyonluğu doya doya yaşamayı bile ona çok görmüştür.

O sezon Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde de destan yazmıştır. Şampiyonlar Ligi’nde ilk gruptan çıkmayı başaran Cim-Bom, 2. tur gruplarına kalmayı başarır. Barcelona, Liverpool ve Roma ile oynadığı 6 maçta sadece 1 kez yenilmesine (Barcelona) rağmen elenmekten kurtulamaz.

Tüm bu başarılarına rağmen Lucescu’yu kapı önüne koyan Özhan Canaydın, ‘gönüllerdeki teknik direktör’ diyerek Fatih Terim’i takımın başına getirir. Lucescu ise kendisine kucak açan Beşiktaş’ın yolunu tutar. Sarı-Kırmızılı takıma ilk geldiği yıl Terim’in arkasından başarılı olup olmayacağı tartışılan Lucescu, bu sınavı bileğinin hakkıyla vermiştir. G.Saray’ı hem şampiyon yapmış, hem de Şampiyonlar Ligi’nde daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı başarılarla tanıştırmıştır.

İnönü’de yeni hikâye

Her ne kadar, kendi ifadesiyle “G.Saray’da yapacağı daha çok iş var” idiyse de Sarı-Kırmızılı takımdan kopartılıp Beşiktaş’a gitme sürecinde asla bir ‘intikam duygusu’nu, üstelik medyanın her türlü dolduruş ve gazına rağmen içinde yaşatmaz. O bir röportajında şöyle diyecektir: “İntikam duygusu, onur ve haysiyet sahibi insanlara yakışmaz. İşimi yaparken kimseye kin tutamam. Nefretle yaşayamam. Böyle yaparsam gözümün önüne bir perde inebilir ve doğruları göremem.”

G.Saray’dan gönderiliş şekline aldırmayacaktır. Cim-Bom’un bir başka heyecana gereksinim duymuş olabileceğini dile getirecektir. Terim ile anlaşılmasını da doğal karşılayacaktır. Terim’e iyi bir takım bırakmıştır, tıpkı Terim’in kendisine iyi bir takım bıraktığı gibi.

O sezon Beşiktaş’ın 100. kuruluş yılıdır. Siyah-Beyazlı camia bu özel sezonda şampiyon olmak istiyordur. Lucescu da bunun bilincindedir. G.Saray’dan ayrılırken Sergen’i de yanında götürecektir. Ve Sergen o yıl Beşiktaş’ta da bir başka oynayacaktır. Sezon sonunda Beşiktaş şampiyon olur. 34 maçta 26 galibiyet, 63 gol ve 85 puanla… Üstelik şampiyonluk yolundaki rakibi G.Saray’ı ligin 33. haftasında İnönü Stadı’nda Sergen’in attığı golle 1-0 yenerek. Lucescu başarır. Başarılı olduğu için de kıskanılır ve hatta acımasız bir şekilde eleştirilir. Terim bile onun ismini ağzına almak istemez. Ondan o günlerde ‘o adam’ diye bahsedecektir. Ancak Lucescu tüm tuzak sorulara karşın Terim’in aleyhine tek kelime dahi konuşmaz.

Sekiz puanlık çöküş

Aynı sezon Beşiktaş, UEFA Kupası’nda çeyrek finale yükselir. Çeyrek finalde İtalya’nın Lazio takımına elenir. Luce, Avrupa’da yine başarılı olmuştur.

Siyah-Beyazlı takımda göreve başladığı günlerde kendisine “Tayfur’u kov”, “Deli İbrahim’i kov”, “Sergen sakat sakat nasıl top oynayacak?”, “Guinti 6 ay topa değmedi” gibi telkinlerde bulunulmuştu ama o yine de bildiğini yapmış ve çoğu kimsenin gözden çıkardığı bu oyuncularla şampiyonluğu kucaklamıştır. En büyük ikna aracı başarıdır. Sabrın üzerine ‘başarıyı’ serpiştiren Luce, futbol adına Türkiye’de birçok şeyi, birçok kavramı dönüştüren adam olmasına rağmen aynı zamanda bizden biri olmayı da becerir.

Beşiktaş ile ikinci sezonunda yine fırtına gibi esiyordur. Beşiktaş, devreyi F.Bahçe’nin 8 puan önünde lider tamamlar. Ancak bir Samsun maçı vardır ki sormayın. Ligin 18. haftasında İstanbul’da oynanan karşılaşmada maçın hakemi Cem Papila’dır. Papila, 5 Beşiktaşlı’ya kırmızı kart gösterir. Ancak tartışmaları büyüten başka gelişmeler de vardır. Beşiktaş, İlhan Mansız’ı da devre arası Japonya’nın Vissel Kobe kulübüne satar. Beşiktaş’ın önünün kesilmesi sadece saha içinde mi oldu, yoksa yönetimin de bunda bir rolü var mıydı soruları hep cevapsız kalır.

Lucescu ise bu yaşananlara tahammül gösteremez. Öyle açıklamalar yapar ki bugün bile unutulmuş değildir. Bu maçta yaşananlardan sonra Meclis’i göreve çağırır: “Beşiktaş’a karşı yapılanlara Meclis el koymalı.” Luce, 6 Şubat’ta oynanan ve 1-1 biten Ankaragücü maçından sonra daha da ileri gider: “Güven ve adalet kavramının sarsıldığı bu ortamda Türk futbolu kaosa sürükleniyor. Sosyal bir patlama meydana gelmeden parlamentonun bu olaylara müdahale etmesi gerekir. Benzer olaylar Çavuşesku döneminde Romanya’da da yaşandı. Türkiye de şu anda böyle bir kaos ortamına sürükleniyor. Parlamentoyu bu yüzden göreve çağırıyorum.”

Donetsk’te kurulan imparatorluk

Spor kamuoyunda da negatif bir şekilde ‘8 puan öndeler. Lig bitti. Hiç kimse dekoder almıyor. Şampiyonun ismi belli, kim ikinci olacak?’ denilerek bir baskı oluşturulmuştur. O baskının kurbanı hem Beşiktaş hem de Lucescu olur. İkinci yarıya F.Bahçe’nin 8 puan önünde başlayan Beşiktaş, ligi F.Bahçe’nin 14 puan gerisinde 3. sırada bitirir.

Beşiktaş sezon sonunda Lucescu ile yollarını ayırır. Lucescu burada da bir büyüklük gösterir. 500 bin dolarlık alacağını İnönü Stadı’nın yapımında kullanılmak şartıyla kulübe hibe eder: “İnönü Stadı’na plaketimi assınlar yeter.” diyerek… Bazı şeylerin paradan da önemli olduğunu gözler önüne sererek…

Giderken aklı İstanbul’da kalmıştır. Hatta şöyle diyecektir: “Bir gün mutlaka döneceğim. Çünkü orada hem yapacak çok işim, hem de alınacak çok rövanşım var. Bir daha Türkiye’ye gelirsem en az riskle geleceğim. Beni gerçekten isteyen, benimle beraber yürümeye hazır bir ekiple çalışmak isterim. Türkiye’deki büyük potansiyel beni cezbediyor.”

Beşiktaş’tan ayrıldıktan sonra o yıllar çoğumuzun adını bile duymadığı bir takıma gider. Yeni durağı Ukrayna’nın Shakhtar Donetsk takımıdır. Bu lig, Dinamo Kiev’in hegemonyasındadır. Lucescu’nun kaybolup gitmesi işten bile değildir. Orada da Türkiye’dekine benzer hakem sıkıntıları yaşar. En büyük rakibi Dinamo Kiev’in başkanının, Ukrayna Futbol Federasyonu başkanının kardeşi olması gibi sıkıntılar… Ancak ilk yılında takımı şampiyon yapar. Donetsk, Lucescu ile 12 yılda 8 şampiyonluk yaşar.

Son durağı yine Türkiye

Luce, her yıl Donetsk’i Şampiyonlar Ligi’ne sokmayı başarır. Zaten kulüp başkanı Rinat Ahmetov’un hedefi Avrupa’dır. Lucescu da bu hedef için biçilmiş kaftandır. Ve istikrar netice getirir. Avrupa futbolunda adı sanı duyulmayan Donetsk, UEFA Kupası’nda finale çıkar.

Karadeniz’in öbür kıyısında da başarmıştır. Orada olduğu sürece buruk ayrıldığı ülkemizin sonradan akılları başına gelen kulüp yöneticileri her defasında onun kapısını çalacaktır. Bir zamanlar ‘çeribaşı’, ‘zavallı’, ‘köylü’ yakıştırmaları yapılan ama değeri sonradan anlaşılan; beyefendiliğiyle, ağırbaşlılığıyla, paltosunu oyuncusunun sırtına geçirecek kadar babacan tavırlarıyla gönlümüzü fetheden Lucescu tüm bu tekliflere de her defasında ‘hayır’ diyecektir.

2009 yılındaki UEFA Kupası Finali İstanbul’dadır. Başı dik ve hak etmediği davranışlara maruz kaldığı İstanbul’a selam duracaktır. Maçtan önce; “İstanbul benim için çok özel bir şehir. Orada iki büyük şampiyonluk yaşadım. Umarım, UEFA Kupası’nı da İstanbul’da kaldırırım.” der.

20 Mayıs 2009 tarihinde İstanbul’da oynanan UEFA Kupası finalinde Lucescu’nun çalıştırdığı Shakhtar Donetsk’in rakibi Alman Werder Bremen takımıdır. Normal süresi 1-1 sona eren karşılaşmada 97. dakikada Jadson’un kaydettiği golle öne geçen Shakhtar Donetsk şampiyon olur. Ve tarihinde ilk kez bir Avrupa Kupası kazanır. Lucescu 2016 yılının yazına kadar Donetsk’i çalıştırır. 12 yıla, 1’i UEFA Kupası, 8’i şampiyonluk olmak üzere toplam 22 kupa sığdırır. Başarılı hoca ardından Rusya’nın Zenit Petersburg takımına gider. Orada kötü bir sezon geçirir. Ama kaderi bir kez daha Türkiye ile kesişecektir. Hem de ne kesişme?!. İstanbulluydu ne de olsa. Önce Galatasaray kapısını çalar. Teknik Direktörleri Igor Tudor’un üzerinde bir pozisyona getirmek için. Onlara bir düşüneyim der. Tam o sıralarda yani 2017’nin Temmuz ayında Fatih Terim’in istifasının hemen ardından Türkiye Futbol Federasyonu A Milli Takım teknik direktörlüğü için önce Şenol Güneş ile görüşür. Şenol hocadan hem Beşiktaş’ı hem de Milli Takımı çalıştırması istenir. Hoca bunu kabul etmez. Ardından da G.Saray’dan süre isteyen Mircea Lucescu’nun kapısı çalınır. Ve 4 Ağustos 2017’de 2 yıllığına anlaşmaya varılır. Böylelikle A Milli Takımı çalıştıran 45. teknik direktör o olur. Önce milli takımı bıraktığını açıklayan Arda Turan’ı ikna eder ardından milli takımda bir barış ortamı sağlar. Yeni bir kadro kurar. Gençlere alan açar. 17 maç Milli Takımın başında yer alır. Daha sonra Dinamo Kiev ve son olarak Romanya Milli Takımını çalıştırır.

Futbolun bilge yüzü

İstanbul onun kaderinde çok önemli yer edinmişti. Kader ona hayatındaki son maçı da İstanbul’da oynamayı nasip etti. Türkiye’nin Romanya’yı 1-0 yendiği bu maçtan sonra rahatsızlandı ve hayata gözlerini yumdu.

Cengiz Aytmatov’a ait; ‘İnsan için en zoru her gün insan olmaktır’ sözü sanki Lucescu için söylenmişti. O, önce insandı. Sonra futbol adamı. Sahada oyun oynanırken, oyuncuları rakiple savaşırken, O, o anda o savaş meydanında sanki kitap yazıyordu. Kafasındaki kelimeler vecizeler düşünceler sanki sayfalardaki yerlerine uçuşuyordu. Öyle bir derinliği, öyle bir bakışı, öyle bir duruşu vardı. Kamil insan duruşu. Başkasının kabına göre şekil alan değil; yanındakini, çevresindekini kendi kabına göre şekil aldıran bir duruş. İnsanı düşünceye iten, insana çekidüzen verdiren bir duruş. Bakışları son derece etkiliydi. Gözlerinin içinde dünyanın tüm zamanlarından çizgiler vardı. Adeta sabır, şükür, kanaat üçgeninde yaşadı. İş ahlakında şikâyet yoktu; disiplinli, planlı ve eldekinden en yüksek verimi almak, değer üretmek vardı. Sessizliği derinliğinden, gösterişsizliği aşmışlığından kaynaklanıyordu. Maneviyatı, etkisi, enerjisi pozitifti. Rüzgâra göre şekil almazdı. O, rüzgârın yönünü değiştiren rüzgârı sakinleştiren bir futbol bilgesiydi. Onda olan birçoklarında yoktu işte. Bu yüzden futbol âlemi ona selam durdu. Tüm stadyumlarda anısına saygı duruşu yapıldı.

Onun şu sözüyle bitirelim: “Sürekli kendimle kavga eden bir yapım var. Mücadele içinde olmak, başkalarına karşı şampiyon olmak için gerekli; ama daha büyük şampiyon olmak için kendimle kavga edip mücadele etmem lazım.”

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Behram Kılıç
Behram Kılıç
BEHRAM KILIÇ - Spor gazetecisi, editör ve yazar. 1974 yılında Trabzon’un Of ilçesinde doğdu. 1994 yılında gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Türkiye Spor Yazarları Derneği tarafından 2 kez röportaj dalında ödüle layık görüldü. Bir dönem Trabzonspor dergisinde spor editörü olarak görev yaptı. Ayrıca Basın Dünyası, Futbol Ekstra, Fitbol, Futbol Plus, Trabzon (şehir dergisi) gibi dergilerde yazıları ve röportajları yayımlandı. Halen Karadeniz gazetesi spor yazarı. Kılıç, arkadaşı Hacı Hasdemir ile birlikte 2004 yılında ‘Yıldızların Dünyası’ adında 2002 Dünya Kupası’nda üçüncü olan futbolcuların hayat hikâyelerini kaleme alan bir kitaba imza attı. Daha sonra ‘70 Milyonda Bir’ adında yine önemli sporcuların biyografilerinin yer aldığı bir eser yazdı. Ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sponsorluğunda, Bizans’tan günümüze kadar İstanbul’da cereyan eden olayların yer aldığı ‘İstanbul’un 100 Spor Olayı’ kitabı yayımlandı. 2013 yılında ise ‘Araftaki Kramponlar’ kitabını çıkarttı. 2020 Nisan ayında ‘Güldüren Futbol’ okurla buluştu. Behram Kılıç'ın 2020 yılının 3 Eylül günü de Efsane 61 maç-Trabzonspor Tarihi kitabı yayınlandı. Bu kitap Trabzonspor'un kuruluşundan o güne kadar ki tüm tarihini içeren, önsözünü Trabzonspor Onursal Başkanı Mehmet Ali Yılmaz'ın yazdığı prestij bir eserdi. Kılıç, ayrıca İletişim Yayınlarından çıkan Kırmızı-Beyaz Samsunspor ve Fırtına, İhtilal, Efsane-Trabzonspor kitaplarına da katkıda bulundu. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan Kılıç, evli ve bir çocuk babası…

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x