Dünyanın acısına kendimizi çok yıpratmadan etkili tanıklık mümkün mü?

Dünyanın dehşetine, savaşlarına kronik olarak maruz kalıyoruz. Bunun bedeli ne? Trajik bilgilerden, görüntülerden kaçınmak mümkün mü? Vicdanımız başımızı çevirmeye el vermiyorsa ne yapmalıyız?

Dünyanın dört bir yanındaki acılar, çaresizlik duygusuyla uzak kalmayı tercih etsek de sosyal medya akışlarımızda aniden karşımıza çıkabiliyor. Kendimizi tamamen soyutlamanın ahlaki başarısızlık olduğunu düşünerek bakmadan geçemediğimiz bu filtrelenmemiş içeriklerin fiziksel ve ruhsal sağlığımız üzerindeki olumsuz etkileri kimi zaman taşıyabileceğimizden daha ağır bir yük oluşturuyor.

Barselona’daki Pompeu Fabra Üniversitesi’nden travma alanında uzman araştırmacı Nena Močnik, Psyche internet sitesinde yayımlanan yazısında, dünyanın dehşetine daha sürdürülebilir bir tanıklığın yollarını anlatıyor.

Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:

“1990’larda Bosna Hersek’te savaş patlak verdiğinde, gazeteler, radyo-televizyon kuruluşları ve yayınevleri neyin belgelenip dünyayla paylaşılacağına karar veriyordu. Şimdi o döneme ait materyallere baktığımda çoğu haberin geniş kitlelere ulaşmadan önce uzman ellerden geçtiğini fark ediyorum.

Araştırmacılar, editörler ve gazeteciler, kurumsal kapı bekçileri rolünü üstlenerek sadece şiddet hakkında neyin ortaya çıkarılacağını değil, nasıl, kime ve ne zaman açıklanacağını da belirlediler. Bu filtreler bazen siyasi güdümlüydü ve sıklıkla yetersizdi. Sunulma biçimine ve yayılma hızına koydukları sınırlar, bilginin işlenmesine, biriktirilmesine ve nihayetinde harekete geçilmesine olanak sağladı.

Akıllı telefonların yaygınlaşması ve yurttaş gazeteciliğinin yükselişiyle birlikte Ortadoğu, Ukrayna ve diğer yerlerde yaşananlar, bu geleneksel kalıbı sarstı ve halkı sansürlenmemiş içerikle daha yakın temasa geçirdi. Eskiden, içerik ağır olsa bile, sınırları vardı: Bilgisayarınızı kapatıp masanızdan ayrıldığınızda, hayatınıza geri dönebilirdiniz. Şimdilerdeyse eve giderken metroda dalgın dalgın telefonuma uzanırken, konser önerisi, tiyatro eleştirisi veya eşimle birbirimize göndermeyi sevdiğimiz sincap videolarından biri gibi önemsiz bir şey aramak için Instagram’ı açtığımda, devam eden bir katliamın kanıtlarıyla veya işkence gören mahkûmların görüntüleriyle karşılaşıyorum. İnsan vahşeti, iki metro durağı arasında, çok az bağlam veya uyarıyla eğlence, reklam ve günlük sohbetle aynı akışa gömülü olarak davetsiz bir şekilde ortaya çıkıyor.

Bu tür bir yakınlık, profesyonel hayatını travma anlatıları ve şiddet olaylarıyla çalışarak geçirmiş benim gibi biri için bile başa çıkılması zor bir durum. Zamanla, bu tür şeylere dolaylı olarak maruz kalmanın duygusal ve fiziksel sağlığa ne kadar zarar verebileceğini gördüm. İkincil ve dolaylı travma üzerine klinik literatür, genel olarak uyku bozukluğu, yorgunluk ve baş ağrısından korku ve sinizme, gergin ilişkilere uzanan bir semptom kümesi üzerinde hemfikirdir. Bununla birlikte, kişinin tepkileri son derece kişisel ve bazen rahatsız edici derecede atipik olabilir. İkincil travmayla ilgili kendi deneyimimde, başkalarının tarif ettiği belirtileri fark ettim: Umutsuzluk, sürekli yorgunluk, hormonal sistemin çöküşü. (…) .

Günümüzde, dünyaya yayılan ham ve korkunç görüntüler, yalnızca travma konusunda profesyonel olarak çalışan bizleri değil, aynı zamanda kendilerini nasıl koruyacaklarını hiç öğrenmemiş olanları da etkiliyor. Sosyal medyada görülenleri sessize almak, takibi bırakmak veya filtrelemek genellikle mümkün olsa da, özenle oluşturulmuş bir akış bile tamamen kontrol edilemiyor. Zorlu konular, başkalarının yeniden paylaştığı içerikler, tavsiye edilenler ve gözden kaçanlar aracılığıyla bir şekilde karşımıza çıkıyor. Dahası, çoğu kişi gözlerini kaçırmaması gerektiğini, bunun bir tür ahlaki başarısızlık olacağını düşünüyor. Her olayı takip etme, kaydetme ve önemsediğini gösterme dürtüsü, izlemeyi zorunlu hale getirebiliyor. (…)

Oysa trajik olaylara tanıklık sadece görmekle ilgili değildir; bilgiyle karşılaşma, onu bilişsel ve duygusal olarak değerlendirme ve ardından nasıl tepki verileceğine karar verme sürecidir. Felsefeci Kelly Oliver’ın 2001 tarihli Witnessing (Tanıklık) adlı eserinde savunduğu gibi, tanıklığın temelinde tepki yatar; bu tepki nihayetinde konuşmayı, yazmayı, bağış yapmayı, örgütlenmeyi veya kişinin gördüklerini dünyadaki yerini etkileyecek şekilde ele almasını içerebilir. Bunu başarabilmek, tanıkların bunalmadan gerekli bilgileri edinebilmeleri ve ardından bu bilgileri anlamlandırmak için zaman ve alana sahip olmalarıyla mümkündür.

İşte sosyal medya bu süreci sekteye uğratıyor. İçeriğin hacmi ve anlık oluşu, bir sonraki olay gelmeden önce tek bir olayı tam olarak özümsemeyi zorlaştırıyor. Psikolog Paul Slovic, insanların aynı anda çok sayıda insanı önemseyecek donanıma sahip olmadığını, bunun doğal olarak kayıtsız olmamızdan değil, bu ölçekte acıyı anlamanın, hatta doğrudan müdahale etmenin anlamlı yollarından yoksun olmamızdan kaynaklandığını vurguluyor. Slovic’in sözleriyle: ‘Ölenlerin sayısı arttıkça, daha az umursuyoruz.’ (…)

Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine (1977) ve Başkalarının Acısına Bakmak (2003) adlı eserlerinde, acı görüntülerine tekrar tekrar maruz kalmanın duyarsızlaşmaya yol açtığı fikrini ele alır. Acı tanıdık hale gelebilir, sonra uzaklaşabilir ve eyleme geçmeyi tetiklemek yerine, ahlaki tepkimizi zayıflatabilir. Sontag’ın nispeten daha yavaş bir medya ortamında gözlemlediği şey, dijital yaşamın belirleyici bir koşulu haline geldi.”

Yazar, krizler işlenebileceklerinden daha hızlı bir şekilde biriktiğinde, geri adım atmanın gerekli bir öz koruma biçimi olabileceğini belirtiyor: “En kolay seçenek, sosyal medyadan tamamen çekilmek olurdu. Kişi, bilgilerin hâlâ filtrelendiği, bağlamlandırıldığı ve mesleki yargıyla hızlandırıldığı haberlere tamamen güvenebilirdi. Ancak çoğumuz için çatışmaların çerçevelendiği ve deneyimlendiği başlıca alanlardan biri haline gelen sosyal medya, güncel gelişmeler ve krizlerle güvenilir bir etkileşim kurabilmek için bir ölçüde kullanmamız gereken temel bir kaynak.

Sürdürülebilir tanıklık

Eğer akıntıdan tamamen kaçınmak mümkün değilse, o zaman soru şu: ‘Bütün bunlara farklı, daha sürdürülebilir şekilde nasıl tanıklık edebiliriz?’ Cevap: Ne ahlaki olarak yeterli hissetmek için her şeye tanıklık etmeye çalışmalıyız ne de çok fazla gelmeye başladığında tamamen dışlamalıyız.

Sürdürülebilir tanıklık, bilişsel ve duygusal sınırlarımız dahilinde anlamlı bir şekilde tutulabilecek, anlaşılabilecek ve hareketlerimize yön verecek olanları alıp, geri kalanının suçluluk duymadan geçip gitmesine izin vermek anlamına gelir. Genişlik yerine derinliği, baskı yerine niyeti seçmekle ilgilidir. (…)

Çevrimiçi etkileşimin önemli bir bölümü ayak uydurmak, tepki vermek ve önemsediğimizi göstermek için olabildiğince çok şey tüketme baskısından kaynaklanıyor. Ancak bu tür baskı altında üretilen tepkiler genellikle yüzeysel ve odaksız oluyor: Hareketsizliğin verdiği rahatsızlığı hafifletebilirler, ancak ille de daha büyük bir anlayışa veya anlamlı bir etkileşime yol açmazlar. (…)

Tepki verme baskısı, travmatik materyallerle yakından çalışan birçok kişi gibi beni de tüketen şeylerden biriydi. Ardından, bu materyallerle daha sürdürülebilir yollarla nasıl başa çıkacağımızı öğrendik. Birileri sürdürülebilir tanıklık uygulamaları geliştirmeye çalışırken, zorlu materyallerle uzun süredir çalışan akademisyenlerin, gazetecilerin ve diğer profesyonellerin stratejilerinden yararlanabiliriz. Mesela tüm çatışmaları takip etmek yerine tek bir çatışmayı yakından izlemeye karar vermek; sonsuz sayıda kaynak yerine az sayıda güvenilir kaynağı takip etmeyi seçmek, zaman içinde etkileşim için net sınırlar belirlemek ve uzak kalmayı bir tür ahlaki başarısızlık olarak yorumlamamak, bu stratejilere örnek olabilir. Sürdürülebilir tanıklık, bazen de, hâlihazırda duygusal açıdan gergin hissettiğinizde her şeyi apaçık gösteren materyallere bakma veya bunları yeniden paylaşma dürtüsüne direnmek anlamına gelebilir.

Bu tür kontrollü ve filtrelenmiş katılım, daha derin ve anlamlı bir etkileşimin yolunu açabilir. Dikkat sayısız krize dağılmadığında, tepkiden anlayışa ve anlayıştan sürdürülebilir yanıt biçimlerine geçmek daha mümkün olur. Şu soruyla başlanabilir: Anlamlı olarak nasıl bir katkıda bulunabilirim ve çabalarım nerede somut bir biçim alabilir? Eğitim veya sivil toplum gibi alanlarda çalışanlarımız için cevap günlük işlerimizin içinde yatıyor. Diğerleri için ise bu, izin günlerinde gönüllü olmak, değerleriyle örtüşen belirli bir siyasi girişimi desteklemek veya ihtiyaç duyulan yerlerde başka şekillerde bulunmak şeklinde olabilir. Bu somut eylemler, çevrimiçi tepkilerden çok daha kalıcı bir katkı duygusu sağlayacaktır. (…)”

Bu yazı ilk kez 13 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Nena Močnik’in Psyche internet sitesinde yayımlanan “Don’t turn away from tragedy, but do witness intentionally” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://psyche.co/ideas/dont-turn-away-from-tragedy-but-do-witness-intentionally

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Dünyanın acısına kendimizi çok yıpratmadan etkili tanıklık mümkün mü?

Dünyanın dehşetine, savaşlarına kronik olarak maruz kalıyoruz. Bunun bedeli ne? Trajik bilgilerden, görüntülerden kaçınmak mümkün mü? Vicdanımız başımızı çevirmeye el vermiyorsa ne yapmalıyız?

Dünyanın dört bir yanındaki acılar, çaresizlik duygusuyla uzak kalmayı tercih etsek de sosyal medya akışlarımızda aniden karşımıza çıkabiliyor. Kendimizi tamamen soyutlamanın ahlaki başarısızlık olduğunu düşünerek bakmadan geçemediğimiz bu filtrelenmemiş içeriklerin fiziksel ve ruhsal sağlığımız üzerindeki olumsuz etkileri kimi zaman taşıyabileceğimizden daha ağır bir yük oluşturuyor.

Barselona’daki Pompeu Fabra Üniversitesi’nden travma alanında uzman araştırmacı Nena Močnik, Psyche internet sitesinde yayımlanan yazısında, dünyanın dehşetine daha sürdürülebilir bir tanıklığın yollarını anlatıyor.

Yazının bazı bölümlerini aktarıyoruz:

“1990’larda Bosna Hersek’te savaş patlak verdiğinde, gazeteler, radyo-televizyon kuruluşları ve yayınevleri neyin belgelenip dünyayla paylaşılacağına karar veriyordu. Şimdi o döneme ait materyallere baktığımda çoğu haberin geniş kitlelere ulaşmadan önce uzman ellerden geçtiğini fark ediyorum.

Araştırmacılar, editörler ve gazeteciler, kurumsal kapı bekçileri rolünü üstlenerek sadece şiddet hakkında neyin ortaya çıkarılacağını değil, nasıl, kime ve ne zaman açıklanacağını da belirlediler. Bu filtreler bazen siyasi güdümlüydü ve sıklıkla yetersizdi. Sunulma biçimine ve yayılma hızına koydukları sınırlar, bilginin işlenmesine, biriktirilmesine ve nihayetinde harekete geçilmesine olanak sağladı.

Akıllı telefonların yaygınlaşması ve yurttaş gazeteciliğinin yükselişiyle birlikte Ortadoğu, Ukrayna ve diğer yerlerde yaşananlar, bu geleneksel kalıbı sarstı ve halkı sansürlenmemiş içerikle daha yakın temasa geçirdi. Eskiden, içerik ağır olsa bile, sınırları vardı: Bilgisayarınızı kapatıp masanızdan ayrıldığınızda, hayatınıza geri dönebilirdiniz. Şimdilerdeyse eve giderken metroda dalgın dalgın telefonuma uzanırken, konser önerisi, tiyatro eleştirisi veya eşimle birbirimize göndermeyi sevdiğimiz sincap videolarından biri gibi önemsiz bir şey aramak için Instagram’ı açtığımda, devam eden bir katliamın kanıtlarıyla veya işkence gören mahkûmların görüntüleriyle karşılaşıyorum. İnsan vahşeti, iki metro durağı arasında, çok az bağlam veya uyarıyla eğlence, reklam ve günlük sohbetle aynı akışa gömülü olarak davetsiz bir şekilde ortaya çıkıyor.

Bu tür bir yakınlık, profesyonel hayatını travma anlatıları ve şiddet olaylarıyla çalışarak geçirmiş benim gibi biri için bile başa çıkılması zor bir durum. Zamanla, bu tür şeylere dolaylı olarak maruz kalmanın duygusal ve fiziksel sağlığa ne kadar zarar verebileceğini gördüm. İkincil ve dolaylı travma üzerine klinik literatür, genel olarak uyku bozukluğu, yorgunluk ve baş ağrısından korku ve sinizme, gergin ilişkilere uzanan bir semptom kümesi üzerinde hemfikirdir. Bununla birlikte, kişinin tepkileri son derece kişisel ve bazen rahatsız edici derecede atipik olabilir. İkincil travmayla ilgili kendi deneyimimde, başkalarının tarif ettiği belirtileri fark ettim: Umutsuzluk, sürekli yorgunluk, hormonal sistemin çöküşü. (…) .

Günümüzde, dünyaya yayılan ham ve korkunç görüntüler, yalnızca travma konusunda profesyonel olarak çalışan bizleri değil, aynı zamanda kendilerini nasıl koruyacaklarını hiç öğrenmemiş olanları da etkiliyor. Sosyal medyada görülenleri sessize almak, takibi bırakmak veya filtrelemek genellikle mümkün olsa da, özenle oluşturulmuş bir akış bile tamamen kontrol edilemiyor. Zorlu konular, başkalarının yeniden paylaştığı içerikler, tavsiye edilenler ve gözden kaçanlar aracılığıyla bir şekilde karşımıza çıkıyor. Dahası, çoğu kişi gözlerini kaçırmaması gerektiğini, bunun bir tür ahlaki başarısızlık olacağını düşünüyor. Her olayı takip etme, kaydetme ve önemsediğini gösterme dürtüsü, izlemeyi zorunlu hale getirebiliyor. (…)

Oysa trajik olaylara tanıklık sadece görmekle ilgili değildir; bilgiyle karşılaşma, onu bilişsel ve duygusal olarak değerlendirme ve ardından nasıl tepki verileceğine karar verme sürecidir. Felsefeci Kelly Oliver’ın 2001 tarihli Witnessing (Tanıklık) adlı eserinde savunduğu gibi, tanıklığın temelinde tepki yatar; bu tepki nihayetinde konuşmayı, yazmayı, bağış yapmayı, örgütlenmeyi veya kişinin gördüklerini dünyadaki yerini etkileyecek şekilde ele almasını içerebilir. Bunu başarabilmek, tanıkların bunalmadan gerekli bilgileri edinebilmeleri ve ardından bu bilgileri anlamlandırmak için zaman ve alana sahip olmalarıyla mümkündür.

İşte sosyal medya bu süreci sekteye uğratıyor. İçeriğin hacmi ve anlık oluşu, bir sonraki olay gelmeden önce tek bir olayı tam olarak özümsemeyi zorlaştırıyor. Psikolog Paul Slovic, insanların aynı anda çok sayıda insanı önemseyecek donanıma sahip olmadığını, bunun doğal olarak kayıtsız olmamızdan değil, bu ölçekte acıyı anlamanın, hatta doğrudan müdahale etmenin anlamlı yollarından yoksun olmamızdan kaynaklandığını vurguluyor. Slovic’in sözleriyle: ‘Ölenlerin sayısı arttıkça, daha az umursuyoruz.’ (…)

Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine (1977) ve Başkalarının Acısına Bakmak (2003) adlı eserlerinde, acı görüntülerine tekrar tekrar maruz kalmanın duyarsızlaşmaya yol açtığı fikrini ele alır. Acı tanıdık hale gelebilir, sonra uzaklaşabilir ve eyleme geçmeyi tetiklemek yerine, ahlaki tepkimizi zayıflatabilir. Sontag’ın nispeten daha yavaş bir medya ortamında gözlemlediği şey, dijital yaşamın belirleyici bir koşulu haline geldi.”

Yazar, krizler işlenebileceklerinden daha hızlı bir şekilde biriktiğinde, geri adım atmanın gerekli bir öz koruma biçimi olabileceğini belirtiyor: “En kolay seçenek, sosyal medyadan tamamen çekilmek olurdu. Kişi, bilgilerin hâlâ filtrelendiği, bağlamlandırıldığı ve mesleki yargıyla hızlandırıldığı haberlere tamamen güvenebilirdi. Ancak çoğumuz için çatışmaların çerçevelendiği ve deneyimlendiği başlıca alanlardan biri haline gelen sosyal medya, güncel gelişmeler ve krizlerle güvenilir bir etkileşim kurabilmek için bir ölçüde kullanmamız gereken temel bir kaynak.

Sürdürülebilir tanıklık

Eğer akıntıdan tamamen kaçınmak mümkün değilse, o zaman soru şu: ‘Bütün bunlara farklı, daha sürdürülebilir şekilde nasıl tanıklık edebiliriz?’ Cevap: Ne ahlaki olarak yeterli hissetmek için her şeye tanıklık etmeye çalışmalıyız ne de çok fazla gelmeye başladığında tamamen dışlamalıyız.

Sürdürülebilir tanıklık, bilişsel ve duygusal sınırlarımız dahilinde anlamlı bir şekilde tutulabilecek, anlaşılabilecek ve hareketlerimize yön verecek olanları alıp, geri kalanının suçluluk duymadan geçip gitmesine izin vermek anlamına gelir. Genişlik yerine derinliği, baskı yerine niyeti seçmekle ilgilidir. (…)

Çevrimiçi etkileşimin önemli bir bölümü ayak uydurmak, tepki vermek ve önemsediğimizi göstermek için olabildiğince çok şey tüketme baskısından kaynaklanıyor. Ancak bu tür baskı altında üretilen tepkiler genellikle yüzeysel ve odaksız oluyor: Hareketsizliğin verdiği rahatsızlığı hafifletebilirler, ancak ille de daha büyük bir anlayışa veya anlamlı bir etkileşime yol açmazlar. (…)

Tepki verme baskısı, travmatik materyallerle yakından çalışan birçok kişi gibi beni de tüketen şeylerden biriydi. Ardından, bu materyallerle daha sürdürülebilir yollarla nasıl başa çıkacağımızı öğrendik. Birileri sürdürülebilir tanıklık uygulamaları geliştirmeye çalışırken, zorlu materyallerle uzun süredir çalışan akademisyenlerin, gazetecilerin ve diğer profesyonellerin stratejilerinden yararlanabiliriz. Mesela tüm çatışmaları takip etmek yerine tek bir çatışmayı yakından izlemeye karar vermek; sonsuz sayıda kaynak yerine az sayıda güvenilir kaynağı takip etmeyi seçmek, zaman içinde etkileşim için net sınırlar belirlemek ve uzak kalmayı bir tür ahlaki başarısızlık olarak yorumlamamak, bu stratejilere örnek olabilir. Sürdürülebilir tanıklık, bazen de, hâlihazırda duygusal açıdan gergin hissettiğinizde her şeyi apaçık gösteren materyallere bakma veya bunları yeniden paylaşma dürtüsüne direnmek anlamına gelebilir.

Bu tür kontrollü ve filtrelenmiş katılım, daha derin ve anlamlı bir etkileşimin yolunu açabilir. Dikkat sayısız krize dağılmadığında, tepkiden anlayışa ve anlayıştan sürdürülebilir yanıt biçimlerine geçmek daha mümkün olur. Şu soruyla başlanabilir: Anlamlı olarak nasıl bir katkıda bulunabilirim ve çabalarım nerede somut bir biçim alabilir? Eğitim veya sivil toplum gibi alanlarda çalışanlarımız için cevap günlük işlerimizin içinde yatıyor. Diğerleri için ise bu, izin günlerinde gönüllü olmak, değerleriyle örtüşen belirli bir siyasi girişimi desteklemek veya ihtiyaç duyulan yerlerde başka şekillerde bulunmak şeklinde olabilir. Bu somut eylemler, çevrimiçi tepkilerden çok daha kalıcı bir katkı duygusu sağlayacaktır. (…)”

Bu yazı ilk kez 13 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.

Nena Močnik’in Psyche internet sitesinde yayımlanan “Don’t turn away from tragedy, but do witness intentionally” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://psyche.co/ideas/dont-turn-away-from-tragedy-but-do-witness-intentionally

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x