İran Savaşı’nın 100 günü: Kimin zaferi, kimin kaybı?

Yakın tarihin en asimetrik çatışmalarından biri 100 günü geride bıraktı. ABD ile İsrail, İran'ın askeri kapasitesine ve devlet yapısına ağır darbeler vurduklarını savunurken; Tahran, rejimin ayakta kalmasını başlı başına bir zafer olarak görüyor. Peki, savaşın gerçek galibi kim? İran gerçekten kazandı mı, yoksa sadece hayatta kalmayı mı başardı?

ABD ile İsrail’in, İran’ın yönetim yapısını ve askeri kapasitesini hedef alan koordineli saldırılarının üzerinden 100 gün geçti. Taraflar arasında ilan edilen ateşkes yürürlükte olsa da ihlaller sürüyor; Lübnan’daki çatışmalar devam ederken Hürmüz Boğazı da küresel enerji ticaretini etkileyecek şekilde kapalı kalmayı sürdürüyor. Peki, savaş şimdiye kadar neyi değiştirdi? İran’ın bölgesel konumu güçlendi mi, yoksa zayıfladı mı?

İran ve Orta Doğu siyaseti konusunda uzman akademisyen ve kıdemli siyasi analist Mahjoob Zweiri, Al Jazeera‘deki makalesinde her iki tarafın savaş bilançosunu inceledi.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Savaşın 100. gününde barış hâlâ uzak görünüyor. Çünkü ne Washington ve Tel Aviv’in hedefleri ne de Tahran’ın beklentileri tam anlamıyla gerçekleşmiş durumda.

ABD ve İsrail’in amacı yalnızca İran’ın nükleer programını etkisiz hale getirmek değildi. Aynı zamanda İran’ın askeri ve güvenlik mimarisini zayıflatmak, içeride siyasi dönüşümün önünü açmak da hedefleniyordu.

Tahran’ın temel önceliği ise ne pahasına olursa olsun rejimin devamlılığını sağlamaktı. İran yönetimi bugün gelinen noktada üstünlüğün kendisinde olduğunu düşünüyor.

Her iki tarafın kayıpları

Savaş, siyasi ve askeri alandaki onlarca üst düzey isim dahil olmak üzere 3 bin 400’den fazla İran vatandaşının hayatını kaybetmesine yol açtı. Aynı zamanda İran’ın ne liderlik kadrolarını ne silah sistemlerini ne de nükleer programını koruyabildiğini ortaya koydu.

Çatışmanın ilk iki haftasında İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırıları yaklaşık yüzde 90 oranında azaldı. Bunun temel nedeni, ABD ve İsrail’in fırlatma sistemlerini İran’ın yenileyebileceğinden daha hızlı şekilde imha etmesiydi. Bu durum, Tahran’ın yirmi yılı aşkın sürede inşa ettiği caydırıcılık kapasitesinin sınırlarını da gözler önüne serdi.

2025’teki 12 günlük savaşta zaten zarar gören nükleer program yeni saldırılarla daha da yıprandı. Sivil altyapı ve enerji tesisleri de ağır hasar aldı. Savaş öncesinde ciddi sorunlarla karşı karşıya olan ekonomi ise yeniden daralma sürecine girdi.

Bu arada İran’ın bölge genelinde oluşturduğu müttefik ağ da zayıflamayı sürdürdü. Tahran’ın, ABD askerlerinin bulunduğu Körfez ülkelerindeki hedefleri vurması, son yıllarda ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı komşularıyla arasındaki mesafeyi daha da artırdı.

Ancak savaş, İran’ın düşmanları için de önemli kayıplara yol açtı. İran füzeleri ve insansız hava araçları bölgedeki bazı ABD üslerini vururken, Washington’ın güvenlik şemsiyesinin sınırlarını da görünür hale getirdi. Körfez ülkeleri istemedikleri bir çatışmanın içine çekildi ve kendi topraklarında saldırılara maruz kaldı.

Sonuç olarak savaşın en kalıcı etkisi, İran’a verilen zarardan çok, bölgesel güvenlik mimarisinde yarattığı belirsizlik olabilir.

Hürmüz Boğaz açmazı

ABD ve İsrail saldırılarından birkaç gün sonra İran, dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini kısıtlamaya başladı.

Washington, mart ayında boğazı yeniden açmak amacıyla hava operasyonları düzenledi ve nisan ayında İran limanlarına deniz ablukası uyguladı. Buna rağmen boğaz büyük ölçüde kapalı kalmaya devam etti. Sadece İran tarafından denetlenen sınırlı sayıdaki geminin geçişine izin verildi.

Diplomatik sorunlar da askeri tabloyu daha karmaşık hale getirdi. Washington, deniz yolunu güvence altına almak için NATO üyeleri ile Avrupa ve Asya’daki müttefiklerinden destek istedi ancak beklediği karşılığı bulamadı. Avrupa ülkeleri çatışmayı kendi sorumluluk alanlarının dışında gördüklerini açıkladı.

Tahran açısından bu tablo önemli bir siyasi mesaj taşıyor. İran yönetimine göre, ülkenin devlet yapısına ağır darbeler vurabilen bir güç, tek bir deniz koridorunu yeniden işler hale getirmek için müttefiklerini harekete geçiremedi.

Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması İran’da yalnızca ekonomik bir baskı aracı olarak değil, aynı zamanda ABD ve İsrail açısından stratejik bir başarısızlık olarak değerlendiriliyor. Tahran bunu, rakiplerine maliyet yükleme stratejisinin işe yaradığının kanıtı olarak görüyor.

Bu değerlendirmeden güç alan İran yönetimi, ABD’nin koşulsuz teslimiyet taleplerini reddetti ve teslim olmak yerine müzakere sürecini sürdürdü. Rusya ve Çin’in yanı sıra Birleşmiş Milletler’de gördüğü diplomatik destek de Tahran’ın savaşı yalnızca ikili bir çatışma değil, uluslararası düzenin geleceğine ilişkin daha geniş bir mücadele olarak sunmasına imkân verdi.

İç cephede ise İslam Cumhuriyeti, kurumsal sürekliliği koruyarak istikrar görüntüsü vermeyi başardı. Yüksek Lider Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından oğlu Mücteba Hamaney birkaç gün içinde halef olarak belirlendi. Yeni liderin uzun süre kamuoyundan uzak kalması soru işaretleri yaratsa da rejim, birlik ve devamlılık algısını korumayı başardı.

Bundan sonra ne olacak?

Tahran, kendi ölçütlerine göre üstünlüğün kendisinde olduğunu düşünüyor. İran yönetimine göre düşmanlarının rejimi devirmeyi başaramamış olması belirleyici unsur. İslam Cumhuriyeti ayakta kaldığı sürece diğer kayıpların zaman içinde telafi edilebileceğine inanılıyor.

İran şimdi bu hayatta kalma başarısını bölgesel nüfuzunu kısmen yeniden tesis etmeye dönüştürmeye çalışıyor. Bunun en somut örneği, çatışmaya ilişkin herhangi bir çözümü Lübnan’daki savaşın sona erdirilmesiyle ilişkilendirmesi. Böylece kendisini bölgesel gerilimin azaltılmasında rol oynayan bir aktör olarak konumlandırmayı hedefliyor.

Amaç, son yıllarda yaşanan nüfuz kaybını, özellikle de Suriye’deki gerilemeyi durdurmak ve elde kalan etki alanlarını stratejik değere dönüştürmek.

Bununla birlikte, konvansiyonel askeri caydırıcılığın başarısız olması İran yönetimi içinde farklı bir görüşü güçlendirdi: ABD ve İsrail’i gerçekten caydırabilecek tek unsurun nükleer kapasite olduğu düşüncesi.

Bu yaklaşım, nükleer dosyanın çözümünü daha da zorlaştırabilir ve Washington ile yürütülecek müzakereleri karmaşık hale getirebilir.

İran savaş sonrası daha uzlaşmacı mı olacak, daha sert mi?

İran içinde ise savaş, en azından şimdilik, kış aylarında protestolara yol açan ekonomik sıkıntılar ve yönetişim sorunlarına ilişkin tartışmaları geri plana itti. Bunların yerini dış tehditler ve ulusal direniş söylemi aldı.

Ancak siyasi liderlik ile güvenlik kurumları aynı tabloya farklı açılardan bakıyor. Siyasi kadrolar protestoların ortaya çıkardığı yönetişim sorunlarının farkında görünürken, güvenlik kurumları muhalefeti ve dış baskıları tek bir varoluşsal tehdit olarak değerlendirme eğiliminde.

Bu yaklaşım farkı, savaş sonrası İran siyasetinin yönünü belirleyebilir. Ülke daha fazla baskıya mı yönelecek, yoksa uzlaşma ve toparlanma arayışına mı girecek?

Yanıt bekleyen sorular hâlâ ortada duruyor: Rejimin hayatta kalmasını zafer olarak gören bir liderlik kalıcı barış sağlayabilir mi? Yoksa güvenliğin ancak daha sert bir tutum ve muhtemelen nükleer silah kapasitesiyle mümkün olduğuna mı karar verecek?

Önümüzdeki 100 gün bu soruların yanıtını vermeye başlayabilir.”

Bu yazı ilk kez 10 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Mahjoob Zweiri’nin, Al Jazeera’de yayımlanan “Iran after 100 days of war: The triumph of survival” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.
https://www.aljazeera.com/opinions/2026/6/7/iran-after-100-days-of-war-the-triumph-of-survival

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

İran Savaşı’nın 100 günü: Kimin zaferi, kimin kaybı?

Yakın tarihin en asimetrik çatışmalarından biri 100 günü geride bıraktı. ABD ile İsrail, İran'ın askeri kapasitesine ve devlet yapısına ağır darbeler vurduklarını savunurken; Tahran, rejimin ayakta kalmasını başlı başına bir zafer olarak görüyor. Peki, savaşın gerçek galibi kim? İran gerçekten kazandı mı, yoksa sadece hayatta kalmayı mı başardı?

ABD ile İsrail’in, İran’ın yönetim yapısını ve askeri kapasitesini hedef alan koordineli saldırılarının üzerinden 100 gün geçti. Taraflar arasında ilan edilen ateşkes yürürlükte olsa da ihlaller sürüyor; Lübnan’daki çatışmalar devam ederken Hürmüz Boğazı da küresel enerji ticaretini etkileyecek şekilde kapalı kalmayı sürdürüyor. Peki, savaş şimdiye kadar neyi değiştirdi? İran’ın bölgesel konumu güçlendi mi, yoksa zayıfladı mı?

İran ve Orta Doğu siyaseti konusunda uzman akademisyen ve kıdemli siyasi analist Mahjoob Zweiri, Al Jazeera‘deki makalesinde her iki tarafın savaş bilançosunu inceledi.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Savaşın 100. gününde barış hâlâ uzak görünüyor. Çünkü ne Washington ve Tel Aviv’in hedefleri ne de Tahran’ın beklentileri tam anlamıyla gerçekleşmiş durumda.

ABD ve İsrail’in amacı yalnızca İran’ın nükleer programını etkisiz hale getirmek değildi. Aynı zamanda İran’ın askeri ve güvenlik mimarisini zayıflatmak, içeride siyasi dönüşümün önünü açmak da hedefleniyordu.

Tahran’ın temel önceliği ise ne pahasına olursa olsun rejimin devamlılığını sağlamaktı. İran yönetimi bugün gelinen noktada üstünlüğün kendisinde olduğunu düşünüyor.

Her iki tarafın kayıpları

Savaş, siyasi ve askeri alandaki onlarca üst düzey isim dahil olmak üzere 3 bin 400’den fazla İran vatandaşının hayatını kaybetmesine yol açtı. Aynı zamanda İran’ın ne liderlik kadrolarını ne silah sistemlerini ne de nükleer programını koruyabildiğini ortaya koydu.

Çatışmanın ilk iki haftasında İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırıları yaklaşık yüzde 90 oranında azaldı. Bunun temel nedeni, ABD ve İsrail’in fırlatma sistemlerini İran’ın yenileyebileceğinden daha hızlı şekilde imha etmesiydi. Bu durum, Tahran’ın yirmi yılı aşkın sürede inşa ettiği caydırıcılık kapasitesinin sınırlarını da gözler önüne serdi.

2025’teki 12 günlük savaşta zaten zarar gören nükleer program yeni saldırılarla daha da yıprandı. Sivil altyapı ve enerji tesisleri de ağır hasar aldı. Savaş öncesinde ciddi sorunlarla karşı karşıya olan ekonomi ise yeniden daralma sürecine girdi.

Bu arada İran’ın bölge genelinde oluşturduğu müttefik ağ da zayıflamayı sürdürdü. Tahran’ın, ABD askerlerinin bulunduğu Körfez ülkelerindeki hedefleri vurması, son yıllarda ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı komşularıyla arasındaki mesafeyi daha da artırdı.

Ancak savaş, İran’ın düşmanları için de önemli kayıplara yol açtı. İran füzeleri ve insansız hava araçları bölgedeki bazı ABD üslerini vururken, Washington’ın güvenlik şemsiyesinin sınırlarını da görünür hale getirdi. Körfez ülkeleri istemedikleri bir çatışmanın içine çekildi ve kendi topraklarında saldırılara maruz kaldı.

Sonuç olarak savaşın en kalıcı etkisi, İran’a verilen zarardan çok, bölgesel güvenlik mimarisinde yarattığı belirsizlik olabilir.

Hürmüz Boğaz açmazı

ABD ve İsrail saldırılarından birkaç gün sonra İran, dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini kısıtlamaya başladı.

Washington, mart ayında boğazı yeniden açmak amacıyla hava operasyonları düzenledi ve nisan ayında İran limanlarına deniz ablukası uyguladı. Buna rağmen boğaz büyük ölçüde kapalı kalmaya devam etti. Sadece İran tarafından denetlenen sınırlı sayıdaki geminin geçişine izin verildi.

Diplomatik sorunlar da askeri tabloyu daha karmaşık hale getirdi. Washington, deniz yolunu güvence altına almak için NATO üyeleri ile Avrupa ve Asya’daki müttefiklerinden destek istedi ancak beklediği karşılığı bulamadı. Avrupa ülkeleri çatışmayı kendi sorumluluk alanlarının dışında gördüklerini açıkladı.

Tahran açısından bu tablo önemli bir siyasi mesaj taşıyor. İran yönetimine göre, ülkenin devlet yapısına ağır darbeler vurabilen bir güç, tek bir deniz koridorunu yeniden işler hale getirmek için müttefiklerini harekete geçiremedi.

Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması İran’da yalnızca ekonomik bir baskı aracı olarak değil, aynı zamanda ABD ve İsrail açısından stratejik bir başarısızlık olarak değerlendiriliyor. Tahran bunu, rakiplerine maliyet yükleme stratejisinin işe yaradığının kanıtı olarak görüyor.

Bu değerlendirmeden güç alan İran yönetimi, ABD’nin koşulsuz teslimiyet taleplerini reddetti ve teslim olmak yerine müzakere sürecini sürdürdü. Rusya ve Çin’in yanı sıra Birleşmiş Milletler’de gördüğü diplomatik destek de Tahran’ın savaşı yalnızca ikili bir çatışma değil, uluslararası düzenin geleceğine ilişkin daha geniş bir mücadele olarak sunmasına imkân verdi.

İç cephede ise İslam Cumhuriyeti, kurumsal sürekliliği koruyarak istikrar görüntüsü vermeyi başardı. Yüksek Lider Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından oğlu Mücteba Hamaney birkaç gün içinde halef olarak belirlendi. Yeni liderin uzun süre kamuoyundan uzak kalması soru işaretleri yaratsa da rejim, birlik ve devamlılık algısını korumayı başardı.

Bundan sonra ne olacak?

Tahran, kendi ölçütlerine göre üstünlüğün kendisinde olduğunu düşünüyor. İran yönetimine göre düşmanlarının rejimi devirmeyi başaramamış olması belirleyici unsur. İslam Cumhuriyeti ayakta kaldığı sürece diğer kayıpların zaman içinde telafi edilebileceğine inanılıyor.

İran şimdi bu hayatta kalma başarısını bölgesel nüfuzunu kısmen yeniden tesis etmeye dönüştürmeye çalışıyor. Bunun en somut örneği, çatışmaya ilişkin herhangi bir çözümü Lübnan’daki savaşın sona erdirilmesiyle ilişkilendirmesi. Böylece kendisini bölgesel gerilimin azaltılmasında rol oynayan bir aktör olarak konumlandırmayı hedefliyor.

Amaç, son yıllarda yaşanan nüfuz kaybını, özellikle de Suriye’deki gerilemeyi durdurmak ve elde kalan etki alanlarını stratejik değere dönüştürmek.

Bununla birlikte, konvansiyonel askeri caydırıcılığın başarısız olması İran yönetimi içinde farklı bir görüşü güçlendirdi: ABD ve İsrail’i gerçekten caydırabilecek tek unsurun nükleer kapasite olduğu düşüncesi.

Bu yaklaşım, nükleer dosyanın çözümünü daha da zorlaştırabilir ve Washington ile yürütülecek müzakereleri karmaşık hale getirebilir.

İran savaş sonrası daha uzlaşmacı mı olacak, daha sert mi?

İran içinde ise savaş, en azından şimdilik, kış aylarında protestolara yol açan ekonomik sıkıntılar ve yönetişim sorunlarına ilişkin tartışmaları geri plana itti. Bunların yerini dış tehditler ve ulusal direniş söylemi aldı.

Ancak siyasi liderlik ile güvenlik kurumları aynı tabloya farklı açılardan bakıyor. Siyasi kadrolar protestoların ortaya çıkardığı yönetişim sorunlarının farkında görünürken, güvenlik kurumları muhalefeti ve dış baskıları tek bir varoluşsal tehdit olarak değerlendirme eğiliminde.

Bu yaklaşım farkı, savaş sonrası İran siyasetinin yönünü belirleyebilir. Ülke daha fazla baskıya mı yönelecek, yoksa uzlaşma ve toparlanma arayışına mı girecek?

Yanıt bekleyen sorular hâlâ ortada duruyor: Rejimin hayatta kalmasını zafer olarak gören bir liderlik kalıcı barış sağlayabilir mi? Yoksa güvenliğin ancak daha sert bir tutum ve muhtemelen nükleer silah kapasitesiyle mümkün olduğuna mı karar verecek?

Önümüzdeki 100 gün bu soruların yanıtını vermeye başlayabilir.”

Bu yazı ilk kez 10 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Mahjoob Zweiri’nin, Al Jazeera’de yayımlanan “Iran after 100 days of war: The triumph of survival” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.
https://www.aljazeera.com/opinions/2026/6/7/iran-after-100-days-of-war-the-triumph-of-survival

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x