Yaklaşık yedi yıl önceydi. Çocuk edebiyatı ve biyografileri rafına bir katkı olsun diye, sahibi olduğum yayınevinden “Futbolun Devleri” dizisi kapsamında bir Muhammed Salah kitabı çıkarmıştım. Yayıncılık dünyasının girift ve bir o kadar da acımasız hevesleriyle kaleme aldığım hacimsiz biyografi, adeta kahramanının kaderiyle mühürlendi. Yine benim yazdığım ve o dönem piyasayı kasıp kavuran Ronaldo biyografisi 15 baskıyı devirip, Messi 9. baskısını kutlarken; futbol tarihinin en büyük efsanelerinden Maradona bile 6 baskıya ulaşmışken, bizim Mısırlı yetim kalmıştı. İlk baskının (1000 adet) yarısı bile satılmadı. Deponun nemli raflarında, unutulmuş bir “Ortadoğulu yetenek” anlatısı olarak tozlanmaya terk edildi.
Şimdi ise kaderin garip bir tecellisiyle o zamanlar Türkiye’de “çocukların ilgisini çekmeyen” Mısırlı çocuk, Türk futbol tarihinin en sansasyonel, en fırtınalı transferlerinden birinin öznesi olarak Trabzon’a ayak bastı.
Yedi yıl önceki kitabın sayfalarında gezinirken dikkatimi çeken şey, Salah’ın Nagrig kasabasındaki mütevazı çocukluğuydu: Kahire’deki kulübüne gidebilmek için her gün beş ayrı dolmuşa binen, antrenman çantası dizlerinde uyuklayan, gösterişten uzak, sessiz ve çalışkan bir figür. O günlerde metne dökülen bu portre, Roma’dan Liverpool’a uzanan görkemli yolculukta küresel bir ikon mertebesine yükseldi. Ancak paradoks şuradaydı: Salah, futbol dünyasında hiçbir zaman bir Cristiano Ronaldo popülarizminin kibriyle ya da Lionel Messi’nin doğuştan gelen ilahi dehasıyla ambalajlanmadı. Hep “çalışarak efsane olan”, Batı merkezli futbol endüstrisinin içerisindeki lekesiz “Doğulu/Müslüman yıldız” temsilini omuzlayan, mahcup, ama inatçı bir anti-kahramandı neredeyse.
Satmayan kitabın ticari talihsizliği, aslında Salah’ın imajının Türkiye’deki algısıyla da doğrudan ilintiliydi. Türk futbol iklimi ve taraftar psikolojisi; parlak, sansasyonel, çalım atan, popülist figürleri sever. Salah ise Liverpool’da bir “makineye”, Jürgen Klopp’un yüksek tempolu dişlilerinden birine dönüştükçe kusursuzlaştı, ama “hikâyesi” piyasa sosyolojisi açısından hep fazla sessiz, hatta zayıf kaldı.
Bugün, aradan geçen 5-6 yılın ve Premier Lig’deki görkemli hükümdarlığın ardından, tam da Mısır Firavunu’nun kariyeri “decline” (düşüş) tartışmalarına boğulmuşken Trabzonspor forması giyecek olması, şöyle bir geriye dönüp olan bitene bakmamı sağladı.
Soru şu: Salah, Trabzon’da emekli olmaya mı geldi? Yoksa kendi Doğu anlatısını Karadeniz’in hırçın sularında yeniden mi yazacak?
Türkiye’deki bu büyük polemiğin ateşine kucak kucak odun taşınırken Mısır’ın Nagrig kasabasından çıkıp Anfield’ın ilahı olan, şimdi ise Papara Park’ın çimlerine basmaya hazırlanan bu futbolcunun son yıllarda ne yaşadığına yakından bakmayı da gerektiriyor. Çünkü bu transfer, sadece bir ‘futbol olayı’ değil; futbol endüstrisinin, değişen sistemlerin ve yaşlanan efsanelerin sosyolojisi de aynı zamanda…
Anfield’da perde kapanırken…
Liverpool, yakın futbol tarihinin en kusursuz senfonilerinden birini çalarken orkestranın başkemancısı şüphesiz Muhammed Salah’tı. Jürgen Klopp’un “gegenpressing” temeline dayanan yüksek tempolu, yıpratıcı ve akışkan oyununda Salah; sağ kanattan içeri kat eden, dar alanda rakip stoperleri felç eden ve sezonda 30 gol barajını sıradanlaştıran bir bitiriciye dönüştü. Ancak futbol endüstrisinin en amansız kanunu, hiçbir yüksek temponun sonsuza kadar sürdürülemeyeceğidir.
Liverpool formasıyla geçirdiği 9 görkemli sezonda çıktığı 442 maçta tam 257 gole imza atarak kulüp tarihinin en golcü üçüncü ismi sıfatıyla Anfield’a veda eden Salah’ın ayrılışı, bir “kovulma” yahut “iskartaya çıkarılıp satılma” hikâyesi olarak görülemez. Sözleşmesinin bitimine bir yıl kala kulüple karşılıklı anlaşarak biten bu süreç, tarafların mutabakatıyla şekillenen bedelsiz ve asil bir vedadır. Trabzonspor ile atılan 2 yıllık imza ise bu vedanın ardından başlayan yepyeni ve beyaz bir sayfa…
Anfield’daki son 5-6 yıla ve özellikle vedayla sonuçlanan son sezona bakıldığında, İngiliz basınını ve futbol kamuoyunu ikiye bölen temel bir soru belirdi: Aramızdan ayrılan Salah, fiziki bir tükenişin ve yaşlanmanın kurbanı mı oldu, yoksa değişen bir sistemin ıskartaya çıkardığı bir son dönem efsanesi mi?
Gerçek, her iki ihtimalin kesişim noktasında saklıydı.
Jürgen Klopp’un görevden ayrılışı ve Liverpool’daki teknik heyet ile yapısal dönüşüm, Salah’ın sahadaki konfor alanını kökünden sarstı. Yıllarca Sadio Mané ve Roberto Firmino ile kurduğu o efsanevi ön üçlü üçgeni dağılmış; yerini daha farklı profildeki, alan paylaşımını ve çizgi disiplinini başka türlü kurgulayan genç oyunculara bırakmıştı. Liverpool’un oyunu artık Salah’ın bireysel bitiriciliğine bağımlı olmaktan çıkıp kolektif bir geçiş mekanizmasına evrilirken, Mısırlı yıldız sahada zaman zaman oyundan kopuk ve “yetersiz beslenen” bir figüre dönüştü.
Klopp sonrası göreve gelen Arne Slot yönetiminde bu gerilim ayyuka çıktı. Slot’un oyun anlayışında tercihen kenara itilen, zaman zaman yedek kulübesine hapsedilen ve neticesinde kadro dışı bırakılmaya kadar varan bir krizin ortasında kalan Salah, verdiği sert tepkilerle İngiliz medyasının odağı haline geldi. Öyle ki Wayne Rooney, Mısırlı yıldızın bu tavırlarını “Salah kendi mirasını elleriyle yok ediyor” diyerek sert bir dille eleştirmekten çekinmedi. Bireysel çöküş ile sistem değişimi arasındaki çizgiyi Slot ile yaşanan bu soğuk savaş bulanıklaştırdı; güven zeminini çatlattı, takıma aidiyet hissini sarstı.
İngiliz analistlerin “sistem Salah’ı geride bıraktı” tezini destekleyen veriler kadar, “Salah’ın patlayıcı gücü eksildi” diyenlerin haklılık payı da az değil. Premier Lig gibi atletizmin ve ikili mücadele sertliğinin tavan yaptığı bir ligde, 30’lu yaşların ortasına merdiven dayamış bir kanat forvetin eski ilk adım çabukluğunu kaybetmesi kaçınılmaz. Salah, ceza sahasına girerken rakiplerini eksilttiği efsanevi driplinglerinde eskisi kadar fütursuz değil zira.
Bu saha içi dönüşüme bir de saha dışındaki gerilimler eklendi. Sözleşme yenileme süreçlerinde yaşanan pürüzler, kulüp yönetiminin yaş/maliyet dengesini gözeterek katı bir tutum takınması ve Salah’ın “kulübün simgesi” olarak hak ettiği değeri görmediği hissiyatı, taraflar arasındaki ipleri inceltti. Liverpool cephesi için Salah artık “yüksek maaşlı bir gelecek yükü”, Salah içinse Liverpool “eski görkemli günlerin tekrarlanamadığı soğuk bir şirket” halini almıştı.
Son sezonda patlak veren taktiksel uyumsuzluklar ve kulüple yaşanan soğuk savaş, kopuşu kaçınılmaz kıldı. Anfield’da perde kapanırken geride bıraktığı devasa mirasın üzeri, son dönemdeki “fiziksel düşüş” tartışmalarıyla örtülmeye çalışıldı.
Premier Lig’in yıpratıcı çarkları arasında gerileyen bir efsane olarak etiketlenen Salah için tek bir soru kaldı: İngiltere’deki temponun altında kalan bu Mısırlı, temposu ve taktiği daha farklı dinamiklerle örülü Türk futbolunda yeniden bir “sahip” bulabilecek miydi?
Neden İstanbul değil de Trabzon?
Türk futbolunda ezberlenmiş bir gelenek vardır: Dünyaca ünlü bir yıldızın yolu Türkiye’ye düşecekse, rotanın Boğaz kıyısındaki İstanbul devlerinden birine kırılması beklenir. Beşiktaş’ın, Galatasaray’ın ya da Fenerbahçe’nin devasa bütçeleri ve metropol cazibesi karşısında Anadolu kulüplerinin bu ölçekteki transfer yarışlarında şansı neredeyse yok sayılır. Ancak Muhammed Salah hamlesi, bu kadim ezberi kökünden sarstı.
Peki, Premier Lig’in ışıltılı vitrininden çıkan Mısır Firavunu, neden İstanbul’un ışıltılı ışıklarını değil de Trabzon’un hırçın rüzgârını tercih etti?
Bu sorunun yanıtı, saha dışındaki stratejik bir diplomasi ağında ve Trabzonspor Başkanı Ertuğrul Doğan’ın yönetim tarzında saklı. İstanbul kulüplerinin çalkantılı iç siyasetleri, basının boğucu baskısı ve karmaşık menajer ilişkileriyle vakit kaybettiği bir vasatta; Ertuğrul Doğan süreci sessiz, son derece kararlı ve direkt bir diplomasiyle yürüttü. Müzakere masasında sunulan şey sadece astronomik bir rakam değil; Salah’a kaybettiği o “merkezi figür” olma hissinin ve kusursuz bir projenin vaat edilmesiydi.
Liverpool’daki son aylarında bir sistemin veya yaş kriterinin “harcanabilir” bir parçasına dönüşen Salah için Trabzon’un sunduğu psikolojik zemin hayatiydi. İstanbul’da bir “yıldızlar karma diziliminin” veya süreklilik arz eden medya polemiklerinin unsuru olmak yerine; Trabzon’da bir şehrin tek ve mutlak “kurtarıcısı”, bir futbol tutkusunun merkez üssü olma fikri, Mısırlı yıldızın ego ve aidiyet ihtiyacına doğrudan temas etti.
Trabzon şehri ile Salah’ın kişisel kökleri arasındaki sosyo-psikolojik uyum da bu kararda yadsınamaz bir paya sahip. Nagrig kasabasında yetişmiş, muhafazakâr değerlerine bağlı, şaşaadan ziyade işine odaklanmayı seven ve tutkuyu futbolun temeline koyan bir karakter için Trabzon; İstanbul’un kozmopolit, tüketim odaklı ve bölük pörçük taraftar ikliminden çok daha tanıdık bir “yuvayı” simgeliyordu. Trabzonspor taraftarının o ölçüsüz, coşkulu, yeri geldiğinde yakıcı, ama her zaman adanmış sevgisi, Salah’ın Liverpool’un ilk yıllarında deneyimlediği ve son dönemde özlemini çektiği saf tutkuyu vaat ediyordu.
Ayrıca Beşiktaş başta olmak üzere İstanbul devleriyle girilen rekabette, Trabzonspor yönetiminin “anında eyleme geçebilme” kabiliyeti belirleyici oldu. Karadeniz temsilcisi, Mısırlı efsaneye kulüp tarihinin en radikal ve cesur operasyonuyla yaklaşırken; Salah da futbol kariyerinin bu son virajında kendini baştan sona bir hikâyenin kahramanı kılacak adresi seçti.
Firavun, İstanbul’un entrikalarla örülü futbol vitrinini reddedip Karadeniz’in fırtınalı limanına sığınırken, aslında futbolun tutku, saygı ve aidiyetle oynandığını bir kez daha hatırlatmış oldu.
İmaj hakları, turizm ve vergi denklemi
Muhammed Salah’ın Trabzonspor’a imza atması, ilk bakışta sadece yeşil sahaları ilgilendiren bir “süper yıldız transferi” gibi görünebilir. Ancak buzdağının suyun altında kalan kısmı incelendiğinde, bu hamlenin spor ekonomisi, jeopolitik dengeler ve şehir sosyolojisi açısından bir futbol transferinin çok ötesinde anlamlar taşıdığı açıkça görülür.
Bu devasa operasyonun finansal mimarisini ayakta tutan ilk kolon, Türkiye’nin yabancı futbolcular için sunduğu cazip vergi avantajları ve Trabzonspor’un kurguladığı karmaşık imaj hakları modelidir. Premier Lig’in ağır vergi yükümlülükleri ve kulüplerin oyuncu imaj hakları üzerindeki katı ambargoları karşısında Trabzonspor, Salah’a hem finansal esneklik hem de Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) bölgesindeki ticari potansiyelini doğrudan yönetebileceği özgür bir alan açtı. Kulüp, oyuncunun maaş yükünü geleneksel sponsorlukların ötesine geçerek küresel markalar, Orta Doğu sermayeli turizm fonları ve imaj hakları ortaklığıyla bölüştürmeyi başardı.
Bu finansal mimarinin somut rakamları incelendiğinde tablo çok daha netleşiyor: Trabzon’daki vergi avantajı ve net maaş yapısı sayesinde Salah’ın cebine, Liverpool’daki son sözleşmesine kıyasla yaklaşık yüzde 50 daha fazla para girecek. Brüt maaşın yüzde 5’ine tekabül eden menajerlik komisyonu ve en önemlisi resmi TS Club mağazalarında satılan kişisel ürünlerden oyuncuya tanımlanan yüzde 20’lik telif payı, oyuncunun ticari iştahını doğrudan besleyen unsurlar oldu.
Meseleye Trabzon şehri ve Karadeniz bölgesi ölçeğinde bakıldığında ise transfer, kelimenin tam anlamıyla bir “itibar ve kimlik” yatırımıdır. Trabzon, son yıllarda Körfez ülkelerinden gelen turist akınıyla Orta Doğu pazarı için zihinsel bir çekim merkezine dönüşmüştü. Arap dünyasının spor alanındaki en büyük ve saygın ikonu olan Muhammed Salah’ın Trabzonspor forması giymesi, bu sosyo-ekonomik ilişkiyi zirveye taşıdı. Salah hamlesi; bölgenin turizm kapasitesini, markalaşma gücünü ve uluslararası görünürlüğünü bir gecede katlayacak jeopolitik bir koz olarak sahaya sürüldü.
Bu durumun somut yansımaları daha imzalar atılmadan görülmeye başlandı: Kombine bilet satışlarında kırılan rekorlar, kulüp mağazalarındaki forma çılgınlığı ve Mısır başta olmak üzere Orta Doğu medyasının gözünü Trabzon’a çevirmesi, transferin maliyetini daha ilk günden amorti etmeye başlayan dinamiklerdi.
Nitekim bu ekonomik vizyonun karşılığı anında alındı: Transfer duyurusunun yapıldığı ilk 24 saat içinde 17 binin üzerinde kombine satılarak kulübün kasasına tek kalemde yaklaşık 15 milyon avro girdi. Kulüp Başkanı Ertuğrul Doğan’ın projeksiyonuna göre bilet, sponsorluk ve lisanslı ürün (merchandise) satışlarının toplamında bu rakamın kısa sürede 30 milyon avroya yaklaşması bekleniyor. Bu veriler, transferin ilk günden itibaren kendi maliyetini amorti eden devasa bir iktisadi çarkı döndürdüğünü kanıtlıyor.
Siyasi ve mafyatik arka plan tartışmalarına ya da “Perde arkasında kimler var?” polemiklerine gelince… Türk futbolunun ekonomi-politiğinde bu tür hamleler her zaman komplo teorilerini besler. Ancak gerçekçi bir analiz, bu transferin arkasında gizemli yapılardan ziyade, küresel futbol endüstrisinin pragmatik çarklarını gösterir: Mısır ve Arap dünyasındaki ticari ağlar, Karadeniz’in turizm potansiyeli ve Trabzonspor yönetiminin bu iki unsuru aynı potada eritebilme becerisi.
Kısacası Salah, Trabzon’a sadece bir futbolcu olarak gelmedi; beraberinde muazzam bir medya ekonomisini, turizm sirkülasyonunu ve Karadeniz’in Orta Doğu’ya açılan yeni itibar kapısını da getirdi.
Emeklilik ikramiyesi mi, ikinci bahar mı?
Şimdi en çetin ve amansız sorunun eşiğindeyiz: Muhammed Salah, Türkiye’ye ve Trabzon’a emeklilik günlerini geçireceği konforlu bir ikramiye almaya mı geldi, yoksa kariyerinin son dönemecinde efsanesini tazeleyeceği ikinci bir baharı yaşamaya mı? En nihayetinde; tek bir süper yıldız, yapısı ve yönetimiyle derin krizler geçiren Türk futbolunu kurtarmaya yeter mi?
Türk futbol kamuoyu, geçmişte dünyaca ünlü yıldızların bu topraklara gelişine sıkça tanıklık etti. Bir kısmı şöhretlerinin gölgesinde tatil yapmayı seçerken, pek azı hırsıyla bu hırçın ligi domine edebildi. Ancak Salah’ı diğerlerinden ayıran belirgin bir karakter özelliği var: O, hiçbir zaman sadece yeteneğiyle yetinen bencil bir “süperstar” olmadı. Nagrig’in tozlu sokaklarından çıkan o çocuk, disiplinini ve antrenman ahlakını kariyerinin her aşamasında en büyük zırhı olarak taşıdı. Nagrig’den Kahire’ye, Roma’dan Liverpool’a uzanan hikâyesinde onu diri tutan şey tam da bu adanmışlıktı.
Yine de Türk futbolunun gerçekleri soğuk ve acımasızdır. Süper Lig; taktiksel derinlikten ziyade fiziksel yıpratıcılığın, kaosun ve her an patlamaya hazır saha dışı polemiklerin egemen olduğu bir arenadır. Salah, Papara Park’ta rakip savunmaların sertliğiyle olduğu kadar, Türk futbolunun kronik hakem tartışmaları, kaotik fikstürü ve çabuk tüketmeye meyilli baskı ortamıyla da yüzleşmek zorunda kalacak.
“Salah Türk futbolunu kurtarabilir mi?” sorusu ise baştan itibaren yanlış kurgulanmış bir temenni. Hiçbir tekil ikon; yapısal sorunları, mali borç sarmalı ve vizyonsuzluğuyla malul bir lig sistemini tek başına mucizevi şekilde iyileştiremez. Salah’ın gelişi Türk futboluna geçici bir itibar, küresel bir görünürlük ve Orta Doğu pazarında devasa bir ticari hareketlilik kazandırabilir; ancak sistemin kendi içindeki çürümeyi tedavi etmeye yetmez. Fakat Trabzonspor açısından durum farklıdır. Mısır Firavunu, Karadeniz’in hırçın sularında kendi “kurtuluş savaşını” vermeye hazırlanıyor. Yıllar önce yazıp depoda unuttuğum biyografik kitabın sayfalarında kalan mütevazı çocuk, bugün Trabzon’da efsanesini son bir defa mühürlemek istiyor. Ronaldo ve Messi’nin popüler kültür gürültüsü arasında her zaman hak ettiği hürmeti arayan Salah için Trabzon; sadece bir durak değil, tutkuyla bağlanabileceği son sığınaktır.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 14 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.



