Amerika gerçekten NATO’dan vazgeçebilir mi?

ABD’nin NATO’dan vazgeçmesi neden kolay değil? Trump nasıl bir psikolojik-stratejik kumar oynuyor? Avrupa ABD’ye muhtaç mı? Yaşanan süreç NATO’nun sonu mu yoksa bir "korumacı" dönüşüm mü? Prof. Tarık Oğuzlu yazdı.

Uluslararası sistemin temel taşlarından biri olan Transatlantik ittifakı, 2026 yılı itibarıyla tarihindeki en derin ve varoluşsal krizle karşı karşıya. Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde, “Önce Amerika” doktrini, sadece izolasyonist bir içe kapanma değil, müttefikleri stratejik birer “müşteri” olarak gören sert bir jeopolitik pazarlık stratejisine dönüşmüş durumda.

Bugün gelinen noktada, özellikle İran’la tırmanan askerî gerilim ve Trump yönetiminin NATO üyelerine karşı takındığı “üstenci ve aşırı talepkar” tutum, İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen kurallara dayalı liberal dünya düzeninin yerini güç dengelerine dayalı neo-realist bir kaosa bırakıp bırakmayacağını sorgulatıyor.

MAGA doktrini ve Kantçı Avrupa: Derinleşen ideolojik fay hattı

Trump’ın NATO’ya bakışı, basit bir bütçe tartışmasının çok ötesinde, dünyayı kavrayış biçimindeki köklü bir farklılığı temsil ediyor.

Bir tarafta, Avrupa Birliği’ni inşa eden, ebedi barışın ancak çok taraflı kurumlar ve uluslararası hukuk aracılığıyla sağlanabileceğine inanan Kantçı “liberal kozmopolit” zihniyet var. Diğer tarafta ise, dünyayı sıfır toplamlı bir oyun olarak gören, ittifakları birer “güvenlik kalkanı” değil, Amerika’nın sırtındaki ekonomik küfeler olarak tanımlayan MAGA zihniyeti duruyor. Trump’ın NATO anlayışı, ittifakı normatif bir değerler topluluğu olarak değil, maliyet-fayda dengesi üzerinden değerlendiren işlemsel/faydacı/pazarlıkçı bir çerçeveye oturuyor.

Bu zihniyet farkı, son iki yılın Münih Güvenlik Konferansları’nda (MSC) en kristalize haliyle karşımıza çıktı. Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in 2025 yılındaki sert çıkışları Avrupa’yı “kendi güvenliğini Amerika’ya ihale etmiş konfor düşkünleri” olarak nitelerken, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun bu seneki daha diplomatik ama bir o kadar da kesin olan “medeniyet eksenli” konuşması, Amerika’nın artık Avrupa’nın yerel krizlerine sınırsız kaynak ayırmayacağının altını çizdi adeta. Rubio’nun vurguladığı “Batı medeniyetini koruma” söylemi, aslında Avrupa’nın stratejik özerkliğini bir zorunluluk haline getiren ve Amerika’nın odak noktasını Asya ile Orta Doğu’ya kaydıran bir yol haritasıydı. Vance de, Rubio da NATO’yu Amerikan hegemonyası altında inşa edilen Kantçı liberal dünya düzeninin koruyucusu olarak değil, tarihsel medeniyet geçmişi ve MAGA’cı ideoloji temelinde yeniden tanımlanmaya çalışılan Batı’nın vitrini gibi gördüklerini gösterdiler.

Her iki konuşma da Avrupa’nın sadece askerî değil ideolojik olarak da ABD’den uzaklaştığını vurguladı. AB’nin benimsediği liberal değerler, göç politikaları ve ifade özgürlüğü yaklaşımı Avrupa’nın MAGA Amerika’sından farklılaşmakta olduğunun kanıtları olarak sunuldu adeta. Böylece son yıllarda NATO içinde görünür hale gelen ayrışma, yalnızca stratejik değil, aynı zamanda normatif bir boyut da kazanmaya başladı.

Hegemonik fayda: Amerika’nın NATO’dan vazgeçmesi neden kolay değil?

Ancak Trump’ın tüm retoriğine rağmen, madalyonun diğer yüzünde Amerika’nın NATO üzerinden elde ettiği muazzam yapısal çıkarlar bulunuyor. Analitik bir perspektifle bakıldığında, Washington’ın NATO’dan tamamen kopması, kendi küresel hegemonyasını elleriyle teslim etmesi anlamına gelir.

İlk olarak, Amerika’nın Avrupa topraklarında konuşlu olan yaklaşık 100 bin askeri, sadece Rusya’ya karşı bir caydırıcılık unsuru sunmuyor, aynı zamanda bu askerî varlık Washington’a Avrupa’nın iç siyasetini etkileme, kıtanın jeopolitik yönelimini belirleme ve güvenlik politikalarını “Amerikan çıkarlarıyla uyumlu” hale getirme kapasitesi veriyor. NATO, Amerika’nın Avrupa kıtasında “düzenleyici” güç olarak hareket etmesini kolaylaştırıyor. Bu yapı sayesinde Washington, Berlin’den Paris’e kadar uzanan bir coğrafyada dış politika kararlarını biçimlendirme imkanına sahip oluyor.

İkinci olarak, NATO sadece askerî bir birlik değil, aynı zamanda devasa bir “pazar”. Avrupalı müttefiklerin silahlanma ve askerî modernizasyon süreçleri, Amerikan savunma sanayii için hayati bir gelir kaynağı. F-35 savaş uçaklarından Patriot füze sistemlerine kadar, Avrupa’nın savunma harcamalarının aslan payı Amerikan şirketlerinin kasasına giriyor. Trump’ın “savunma harcamalarını %5’ye çıkarın” baskısı, aslında Amerikan silah baronları için yeni sipariş formları imzalatmak anlamına da geliyor.

Üçüncü ve belki de en kritik faydaysa “meşruiyet”le alakalı olanı. Amerika, tek başına hareket ettiğinde “istilacı” veya “yalnız kovboy” olarak yaftalanırken, yanına NATO müttefiklerini aldığında operasyonlarını “uluslararası toplumun ortak iradesi” olarak pazarlayabiliyor. Yakın geçmişte Kosova’dan Afganistan’a kadar uzanan süreçte NATO bayrağı Amerikan çıkarlarının küresel ölçekte ahlaki ve hukuki bir meşruiyet zırhına bürünmesini sağladı.

İran Savaşı: Meşruiyet krizi ve Hürmüz çıkmazı

Transatlantik krizinin en sıcak ve tehlikeli cephesi olan İran, tam da bu “meşruiyet” ve “tek taraflılık” çatışmasının merkezinde duruyor. Trump yönetiminin, İsrail’le koordineli bir şekilde İran’a yönelik başlattığı operasyonlar, NATO müttefiklerine danışılmadan, hatta bilgilendirme dahi yapılmadan hayata geçirildi.

Krizin asıl kopuş noktası ise Hürmüz Boğazı’nda yaşandı. İran’ın misilleme olarak boğazı mayınlaması ve küresel enerji trafiğini durdurma tehdidi üzerine Trump, NATO müttefiklerinden acil askerî destek talep etti. Ancak Avrupa’nın yanıtı buz gibiydi: “Bize danışmadan başlattığınız bir savaşın lojistik ve askerî maliyetini üstlenmeyeceğiz.” Berlin ve Paris, bu operasyonun Trump’ın fevri kararlarının bir sonucu olduğunu belirterek, “yalnız kovboy”u çölün ortasında tek başına bıraktı. Bu durum, Amerika’nın operasyonel meşruiyetini sıfırlarken, Trump’ın NATO’ya olan öfkesini de zirveye taşıdı.

Trump’ın büyük kumarı: “Bana muhtaçsınız” rahatlığı

Peki, Trump bu kadar fayda sağladığı bir kurumu neden bu denli hırpalıyor?

İşte burada Trump’ın “psikolojik-stratejik kumarı” devreye giriyor. Trump, Avrupa’nın içinde bulunduğu çaresizliği ve stratejik sıkışmışlığı bir kaldıraç olarak kullanıyor. Onun zihnindeki denklem oldukça basit: “Avrupa bana muhtaç ve bunu onlar da biliyor.”

Trump, Avrupa Birliği’nin Rusya tehdidi karşısında tek başına ayakta kalamayacağının farkında. Stratejik otonomi (Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini kurması) kavramı teoride çekici olsa da bunun hayata geçmesi için onlarca yıl ve trilyonlarca euro gerekiyor. Avrupa’nın ne bu kadar vakti ne de bu kadar parası var. Trump, bu “güvenlik bağımlılığını” bildiği için müttefiklerine karşı son derece rahat ve hoyrat davranıyor. “İran konusunda bana yardım etmezseniz, Rusya sizi tehdit ettiğinde ben de telefonunuzu açmam” imasıyla, Avrupa’yı dize getirebileceğine inanıyor.

Bu bakış açısına göre, Avrupa Birliği ne kadar şikayet ederse etsin, sonunda Amerikan şemsiyesinin altına sığınmak zorunda. Grönland meselesinde bile görülen o “emlakçı pervasızlığı”, aslında “Siz benim oyun sahamdasınız ve kuralları ben koyarım” mesajının bir parçası olarak okunabilir.

Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirileri, bu yapısal faydaları tamamen göz ardı eden bir yaklaşım olarak değil, daha çok bu faydaları yeniden pazarlık konusu haline getiren bir strateji olarak görülmeli. Trump’ın zihninde NATO, vazgeçilmez bir ittifaktan ziyade, koşulları yeniden yazılabilir bir sözleşmeye benziyor. Bu bağlamda Avrupa’ya yönelik sert söylemleri, ittifakı zayıflatma amacından çok, ABD lehine yeniden yapılandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilebilir.

NATO’nun sonu mu, yoksa bir “korumacı” dönüşüm mü?

Trump’ın NATO’ya bakışı bir hata ya da stratejik körlük değil; müttefikliği bir “ortaklık”tan “himaye ilişkisi”ne çevirme çabası gibi duruyor. Bu durumun Transatlantik ilişkilerde yarattığı sıkıntılar artık onarılamaz bir noktaya evrilmiş durumda.

Washington’un en kritik kararları tek taraflı alması, NATO’nun “birlikte karar alma” mekanizmasını felç ediyor. Artık hiçbir Avrupa başkenti, Washington’un kendilerini “kendi çıkarı zedelenmeden” koruyacağına dair tam bir inanca sahip değil. Bu gidişle müttefikler arasındaki stratejik güven onarılamaz şekilde iflas edebilir.

Silah Sanayii ve bağımlılık çıkmazı Avrupalı müttefiklerin çözmesi gereken bir diğer sorun. Avrupa, bir yandan Amerikan silahları ve askerî teknolojine bağımlı kalırken, diğer yandan Amerika’ya ödenen paraların Amerika’yı daha da pervasızlaştırdığını görüyor. Bu durum, Avrupa içi savunma projelerini hızlandırsa da kısa vadede Avrupa’yı Amerika’dan özgürleştirmeyecek.

Amerika, İran örneğinde olduğu gibi müttefiklerini yanında bulamadığında küresel kamuoyu nezdinde “haydut devlet” suçlamalarına karşı daha savunmasız hale geliyor. Bu durum onun küresel meşruiyet kaybını hızlandırıyor. Bu da Çin ve Rusya gibi rakiplerine devasa bir diplomatik alan açıyor.

Tarihin kırılma noktası ve gelecek projeksiyonu

Kanaatimce Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, Transatlantik ilişkilerde bir “parantez” değil, bir “dönüm noktası” olarak kaydedilecek. Trump, Amerika’nın NATO’dan elde ettiği siyasi, ekonomik ve askerî faydaların bilincinde olmasına rağmen; müttefiklerini sürekli bir “varoluşsal tehdit” altında tutarak onlardan maksimum taviz koparmayı hedefleyen tehlikeli bir oyun oynuyor.

İran savaşı bu oyunun en kanlı ve riskli sahnesi. Amerika’nın meşruiyet arayışı ile Avrupa’nın “danışılmama” öfkesi arasındaki gerilim, NATO’nun ruhunu emen bir vakum etkisi yaratıyor adeta. Eğer Avrupa, Trump’ın “Bana muhtaçsınız” kumarına karşı gerçekten bir stratejik otonomi geliştiremezse, NATO bir savunma ittifakı olmaktan çıkıp, Amerika’nın dış politika hedeflerini fonlayan ve meşrulaştıran bir “taşeronlar birliği”ne dönüşebilir.

Sonuç olarak, 21. yüzyılın ortasına yaklaşırken Transatlantik ittifakı; “Kantçı ideallerle MAGA gerçekçiliği”, “Amerikan hegemonyasının faydaları ile tek taraflılığın maliyetleri” arasında sıkışmış durumda. Trump’ın “yalnız kovboy” imajı altında yürüttüğü bu süreç, ya Avrupa’yı küllerinden doğan askerî bir güç yapacak ya da NATO’yu tarihin tozlu raflarına, modası geçmiş bir 20. yüzyıl kalıntısı olarak gönderecek. Her iki durumda da bildiğimiz anlamdaki “Batı ittifakı” can çekişmeye devam edecek.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 21 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Tarık Oğuzlu
Tarık Oğuzlu
Prof. Dr. Tarık Oğuzlu - İstanbul Aydın Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Amerika gerçekten NATO’dan vazgeçebilir mi?

ABD’nin NATO’dan vazgeçmesi neden kolay değil? Trump nasıl bir psikolojik-stratejik kumar oynuyor? Avrupa ABD’ye muhtaç mı? Yaşanan süreç NATO’nun sonu mu yoksa bir "korumacı" dönüşüm mü? Prof. Tarık Oğuzlu yazdı.

Uluslararası sistemin temel taşlarından biri olan Transatlantik ittifakı, 2026 yılı itibarıyla tarihindeki en derin ve varoluşsal krizle karşı karşıya. Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde, “Önce Amerika” doktrini, sadece izolasyonist bir içe kapanma değil, müttefikleri stratejik birer “müşteri” olarak gören sert bir jeopolitik pazarlık stratejisine dönüşmüş durumda.

Bugün gelinen noktada, özellikle İran’la tırmanan askerî gerilim ve Trump yönetiminin NATO üyelerine karşı takındığı “üstenci ve aşırı talepkar” tutum, İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen kurallara dayalı liberal dünya düzeninin yerini güç dengelerine dayalı neo-realist bir kaosa bırakıp bırakmayacağını sorgulatıyor.

MAGA doktrini ve Kantçı Avrupa: Derinleşen ideolojik fay hattı

Trump’ın NATO’ya bakışı, basit bir bütçe tartışmasının çok ötesinde, dünyayı kavrayış biçimindeki köklü bir farklılığı temsil ediyor.

Bir tarafta, Avrupa Birliği’ni inşa eden, ebedi barışın ancak çok taraflı kurumlar ve uluslararası hukuk aracılığıyla sağlanabileceğine inanan Kantçı “liberal kozmopolit” zihniyet var. Diğer tarafta ise, dünyayı sıfır toplamlı bir oyun olarak gören, ittifakları birer “güvenlik kalkanı” değil, Amerika’nın sırtındaki ekonomik küfeler olarak tanımlayan MAGA zihniyeti duruyor. Trump’ın NATO anlayışı, ittifakı normatif bir değerler topluluğu olarak değil, maliyet-fayda dengesi üzerinden değerlendiren işlemsel/faydacı/pazarlıkçı bir çerçeveye oturuyor.

Bu zihniyet farkı, son iki yılın Münih Güvenlik Konferansları’nda (MSC) en kristalize haliyle karşımıza çıktı. Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in 2025 yılındaki sert çıkışları Avrupa’yı “kendi güvenliğini Amerika’ya ihale etmiş konfor düşkünleri” olarak nitelerken, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun bu seneki daha diplomatik ama bir o kadar da kesin olan “medeniyet eksenli” konuşması, Amerika’nın artık Avrupa’nın yerel krizlerine sınırsız kaynak ayırmayacağının altını çizdi adeta. Rubio’nun vurguladığı “Batı medeniyetini koruma” söylemi, aslında Avrupa’nın stratejik özerkliğini bir zorunluluk haline getiren ve Amerika’nın odak noktasını Asya ile Orta Doğu’ya kaydıran bir yol haritasıydı. Vance de, Rubio da NATO’yu Amerikan hegemonyası altında inşa edilen Kantçı liberal dünya düzeninin koruyucusu olarak değil, tarihsel medeniyet geçmişi ve MAGA’cı ideoloji temelinde yeniden tanımlanmaya çalışılan Batı’nın vitrini gibi gördüklerini gösterdiler.

Her iki konuşma da Avrupa’nın sadece askerî değil ideolojik olarak da ABD’den uzaklaştığını vurguladı. AB’nin benimsediği liberal değerler, göç politikaları ve ifade özgürlüğü yaklaşımı Avrupa’nın MAGA Amerika’sından farklılaşmakta olduğunun kanıtları olarak sunuldu adeta. Böylece son yıllarda NATO içinde görünür hale gelen ayrışma, yalnızca stratejik değil, aynı zamanda normatif bir boyut da kazanmaya başladı.

Hegemonik fayda: Amerika’nın NATO’dan vazgeçmesi neden kolay değil?

Ancak Trump’ın tüm retoriğine rağmen, madalyonun diğer yüzünde Amerika’nın NATO üzerinden elde ettiği muazzam yapısal çıkarlar bulunuyor. Analitik bir perspektifle bakıldığında, Washington’ın NATO’dan tamamen kopması, kendi küresel hegemonyasını elleriyle teslim etmesi anlamına gelir.

İlk olarak, Amerika’nın Avrupa topraklarında konuşlu olan yaklaşık 100 bin askeri, sadece Rusya’ya karşı bir caydırıcılık unsuru sunmuyor, aynı zamanda bu askerî varlık Washington’a Avrupa’nın iç siyasetini etkileme, kıtanın jeopolitik yönelimini belirleme ve güvenlik politikalarını “Amerikan çıkarlarıyla uyumlu” hale getirme kapasitesi veriyor. NATO, Amerika’nın Avrupa kıtasında “düzenleyici” güç olarak hareket etmesini kolaylaştırıyor. Bu yapı sayesinde Washington, Berlin’den Paris’e kadar uzanan bir coğrafyada dış politika kararlarını biçimlendirme imkanına sahip oluyor.

İkinci olarak, NATO sadece askerî bir birlik değil, aynı zamanda devasa bir “pazar”. Avrupalı müttefiklerin silahlanma ve askerî modernizasyon süreçleri, Amerikan savunma sanayii için hayati bir gelir kaynağı. F-35 savaş uçaklarından Patriot füze sistemlerine kadar, Avrupa’nın savunma harcamalarının aslan payı Amerikan şirketlerinin kasasına giriyor. Trump’ın “savunma harcamalarını %5’ye çıkarın” baskısı, aslında Amerikan silah baronları için yeni sipariş formları imzalatmak anlamına da geliyor.

Üçüncü ve belki de en kritik faydaysa “meşruiyet”le alakalı olanı. Amerika, tek başına hareket ettiğinde “istilacı” veya “yalnız kovboy” olarak yaftalanırken, yanına NATO müttefiklerini aldığında operasyonlarını “uluslararası toplumun ortak iradesi” olarak pazarlayabiliyor. Yakın geçmişte Kosova’dan Afganistan’a kadar uzanan süreçte NATO bayrağı Amerikan çıkarlarının küresel ölçekte ahlaki ve hukuki bir meşruiyet zırhına bürünmesini sağladı.

İran Savaşı: Meşruiyet krizi ve Hürmüz çıkmazı

Transatlantik krizinin en sıcak ve tehlikeli cephesi olan İran, tam da bu “meşruiyet” ve “tek taraflılık” çatışmasının merkezinde duruyor. Trump yönetiminin, İsrail’le koordineli bir şekilde İran’a yönelik başlattığı operasyonlar, NATO müttefiklerine danışılmadan, hatta bilgilendirme dahi yapılmadan hayata geçirildi.

Krizin asıl kopuş noktası ise Hürmüz Boğazı’nda yaşandı. İran’ın misilleme olarak boğazı mayınlaması ve küresel enerji trafiğini durdurma tehdidi üzerine Trump, NATO müttefiklerinden acil askerî destek talep etti. Ancak Avrupa’nın yanıtı buz gibiydi: “Bize danışmadan başlattığınız bir savaşın lojistik ve askerî maliyetini üstlenmeyeceğiz.” Berlin ve Paris, bu operasyonun Trump’ın fevri kararlarının bir sonucu olduğunu belirterek, “yalnız kovboy”u çölün ortasında tek başına bıraktı. Bu durum, Amerika’nın operasyonel meşruiyetini sıfırlarken, Trump’ın NATO’ya olan öfkesini de zirveye taşıdı.

Trump’ın büyük kumarı: “Bana muhtaçsınız” rahatlığı

Peki, Trump bu kadar fayda sağladığı bir kurumu neden bu denli hırpalıyor?

İşte burada Trump’ın “psikolojik-stratejik kumarı” devreye giriyor. Trump, Avrupa’nın içinde bulunduğu çaresizliği ve stratejik sıkışmışlığı bir kaldıraç olarak kullanıyor. Onun zihnindeki denklem oldukça basit: “Avrupa bana muhtaç ve bunu onlar da biliyor.”

Trump, Avrupa Birliği’nin Rusya tehdidi karşısında tek başına ayakta kalamayacağının farkında. Stratejik otonomi (Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini kurması) kavramı teoride çekici olsa da bunun hayata geçmesi için onlarca yıl ve trilyonlarca euro gerekiyor. Avrupa’nın ne bu kadar vakti ne de bu kadar parası var. Trump, bu “güvenlik bağımlılığını” bildiği için müttefiklerine karşı son derece rahat ve hoyrat davranıyor. “İran konusunda bana yardım etmezseniz, Rusya sizi tehdit ettiğinde ben de telefonunuzu açmam” imasıyla, Avrupa’yı dize getirebileceğine inanıyor.

Bu bakış açısına göre, Avrupa Birliği ne kadar şikayet ederse etsin, sonunda Amerikan şemsiyesinin altına sığınmak zorunda. Grönland meselesinde bile görülen o “emlakçı pervasızlığı”, aslında “Siz benim oyun sahamdasınız ve kuralları ben koyarım” mesajının bir parçası olarak okunabilir.

Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirileri, bu yapısal faydaları tamamen göz ardı eden bir yaklaşım olarak değil, daha çok bu faydaları yeniden pazarlık konusu haline getiren bir strateji olarak görülmeli. Trump’ın zihninde NATO, vazgeçilmez bir ittifaktan ziyade, koşulları yeniden yazılabilir bir sözleşmeye benziyor. Bu bağlamda Avrupa’ya yönelik sert söylemleri, ittifakı zayıflatma amacından çok, ABD lehine yeniden yapılandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilebilir.

NATO’nun sonu mu, yoksa bir “korumacı” dönüşüm mü?

Trump’ın NATO’ya bakışı bir hata ya da stratejik körlük değil; müttefikliği bir “ortaklık”tan “himaye ilişkisi”ne çevirme çabası gibi duruyor. Bu durumun Transatlantik ilişkilerde yarattığı sıkıntılar artık onarılamaz bir noktaya evrilmiş durumda.

Washington’un en kritik kararları tek taraflı alması, NATO’nun “birlikte karar alma” mekanizmasını felç ediyor. Artık hiçbir Avrupa başkenti, Washington’un kendilerini “kendi çıkarı zedelenmeden” koruyacağına dair tam bir inanca sahip değil. Bu gidişle müttefikler arasındaki stratejik güven onarılamaz şekilde iflas edebilir.

Silah Sanayii ve bağımlılık çıkmazı Avrupalı müttefiklerin çözmesi gereken bir diğer sorun. Avrupa, bir yandan Amerikan silahları ve askerî teknolojine bağımlı kalırken, diğer yandan Amerika’ya ödenen paraların Amerika’yı daha da pervasızlaştırdığını görüyor. Bu durum, Avrupa içi savunma projelerini hızlandırsa da kısa vadede Avrupa’yı Amerika’dan özgürleştirmeyecek.

Amerika, İran örneğinde olduğu gibi müttefiklerini yanında bulamadığında küresel kamuoyu nezdinde “haydut devlet” suçlamalarına karşı daha savunmasız hale geliyor. Bu durum onun küresel meşruiyet kaybını hızlandırıyor. Bu da Çin ve Rusya gibi rakiplerine devasa bir diplomatik alan açıyor.

Tarihin kırılma noktası ve gelecek projeksiyonu

Kanaatimce Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, Transatlantik ilişkilerde bir “parantez” değil, bir “dönüm noktası” olarak kaydedilecek. Trump, Amerika’nın NATO’dan elde ettiği siyasi, ekonomik ve askerî faydaların bilincinde olmasına rağmen; müttefiklerini sürekli bir “varoluşsal tehdit” altında tutarak onlardan maksimum taviz koparmayı hedefleyen tehlikeli bir oyun oynuyor.

İran savaşı bu oyunun en kanlı ve riskli sahnesi. Amerika’nın meşruiyet arayışı ile Avrupa’nın “danışılmama” öfkesi arasındaki gerilim, NATO’nun ruhunu emen bir vakum etkisi yaratıyor adeta. Eğer Avrupa, Trump’ın “Bana muhtaçsınız” kumarına karşı gerçekten bir stratejik otonomi geliştiremezse, NATO bir savunma ittifakı olmaktan çıkıp, Amerika’nın dış politika hedeflerini fonlayan ve meşrulaştıran bir “taşeronlar birliği”ne dönüşebilir.

Sonuç olarak, 21. yüzyılın ortasına yaklaşırken Transatlantik ittifakı; “Kantçı ideallerle MAGA gerçekçiliği”, “Amerikan hegemonyasının faydaları ile tek taraflılığın maliyetleri” arasında sıkışmış durumda. Trump’ın “yalnız kovboy” imajı altında yürüttüğü bu süreç, ya Avrupa’yı küllerinden doğan askerî bir güç yapacak ya da NATO’yu tarihin tozlu raflarına, modası geçmiş bir 20. yüzyıl kalıntısı olarak gönderecek. Her iki durumda da bildiğimiz anlamdaki “Batı ittifakı” can çekişmeye devam edecek.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 21 Nisan 2026’da yayımlanmıştır.

Tarık Oğuzlu
Tarık Oğuzlu
Prof. Dr. Tarık Oğuzlu - İstanbul Aydın Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x