Futbol Dünya Kupası, içinde yaşadığımız dünyanın bir nevi aynası, oynandığı dönemin ruhunu yansıtan tarihsel bir kesitse eğer, ki bu yazı dizimizde 1930’da Uruguay’da oynanan ilk kupadan beri her organizasyonu tek tek ele alıp bu boyutuyla inceledik ve dünyayı Kupa üzerinden okuduk, o halde hâlen devam etmekte olan 2026 Dünya Kupası şu ana kadar içinde yaşadığımız dünya hakkında bize ne anlattı?
Bu yazıda milli takımımızı ve yaşadığımız hayal kırıklığını ele almayacağız. Bu, başka yazıların konusu; zaten bu yazılar şu anda bolca kaleme alınıyor ve alınmaya da devam edecek.
Daha geniş bir perspektiften baktığımızda, 48 takımla başlayıp artık çeyrek final aşamasına geldiğimiz ve sekiz takımın (hatta yazının tamamlandığı an itibariyle yedi takımın) kaldığı bu organizasyon bize içinde yaşadığımız dönemle ilgili ne söyledi? Aynada şu ana kadar ne gördük? Gördüğümüzü ne kadar beğendik? Beğendik mi?
Kupa’nın başladığı günlerde endişeliydik. Bazı hakemlere vize verilmemesi, seyahat yasakları, takımların narkotik köpekleriyle aranması gibi sorunlar art arda yaşandı. İran takımının durumu da ayrı bir sıkıntıydı, ABD’de konaklayamadıkları için maçlar için Meksika’dan günübirlik gidip gelmek zorunda kaldılar. Bunlara bir de yüksek bilet fiyatları eklenince, kupa daha en baştan ABD hükümetinin uygulamalarından kaynaklanan pek çok soru işaretiyle başlamış oldu.
Üstelik ABD Başkanı Donald Trump ile FIFA Başkanı Gianni Infantino arasındaki, kontrolsüz bir kapitalizm ekseninde şekillenen çıkar ilişkisi de kupanın üzerine bir gölge düşürüyordu. Bu koşullar altında oyunun ruhunun ne kadar korunabileceğine dair ciddi endişelerle başladık kupayı izlemeye. Ancak ilerleyen haftalarda futbolun büyüsü hepimizi sardı.
48 takımlı Dünya Kupası gerçekten daha adil mi?
Olumsuzluklarla başlayan kupa, oyunun kendi gücüyle giderek olumlu bir havaya büründü. Bu değişim futbol aynasından dünyaya bakışımızı da etkiledi. Trump’ın kupaya fazla müdahil olmaması (ne yazık ki ancak bir noktaya kadar) ve hiçbir maça gitmemesi bu olumlu havayı güçlendiren etkenlerden biriydi. Infantino’nun tavrı da benzerdi. Özel jetiyle ABD, Kanada ve Meksika arasında mekik dokumak ve tribünlerde spor, siyaset ve sanat dünyasının ünlüleriyle görüntülenmek dışında dikkat çeken bir çıkışı olmadı.
Böylece söz artık futbolculardaydı, bütün dünya sahadaydı. Kimse fazla gölge etmediği için biz de futbol aynası üzerinden görmek istediğimiz dünyayı görmeye çalıştık.
Nasıl bir dünya istiyoruz? Bu soruya elbette herkes farklı cevaplar verebilir, ancak tüm beklentilerin günün sonunda bağlandığı iki temel nokta var. Daha adil ve daha katılımcı bir dünyaya ihtiyacımız var. Sadece güçlü olanın değil herkesin hakkının korunduğu; yine sadece güçlünün değil, herkesin söz sahibi olduğu bir dünya.
2026 Dünya Kupası şu ana kadar bize böyle bir dünyanın mümkün olduğunu gösterdi. Sahada pasaportun, siyasi ağırlığın, ülkenin ekonomik büyüklüğünün, bir süper güç ya da okyanusun ortasında bir ada olmasının hiçbir kıymeti yok; kuralları belirleyen tek şey oyunun kendisi. Topu en iyi kullanan kazanıyor, hakemin düdüğü herkes için aynı anda çalıyor, penaltı noktası herkese aynı mesafede. Belki de kupanın bize hatırlattığı en kıymetli şey de bu oldu, adaletin kimsenin lütfuna ihtiyaç duymadan, sadece ortak kabul edilmiş kurallarla da mümkün olabileceği gerçeği.
Kupa bize bir ütopya değil, bir imkan gösterdi, doksan dakikalığına da olsa kuralların güçten daha ağır bastığı bir dünyanın simülasyonunu. Ama sahanın dışına çıktığımız an bu adalet buharlaşıyor, bunu da gördük
Küçük ülkeler artık daha büyük hayaller kurabiliyor mu?
Organizasyona katılan takım sayısının 48’e çıkartılmasını eleştirenler, şu ana kadar 2026 Dünya Kupası’nda daha katılımcı bir dünyanın ne kadar güzel olabileceğini gördüler ve eleştirilerini sona erdirdiler. Turnuvanın genişletilmesine karşı çıkanların eleştirileri, fazladan katılan takımlarla turnuvanın gediklileri arasında büyük güç farkı olduğu ve dolayısıyla bu kadar çok takımın olmasının kaliteyi düşüreceği varsayımı üzerine inşa edilmişti.
Halbuki futbolun kimliğe, bayrağa, pasaporta bakmayan doğası sahada başka bir gerçeklik yarattı. İlk turda elenseler bile Curaçao, İran, Ürdün, Haiti, Güney Kore gibi takımları sahadaki olumlu futbolları nedeniyle alkışladık. Son 32 turunda İngiltere’ye soğuk terler döktüren Demokratik Kongo’yu, Norveç’i zorlayan Fildişi Sahilleri’ni, Belçika’ya uzatmalarda yenilen Senegal’i, Brezilya’yı neredeyse eleyen Japonya’yı ve tabii ki Bosna Hersek’i bağrımıza bastık.
Ama en çok da Cabo Verde’yi sevdik! (Bu arada, hayır, “Yeşil Burun Adaları” değil, “Cabo Verde”. Cabo Verde devleti, 24 Ekim 2013 tarihinde Birleşmiş Milletler nezdinde ülkenin resmi adının bundan sonra “Cabo Verde Cumhuriyeti” olduğunu ve diğer dillere birebir çevrilemeyeceğini beyan etmişti. Bizim “Turkey” yerine “Türkiye”yi kullanmamız ve bunu BM nezdinde tasdik ettirmiş olmamız gibi.)
Küçük bir ada ülkesinden, imkânsızlıklardan gelen bir takım, kimisi annesini vize sorunu nedeniyle getirememiş, kimisi eşiyle çocuğuyla stadyuma gelmiş; işte bu takım dünyanın devlerine kafa tutuyor, İspanya, Uruguay ve Suudi Arabistan’ın olduğu grupta kimseye yenilmiyor, son 32’de ise Arjantin’e sahayı dar ediyor ve son dünya şampiyonuna, Messi’nin takımına ancak uzatmalarda mağlup oluyor, “galiptir bu yolda mağlup olan”misali.
Cabo Verde’nin (ve diğer takımların) olduğu bir Dünya Kupası daha katılımcı ve çok keyifliydi. Bu ülkelerin varlığı uluslararası kamuoyu için sadece dört yılda bir Dünya Kupası ile mi kısıtlı kalmalı? Bu ülkelerin hayatın her alanında kendilerini daha fazla gösterebilecekleri, daha fazla söz sahibi olacakları, daha katılımcı bir dünya, daha iyi olmaz mı hepimiz için? 2026 Dünya Kupası tam olarak bunu gösterdi bizlere.
Futbol siyasetten gerçekten bağımsız olabilir mi?
2026 Dünya Kupası bir anlamda kendi adaletini de getirdi. Uruguay’ın ilk turu geçememesi, Almanya’nın son 32’de, Brezilya’nın son 16’da elenmesi futbolun adaletiydi. Daha önce kaç kere dünya şampiyonu olmuşsun fark etmez, o gün sahada ne yapabiliyorsan sen osun. Bununla birlikte FIFA’nın bazı yeni kurallarının da (zaman geçirene sarı kart, rakibiyle ağzını kapatıp konuşana, ki kötü bir şey söylemiyorsan niye ağzını kapatıyorsun, kırmızı kart verilmesi gibi) ufak iyileştirmeler olsa ve daha iyilerine ihtiyaç duyulsa da daha adil bir oyuna katkıda bulunduğunu söylemek gerekiyor.
Ancak artık çeyrek finale gelindi. Artık çıta yükseldi, rekabet şiddetlendi. Katılımcılık ve adalet de bir yere kadar. Rakamsal olarak katılımın yüksek tutulması tabii ki mümkün değil, format gereği 48 takımdan sekiz takıma indik ve son iki takım final oynayacak. Ancak bu kadar renkli, farklı oyun kültürlerinin temsil edildiği bir turnuvada son sekiz takımın altısının Avrupa’dan olmasının, bir diğerinin de son kupanın galibi olmasının ötesinde bir çeşitlilik beklenebilirdi (bu arada, kalan iki takımdan bir diğeri olan Afrika temsilcisi Fas’ın kadrosundaki 25 oyuncunun 18’inin Avrupa’da doğmuş ve futbola Avrupa’da başlamış olduğunu belirtmek gerekiyor).
Mısır’ın son 16’da Arjantin karşısında bulduğu golün haksız bir şekilde iptal edildiği ve bunun Mısır’ın mağlubiyetine yol açtığı iddia edilebilir. Meksika’nın İngiltere’ye, Kolombiya’nın İsviçre’ye karşı iyi oynamalarına rağmen bunu sonuca dönüştüremedikleri söylenebilir. Paraguay’ın yine aynı turda, şu anda turnuvanın en iddialı takımı olan Fransa’ya tek bir penaltı golüyle boyun eğdiği de notlara eklenebilir (her ne kadar Paraguaylı futbolcuların sahadaki olumsuz tutumları nedeniyleelenmelerine kendilerinden başka muhtemelen pek üzülen olmamışsa da.) Ama sonuçta tüm dünyanın renkleriyle başlanan bir Dünya Kupası’nda şu anda sadece Avrupa ağırlıklı bir çeyrek final var.
Fas’ın başarısı bize ne söylüyor?
Adalet duygusunun en çok zarar gördüğü, kupa öncesindeki endişeleri şiddetli bir şekilde canlandıran an ise Trump’ın müdahalesi oldu. Son 32 turunda Bosna Hersek karşısında oynadıkları maçta kırmızı kart gören ABD takımı oyuncusu Folarin Balogun’un bir sonraki maçta Belçika karşısında cezalı olacağı için oynamaması gerekiyordu. Trump’ın Infantino’ya bir telefonu sonrası bu ceza “ertelendi.” Aslında Trump’ın Infantino’ya telefonu ile diğer ülkelere tek taraflı olarak uyguladığı yüksek gümrük tarifeleri gibi politikaları arasında pek bir fark yok. Kurallar, teamüller hiç önemli değil; önemli olan “deal”ler yapmak, orada da güçlü olan istediğini alır. Aynı dünya görüşünün farklı tezahürleri.
Belçikalılar ve Avrupa futbolunun tepe kuruluşu UEFA haklı olarak bu karara tepki gösterdiler. İnanılması güç olan bu gelişme karşısında UEFA’nın resmi açıklaması, neden yanlış olduğu ve neyi tehlikeye attığı konusunda çok net bir mesaj veriyor:
“Kuralların kesinliği artık onları korumakla yükümlü olanlar tarafından güvence altına alınmadığında, oyunun bütünlüğü tehlikeye girer ve bir turnuvanın güvenilirliği zedelenir. Aynı şekilde, böylesi bir karar devam eden turnuvada emsal teşkil eder; bundan sonra benzer durumların aynı şekilde değerlendirilmesi gerekecek ve bu da turnuvanın sağlıklı işleyişi pahasına sonuçlar doğuracaktır… Futbol, güzel bir oyun olduğu için dünyanın en sevilen sporudur; dünyanın her yerinde aynı kurallarla oynandığı için de güven duyulan bir spordur. Hiçbir turnuva sadece kendi içinde değerlendirilmemelidir. Söz konusu turnuva Dünya Kupası olduğunda, alınan kararlar oyunun tamamı üzerinde olumlu ya da olumsuz sonuçlar yaratabilecek bir etkiye sahiptir.”
Bu arada adalet duygusunun ve turnuvanın güvenilirliğinin bu derece zedelenmesinin önüne UEFA’nın tepkisi değil, meşin yuvarlağın kendi adaleti geçti; Balogun’un oynasa da pek bir varlık gösteremediği Belçika maçında, ABD kalesinin ağlarıyla tam dört kere buluşarak.
Adalet diyorsak ve bunu Futbol Dünya Kupası üzerinden sorguluyorsak, sadece kameraların gösterdiğini izliyor değil, saha dışına da bakabiliyor olmamız gerekiyor. Adalet asılsahanın ve kameraların kadrajının dışına çıktığımız an buharlaşıyor. Örneğin aşırı yüksek bilet fiyatlarına rağmen tribünlerin tıklım tıklım olduğunu görüyoruz. Kapitalist mantık açısından bu arz talep dengesi üzerinden “doğru fiyatlandırma”, yani iyi bir şey; ancak sorun şu ki biz televizyon başında, mesela stadyumun yakınında oturmasına rağmen parası yetmediği için çocuğunu maça götüremeyen anneyi babayı; karşılaşmaları izleyemeyen, uzaktan bakmakla yetinen gençleri ve farklı sosyo-ekonomik gruplardan bireyleri göremiyoruz. O parayı verebilecek yeterli sayıda insanla tribünler dolabiliyorsa burada hiçbir sorun yok mu? Futbol herkesin sporu değil mi, onu bu yüzden sevmiyor muyuz?
Bu arada ABD’nin Göç ve Gümrük Muhafaza Kurumu’nun (ICE) kupa sırasında sadece beş günlük bir süre içerisinde 10 bin gibi rekor sayıda kişiyi gözaltına aldığını da pek görmüyoruz. Kupa sırasında stadyumlarda temizlik, kafeterya, güvenlik gibi konumlarda çalışan göçmenlerin ne gibi baskılar altında olduklarını da. Halbuki özellikle ABD’deki göçmenler, bu kupaya daha fazla renk katabilirlerdi.
Dünya Kupası nasıl bir dünyanın habercisi?
Bu yazının tamamlandığı saatlerde çeyrek finalin ilk maçı sonuçlandı. Fransa, Fas’ı mağlup etti ve kupadan Avrupa dışı bir takım daha elenmiş oldu. Fas, futbolda son yıllarda ciddi bir çıkış yakalayan bir ülke. 2022 Katar Dünya Kupası’nda yarı finale yükselmişti, bu sene Afrika Uluslar Kupası’nı kazandı, 2023’te ise kadın milli takımı Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanan ilk Arap ve Kuzey Afrika takımı oldu. 2030’da da Dünya Kupası’na İspanya ve Portekiz ile birlikte ev sahipliği yapacak.
Fas’ın başarısının altında iki büyük unsur var. Birincisi, son yıllarda Fransız modelini örnek alarak sürdürdükleri, altyapı ve tesisleşmeyi merkeze koyan sistematik bir gelişim anlayışı. İkincisi ise diasporadaki oyuncuları tarayıp onları, oynayabilecekleri Avrupa ülkeleri yerine Fas için oynamaya ikna etmeleri. Nitekim Fransa karşısına çıkan Fas takımının altıoyuncusu Fransa’da doğup büyümüş. Hatta yıldız oyuncu Ayyoub Bouaddi’nin Dünya Kupası başlamadan bir ay önce hangi milli takımda, Fransa’da mı Fas’ta mı, oynayacağı bile belli değildi.
Fas, sömürgeciliğin etkisinden, Fransa ve İspanya’nın uzun yıllar süren tahakkümünden bir bakıma futbol sayesinde çıkıyor. Bunu da kendi insanları üzerinden, onları yeniden kazanarak yapıyor. Bu sefer sahada kazanan Fransa oldu ve Fas kupaya veda etti. Ama Fas örneği önemli bir dinamiği işaret ediyor. 20. yüzyıldaki sömürgecilik deneyimi ve sonrasındaki göçler, Avrupa’da çoğu Kuzey Afrika kökenli farklı etnik gruplardan oluşan bir diaspora doğurdu. Bu diasporanın oyuncuları örneğin 1998 ve 2018’de Fransa’ya dünya kupası kazandırdıktan sonra, şimdi tam tersi bir hareket yaşanıyor. Konu sadece Fas’la da sınırlı değil, örneğin Fransa’nın efsane futbolcusu Zinedine Zidane’ın oğlu Luca’yı bu kupada Cezayir’in kalesinde izledik. Avrupa’da doğup büyüyen yeteneklerin artık kökenlerin olduğu ülkelerine dönüp başarıyı o ülkeler için kazandığı bir dönemin başındayız. Bu da belki de sömürgecilik sonrası tarihte yeni bir sayfa açıyor.Futboldaki bu eğilimin daha geniş küresel düzene nasıl yansıyacağını ise zaman gösterecek.
2026 Dünya Kupası, sadece gücün değil kuralların belirleyici olabildiği bir dünyayı gösteriyor bize, ama güçlünün hâlâ son sözü söylediğini, hatta oyuna doğrudan müdahale etmekten çekinmediğini de unutturmuyor. Bu resim henüz tamamlanmadı. Çeyrek final, yarı final ve final maçı hâlâ önümüzde duruyor. Kimin öne çıkacağını, aynanın bize daha neler göstereceğini bilmiyoruz. Belki yeni bir sürpriz bizi bekliyor, belki de görüntü turlar ilerledikçe netleşecek. Tek bildiğimiz, bu turnuva dünyayı anlatmaya devam ettiği sürece son sözün henüz söylenmediği.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 10 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.



