İyiliğin hesabı tutulur mu?

İyilik yapmanın bir ölçüsü olabilir mi? Gelirimizin ne kadarını başkalarına vermeliyiz? Daha fazla bağış yapabilmek için daha çok kazandıran, ama değerlerimizle çatışan bir işi seçmek ahlaki midir? Peki, böbreğimizi hiç tanımadığımız birine bağışlamıyorsak yeterince iyi insanlar değil miyiz? Peter Singer’ın “etkili diğerkâmlık” anlayışı iyiliğin sınırlarını nasıl çiziyor? Naz Yazıcı yazdı.

Son günlerde ülkemizin en güvenilen sivil toplum kuruluşlarından biri ve kurucuları hakkındaki iddialar kamuoyunu derinden sarstı.

Yardım adı altında toplanan paraların asıl hedeflere ulaşmadığı ve çok farklı mecralarda kullanıldığı yönündeki iddialar gerçeklik kazandıkça kamuoyunun da öfkesi ve kırgınlığı artıyor. Zira yapılanlar affı mümkün olmayacak kadar korkunç hadiseler.

Bu hadiselerin toplum üzerinde travmatik bir etkisinin olması ise son derece anlaşılır bir durum; iyilikle kötülüğün sınırları muğlaklaştığında insanlar kime güveneceğini bilemez hâle gelir.

Yaşanan felaketlerin ardından binlerce insan “başkalarının iyiliğini” düşünerek büyük bir güvenle paralarını bu kuruluşa emanet etti; kimi kumbarasını kırdı, kimi isimsiz büyük kaynaklar aktardı. Ancak bugün hepsi aynı kalp kırıklığını ve kandırılmışlık hissini yaşıyor.

Yaşananların üstesinden gelmek epey güç. O nedenle tüm bu tecrübeler ışığında “bağış, iyilik ve diğerkâmlık” gibi konuları yeniden gözden geçirmek gerekiyor.

TDK’ya göre bağış, bir kişiye veya kuruma yardım amacıyla karşılıksız verilen mal, para veya mülk anlamına geliyor. Yardım ise kendi gücünü ve imkânlarını başka birinin iyiliği için kullanmak şeklinde açıklanıyor.

Peki, insan neden yardım eder? Başkalarının iyiliğini düşünme motivasyonu nereden geliyor? Bir insan hiçbir çıkar gözetmeden bir başkasının iyiliğini düşünebilir mi, yoksa tüm yardım davranışlarının altında gizli bir çıkar, haz veya toplumsal onay alma arzusu mu var?

Yardım etme davranışı elbette yalnızca psikolojinin değil, ahlak felsefesinin de en eski tartışma konusu.

Sokrates’ten Aristoteles’e, Hume’dan Kant’a ve Mill’e uzanan düşünce tarihinde, yardım etme davranışı kimi zaman erdemin, kimi zaman empatinin ve ahlaki ödevin, kimi zaman da toplumsal faydanın bir yansıması olarak yorumlandı.

Geçmişten günümüze önemini koruyan bu tartışmaya bugün çağdaş ahlak felsefesinin en etkili isimlerinden olan Peter Singer’ın gözünden bakacağız.

“En büyük iyilik” nedir?

Bu soruyu kendinize sordunuz mu? Nedir dünyadaki en büyük iyilik?

Etik, ahlak, iyilik, kötülük, fayda, zarar ve benzeri konularda hemen herkesin benzer duygular yaşadığını ya da ortak bir zeminde buluştuğunu düşünürüz. Ancak bu büyük bir yanılgıdır.

Peki, birileri bu kavramları tanımlamanın ötesine geçerek çerçevesini çiziyor, standardını belirliyor desem?

Ahlak felsefesi alanında ses getiren çalışmaları olan Peter Singer, optimum iyiliği tanımlamak fikriyle çıktığı yolda, şaşırtıcı görüş ve tespitleriyle, okuyucuyu, yardım etme davranışı konusunda yeniden düşünmeye sevk ediyor.

Temel etik zemini utilitarianism (faydacılık) olan Singer’ın 1972 yılında yazmış olduğu “Famine, Affluence and Morality (Kıtlık, Bolluk ve Ahlak)” başlıklı makalesi, zamanla dünyanın dört bir yanına yayılıyor ve büyük bir iyilik dalgasının ilk kıvılcımı oluyor.

Makalenin temel savı şöyle: Eğer gücümüz varsa yoksulluğu önlememiz ahlaki bir zorunluluktur. Yani dünyadaki kıtlıklar ve afetlerde yaşanan büyük acılar dikkate alındığında insanların elde ettikleri gelirin büyük bir kısmını yardım fonlarına vermeleri gerektiğini ileri sürüyor.

Peki, gelirin büyük kısmıyla kastedilen ne? Gelirimizin ne kadarını vermemiz Peter Singer’a göre yeterli?

Cevap: “Marjinal fayda noktasına varıncaya kadar, yani kişi bu noktanın ötesinde verdiğinde kendisi ve ailesinin, faydalanıcının kazandığı kadarını kaybedeceği noktaya varıncaya kadar durdurulmamalı.”

Bu satırları okuduğunuzda ne hissettiğinizi çok merak ediyorum. Benim hissettiğim şaşkınlığı siz de hissediyor musunuz, yoksa oldukça makul mü görünüyor? Eğer makul karşılayanlardansanız sıkı durun, bu kutsal iyilik hareketinin oldukça ilginç ve bence tartışmaya açık tarafları var.

“Etkili diğerkâmlık” nedir?

Faydacılık, “En doğru eylem, en fazla iyiliği üreten eylemdir.” fikrini savunurken, etkili diğerkâmlık bu görüşün uygulamaya dökülmüş hali olarak görünüyor.

Etkili diğerkâmlar;

“Mütevazı bir hayat yaşarlar ve gelirlerinin büyük bir kısmını – genelde geleneksel ondalıklarından ve onda birlik bölümlerinden çok daha fazlasını – en etkili hayır kuruluşlarına bağışlarlar;

En etkili hayır kuruluşlarının hangileri olduğunu araştırır ve başkalarıyla tartışırlar veya diğer bağımsız değerlendirici kuruluşların yaptığı araştırmalardan yararlanırlar;

Bolluk içinde yaşayabilmek için değil daha fazla iyilikte bulunabilmek için en fazla geliri kazanabilecekleri kariyerleri seçerler;

Şahsen veya çevrimiçi olarak başkalarına bağışlamayı ve vermeyi anlatırlar, böylece etkili diğerkâmlık fikri yayılır;

Hiç tanışmadıkları birine organ (böbrek gibi), kan ve ilik bağışı yaparlar…”

Peter Singer, kitabında birçok etkili diğerkâmın hikâyesine yer veriyor. Her biri ilham ve hayret verici. Ancak örneklere geçmeden şu küçük hatırlatmayı yapmakta fayda var; konu iyilik yapmak olsa bile, birine optimum gelen şeyin diğerine aşırı gelebileceğini anlamamız gerekiyor.

Başkaları için kariyer yapmak

Matt Wage, Peter Singer’ın Pratik Etik dersini alan öğrencilerinden biri ve oldukça başarılı bir genç. Princeton Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden en iyi tez ödülünü alarak mezun olan Matt, lisansüstü eğitimi için Oxford Üniversitesi’nden kabul alıyor. Ancak Matt bu olağanüstü başarıyı elinin tersiyle itiyor. Çünkü etkili diğerkâmlık yolunda kendisi için ne kadar kazanacağı değil, başkaları için ne kadar bağış yapacağı daha önemli. Bu nedenle o da Wall Street’te bir işe girerek, burada elde edeceği daha yüksek gelirle daha fazla bağış yapmayı seçiyor.

Peter Singer’ın, meslek seçimlerini sırf daha fazla bağış yapmak için değiştiren insanların bir amaçtan ziyade araca, yani ‘serveti yeniden dağıtmaya yarayan birer makineye dönüşmeleri’ yönündeki eleştirilere tahammülü pek yok. Ona göre etkili diğerkâmlık uğruna yapılan seçimler yalnızca başkalarına değil, kişiye de iyi geliyor; onu büyütüyor ve geliştiriyor.

Etkili diğerkâmlık mı, etik acı mı?

Size kimyasal silahlar geliştiren bir laboratuvarda iş teklif ediliyor, siz de elbette kimyasal silahların gelişimine karşısınız ama redderseniz iş, araştırmaları sizden çok daha gayretle yürütecek birine gidecek ve böylece muhtemelen daha çok yeni kimyasal silah türü ortaya çıkacak. En iyisi mi siz teklifi kabul edin, kimyasal silahlarla ilgili görüşlerinizi kendinize saklayıp hedefe ulaşmak için olabildiğince az şey yapın.

Ancak elbette pozisyonu korumak için yeni kimyasal silahların gelişimini ileriye taşıyacak bazı şeyler yapmak zorunda kalacaksınız ve kötü hissedeceksiniz.  Ama burada faydacılar size şunu söyleyecekler: Esas önemli olan şey daha az ölümcül silah geliştirilmesi, kendinizi özdeşleştirdiğiniz eylemler ve kanaatler değil.

Veya teklif aldığınız yatırım bankasının sermaye artırımı faaliyetleri, nehirleri kirleten bir maden firmasına fon sağlıyor. İşi reddettiğinizde bu faaliyetleri durduramayacağınız gibi, maden şirketinin tahribatına direnmeyi sağlayan hayır kuruluşlarına da yüksek bağışlar yapamayacaksınız. Ne kadar üzücü değil mi? Şimdi yine siz suçlu oldunuz. Değerlerinizle eşleşmeyen bir işi reddettiniz ve etkili diğerkâm olamadınız.

Neden sistemin içinde kalarak daha fazla problem üretip sonra onu “tamir etmeye” çalışmıyorsunuz? Hâlbuki tek yapmanız gereken sonuç odaklı suç ortaklığıydı.

Bu, tanıdık bir mekanizma değil mi?

Küresel ısınmanın sorumluluğunun büyük şirketlerin politikalarından çok, bireysel davranışlara yüklenmesi gibi. Sanki dünyayı kirleten endüstriyel yapılar değil de duşta beş dakikadan fazla kalan insanlar…

Bağışlayacak paranız yoksa böbreğiniz de mi yok!?

Singer’ın “Kıtlık, Bolluk ve Ahlak” başlıklı makalesini okuduktan sonra, Chris Croy isimli bir öğrenci böbreğini bağışlamaya karar veriyor ve bir bağış zinciri oluşturuyor. Bağışı ile ilgili görüşleri ise şöyle:

“Başkalarına yardımcı olmanızı sağlayacak bariz araçlardan biri kendi bedeninizdir. Fazla organlarınızın çoğu (göz, böbrek) başkalarına bağışlanabilir ve bunun sonucunda ikisini birden tutmanıza kıyasla daha iyi bir şey yapılmış olur.”

Servetinin neredeyse tamamını yardım kuruluşlarına ve böbreğini hiç tanımadığı birine bağışlaması ile önde gelen etkili diğerkâmlardan biri olan Zell Kravinsky ise: “Bir insanın hayatını kurtarmamak, istatistiksel olarak öldürmekle eşdeğerdir.” diyor.

Zell, yardım etmeme davranışını bir his veya duygu yoksunluğu olarak görmüyor. Ona göre böbreğinizi bağışlamıyorsunuz, çünkü matematik bilmiyorsunuz. Yani temel sorununuz bilişsel kapasite eksikliği. Çünkü böbrek bağışlamanın sonucunda ölme riski sadece dört binde bir ve siz böbreğinizi bağışlamadığınızda kendi yaşamınıza bir yabancıdan dört bin kat daha çok değer veriyorsunuz demektir.

Zaten etkili diğerkâmlık denkleminde belirleyici olan iki faktör var: kıyas ve hesap.

Hemen her yardım fikrinin bir kıyas zemininde klasik matematik yöntemiyle hesaplandığını görüyoruz. Asıl amaç sayısal olarak en fazla iyiliği yapmak. Bunun için de ‘rasyonel bir hesapla kurtarabildiğin kadar çok hayat kurtar’ fikri sabit. Yapacağım bir bağışla, on kanserli çocuğu mu kurtaracağım yoksa bin sıtmalı çocuğu mu? Burada etkili diğerkâmların cevabı açık: Sayısal olarak hangisi çoksa…

Bunun içine elbette bazı etik problemler giriyor. Bana yakın olan ve kan bağım olan birkaç kişiyi mi seçmeliyim yoksa hayatım boyunca hiç görmeyeceğim, hayatımı ucundan kıyısından etkilemeyecek bin kişiyi mi? Aklınızda böyle bir kıyas varsa, zaten baştan kaybettiniz. Etkili diğerkâmlar asla bunu sorgulamaz. Çok uzakta, adını bile bilmediğiniz bir ülkede farklı bir ırka ve dine ait insanların çektiği acılar, yakınlarımızınkinden daha mı az önemlidir?

En hayırlı hayır kurumları

Bağış yapar mısınız? Peki, bağış yaptığınız kuruluşla ilgili, ne kadar meblağ toplanıyor, kime ne şekilde yardım ediliyor, yardım edilecek kişiler nasıl seçiliyor, buna kim karar veriyor gibi detayları öğrenir misiniz? Yoksa bağış yaptığınız kuruluşun adını, amacını ve ne yaptığını bilmeniz yeterli mi?

Bağış toplama izinleri olduğunu ve denetlendiklerini bilsek de, kuruluşlara gözü kapalı güvenmenin büyük bir sorun olduğu aşikâr. İşte yapılan bağışların akıbetine ilişkin şeffaf ve ulaşılabilir bir sistemin olmaması benim en dikkatimi çeken çatı kuruluş GiveWell’in kurulmasını sağlıyor.

Holden Karnofsky ve Elie Hassenfeld isimli iki genç, yirmili yaşlarının başında harcamak istediklerinden fazlasını kazanıyorlar ve gelirlerinin önemli bir kısmını bağışlamak istiyorlar. Ancak hangi kuruluşa bağış yapacakları konusunda endişeleniyorlar. Çünkü hâlihazırdaki kuruluşların neyi ne kadar maliyetle başardıkları yönünde şeffaf bilgilere erişemiyorlar.

Burada büyük bir açık olduğunu fark ederek, daha sonraki yıllarda bağışçıların epey işine yarayacak olan GiveWell’i kuruyorlar. 2006 yılından bu yana GiveWell, en basit anlamıyla hayır kuruluşlarını değerlendiren ve şeffaflıkları ölçüsünde puanlayan bir sistem.

Ancak yine de siz, detaylı araştırmalar sonucu bir iki hayır kurumuna yüksek oranlarda bağış yapmak yerine; çok sayıda hayır kuruluşuna bağışta bulunan küçük bağışçılarsanız, Singer’ın etkili diğerkâmlar listesine giremediniz. Singer’a göre siz, elinden gelen en fazla iyiliği yapmakla ilgilenmeyen, sadece bağış yapmayı seven kişilersiniz.

Beğen veya beğenme, sistem bu!

Kitabı okurken yapılan onca iyiliği, kurtarılan hayatları görmek gerçekten iyi hissettiriyor. Evet, bu kısmı inkâr etmek mümkün değil. Ancak iyilik fikrinin savunuluş biçiminin dayatmaya dönüştüğü noktada işin rengi değişiyor. Sıradan bir okuyucu olarak, iyilik yapma fikrine ve yardımlaşma fenomenine dair yeni ve ufuk açıcı şeyler duymayı beklerken; karşımda katılaşmış kötü bir sistemin sırtını olanca gücüyle sıvazlayan ve bunu da son derece normal karşılamamızı bekleyen bir hareketle karşılaştım.

Hareketinin bende uyandırdığı his şu oldu: Onların savunduğu şekilde, miktarda ve adanmışlık düzeyinde değilse, yaptığım şey iyilik sayılmıyor. Bağış yapmayı önemseyen ve zorluk olacaksa bile gelirimin bir kısmını bağışa ayıran biri olarak, kendimi bir anda “yalnızca bağış yapmaktan hoşlanan biri” konumunda buldum.

Neye karar vermem gerektiğinin benim yerime hesaplanması, içinde yaşadığımız sistemin iyilik yapmanın en büyük garantörü gibi sunulması ve elimden gelen iyiliğin beğenilmemesi, hatta küçümsenmesi rahatsız edici olmaktan öte, yabancılaştırıcıydı!

Her ne veya kim olursanız olun, ne cüretle dünyadaki gelir adaletsizliğinin çözümünün zenginleri daha da zenginleştirmekle mümkün olduğunu söyleyebilirsiniz?

“Genel olarak yoksulları daha yoksul hale getirmeden zenginleri daha zengin kılmanın kötü sonuçlar doğurduğu kesin değildir. Zenginlerin yoksullara yardım etme imkânını artırmaktadır…”

Zenginleri iyice zenginleştirelim ki fakirlere daha çok bağış yapabilsinler… Akıl alır gibi değil! Uzmanlığım ekonomi değil; ancak yoksulluğu önlemenin daha işlevsel çözümleri olduğunu biliyorum.

Bence sistemi ezeli ve alternatifsiz olarak sunmak kötücüllükten başka bir şey değil! Dünyanın bir yerinde insanlar, yeraltı zenginliklerine rağmen açlık çekiyorsa; bu sadece “yetersiz yardım” meselesi olamaz değil mi? Kaynaklara el konulan, emeği sömürülen, çocukların günde bir doların altında çalıştırıldığı bir gerçeklik varken bunlara dair tek bir söz söylenmemesi inanılmaz garip. Sanki tüm kötülük ve eşitsizlik gökten zembille inmiş!

Singer, zaten öncüsü olduğu iyilik hareketine karşı çok hassas ve eleştirilere karşı ciddi biçimde grandiyöz bir tavır takınıyor. Modern kapitalist ekonominin yıkıcılığı üzerine düşünenlerin, daha iyi bir ekonomik sistem öneremedikleri için olana razı gelmeleri gerektiğini söylüyor. Zaten bu yaklaşım, yoksulluğu ve eşitsizliği üreten sistemi sorgulamak/sorgulatmak yerine, bireyi işlevsiz bir ikiliğin tam ortasında bırakıyor. Üstelik bütünüyle suçlu hissettirerek…

Yararlanılan kaynak: Peter Singer, En Büyük İyilik – Etkili Diğerkâmlık Etik Yaşam Hakkındaki Fikirlerimizi Nasıl Değiştirir?, Koç Üniversitesi Yayınları, Çeviri: Akın Emre Pilgir

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 13 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Naz Yazıcı
Naz Yazıcı
NAZ YAZICI - Psikoloji lisansını 2011 yılında Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde tamamladı. Kamu ve özel sektörde çeşitli alanlarda görev aldı; devlet hastanesinde klinik hizmetler sundu, toplum ruh sağlığı merkezlerinde psikotik bozukluklara yönelik psikososyal destek çalışmaları yürüttü. Sağlık Müdürlükleri bünyesinde idari görevlerde bulundu, Sağlık Bakanlığı projelerinde aktif rol aldı. Bağımlılık, şiddet ve ağır ruhsal hastalıklar uzmanlık alanları arasında yer alıyor. Son yıllarda yetişkinlere yönelik oyun temelli iyi oluş atölyeleri geliştiren Yazıcı, çalışmalarını “OyunbazNaz” çatısı altında sürdürüyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

İyiliğin hesabı tutulur mu?

İyilik yapmanın bir ölçüsü olabilir mi? Gelirimizin ne kadarını başkalarına vermeliyiz? Daha fazla bağış yapabilmek için daha çok kazandıran, ama değerlerimizle çatışan bir işi seçmek ahlaki midir? Peki, böbreğimizi hiç tanımadığımız birine bağışlamıyorsak yeterince iyi insanlar değil miyiz? Peter Singer’ın “etkili diğerkâmlık” anlayışı iyiliğin sınırlarını nasıl çiziyor? Naz Yazıcı yazdı.

Son günlerde ülkemizin en güvenilen sivil toplum kuruluşlarından biri ve kurucuları hakkındaki iddialar kamuoyunu derinden sarstı.

Yardım adı altında toplanan paraların asıl hedeflere ulaşmadığı ve çok farklı mecralarda kullanıldığı yönündeki iddialar gerçeklik kazandıkça kamuoyunun da öfkesi ve kırgınlığı artıyor. Zira yapılanlar affı mümkün olmayacak kadar korkunç hadiseler.

Bu hadiselerin toplum üzerinde travmatik bir etkisinin olması ise son derece anlaşılır bir durum; iyilikle kötülüğün sınırları muğlaklaştığında insanlar kime güveneceğini bilemez hâle gelir.

Yaşanan felaketlerin ardından binlerce insan “başkalarının iyiliğini” düşünerek büyük bir güvenle paralarını bu kuruluşa emanet etti; kimi kumbarasını kırdı, kimi isimsiz büyük kaynaklar aktardı. Ancak bugün hepsi aynı kalp kırıklığını ve kandırılmışlık hissini yaşıyor.

Yaşananların üstesinden gelmek epey güç. O nedenle tüm bu tecrübeler ışığında “bağış, iyilik ve diğerkâmlık” gibi konuları yeniden gözden geçirmek gerekiyor.

TDK’ya göre bağış, bir kişiye veya kuruma yardım amacıyla karşılıksız verilen mal, para veya mülk anlamına geliyor. Yardım ise kendi gücünü ve imkânlarını başka birinin iyiliği için kullanmak şeklinde açıklanıyor.

Peki, insan neden yardım eder? Başkalarının iyiliğini düşünme motivasyonu nereden geliyor? Bir insan hiçbir çıkar gözetmeden bir başkasının iyiliğini düşünebilir mi, yoksa tüm yardım davranışlarının altında gizli bir çıkar, haz veya toplumsal onay alma arzusu mu var?

Yardım etme davranışı elbette yalnızca psikolojinin değil, ahlak felsefesinin de en eski tartışma konusu.

Sokrates’ten Aristoteles’e, Hume’dan Kant’a ve Mill’e uzanan düşünce tarihinde, yardım etme davranışı kimi zaman erdemin, kimi zaman empatinin ve ahlaki ödevin, kimi zaman da toplumsal faydanın bir yansıması olarak yorumlandı.

Geçmişten günümüze önemini koruyan bu tartışmaya bugün çağdaş ahlak felsefesinin en etkili isimlerinden olan Peter Singer’ın gözünden bakacağız.

“En büyük iyilik” nedir?

Bu soruyu kendinize sordunuz mu? Nedir dünyadaki en büyük iyilik?

Etik, ahlak, iyilik, kötülük, fayda, zarar ve benzeri konularda hemen herkesin benzer duygular yaşadığını ya da ortak bir zeminde buluştuğunu düşünürüz. Ancak bu büyük bir yanılgıdır.

Peki, birileri bu kavramları tanımlamanın ötesine geçerek çerçevesini çiziyor, standardını belirliyor desem?

Ahlak felsefesi alanında ses getiren çalışmaları olan Peter Singer, optimum iyiliği tanımlamak fikriyle çıktığı yolda, şaşırtıcı görüş ve tespitleriyle, okuyucuyu, yardım etme davranışı konusunda yeniden düşünmeye sevk ediyor.

Temel etik zemini utilitarianism (faydacılık) olan Singer’ın 1972 yılında yazmış olduğu “Famine, Affluence and Morality (Kıtlık, Bolluk ve Ahlak)” başlıklı makalesi, zamanla dünyanın dört bir yanına yayılıyor ve büyük bir iyilik dalgasının ilk kıvılcımı oluyor.

Makalenin temel savı şöyle: Eğer gücümüz varsa yoksulluğu önlememiz ahlaki bir zorunluluktur. Yani dünyadaki kıtlıklar ve afetlerde yaşanan büyük acılar dikkate alındığında insanların elde ettikleri gelirin büyük bir kısmını yardım fonlarına vermeleri gerektiğini ileri sürüyor.

Peki, gelirin büyük kısmıyla kastedilen ne? Gelirimizin ne kadarını vermemiz Peter Singer’a göre yeterli?

Cevap: “Marjinal fayda noktasına varıncaya kadar, yani kişi bu noktanın ötesinde verdiğinde kendisi ve ailesinin, faydalanıcının kazandığı kadarını kaybedeceği noktaya varıncaya kadar durdurulmamalı.”

Bu satırları okuduğunuzda ne hissettiğinizi çok merak ediyorum. Benim hissettiğim şaşkınlığı siz de hissediyor musunuz, yoksa oldukça makul mü görünüyor? Eğer makul karşılayanlardansanız sıkı durun, bu kutsal iyilik hareketinin oldukça ilginç ve bence tartışmaya açık tarafları var.

“Etkili diğerkâmlık” nedir?

Faydacılık, “En doğru eylem, en fazla iyiliği üreten eylemdir.” fikrini savunurken, etkili diğerkâmlık bu görüşün uygulamaya dökülmüş hali olarak görünüyor.

Etkili diğerkâmlar;

“Mütevazı bir hayat yaşarlar ve gelirlerinin büyük bir kısmını – genelde geleneksel ondalıklarından ve onda birlik bölümlerinden çok daha fazlasını – en etkili hayır kuruluşlarına bağışlarlar;

En etkili hayır kuruluşlarının hangileri olduğunu araştırır ve başkalarıyla tartışırlar veya diğer bağımsız değerlendirici kuruluşların yaptığı araştırmalardan yararlanırlar;

Bolluk içinde yaşayabilmek için değil daha fazla iyilikte bulunabilmek için en fazla geliri kazanabilecekleri kariyerleri seçerler;

Şahsen veya çevrimiçi olarak başkalarına bağışlamayı ve vermeyi anlatırlar, böylece etkili diğerkâmlık fikri yayılır;

Hiç tanışmadıkları birine organ (böbrek gibi), kan ve ilik bağışı yaparlar…”

Peter Singer, kitabında birçok etkili diğerkâmın hikâyesine yer veriyor. Her biri ilham ve hayret verici. Ancak örneklere geçmeden şu küçük hatırlatmayı yapmakta fayda var; konu iyilik yapmak olsa bile, birine optimum gelen şeyin diğerine aşırı gelebileceğini anlamamız gerekiyor.

Başkaları için kariyer yapmak

Matt Wage, Peter Singer’ın Pratik Etik dersini alan öğrencilerinden biri ve oldukça başarılı bir genç. Princeton Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden en iyi tez ödülünü alarak mezun olan Matt, lisansüstü eğitimi için Oxford Üniversitesi’nden kabul alıyor. Ancak Matt bu olağanüstü başarıyı elinin tersiyle itiyor. Çünkü etkili diğerkâmlık yolunda kendisi için ne kadar kazanacağı değil, başkaları için ne kadar bağış yapacağı daha önemli. Bu nedenle o da Wall Street’te bir işe girerek, burada elde edeceği daha yüksek gelirle daha fazla bağış yapmayı seçiyor.

Peter Singer’ın, meslek seçimlerini sırf daha fazla bağış yapmak için değiştiren insanların bir amaçtan ziyade araca, yani ‘serveti yeniden dağıtmaya yarayan birer makineye dönüşmeleri’ yönündeki eleştirilere tahammülü pek yok. Ona göre etkili diğerkâmlık uğruna yapılan seçimler yalnızca başkalarına değil, kişiye de iyi geliyor; onu büyütüyor ve geliştiriyor.

Etkili diğerkâmlık mı, etik acı mı?

Size kimyasal silahlar geliştiren bir laboratuvarda iş teklif ediliyor, siz de elbette kimyasal silahların gelişimine karşısınız ama redderseniz iş, araştırmaları sizden çok daha gayretle yürütecek birine gidecek ve böylece muhtemelen daha çok yeni kimyasal silah türü ortaya çıkacak. En iyisi mi siz teklifi kabul edin, kimyasal silahlarla ilgili görüşlerinizi kendinize saklayıp hedefe ulaşmak için olabildiğince az şey yapın.

Ancak elbette pozisyonu korumak için yeni kimyasal silahların gelişimini ileriye taşıyacak bazı şeyler yapmak zorunda kalacaksınız ve kötü hissedeceksiniz.  Ama burada faydacılar size şunu söyleyecekler: Esas önemli olan şey daha az ölümcül silah geliştirilmesi, kendinizi özdeşleştirdiğiniz eylemler ve kanaatler değil.

Veya teklif aldığınız yatırım bankasının sermaye artırımı faaliyetleri, nehirleri kirleten bir maden firmasına fon sağlıyor. İşi reddettiğinizde bu faaliyetleri durduramayacağınız gibi, maden şirketinin tahribatına direnmeyi sağlayan hayır kuruluşlarına da yüksek bağışlar yapamayacaksınız. Ne kadar üzücü değil mi? Şimdi yine siz suçlu oldunuz. Değerlerinizle eşleşmeyen bir işi reddettiniz ve etkili diğerkâm olamadınız.

Neden sistemin içinde kalarak daha fazla problem üretip sonra onu “tamir etmeye” çalışmıyorsunuz? Hâlbuki tek yapmanız gereken sonuç odaklı suç ortaklığıydı.

Bu, tanıdık bir mekanizma değil mi?

Küresel ısınmanın sorumluluğunun büyük şirketlerin politikalarından çok, bireysel davranışlara yüklenmesi gibi. Sanki dünyayı kirleten endüstriyel yapılar değil de duşta beş dakikadan fazla kalan insanlar…

Bağışlayacak paranız yoksa böbreğiniz de mi yok!?

Singer’ın “Kıtlık, Bolluk ve Ahlak” başlıklı makalesini okuduktan sonra, Chris Croy isimli bir öğrenci böbreğini bağışlamaya karar veriyor ve bir bağış zinciri oluşturuyor. Bağışı ile ilgili görüşleri ise şöyle:

“Başkalarına yardımcı olmanızı sağlayacak bariz araçlardan biri kendi bedeninizdir. Fazla organlarınızın çoğu (göz, böbrek) başkalarına bağışlanabilir ve bunun sonucunda ikisini birden tutmanıza kıyasla daha iyi bir şey yapılmış olur.”

Servetinin neredeyse tamamını yardım kuruluşlarına ve böbreğini hiç tanımadığı birine bağışlaması ile önde gelen etkili diğerkâmlardan biri olan Zell Kravinsky ise: “Bir insanın hayatını kurtarmamak, istatistiksel olarak öldürmekle eşdeğerdir.” diyor.

Zell, yardım etmeme davranışını bir his veya duygu yoksunluğu olarak görmüyor. Ona göre böbreğinizi bağışlamıyorsunuz, çünkü matematik bilmiyorsunuz. Yani temel sorununuz bilişsel kapasite eksikliği. Çünkü böbrek bağışlamanın sonucunda ölme riski sadece dört binde bir ve siz böbreğinizi bağışlamadığınızda kendi yaşamınıza bir yabancıdan dört bin kat daha çok değer veriyorsunuz demektir.

Zaten etkili diğerkâmlık denkleminde belirleyici olan iki faktör var: kıyas ve hesap.

Hemen her yardım fikrinin bir kıyas zemininde klasik matematik yöntemiyle hesaplandığını görüyoruz. Asıl amaç sayısal olarak en fazla iyiliği yapmak. Bunun için de ‘rasyonel bir hesapla kurtarabildiğin kadar çok hayat kurtar’ fikri sabit. Yapacağım bir bağışla, on kanserli çocuğu mu kurtaracağım yoksa bin sıtmalı çocuğu mu? Burada etkili diğerkâmların cevabı açık: Sayısal olarak hangisi çoksa…

Bunun içine elbette bazı etik problemler giriyor. Bana yakın olan ve kan bağım olan birkaç kişiyi mi seçmeliyim yoksa hayatım boyunca hiç görmeyeceğim, hayatımı ucundan kıyısından etkilemeyecek bin kişiyi mi? Aklınızda böyle bir kıyas varsa, zaten baştan kaybettiniz. Etkili diğerkâmlar asla bunu sorgulamaz. Çok uzakta, adını bile bilmediğiniz bir ülkede farklı bir ırka ve dine ait insanların çektiği acılar, yakınlarımızınkinden daha mı az önemlidir?

En hayırlı hayır kurumları

Bağış yapar mısınız? Peki, bağış yaptığınız kuruluşla ilgili, ne kadar meblağ toplanıyor, kime ne şekilde yardım ediliyor, yardım edilecek kişiler nasıl seçiliyor, buna kim karar veriyor gibi detayları öğrenir misiniz? Yoksa bağış yaptığınız kuruluşun adını, amacını ve ne yaptığını bilmeniz yeterli mi?

Bağış toplama izinleri olduğunu ve denetlendiklerini bilsek de, kuruluşlara gözü kapalı güvenmenin büyük bir sorun olduğu aşikâr. İşte yapılan bağışların akıbetine ilişkin şeffaf ve ulaşılabilir bir sistemin olmaması benim en dikkatimi çeken çatı kuruluş GiveWell’in kurulmasını sağlıyor.

Holden Karnofsky ve Elie Hassenfeld isimli iki genç, yirmili yaşlarının başında harcamak istediklerinden fazlasını kazanıyorlar ve gelirlerinin önemli bir kısmını bağışlamak istiyorlar. Ancak hangi kuruluşa bağış yapacakları konusunda endişeleniyorlar. Çünkü hâlihazırdaki kuruluşların neyi ne kadar maliyetle başardıkları yönünde şeffaf bilgilere erişemiyorlar.

Burada büyük bir açık olduğunu fark ederek, daha sonraki yıllarda bağışçıların epey işine yarayacak olan GiveWell’i kuruyorlar. 2006 yılından bu yana GiveWell, en basit anlamıyla hayır kuruluşlarını değerlendiren ve şeffaflıkları ölçüsünde puanlayan bir sistem.

Ancak yine de siz, detaylı araştırmalar sonucu bir iki hayır kurumuna yüksek oranlarda bağış yapmak yerine; çok sayıda hayır kuruluşuna bağışta bulunan küçük bağışçılarsanız, Singer’ın etkili diğerkâmlar listesine giremediniz. Singer’a göre siz, elinden gelen en fazla iyiliği yapmakla ilgilenmeyen, sadece bağış yapmayı seven kişilersiniz.

Beğen veya beğenme, sistem bu!

Kitabı okurken yapılan onca iyiliği, kurtarılan hayatları görmek gerçekten iyi hissettiriyor. Evet, bu kısmı inkâr etmek mümkün değil. Ancak iyilik fikrinin savunuluş biçiminin dayatmaya dönüştüğü noktada işin rengi değişiyor. Sıradan bir okuyucu olarak, iyilik yapma fikrine ve yardımlaşma fenomenine dair yeni ve ufuk açıcı şeyler duymayı beklerken; karşımda katılaşmış kötü bir sistemin sırtını olanca gücüyle sıvazlayan ve bunu da son derece normal karşılamamızı bekleyen bir hareketle karşılaştım.

Hareketinin bende uyandırdığı his şu oldu: Onların savunduğu şekilde, miktarda ve adanmışlık düzeyinde değilse, yaptığım şey iyilik sayılmıyor. Bağış yapmayı önemseyen ve zorluk olacaksa bile gelirimin bir kısmını bağışa ayıran biri olarak, kendimi bir anda “yalnızca bağış yapmaktan hoşlanan biri” konumunda buldum.

Neye karar vermem gerektiğinin benim yerime hesaplanması, içinde yaşadığımız sistemin iyilik yapmanın en büyük garantörü gibi sunulması ve elimden gelen iyiliğin beğenilmemesi, hatta küçümsenmesi rahatsız edici olmaktan öte, yabancılaştırıcıydı!

Her ne veya kim olursanız olun, ne cüretle dünyadaki gelir adaletsizliğinin çözümünün zenginleri daha da zenginleştirmekle mümkün olduğunu söyleyebilirsiniz?

“Genel olarak yoksulları daha yoksul hale getirmeden zenginleri daha zengin kılmanın kötü sonuçlar doğurduğu kesin değildir. Zenginlerin yoksullara yardım etme imkânını artırmaktadır…”

Zenginleri iyice zenginleştirelim ki fakirlere daha çok bağış yapabilsinler… Akıl alır gibi değil! Uzmanlığım ekonomi değil; ancak yoksulluğu önlemenin daha işlevsel çözümleri olduğunu biliyorum.

Bence sistemi ezeli ve alternatifsiz olarak sunmak kötücüllükten başka bir şey değil! Dünyanın bir yerinde insanlar, yeraltı zenginliklerine rağmen açlık çekiyorsa; bu sadece “yetersiz yardım” meselesi olamaz değil mi? Kaynaklara el konulan, emeği sömürülen, çocukların günde bir doların altında çalıştırıldığı bir gerçeklik varken bunlara dair tek bir söz söylenmemesi inanılmaz garip. Sanki tüm kötülük ve eşitsizlik gökten zembille inmiş!

Singer, zaten öncüsü olduğu iyilik hareketine karşı çok hassas ve eleştirilere karşı ciddi biçimde grandiyöz bir tavır takınıyor. Modern kapitalist ekonominin yıkıcılığı üzerine düşünenlerin, daha iyi bir ekonomik sistem öneremedikleri için olana razı gelmeleri gerektiğini söylüyor. Zaten bu yaklaşım, yoksulluğu ve eşitsizliği üreten sistemi sorgulamak/sorgulatmak yerine, bireyi işlevsiz bir ikiliğin tam ortasında bırakıyor. Üstelik bütünüyle suçlu hissettirerek…

Yararlanılan kaynak: Peter Singer, En Büyük İyilik – Etkili Diğerkâmlık Etik Yaşam Hakkındaki Fikirlerimizi Nasıl Değiştirir?, Koç Üniversitesi Yayınları, Çeviri: Akın Emre Pilgir

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 13 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Naz Yazıcı
Naz Yazıcı
NAZ YAZICI - Psikoloji lisansını 2011 yılında Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde tamamladı. Kamu ve özel sektörde çeşitli alanlarda görev aldı; devlet hastanesinde klinik hizmetler sundu, toplum ruh sağlığı merkezlerinde psikotik bozukluklara yönelik psikososyal destek çalışmaları yürüttü. Sağlık Müdürlükleri bünyesinde idari görevlerde bulundu, Sağlık Bakanlığı projelerinde aktif rol aldı. Bağımlılık, şiddet ve ağır ruhsal hastalıklar uzmanlık alanları arasında yer alıyor. Son yıllarda yetişkinlere yönelik oyun temelli iyi oluş atölyeleri geliştiren Yazıcı, çalışmalarını “OyunbazNaz” çatısı altında sürdürüyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x