Akışkan modernliğin aşkları da akışkan

Aşk neden giderek daha kırılgan hale geliyor? Bağlılıktan neden korkuyoruz? Dijital çağın sunduğu bağlantılar, gerçek yakınlığın ve mahremiyetin yerini doldurabiliyor mu? Prof. Dr. Erol Göka yazdı.

Günümüz insanının görevleri fazlasıyla karmaşık ve yoğun; tek başına altından kalkamayacağı, tahlil edemeyeceği kadar güç, bu yüzden insan, her fırsatta soluğu danışma hizmeti verdiğini söyleyen uzmanların yanında alıyor. Böyle açıklıyor günümüzdeki “danışma patlaması”nı Akışkan Aşk kitabında Zygmunt Bauman. Uzmanların sonu gelmez öğütlerinden “yararlananlar, haftalık ve aylık lüks dergilerin ve ciddi ve daha az ciddi gazetelerin haftalık eklerinin ‘ilişki’ sütunlarına göz gezdirerek, ‘haberdar’ kişilerden işitmeyi diledikleri şeyi işitmeye çalışırlar, çünkü kendi adlarına bunu yapamayacak; ‘kendilerine benzer’ kişilerin yapıp ettiklerini dikizleyecek ve ikilemle baş etme çabalarında yalnız olmadıkları konusunda uzmanların onayladıkları bilgiden neyi edinmek onları rahatlatacaksa onu çıkartacak kadar utangaçtırlar.” diye devam ediyor Bauman, 2000’li yılların başlarındaki kadın-erkek ilişkilerine dair gözlemlerini anlatmaya: “Böylece okur, danışmanların dolaşıma soktukları başka okurların deneyiminden, ‘elde var ilişkiler’, yani ‘ihtiyaç duyduklarında ellerinin altında bulabilecekleri’ ama ihtiyaçları olmadığında ceplerinin derinine atabilecekleri ilişkiler deneyebileceklerini öğrenirler. Bu ilişkiler hazır portakal suları gibidir: Konsantre olduklarından mide bulandırırlar ve sağlığı ciddi biçimde tehlikeye atarlar. Tıpkı bunlar gibi ilişkiler de kullanırken sulandırılmalıdır. Bu ‘yarı-bağımsız çiftler’, ikili olmanın boğucu baloncuğunu patlatma şerefine ermiş devrimci ilişki kurucuları olarak övülürler. Bu ilişkiler, otomobiller gibi, hala trafiğe çıkabilir olduklarından emin olmak için düzenli araç muayenesine katlanmak zorundadırlar. Sonuçta öğrendikleri şey, taahhüdün, özellikle de uzun vadeli taahhüdün tuzak olduğudur ve ‘ilişki kurma’ çabası herhangi bir başka tehlikeden çok bundan uzak durmayı bilmelidir.”

Aşk neden tüketim nesnesine dönüştü?

Oysa Bauman’a göre aşk böyle bir dünya görüşü, böyle bir insan ilişkileri ağıyla taban tabana zıttır. Aşktaki ötekine zevk verme yetimizi tecrübe etme, benlik ve his farkındalığımız sayesinde ilişkinin anlamını genişletmeyi başarabiliriz. Kişi aldığını bilir, onu hisseder, sözlü olarak onaylasın ya da onaylamasın deneyimine katar ve bunun için minnettar kalır. Bir birlik hissiyle birlikte karşılıksız, çıkarsız bir sevgi ortaya çıkar.  Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. “Kullan-at” türü ürünleri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda alçak gönüllülük ve cesaret yoksa olmayacak olan aşka yer bulmak neredeyse imkânsızdır. Tüketim nesneleri caziptir; atıklar iticidir. Arzunun ardından atıklar ıskartaya çıkarılır. Aşk ise özen göstermektir ve özen gösterilen nesneyi koruma arzusudur. Arzu oburca tüketmek isterken aşk sahip çıkmak ister. Tüketim arzusu ne kadar bencil ve merkezcilse, aşk o kadar adanmış ve merkezkaç güçle çalışır; hizmette olma, her an hazır olma, emre amade olma anlamına gelir.

Aşk, bir kişiyi, güveni özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Aşkın ardından sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için eşlerin sürekli birbirilerini övme becerisini gösterebilmesi, her halükârda kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman olduğunu ortaya koyması gerekir. Çift olmak, bir insanı tanımlı kılmak adına, belirsiz bir geleceğe rıza gösterebilmek demektir. İnsanın uzun süren ve büyümeyi gerektiren aşk arzusunun yanı sıra bir de kısa ömürlü, gelip geçici dilekleri vardır.

İlişkiler borsa mantığıyla mı işliyor?

Günümüzde alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanmışlardır. Kısa süreli, bir gecelik ilişki istekleri bu anlamda bir dileğin peşinden gitmek, kapıyı başka ihtimallere hep açık bırakmak anlamına gelir. Bu durumu tıpkı günümüzün borsasındaki işleyişe benzetiyor Bauman: “Hisseler satın alıyorsunuz ve onları bir değer artışı görülene dek elinizde tutuyorsunuz, sonra karlar düşer düşmez ya da başka hisseler yüksek bir gelir habercisi olduğunda alel acele satıyorsunuz (bütün numara, uygun anı kaçırmamakta)” (s.24). Bugün ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakıyoruz. Ancak bir yandan da hala evlilik gibi eski geleneksel alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz. Borsanın tek farkı, satın aldığımız hisselere sadakat yemini etmememiz, “varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta, ölüm bizi ayırana kadar bir yastıkta kocayacağımıza…” diye söz vermememiz. Tabii böyle sözler verince de kimse pek de inanmadığı halde sadakatsizlik, aldatma vs. gibi temalar da hala alıcı bulabiliyor.

Niceliğin egemenliği

Nitelik olmadığında selameti nicelikte ararız. Belirli bir sürenin anlamı kalmamışsa sizi kurtaracak olan şey, değişimin hızıdır. Her şeyin sayılarla ifade edildiği ve başka türlü anlaşılmadığı, kitapların kalitesinin satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansının izlenme oranlarıyla, hatta “tanınmış bir kişinin niteliğinin cenazesini izleyen kişi, entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma” (s.35) sayısıyla ölçüldüğü bir zamanda, bir ilişkiden diğerine atlanma dileğinde bulunmaya da şaşmamak gerekir. Zaten ilişki danışanları da bizi ilişkilerin “her an çekilip atılabilecek hafif bir palto gibi omza atılma”sı gerektiğine ve en çok kaçınılması gereken şeyin “bu ilişkilerin iradedışı ve kaçamak şekilde çelik cendereye dönüşmesi” (s.36) olduğuna inandırmaya çalışırlar. “Yakalanmayın! Sıkı sıkı sarılmayın. Unutmayın ki bağlılıklarınız ve vaatleriniz ne kadar derin ve yoğun olursa riskler de o denli büyük olacaktır… Bütün bu yumurtaları tek bir sepete koymanın budalalığın dik alası olduğunu ise hiç unutmayın!” (s.80). Modern akışkanlık, çelik cendereye benzeyen kalıcı bağlılıkları reddeder, hafif giysiler önerir. “Eksiksiz çeşit arasından seçim yapabilmek yerine tek bir malla kendilerini sıkışmış bulanların da vay haline! Bu insanlar tüketiciler toplumundan dışlanmışlardır, kusurlu, uygunsuz ve yeteneksiz tüketicilerdir, tek kelimeyle şapa oturanlardır; tüketiciler şölenin bolluğu ortasında kadidi çıkmış açlardır.” (s.69).

Neden bağ kurmaktan çok bağlantı biriktiriyoruz?

Uzun süreli ve gerçek ilişkiler yerine bir ağda bağlı kalmayı tercih ediyor günümüzde insanlar. Cep telefonları sürekli çalıyor ya da böyle olduğunu umuyorlar. Ama bunun için de cevapsız çağrılardan sonra başvurabileceğiniz geniş, çok geniş bir bağlantı portföyünüz olmak durumunda. Cep telefonları uzakta kalanların temasa geçmesini ama daha çok da temasa geçenlerin birbirlerinden uzakta kalmasını sağlıyor. Zira gerek cep telefonu gerek internet üzerinden sağlanan bu bağlantılar, sürekli hareket eden ve hep hızlı olmaya çalışan insanın, ayağının altındaki zeminin kayıp gittiği hissini bir an için ortadan kaldırabilirler. “Etrafımızdaki kalabalık tadımızı kaçırdığında da hemen bu ağın içine sığınabilirsiniz, kopuverirsiniz kalabalıklardan. Birbirinden kopan insan kitlesi: daha kesin ifadeyle bir sürü. Birliklerini sağlamak için ne komutana, ne şefe, ne de ajan provokatör ya da hafiyeye ihtiyaç duyan, kendi kendini teşvik eden kişiler toplamı. Hareketli her birimin aynı şekilde hareket ettiği ama hiçbir şeyin ortak yapılmadığı hareketli bir bütün. Bu birimler tek sıraya girmeden uygun adım yürürler: Klasik kitle kendinden kopan birimleri kovar ya da onları ezer, sürünün izin verdiği tek şey bu birimlerdir. Cep telefonları sürüyü yaratmadı, ama bulunduğu durumda –sürü halinde- kalmasına katkıda bulunuyor.” (s.82).

Mahremiyet değişmedi, dönüştü!

Bauman’ın bu tespitlerinden anlıyoruz ki, günümüzde mahremiyet bambaşka bir şekle büründü, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. “Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli ve daha emin”(s.87) olarak algılandı.

İnternet üzerinden partner bulmak da mümkündü. Üstelik mektupla gönderilmiş, üzerinde “satın alma zorunluluğunuz yoktur”, “memnun kalmazsanız ürünü iade edebilirsiniz” gibi ifadeler bulunan bir satış kataloğuna bakar gibi seçebilirsiniz partnerinizi. Tek sorun onun da tercihini aynı kolaylıkla sizden yana yapmasıdır. Sanal yakınlık yükseldikçe gerçek insani bağlar sıklaşır ve yoğunlaşır ama bir yandan da kısa ve işe yaramaz hale gelir. Bağlı olmak, gerçek bir ilişkiye angaje olmaktan çok daha az masraflıdır ama bağların inşası ve beslenmesi anlamında da daha az üreticidir. Bu nedenle sanal yakınlığa dayalı ilişkiler kuran günümüz gençlerinin gerçek sosyallik kapasitesi olmadığından, üstelik bundan da telaşa kapılmadığından söz ediliyor. Dayanışmanın, duygudaşlığın, paylaşmanın, karşılıklı yardımlaşma ve sempatinin olmadığı tüketim toplumunu da kolaylaştırıyor sanal yakınlık. Sanal yakınlığın dayanışmadan habersiz, güvensiz ağında tutunmaya çalışanlar, yalnızca tüketim zevki yoldaşı olabilirler.

Sanal yakınlık gerçek yakınlığın yerini alabilir mi?

Güçlü ve sağlıklı ilişkilere karşı mayınlarla döşeli bu dünyada, yine de insanlar, insan olmalarından gelen şevkle hayatın tüm insanlara verdiği iki çıpayı da kullanmak istiyorlar. “Hepimiz belirsizlik ummanında, güvenlik adacıkları üzerinde kurtuluş ararız.(s.42). Bunlar sevdiğimiz ve sevilmeyi arzuladığımız bir eş ve ona ait olmamızı ve itaat etmemizi isteyen aile kabilesidir. İnsanlar, giderek azalsa da hala yakınlıklarını akrabalığa doğru dönüştürmeye çalışıyorlar. Yakınlık, hala bizi akrabalığın sakin limanına götüren köprü; bir kuşağın yakınlığı sonraki kuşağın akrabalık potansiyelini içinde taşıyor. Yakınlık ve eş olma bizim tercihimizdir; ancak bunları sürdürebilmek, onu hayatta ve sağlıklı tutabilmek için, hiç mola vermeden her gün yeniden o noktada olduğumuz dile getirilmeli, bunu onaylayıcı eylemler yapılmalıdır. Günümüz dünyasında böyle yapılmazsa yakınlık zayıflayacak, azalacak ve sonra da çürüyerek tamamen çökecektir. İki kişilik yaşamın geniş bir cadde mi yoksa çıkmaz bir sokak mı olacağı bilinemez, en azından önceden bilinemez. Önemli olan, sanki bu farklılık önemsizmiş gibi günler boyunca yol almaya çalışmaktır.

Yeni insan: Homo sexualis!

Günümüz ilişkilerinin en önemli görünümlerinden birisi de cinselliğin özerk bir niteliğe kavuşması, tüketici rasyonalitesinin egemenliğinin, kullan-at tarzının burada da kendini göstermesidir. Tüketici yaşamı hafifliği ve hızı öne çıkartır, yeniliği ve çeşitliliği destekler. Bu ilkeler cinsellik alanı için de geçerli. Bauman, Alman seksolog Volkmar Sigusch’un “Bizim kültürümüz, ars erotica’yı değil scientia sexualis’i yarattı,” sözünü onaylıyor. Buradaki eros sözü aşka ve arzuya, seks sözü ise kadın-erkek ilişkisinin ilişkiden soyutlanmış cinsellik boyutuna daha yakın bir anlama geliyor. Aşk ve arzu sanatındansa, cinselliği bilimsel olarak ve bilimselliğin gerektirdiği tarafsızlık nedeniyle duygulardan, bağlılıklardan uzak bir biçimde incelemeyi tercih ediyoruz artık. Bauman’a göre cinselliği sadece zevk verici bir yaşantıya, sayıya ve tekniğe indirgemiş, cinsel yaşamın zengin çeşitlilikte olması hâlinde, ruhsal rahatsızlıkların da senden uzak olacağına inanan biri olan,  bir homo sexualis’tir günümüz insanı.

Ama hakkını yememek lazım, bilimin (tıbbın) insanın yaşamına bir katkısı daha olmuştur bu arada. Cinsellik, eros’tan olduğu gibi üremeden de ayrılmıştır. Tıp, üreme sorumluluğunda cinsellikle rekabet haline girmiştir, önümüzdeki zamanlarda büyük ihtimalle cinselliğin yerini alacaktır. Hal böyle olunca doğal olarak çocuk da öncelikle duygusal bir tüketim nesnesine dönüşmekte, çok istedikleri halde çocuk sahibi olamayanların acılarını azaltmak için imdatlarına ticaret dünyası koşmaktadır. Akışkan toplumda para varsa, çare tükenmez. Ancak kabul etmek zorundayız ki, aslında çocuk sahibi olmak, sadakati bölen ve bağımlılığı zorunlu kılan, geri getirilemez özellikleriyle modern yaşam politikalarına zıttır ve bu yüzden çoğu insan bu yükümlülüğü üstlenmek istememektedir.

Bunları görür Bauman baktığı dünya resminde; bunları anlatır Akışkan Aşk da. O, bu tespitleri yapalı çeyrek yüzyıl oldu. Henüz toplumsal cinsiyet tartışmalarından başlayarak gelinen yerin inanılmaz tuhaf ve kaygan manzarasıyla, heteroseksüel olmayan çiftlerin yetiştireceği çocuklarla, çocuk suiistimalinin alacağı yeni biçimler ve hatta meşrulaştırmalarla ilgilenmeye pek vakit bulamamıştı. Batı-dışı toplumlarda neler olup bittiğini ise çok bilmiyordu. Hala bilmiyoruz. Bauman’ın tespitleri, geçen zaman boyunca ne hale geldi? Bir iyiye gidiş var mı yoksa tespit ettiği manzara hem yoğunlaşıyor hem de çığ gibi Batı-dışı dünyada da mı yayılıyor? Bu soruların cevapları için galiba yeni ve cesur Bauman’lar beklemek durumundayız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 10 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Akışkan modernliğin aşkları da akışkan

Aşk neden giderek daha kırılgan hale geliyor? Bağlılıktan neden korkuyoruz? Dijital çağın sunduğu bağlantılar, gerçek yakınlığın ve mahremiyetin yerini doldurabiliyor mu? Prof. Dr. Erol Göka yazdı.

Günümüz insanının görevleri fazlasıyla karmaşık ve yoğun; tek başına altından kalkamayacağı, tahlil edemeyeceği kadar güç, bu yüzden insan, her fırsatta soluğu danışma hizmeti verdiğini söyleyen uzmanların yanında alıyor. Böyle açıklıyor günümüzdeki “danışma patlaması”nı Akışkan Aşk kitabında Zygmunt Bauman. Uzmanların sonu gelmez öğütlerinden “yararlananlar, haftalık ve aylık lüks dergilerin ve ciddi ve daha az ciddi gazetelerin haftalık eklerinin ‘ilişki’ sütunlarına göz gezdirerek, ‘haberdar’ kişilerden işitmeyi diledikleri şeyi işitmeye çalışırlar, çünkü kendi adlarına bunu yapamayacak; ‘kendilerine benzer’ kişilerin yapıp ettiklerini dikizleyecek ve ikilemle baş etme çabalarında yalnız olmadıkları konusunda uzmanların onayladıkları bilgiden neyi edinmek onları rahatlatacaksa onu çıkartacak kadar utangaçtırlar.” diye devam ediyor Bauman, 2000’li yılların başlarındaki kadın-erkek ilişkilerine dair gözlemlerini anlatmaya: “Böylece okur, danışmanların dolaşıma soktukları başka okurların deneyiminden, ‘elde var ilişkiler’, yani ‘ihtiyaç duyduklarında ellerinin altında bulabilecekleri’ ama ihtiyaçları olmadığında ceplerinin derinine atabilecekleri ilişkiler deneyebileceklerini öğrenirler. Bu ilişkiler hazır portakal suları gibidir: Konsantre olduklarından mide bulandırırlar ve sağlığı ciddi biçimde tehlikeye atarlar. Tıpkı bunlar gibi ilişkiler de kullanırken sulandırılmalıdır. Bu ‘yarı-bağımsız çiftler’, ikili olmanın boğucu baloncuğunu patlatma şerefine ermiş devrimci ilişki kurucuları olarak övülürler. Bu ilişkiler, otomobiller gibi, hala trafiğe çıkabilir olduklarından emin olmak için düzenli araç muayenesine katlanmak zorundadırlar. Sonuçta öğrendikleri şey, taahhüdün, özellikle de uzun vadeli taahhüdün tuzak olduğudur ve ‘ilişki kurma’ çabası herhangi bir başka tehlikeden çok bundan uzak durmayı bilmelidir.”

Aşk neden tüketim nesnesine dönüştü?

Oysa Bauman’a göre aşk böyle bir dünya görüşü, böyle bir insan ilişkileri ağıyla taban tabana zıttır. Aşktaki ötekine zevk verme yetimizi tecrübe etme, benlik ve his farkındalığımız sayesinde ilişkinin anlamını genişletmeyi başarabiliriz. Kişi aldığını bilir, onu hisseder, sözlü olarak onaylasın ya da onaylamasın deneyimine katar ve bunun için minnettar kalır. Bir birlik hissiyle birlikte karşılıksız, çıkarsız bir sevgi ortaya çıkar.  Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. “Kullan-at” türü ürünleri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda alçak gönüllülük ve cesaret yoksa olmayacak olan aşka yer bulmak neredeyse imkânsızdır. Tüketim nesneleri caziptir; atıklar iticidir. Arzunun ardından atıklar ıskartaya çıkarılır. Aşk ise özen göstermektir ve özen gösterilen nesneyi koruma arzusudur. Arzu oburca tüketmek isterken aşk sahip çıkmak ister. Tüketim arzusu ne kadar bencil ve merkezcilse, aşk o kadar adanmış ve merkezkaç güçle çalışır; hizmette olma, her an hazır olma, emre amade olma anlamına gelir.

Aşk, bir kişiyi, güveni özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Aşkın ardından sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için eşlerin sürekli birbirilerini övme becerisini gösterebilmesi, her halükârda kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman olduğunu ortaya koyması gerekir. Çift olmak, bir insanı tanımlı kılmak adına, belirsiz bir geleceğe rıza gösterebilmek demektir. İnsanın uzun süren ve büyümeyi gerektiren aşk arzusunun yanı sıra bir de kısa ömürlü, gelip geçici dilekleri vardır.

İlişkiler borsa mantığıyla mı işliyor?

Günümüzde alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanmışlardır. Kısa süreli, bir gecelik ilişki istekleri bu anlamda bir dileğin peşinden gitmek, kapıyı başka ihtimallere hep açık bırakmak anlamına gelir. Bu durumu tıpkı günümüzün borsasındaki işleyişe benzetiyor Bauman: “Hisseler satın alıyorsunuz ve onları bir değer artışı görülene dek elinizde tutuyorsunuz, sonra karlar düşer düşmez ya da başka hisseler yüksek bir gelir habercisi olduğunda alel acele satıyorsunuz (bütün numara, uygun anı kaçırmamakta)” (s.24). Bugün ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakıyoruz. Ancak bir yandan da hala evlilik gibi eski geleneksel alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz. Borsanın tek farkı, satın aldığımız hisselere sadakat yemini etmememiz, “varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta, ölüm bizi ayırana kadar bir yastıkta kocayacağımıza…” diye söz vermememiz. Tabii böyle sözler verince de kimse pek de inanmadığı halde sadakatsizlik, aldatma vs. gibi temalar da hala alıcı bulabiliyor.

Niceliğin egemenliği

Nitelik olmadığında selameti nicelikte ararız. Belirli bir sürenin anlamı kalmamışsa sizi kurtaracak olan şey, değişimin hızıdır. Her şeyin sayılarla ifade edildiği ve başka türlü anlaşılmadığı, kitapların kalitesinin satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansının izlenme oranlarıyla, hatta “tanınmış bir kişinin niteliğinin cenazesini izleyen kişi, entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma” (s.35) sayısıyla ölçüldüğü bir zamanda, bir ilişkiden diğerine atlanma dileğinde bulunmaya da şaşmamak gerekir. Zaten ilişki danışanları da bizi ilişkilerin “her an çekilip atılabilecek hafif bir palto gibi omza atılma”sı gerektiğine ve en çok kaçınılması gereken şeyin “bu ilişkilerin iradedışı ve kaçamak şekilde çelik cendereye dönüşmesi” (s.36) olduğuna inandırmaya çalışırlar. “Yakalanmayın! Sıkı sıkı sarılmayın. Unutmayın ki bağlılıklarınız ve vaatleriniz ne kadar derin ve yoğun olursa riskler de o denli büyük olacaktır… Bütün bu yumurtaları tek bir sepete koymanın budalalığın dik alası olduğunu ise hiç unutmayın!” (s.80). Modern akışkanlık, çelik cendereye benzeyen kalıcı bağlılıkları reddeder, hafif giysiler önerir. “Eksiksiz çeşit arasından seçim yapabilmek yerine tek bir malla kendilerini sıkışmış bulanların da vay haline! Bu insanlar tüketiciler toplumundan dışlanmışlardır, kusurlu, uygunsuz ve yeteneksiz tüketicilerdir, tek kelimeyle şapa oturanlardır; tüketiciler şölenin bolluğu ortasında kadidi çıkmış açlardır.” (s.69).

Neden bağ kurmaktan çok bağlantı biriktiriyoruz?

Uzun süreli ve gerçek ilişkiler yerine bir ağda bağlı kalmayı tercih ediyor günümüzde insanlar. Cep telefonları sürekli çalıyor ya da böyle olduğunu umuyorlar. Ama bunun için de cevapsız çağrılardan sonra başvurabileceğiniz geniş, çok geniş bir bağlantı portföyünüz olmak durumunda. Cep telefonları uzakta kalanların temasa geçmesini ama daha çok da temasa geçenlerin birbirlerinden uzakta kalmasını sağlıyor. Zira gerek cep telefonu gerek internet üzerinden sağlanan bu bağlantılar, sürekli hareket eden ve hep hızlı olmaya çalışan insanın, ayağının altındaki zeminin kayıp gittiği hissini bir an için ortadan kaldırabilirler. “Etrafımızdaki kalabalık tadımızı kaçırdığında da hemen bu ağın içine sığınabilirsiniz, kopuverirsiniz kalabalıklardan. Birbirinden kopan insan kitlesi: daha kesin ifadeyle bir sürü. Birliklerini sağlamak için ne komutana, ne şefe, ne de ajan provokatör ya da hafiyeye ihtiyaç duyan, kendi kendini teşvik eden kişiler toplamı. Hareketli her birimin aynı şekilde hareket ettiği ama hiçbir şeyin ortak yapılmadığı hareketli bir bütün. Bu birimler tek sıraya girmeden uygun adım yürürler: Klasik kitle kendinden kopan birimleri kovar ya da onları ezer, sürünün izin verdiği tek şey bu birimlerdir. Cep telefonları sürüyü yaratmadı, ama bulunduğu durumda –sürü halinde- kalmasına katkıda bulunuyor.” (s.82).

Mahremiyet değişmedi, dönüştü!

Bauman’ın bu tespitlerinden anlıyoruz ki, günümüzde mahremiyet bambaşka bir şekle büründü, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. “Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli ve daha emin”(s.87) olarak algılandı.

İnternet üzerinden partner bulmak da mümkündü. Üstelik mektupla gönderilmiş, üzerinde “satın alma zorunluluğunuz yoktur”, “memnun kalmazsanız ürünü iade edebilirsiniz” gibi ifadeler bulunan bir satış kataloğuna bakar gibi seçebilirsiniz partnerinizi. Tek sorun onun da tercihini aynı kolaylıkla sizden yana yapmasıdır. Sanal yakınlık yükseldikçe gerçek insani bağlar sıklaşır ve yoğunlaşır ama bir yandan da kısa ve işe yaramaz hale gelir. Bağlı olmak, gerçek bir ilişkiye angaje olmaktan çok daha az masraflıdır ama bağların inşası ve beslenmesi anlamında da daha az üreticidir. Bu nedenle sanal yakınlığa dayalı ilişkiler kuran günümüz gençlerinin gerçek sosyallik kapasitesi olmadığından, üstelik bundan da telaşa kapılmadığından söz ediliyor. Dayanışmanın, duygudaşlığın, paylaşmanın, karşılıklı yardımlaşma ve sempatinin olmadığı tüketim toplumunu da kolaylaştırıyor sanal yakınlık. Sanal yakınlığın dayanışmadan habersiz, güvensiz ağında tutunmaya çalışanlar, yalnızca tüketim zevki yoldaşı olabilirler.

Sanal yakınlık gerçek yakınlığın yerini alabilir mi?

Güçlü ve sağlıklı ilişkilere karşı mayınlarla döşeli bu dünyada, yine de insanlar, insan olmalarından gelen şevkle hayatın tüm insanlara verdiği iki çıpayı da kullanmak istiyorlar. “Hepimiz belirsizlik ummanında, güvenlik adacıkları üzerinde kurtuluş ararız.(s.42). Bunlar sevdiğimiz ve sevilmeyi arzuladığımız bir eş ve ona ait olmamızı ve itaat etmemizi isteyen aile kabilesidir. İnsanlar, giderek azalsa da hala yakınlıklarını akrabalığa doğru dönüştürmeye çalışıyorlar. Yakınlık, hala bizi akrabalığın sakin limanına götüren köprü; bir kuşağın yakınlığı sonraki kuşağın akrabalık potansiyelini içinde taşıyor. Yakınlık ve eş olma bizim tercihimizdir; ancak bunları sürdürebilmek, onu hayatta ve sağlıklı tutabilmek için, hiç mola vermeden her gün yeniden o noktada olduğumuz dile getirilmeli, bunu onaylayıcı eylemler yapılmalıdır. Günümüz dünyasında böyle yapılmazsa yakınlık zayıflayacak, azalacak ve sonra da çürüyerek tamamen çökecektir. İki kişilik yaşamın geniş bir cadde mi yoksa çıkmaz bir sokak mı olacağı bilinemez, en azından önceden bilinemez. Önemli olan, sanki bu farklılık önemsizmiş gibi günler boyunca yol almaya çalışmaktır.

Yeni insan: Homo sexualis!

Günümüz ilişkilerinin en önemli görünümlerinden birisi de cinselliğin özerk bir niteliğe kavuşması, tüketici rasyonalitesinin egemenliğinin, kullan-at tarzının burada da kendini göstermesidir. Tüketici yaşamı hafifliği ve hızı öne çıkartır, yeniliği ve çeşitliliği destekler. Bu ilkeler cinsellik alanı için de geçerli. Bauman, Alman seksolog Volkmar Sigusch’un “Bizim kültürümüz, ars erotica’yı değil scientia sexualis’i yarattı,” sözünü onaylıyor. Buradaki eros sözü aşka ve arzuya, seks sözü ise kadın-erkek ilişkisinin ilişkiden soyutlanmış cinsellik boyutuna daha yakın bir anlama geliyor. Aşk ve arzu sanatındansa, cinselliği bilimsel olarak ve bilimselliğin gerektirdiği tarafsızlık nedeniyle duygulardan, bağlılıklardan uzak bir biçimde incelemeyi tercih ediyoruz artık. Bauman’a göre cinselliği sadece zevk verici bir yaşantıya, sayıya ve tekniğe indirgemiş, cinsel yaşamın zengin çeşitlilikte olması hâlinde, ruhsal rahatsızlıkların da senden uzak olacağına inanan biri olan,  bir homo sexualis’tir günümüz insanı.

Ama hakkını yememek lazım, bilimin (tıbbın) insanın yaşamına bir katkısı daha olmuştur bu arada. Cinsellik, eros’tan olduğu gibi üremeden de ayrılmıştır. Tıp, üreme sorumluluğunda cinsellikle rekabet haline girmiştir, önümüzdeki zamanlarda büyük ihtimalle cinselliğin yerini alacaktır. Hal böyle olunca doğal olarak çocuk da öncelikle duygusal bir tüketim nesnesine dönüşmekte, çok istedikleri halde çocuk sahibi olamayanların acılarını azaltmak için imdatlarına ticaret dünyası koşmaktadır. Akışkan toplumda para varsa, çare tükenmez. Ancak kabul etmek zorundayız ki, aslında çocuk sahibi olmak, sadakati bölen ve bağımlılığı zorunlu kılan, geri getirilemez özellikleriyle modern yaşam politikalarına zıttır ve bu yüzden çoğu insan bu yükümlülüğü üstlenmek istememektedir.

Bunları görür Bauman baktığı dünya resminde; bunları anlatır Akışkan Aşk da. O, bu tespitleri yapalı çeyrek yüzyıl oldu. Henüz toplumsal cinsiyet tartışmalarından başlayarak gelinen yerin inanılmaz tuhaf ve kaygan manzarasıyla, heteroseksüel olmayan çiftlerin yetiştireceği çocuklarla, çocuk suiistimalinin alacağı yeni biçimler ve hatta meşrulaştırmalarla ilgilenmeye pek vakit bulamamıştı. Batı-dışı toplumlarda neler olup bittiğini ise çok bilmiyordu. Hala bilmiyoruz. Bauman’ın tespitleri, geçen zaman boyunca ne hale geldi? Bir iyiye gidiş var mı yoksa tespit ettiği manzara hem yoğunlaşıyor hem de çığ gibi Batı-dışı dünyada da mı yayılıyor? Bu soruların cevapları için galiba yeni ve cesur Bauman’lar beklemek durumundayız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 10 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x