Almanya yeniden silahlanıyor: Avrupa’da güç dengeleri nasıl değişecek?

Almanya, devasa savunma bütçesiyle Avrupa’nın askerî dengelerini değiştiriyor. Peki, Berlin’in yeniden silahlanma hamlesi, kıtayı daha güvenli mi kılacak; yoksa Avrupa içinde yeni bir güç ve savunma sanayisi rekabeti mi başlatacak?

Avrupa güvenlik mimarisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana eşine rastlanmamış bir yapısal dönüşümün eşiğinde. Almanya’nın on yıllardır süregelen pasifist dış politikasını ve salt ekonomik güce dayalı yaklaşımını terk ederek askerî harcamalarında tarihi bir sıçrama yapması, kıtanın jeopolitiğini yeniden şekillendiriyor. Amerika’nın Avrupa’ya sağladığı güvenlik şemsiyesine ilişkin belirsizlikler ve Rusya’nın yarattığı tehditler, Almanya’yı kıtanın savunmasında öne çıkan bir aktör haline getiriyor. Avrupa’nın kendi sınırlarını savunabilmesi için askerî bakımdan güçlü bir Almanya’ya ihtiyaç duyduğu düşünülüyor; fakat aynı müttefikler, kıtanın savunma sanayisini ve stratejik özerkliğini domine edecek ekonomik bir devden de çekiniyorlar.

Financial Times internet sitesinde yayımlanan ve sitenin Berlin bürosu şefi Anne-Sylvaine Chassany ve Paris bürosu şefi Leila Abboud tarafından kaleme alınan yazı, Almanya’nın tarihi yeniden silahlanma hamlesinin Avrupa’nın güç dengesini ve savunma sanayisini temelden sarsan ekonomik bir hesaplaşmaya dönüştüğünü inceliyor. Yazı, Paris ve Berlin arasındaki krizin milyarlarca avroluk devasa bütçenin hangi ülkenin sanayisine akacağı ve Amerikan savunma sistemlerine bağımlılığın kalıcı hâle gelip gelmeyeceği gibi endüstriyel kaygılara dayandığına dikkat çekiyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Şansölye Friedrich Merz‘in başlattığı tarihi harcama artışıyla birlikte Almanya’nın savunma bütçesinin bu on yılın sonuna kadar İngiltere ve Fransa’nın toplam bütçesine ulaşması bekleniyor. Bu olağanüstü durum şimdiden Avrupa içindeki askerî ve siyasi güç dengesini değiştirmeye başladı. Şansölye Merz, bu silahlanma hamlesini Rusya’nın oluşturduğu somut tehdide, Amerika’nın Trump yönetiminde Avrupa’ya olan sarsılan bağlılığına ve Almanya’nın modern bir Batı demokrasisi olarak kendi siyasi gelişimine bir yanıt şeklinde nitelendirdi. Atılan bu güçlü adım, Avrupa genelinde büyük ölçüde gerekli, acil ve oldukça geç kalınmış bir strateji olarak görülüyor.

Fakat rekor harcama planları, özellikle Fransa ve Polonya’da ciddi bir diplomatik huzursuzluk yaratıyor. Bu derin tedirginliğin temel nedeni, İkinci Dünya Savaşı’ndan seksen yıl sonra Alman askerî gücünün yeniden Avrupa’nın merkezine yerleşmesinden ziyade, kıtanın savunma sanayisi için doğuracağı somut, ekonomik ve pratik sonuçlar olarak karşımıza çıkıyor. Paris’teki yetkililerin endişelerinin temelinde 20. yüzyılın büyük güç oyunlarından çok, Berlin’in elinde bulundurduğu ekonomik güce dair 21. yüzyıla özgü ekonomik hesaplar yatıyor.

Almanya’nın harcamalarındaki bu olağanüstü hızlı artış, savaş uçakları ile hava savunma sistemleri gibi kritik teknoloji alanlarında Amerika’ya olan mevcut bağımlılığı uzatarak kilit tedarik tercihlerini on yıllar boyunca sabitleme riski taşıyor. Aynı zamanda, kıtadaki Avrupalı komşularına bu pastadan bir pay garanti etmeden doğrudan Alman sanayisine büyük bir ivme kazandırarak rekabet ortamını sarsıyor.

Avrupa Birliği ülkelerinin birçoğunun ciddi bütçe kısıtlamaları yaşadığı bir dönemde, azalan Amerika varlığının bırakacağı stratejik güvenlik boşluklarını doldurmak büyük ölçüde Berlin’in omuzlarına düşecek. Şansölye Merz, Alman Silahlı Kuvvetleri’ni (Bundeswehr) yeniden kıtanın en büyük ve en donanımlı konvansiyonel ordusu yapma taahhüdünde bulunarak bu tarihi zorluğun üstesinden gelme sözü verdi.

Savunma sektörüne neredeyse sınırsız bir harcama alanı yaratmak için geçen yıl katı anayasal borç frenini esneten Berlin yönetimi, 2026 ile 2030 yılları arasında askeriye için toplam 779 milyar euro ayırmayı planlıyor. Bu devasa bütçe, önceki beş yıllık dönemin iki katından daha fazlasını ifade ediyor. Bu on yılın sonuna gelindiğinde Almanya, yıllık bütçesini neredeyse 190 milyar euro seviyesine çıkararak NATO’nun GSYİH’nin yüzde 3,5’ini savunmaya harcama hedefini de açık ara aşmayı planlıyor.

Fransa ve Polonya’nın çekinceleri

Savunma ve güvenlik mimarisi konusunda Paris ile yaşanacak derin bir ayrılık, uzun zamandır AB’nin merkezindeki karşılıklı işbirliği üzerine inşa edilen köklü Fransa-Almanya ilişkilerini temelden sarsma potansiyeline sahip. Eski Fransa cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın danışmanı Jacques Attali, Fransa ve Almanya arasında Alman tahakkümü meselesinin her zaman konuşulmayan fakat derinden hissedilen bir gerçek olduğunu dile getiriyor.

Fransa’da şu anda iktidarda olan siyasi elitlerin çok azı Almanya’nın askerî anlamda yeniden doğrudan bir tehlike oluşturabileceğine ihtimal veriyor. Yine de küresel jeopolitik manzara böylesine hızlı değişirken Paris yönetimi, Berlin’e hedeflerini mutlaka ortak bir Avrupa çerçevesine oturtması için yoğun baskı yapıyor. Almanya’nın NATO içinde daha etkin bir rol üstlenmesi beklenirken, aynı zamanda tüm bu silahlanma hamlesinin hiçbir ulusun tahakküm kurmayacağı vaadi üzerine inşa edilen Avrupa entegrasyon sürecini tehlikeye atmayacağı konusunda ortaklarına net bir güvence vermesi isteniyor.

Üstelik iki ülke NATO ittifakını ve askerî gücü oldukça farklı algılıyor. Almanya, anayasası gereği meclis onayı ve uluslararası geçerli bir yetki olmadan yurt dışına silahlı birlik gönderemiyor ve topraklarında Amerikan nükleer silahlarına ev sahipliği yapıyor. Buna karşılık sık sık tek taraflı olarak asker konuşlandırabilen Fransa, bağımsız nükleer caydırıcılığıyla öne çıkan ve daha esnek hareket edebilen bir yapıda öne çıkıyor.

Yüzyıllar boyunca tarihi olarak hem Almanya’dan hem de Rusya’dan büyük çekinceleri olan Polonya‘da da siyasetçiler uyarılarda bulunuyorlar. Sağcı Hukuk ve Adalet partisinden eski başbakan Mateusz Morawiecki, barışçıl ilkelere artık körü körüne bağlı olmayan bir Almanya’nın ileride sömürgeci ve emperyal bir Rusya ile yakın işbirliğine geri dönüp dönmeyeceğini sorguluyor.

Merkez sağ Sivil Koalisyon’dan Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski ise, Almanya AB ve NATO üyesi olarak kaldığı sürece Alman ordusundan korkmak yerine Almanya’nın silahlanma konusundaki geçmişteki isteksizliğinden daha çok korktuğunu ifade ediyor. Polonya’nın Berlin Büyükelçisi Jan Tombiński, Almanya’nın bu büyük harcama çılgınlığının genel caydırıcılığı zayıflatmak yerine en acil tehdit olan Rusya’ya karşı Doğu cephesini güçlendirmesi gerektiğini belirtiyor. Büyükelçi, geçmişteki yıkıcı savaşların esiri olunmaması gerektiğini ve asıl odaklanılması gereken noktanın bu bütçeyle müttefiklerin ortaklaşa neler yapabileceği olduğunu savunuyor.

Askerî-sanayi kompleksi

Paris’teki yetkililerin asıl endişe kaynağını Almanya’nın devasa sanayi gücü ile Amerika’ya ve Avrupalı olmayan diğer uzak tedarikçilere olan bağımlılığı oluşturuyor. Fransız devlet görevlileri ve uzmanlar, Berlin’in Avrupa’dan tedariki önceleme sözlerine rağmen savunma sektörünü tamamen ulusal bir yaklaşımla inşa ettiğini ve Amerikan sistemlerine milyarlarca dolarlık siparişler verdiğini hatırlatıyor.

Fransa’nın sık sık dile getirdiği Avrupa egemenliği ve stratejik özerklik çağrıları, Berlin’de sadece Fransız savunma sanayisini pazarlama çabası olarak görülüp şüpheyle karşılanıyor. Fransız yetkililer bağımsız nükleer silahlara ve BM Güvenlik Konseyi‘ndeki daimi üyeliklerine güvenerek Avrupa’daki lider askerî güç konumlarını asla kaybetmeyeceklerini düşünüyorlar. Fakat böylesi benzeri görülmemiş bir para akışının Alman silah şirketlerinin hacmini öngörülemez boyutlarda büyüterek Avrupa savunma sanayisinin çehresini tamamen değiştireceği açıkça tahmin ediliyor. İngiltere ve Fransa gibi maliyetli bir nükleer caydırıcı gücü ayakta tutma zorunluluğu bulunmayan Almanya, mevcut tüm kaynaklarını doğrudan konvansiyonel silahlanmaya ve askerî teknolojiye yönlendirme şansı buluyor.

Bunlara ek olarak Almanya, AB’nin ortak girişimine rakip olacak bir projeyle kendi bağımsız askerî uydularını fırlatmak için de 35 milyar euro bütçe harcamayı planlıyor. Fransa’da kıtanın ana savunma sanayisi merkezi olma statüsünü kalıcı olarak Almanya’ya kaptırma korkusu yaşanıyor.

Berlin’de güvenlik çevrelerinde hükümetin benimsediği mevcut savunma politikasına dönük yoğun eleştiriler de eksik olmuyor. Çoğu güvenlik uzmanı F-35 savaş uçakları ve Patriot sistemleri gibi son teknoloji sistemlerde Washington’a olan yoğun askerî bağımlılığın hızla azaltılması gerektiğini savunuyor. Eski Savunma Bakanı danışmanlarından Nico Lange, Almanya’nın en büyük parayı harcayan ülke sıfatıyla bütçeyi daha Avrupalı bir entegrasyon yaklaşımıyla kullanması gerektiğini ancak bunun zorunlu olarak her zaman Fransız ekipmanı almak anlamına gelmediğini vurguluyor.

Ayrıca Alman tank ve mühimmat üreticisi Rheinmetall’in kıta çapında aşırı büyümesinin diğer Avrupalı şirketlerin varlığını tehdit edebileceği ve bunun Berlin’e yönelik komşu öfkesini körükleyebileceğine dair eleştiriler yapılıyor. Tüm bu iç ve dış ihtilaflara rağmen Baltık ve İskandinav ülkeleri Almanya’nın bu askerî atılımına diplomatik destek veriyorlar.

Almanya’nın yeniden silahlanma serüveni

Almanya’nın savunma alanındaki bu dönüşümü, savaş sonrası dönemde benimsenen ve tamamen sivil, barışçıl bir güç olmaya dayanan ulusal kimliğin büyük ölçüde evrim geçirdiğini gösteriyor. Soğuk Savaş yıllarında, yeniden kurulduğu dönemde Batı Avrupa’nın en büyük kara gücü olan Alman ordusu hiçbir zaman özerk biçimde sınır ötesi operasyon yapacak bir savaş gücü olarak tasarlanmadı. Bütçenin kontrolü ve yüklü askerî alım kararları her zaman Federal Meclis’in sıkı denetiminden ve veto süzgecinden geçiyor.

Geçmiş yıllarda yaşanan geniş katılımlı nükleer karşıtı halk hareketleri ve Soğuk Savaş sonrasındaki bütçe kesintileri Alman askerî kapasitesini uzun süre baskıladı. Günümüzde yapılan anketler, Alman halkının büyük bir kısmının ordunun modernizasyonunu ve bütçe artışını desteklediğini fakat aktif çatışmalarda öncü bir askerî rol üstlenilmesine hâlâ oldukça mesafeli yaklaştığını ortaya koyuyor.

Fransa tarafında ise akılları en çok kurcalayan ana sorun, Almanya’nın onaylanan bu büyük bütçeye rağmen askerî operasyonlar açısından sahada gerçekte ne kadar hazır ve istekli olabileceği. Berlin’in ordusunu gerçekten ateşe atma iradesinden yoksun olduğuna dair Fransız generalleri arasında köklü bir inanç mevcut. Fransız askerî yetkilileri, gerçekten caydırıcı ve sahada güçlü bir ordu olabilmek için yeri geldiğinde ağır insani bedeller ödemeyi ve ağır bedelleri göze almak gerektiğini, Almanya’nın tarihi pasifizm kültürüyle bunun pek olası görünmediğini sıkça dile getiriyorlar. Onlara göre Alman ordusu hiçbir zaman Fransız ordusunun yerini alacak bir vizyona ulaşamayacak, sadece mevcut Fransız gücünü destekleyen ve lojistik sağlayan bir güç konumunda kalacak.

Berlin içindeki analistler ise savunma bakanlığının yapısının ve oldukça hantal askerî bürokrasinin aynı kaldığını, sadece vadedilen yüksek bütçenin geçici bir heyecan yarattığını belirtiyor. Yapısal sorunlar temelden çözülmedikçe bütçe artışının tek başına caydırıcılık getirmeyeceği yoğun şekilde tartışılıyor. Verilere göre gelecekteki on milyarlarca euroluk harcamaların çok büyük bir kısmı mevcut eski askerî kapasiteleri ve köhnemiş altyapıyı zar zor sürdürmeye ayrılırken, yeni nesil savunma teknolojilerine, yazılımlara ve yenilikçi araştırma geliştirmeye ayrılan bütçe payı oldukça yetersiz seviyelerde kalıyor.

Berlin ile Paris arasındaki asıl derin anlaşmazlık silahlanma hedeflerinin ötesinde finansman modellerinde yaşanıyor. Fransa, modern savaşın en temel unsurları olan uydu ağları, siber istihbarat ve derin saldırı yeteneklerini hızla geliştirmek amacıyla AB düzeyinde geniş çaplı bir ortak borçlanma fonunu hararetle savunuyor. Alman siyasetçiler ise, Paris’in sırf Berlin’i bu maliyetli ortak borçlanma planına ikna etmek amacıyla Avrupa içinde Alman hegemonyası korkularını medya aracılığıyla kasten canlı tuttuğundan ciddi şekilde şüpheleniyor.

Şansölye Merz, ortak borçlanma yükünün mali disipline önem veren Alman seçmeninde büyük bir tepki çekeceğini ve sonuçta aşırı sağcı partilere güç kazandıracağını öne sürerek Macron’un bu önerisini reddediyor. Fakat buna karşılık, Alman akademik çevrelerinde Avrupa’nın ortak askerî kapasitesinin ağır finansal yükünün tek bir zengin ülke tarafından sırtlanamayacağı ve rekabetçi ortak alımları teşvik etmek için AB fonlarının kullanılmasının er ya da geç kaçınılmaz olduğu görüşü destek bulmaya devam ediyor.”

Bu yazı ilk kez 13 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Anne-Sylvaine Chassany ve Leila Abboud’un Financial Times internet sitesinde yayımlanan “Germany re-arms: what does it mean for Europe?” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Mert Söyler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.ft.com/content/4b7c00f6-7b32-416b-a06d-485473068058

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Almanya yeniden silahlanıyor: Avrupa’da güç dengeleri nasıl değişecek?

Almanya, devasa savunma bütçesiyle Avrupa’nın askerî dengelerini değiştiriyor. Peki, Berlin’in yeniden silahlanma hamlesi, kıtayı daha güvenli mi kılacak; yoksa Avrupa içinde yeni bir güç ve savunma sanayisi rekabeti mi başlatacak?

Avrupa güvenlik mimarisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana eşine rastlanmamış bir yapısal dönüşümün eşiğinde. Almanya’nın on yıllardır süregelen pasifist dış politikasını ve salt ekonomik güce dayalı yaklaşımını terk ederek askerî harcamalarında tarihi bir sıçrama yapması, kıtanın jeopolitiğini yeniden şekillendiriyor. Amerika’nın Avrupa’ya sağladığı güvenlik şemsiyesine ilişkin belirsizlikler ve Rusya’nın yarattığı tehditler, Almanya’yı kıtanın savunmasında öne çıkan bir aktör haline getiriyor. Avrupa’nın kendi sınırlarını savunabilmesi için askerî bakımdan güçlü bir Almanya’ya ihtiyaç duyduğu düşünülüyor; fakat aynı müttefikler, kıtanın savunma sanayisini ve stratejik özerkliğini domine edecek ekonomik bir devden de çekiniyorlar.

Financial Times internet sitesinde yayımlanan ve sitenin Berlin bürosu şefi Anne-Sylvaine Chassany ve Paris bürosu şefi Leila Abboud tarafından kaleme alınan yazı, Almanya’nın tarihi yeniden silahlanma hamlesinin Avrupa’nın güç dengesini ve savunma sanayisini temelden sarsan ekonomik bir hesaplaşmaya dönüştüğünü inceliyor. Yazı, Paris ve Berlin arasındaki krizin milyarlarca avroluk devasa bütçenin hangi ülkenin sanayisine akacağı ve Amerikan savunma sistemlerine bağımlılığın kalıcı hâle gelip gelmeyeceği gibi endüstriyel kaygılara dayandığına dikkat çekiyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Şansölye Friedrich Merz‘in başlattığı tarihi harcama artışıyla birlikte Almanya’nın savunma bütçesinin bu on yılın sonuna kadar İngiltere ve Fransa’nın toplam bütçesine ulaşması bekleniyor. Bu olağanüstü durum şimdiden Avrupa içindeki askerî ve siyasi güç dengesini değiştirmeye başladı. Şansölye Merz, bu silahlanma hamlesini Rusya’nın oluşturduğu somut tehdide, Amerika’nın Trump yönetiminde Avrupa’ya olan sarsılan bağlılığına ve Almanya’nın modern bir Batı demokrasisi olarak kendi siyasi gelişimine bir yanıt şeklinde nitelendirdi. Atılan bu güçlü adım, Avrupa genelinde büyük ölçüde gerekli, acil ve oldukça geç kalınmış bir strateji olarak görülüyor.

Fakat rekor harcama planları, özellikle Fransa ve Polonya’da ciddi bir diplomatik huzursuzluk yaratıyor. Bu derin tedirginliğin temel nedeni, İkinci Dünya Savaşı’ndan seksen yıl sonra Alman askerî gücünün yeniden Avrupa’nın merkezine yerleşmesinden ziyade, kıtanın savunma sanayisi için doğuracağı somut, ekonomik ve pratik sonuçlar olarak karşımıza çıkıyor. Paris’teki yetkililerin endişelerinin temelinde 20. yüzyılın büyük güç oyunlarından çok, Berlin’in elinde bulundurduğu ekonomik güce dair 21. yüzyıla özgü ekonomik hesaplar yatıyor.

Almanya’nın harcamalarındaki bu olağanüstü hızlı artış, savaş uçakları ile hava savunma sistemleri gibi kritik teknoloji alanlarında Amerika’ya olan mevcut bağımlılığı uzatarak kilit tedarik tercihlerini on yıllar boyunca sabitleme riski taşıyor. Aynı zamanda, kıtadaki Avrupalı komşularına bu pastadan bir pay garanti etmeden doğrudan Alman sanayisine büyük bir ivme kazandırarak rekabet ortamını sarsıyor.

Avrupa Birliği ülkelerinin birçoğunun ciddi bütçe kısıtlamaları yaşadığı bir dönemde, azalan Amerika varlığının bırakacağı stratejik güvenlik boşluklarını doldurmak büyük ölçüde Berlin’in omuzlarına düşecek. Şansölye Merz, Alman Silahlı Kuvvetleri’ni (Bundeswehr) yeniden kıtanın en büyük ve en donanımlı konvansiyonel ordusu yapma taahhüdünde bulunarak bu tarihi zorluğun üstesinden gelme sözü verdi.

Savunma sektörüne neredeyse sınırsız bir harcama alanı yaratmak için geçen yıl katı anayasal borç frenini esneten Berlin yönetimi, 2026 ile 2030 yılları arasında askeriye için toplam 779 milyar euro ayırmayı planlıyor. Bu devasa bütçe, önceki beş yıllık dönemin iki katından daha fazlasını ifade ediyor. Bu on yılın sonuna gelindiğinde Almanya, yıllık bütçesini neredeyse 190 milyar euro seviyesine çıkararak NATO’nun GSYİH’nin yüzde 3,5’ini savunmaya harcama hedefini de açık ara aşmayı planlıyor.

Fransa ve Polonya’nın çekinceleri

Savunma ve güvenlik mimarisi konusunda Paris ile yaşanacak derin bir ayrılık, uzun zamandır AB’nin merkezindeki karşılıklı işbirliği üzerine inşa edilen köklü Fransa-Almanya ilişkilerini temelden sarsma potansiyeline sahip. Eski Fransa cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın danışmanı Jacques Attali, Fransa ve Almanya arasında Alman tahakkümü meselesinin her zaman konuşulmayan fakat derinden hissedilen bir gerçek olduğunu dile getiriyor.

Fransa’da şu anda iktidarda olan siyasi elitlerin çok azı Almanya’nın askerî anlamda yeniden doğrudan bir tehlike oluşturabileceğine ihtimal veriyor. Yine de küresel jeopolitik manzara böylesine hızlı değişirken Paris yönetimi, Berlin’e hedeflerini mutlaka ortak bir Avrupa çerçevesine oturtması için yoğun baskı yapıyor. Almanya’nın NATO içinde daha etkin bir rol üstlenmesi beklenirken, aynı zamanda tüm bu silahlanma hamlesinin hiçbir ulusun tahakküm kurmayacağı vaadi üzerine inşa edilen Avrupa entegrasyon sürecini tehlikeye atmayacağı konusunda ortaklarına net bir güvence vermesi isteniyor.

Üstelik iki ülke NATO ittifakını ve askerî gücü oldukça farklı algılıyor. Almanya, anayasası gereği meclis onayı ve uluslararası geçerli bir yetki olmadan yurt dışına silahlı birlik gönderemiyor ve topraklarında Amerikan nükleer silahlarına ev sahipliği yapıyor. Buna karşılık sık sık tek taraflı olarak asker konuşlandırabilen Fransa, bağımsız nükleer caydırıcılığıyla öne çıkan ve daha esnek hareket edebilen bir yapıda öne çıkıyor.

Yüzyıllar boyunca tarihi olarak hem Almanya’dan hem de Rusya’dan büyük çekinceleri olan Polonya‘da da siyasetçiler uyarılarda bulunuyorlar. Sağcı Hukuk ve Adalet partisinden eski başbakan Mateusz Morawiecki, barışçıl ilkelere artık körü körüne bağlı olmayan bir Almanya’nın ileride sömürgeci ve emperyal bir Rusya ile yakın işbirliğine geri dönüp dönmeyeceğini sorguluyor.

Merkez sağ Sivil Koalisyon’dan Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski ise, Almanya AB ve NATO üyesi olarak kaldığı sürece Alman ordusundan korkmak yerine Almanya’nın silahlanma konusundaki geçmişteki isteksizliğinden daha çok korktuğunu ifade ediyor. Polonya’nın Berlin Büyükelçisi Jan Tombiński, Almanya’nın bu büyük harcama çılgınlığının genel caydırıcılığı zayıflatmak yerine en acil tehdit olan Rusya’ya karşı Doğu cephesini güçlendirmesi gerektiğini belirtiyor. Büyükelçi, geçmişteki yıkıcı savaşların esiri olunmaması gerektiğini ve asıl odaklanılması gereken noktanın bu bütçeyle müttefiklerin ortaklaşa neler yapabileceği olduğunu savunuyor.

Askerî-sanayi kompleksi

Paris’teki yetkililerin asıl endişe kaynağını Almanya’nın devasa sanayi gücü ile Amerika’ya ve Avrupalı olmayan diğer uzak tedarikçilere olan bağımlılığı oluşturuyor. Fransız devlet görevlileri ve uzmanlar, Berlin’in Avrupa’dan tedariki önceleme sözlerine rağmen savunma sektörünü tamamen ulusal bir yaklaşımla inşa ettiğini ve Amerikan sistemlerine milyarlarca dolarlık siparişler verdiğini hatırlatıyor.

Fransa’nın sık sık dile getirdiği Avrupa egemenliği ve stratejik özerklik çağrıları, Berlin’de sadece Fransız savunma sanayisini pazarlama çabası olarak görülüp şüpheyle karşılanıyor. Fransız yetkililer bağımsız nükleer silahlara ve BM Güvenlik Konseyi‘ndeki daimi üyeliklerine güvenerek Avrupa’daki lider askerî güç konumlarını asla kaybetmeyeceklerini düşünüyorlar. Fakat böylesi benzeri görülmemiş bir para akışının Alman silah şirketlerinin hacmini öngörülemez boyutlarda büyüterek Avrupa savunma sanayisinin çehresini tamamen değiştireceği açıkça tahmin ediliyor. İngiltere ve Fransa gibi maliyetli bir nükleer caydırıcı gücü ayakta tutma zorunluluğu bulunmayan Almanya, mevcut tüm kaynaklarını doğrudan konvansiyonel silahlanmaya ve askerî teknolojiye yönlendirme şansı buluyor.

Bunlara ek olarak Almanya, AB’nin ortak girişimine rakip olacak bir projeyle kendi bağımsız askerî uydularını fırlatmak için de 35 milyar euro bütçe harcamayı planlıyor. Fransa’da kıtanın ana savunma sanayisi merkezi olma statüsünü kalıcı olarak Almanya’ya kaptırma korkusu yaşanıyor.

Berlin’de güvenlik çevrelerinde hükümetin benimsediği mevcut savunma politikasına dönük yoğun eleştiriler de eksik olmuyor. Çoğu güvenlik uzmanı F-35 savaş uçakları ve Patriot sistemleri gibi son teknoloji sistemlerde Washington’a olan yoğun askerî bağımlılığın hızla azaltılması gerektiğini savunuyor. Eski Savunma Bakanı danışmanlarından Nico Lange, Almanya’nın en büyük parayı harcayan ülke sıfatıyla bütçeyi daha Avrupalı bir entegrasyon yaklaşımıyla kullanması gerektiğini ancak bunun zorunlu olarak her zaman Fransız ekipmanı almak anlamına gelmediğini vurguluyor.

Ayrıca Alman tank ve mühimmat üreticisi Rheinmetall’in kıta çapında aşırı büyümesinin diğer Avrupalı şirketlerin varlığını tehdit edebileceği ve bunun Berlin’e yönelik komşu öfkesini körükleyebileceğine dair eleştiriler yapılıyor. Tüm bu iç ve dış ihtilaflara rağmen Baltık ve İskandinav ülkeleri Almanya’nın bu askerî atılımına diplomatik destek veriyorlar.

Almanya’nın yeniden silahlanma serüveni

Almanya’nın savunma alanındaki bu dönüşümü, savaş sonrası dönemde benimsenen ve tamamen sivil, barışçıl bir güç olmaya dayanan ulusal kimliğin büyük ölçüde evrim geçirdiğini gösteriyor. Soğuk Savaş yıllarında, yeniden kurulduğu dönemde Batı Avrupa’nın en büyük kara gücü olan Alman ordusu hiçbir zaman özerk biçimde sınır ötesi operasyon yapacak bir savaş gücü olarak tasarlanmadı. Bütçenin kontrolü ve yüklü askerî alım kararları her zaman Federal Meclis’in sıkı denetiminden ve veto süzgecinden geçiyor.

Geçmiş yıllarda yaşanan geniş katılımlı nükleer karşıtı halk hareketleri ve Soğuk Savaş sonrasındaki bütçe kesintileri Alman askerî kapasitesini uzun süre baskıladı. Günümüzde yapılan anketler, Alman halkının büyük bir kısmının ordunun modernizasyonunu ve bütçe artışını desteklediğini fakat aktif çatışmalarda öncü bir askerî rol üstlenilmesine hâlâ oldukça mesafeli yaklaştığını ortaya koyuyor.

Fransa tarafında ise akılları en çok kurcalayan ana sorun, Almanya’nın onaylanan bu büyük bütçeye rağmen askerî operasyonlar açısından sahada gerçekte ne kadar hazır ve istekli olabileceği. Berlin’in ordusunu gerçekten ateşe atma iradesinden yoksun olduğuna dair Fransız generalleri arasında köklü bir inanç mevcut. Fransız askerî yetkilileri, gerçekten caydırıcı ve sahada güçlü bir ordu olabilmek için yeri geldiğinde ağır insani bedeller ödemeyi ve ağır bedelleri göze almak gerektiğini, Almanya’nın tarihi pasifizm kültürüyle bunun pek olası görünmediğini sıkça dile getiriyorlar. Onlara göre Alman ordusu hiçbir zaman Fransız ordusunun yerini alacak bir vizyona ulaşamayacak, sadece mevcut Fransız gücünü destekleyen ve lojistik sağlayan bir güç konumunda kalacak.

Berlin içindeki analistler ise savunma bakanlığının yapısının ve oldukça hantal askerî bürokrasinin aynı kaldığını, sadece vadedilen yüksek bütçenin geçici bir heyecan yarattığını belirtiyor. Yapısal sorunlar temelden çözülmedikçe bütçe artışının tek başına caydırıcılık getirmeyeceği yoğun şekilde tartışılıyor. Verilere göre gelecekteki on milyarlarca euroluk harcamaların çok büyük bir kısmı mevcut eski askerî kapasiteleri ve köhnemiş altyapıyı zar zor sürdürmeye ayrılırken, yeni nesil savunma teknolojilerine, yazılımlara ve yenilikçi araştırma geliştirmeye ayrılan bütçe payı oldukça yetersiz seviyelerde kalıyor.

Berlin ile Paris arasındaki asıl derin anlaşmazlık silahlanma hedeflerinin ötesinde finansman modellerinde yaşanıyor. Fransa, modern savaşın en temel unsurları olan uydu ağları, siber istihbarat ve derin saldırı yeteneklerini hızla geliştirmek amacıyla AB düzeyinde geniş çaplı bir ortak borçlanma fonunu hararetle savunuyor. Alman siyasetçiler ise, Paris’in sırf Berlin’i bu maliyetli ortak borçlanma planına ikna etmek amacıyla Avrupa içinde Alman hegemonyası korkularını medya aracılığıyla kasten canlı tuttuğundan ciddi şekilde şüpheleniyor.

Şansölye Merz, ortak borçlanma yükünün mali disipline önem veren Alman seçmeninde büyük bir tepki çekeceğini ve sonuçta aşırı sağcı partilere güç kazandıracağını öne sürerek Macron’un bu önerisini reddediyor. Fakat buna karşılık, Alman akademik çevrelerinde Avrupa’nın ortak askerî kapasitesinin ağır finansal yükünün tek bir zengin ülke tarafından sırtlanamayacağı ve rekabetçi ortak alımları teşvik etmek için AB fonlarının kullanılmasının er ya da geç kaçınılmaz olduğu görüşü destek bulmaya devam ediyor.”

Bu yazı ilk kez 13 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Anne-Sylvaine Chassany ve Leila Abboud’un Financial Times internet sitesinde yayımlanan “Germany re-arms: what does it mean for Europe?” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Mert Söyler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.ft.com/content/4b7c00f6-7b32-416b-a06d-485473068058

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x