Fırat’ın doğusunda yeni denklem: Kürtler Suriye’nin geleceğine nasıl hazırlanıyor?

Korona günleri nedeniyle şimdi bize çok uzun zaman önceymiş gibi gelse de, 2019’da bambaşka bir gündemimiz vardı. Geçen yıl güvenlik alanında belki de en çok konuştuğumuz, tartıştığımız bölge Fırat’ın doğusuydu. Suriye’nin kuzeyinde tek taraflı özerklik ilan eden Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) sınır bölgesinden uzaklaştırmak için Ekim 2019’da başlattığı Barış Pınarı Operasyonu ve bölgeye yönelik yoğun ilgi harekat sona erince kayboldu.

Mayıs ayının ilk günlerinde gündeme gelen bir gelişme dikkatlerin tekrar Fırat’ın doğusuna yönelmesine sebep oldu. PKK’nın Suriye uzantısı olarak kurulan PYD ve Suriyeli diğer Kürt grupların içinde yer aldığı çatı örgütü Suriye Kürt Ulusal Konseyi (SKUK) arasında uzun zamandır süren bazı sorunlar çözüldü ve taraflar arasında siyasi görüş birliği oluştu.

Suriye’de dört Kürt ekseni

Yukarıda sözünü ettiğimiz gelişmeyi anlamlandırabilmek için Suriye’deki Kürtlerin siyasi yapılarına biraz daha yakından bakmakta fayda var. Suriye’de ilk Kürt siyasi oluşum, 1957’de, daha önce Irak’ta kurulan Mustafa Barzani yönetimindeki Irak KDP’siyle (Kürdistan Demokratik Partisi) yakın ilişkide olan Suriye Kürdistan Demokratik Partisi’ydi. O tarihten sonra da pek çok farklı Kürt siyasi oluşumu da vücut buldu. Bunların bir kısmı da Celal Talabani’nin kurucusu olduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile ilişkiliydi.

2000’lerden itibaren aralarına PKK yanlısı oluşumlar da eklendi. Ancak elbette asıl dönüm noktası 2011’de Suriye’de ayaklanmaların başlaması oldu. O tarihten sonra Suriyeli Kürtler irili ufaklı birçok grup kurarak kendilerine göre farklı pozisyonlar aldılar. Başlangıçta 4 eksenden söz etmek mümkündü.

Bunlardan biri, PKK çizgisiydi ki, bunu herkes biliyor. 2003’te PKK’nın Suriye uzantısı olarak kurulan PYD, 2011’in ortalarından itibaren Kandil’den aldığı yoğun destekle büyüdü. İkinci eksen, Iraklı Kürtlerin desteğini alan oluşumlardan ibaretti. Bunlar, PYD karşısında zayıf konuma düşünceye kadar birçok yerde örgütlenmiş olsalar da net bir vizyon ortaya koyamadan Barzani’nin güçlü olduğu Erbil ve Talabani’nin etkili olduğu Süleymaniye’ye bakarak yalpalanıyorlardı.

Üçüncü eksen, diğer oluşumları reddederek Kürtlere farklı bir vizyon çizmeye çalışan ve rakiplerine göre çok az bir destek ve imkanla tabanda geniş destek bulan, ayrıca Suriye muhalefetiyle iş birliğine de sıcak bakan Mişel Temmo’nun Gelecek Hareketi’ydi. Fakat, bu hareket Temmo’nun esrarengiz bir şekilde öldürülmesiyle dağıldı. Son olarak, farklı silahlı gruplara dağınık bir biçimde katılan ve silahlı rejim muhaliflerinin yanında yer alan bir kitle daha vardı. Bu kitle örgütlü bir eksen oluşturmaktan ziyade diğerlerine katılmamayı tercih eden ve İslami kimliği ağır basan Kürtlerden oluşuyordu.

Suriye Kürtlerinin PYD ile ilişkileri

Suriye’de işler karıştıkça Kürtler de aralarında farklı ilişkiler kurdular. KDP ve KYB’den destek alanlar 2011’in Ekim’inde Suriye Kürt Ulusal Konseyi’ni (SKUK) kurdu. Bu yapı, sayıları 10’u geçen irili ufaklı partilerin çatı örgütüydü. Evet, tam sayı vermedim. Çünkü kendi aralarındaki ihtilafları çözemedikleri için sürekli bölünüp, aynı isimle kurulan partiler dahi bu çatının altında toplandığından üye sayısı bazen 13 bazen 16 oluyordu. Ancak, en azından başlangıçta Türkiye-Suriye sınırında yer alan ve Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu Kamışlı’da ve civarındaki bazı yerleşimlerde yabana atılmayacak bir güce sahiplerdi.

Buna karşılık PYD, 2012 Temmuz’unda Şam Yönetimi’nin çekildiği bölgelere onunla anlaşmalı bir şekilde sahip çıkınca ibreyi tamamen kendi lehine çevirmeyi başardı. Bundan sonra olup biten şöyle özetlenebilir:

PYD ve onun silahlı kanadı YPG güçlendikçe SKUK üyesi partileri baskı altına aldı. PYD rejimle yaptığı anlaşma sayesinde askeri gücüne ekonomik kazançlar da ekledi. 2014 ortalarında IŞİD’in saldırılarıyla birlikte gerilerken devreye ABD girdi ve sonrasını hepimiz biliyoruz. ABD’nin başını çektiği uluslararası koalisyonun desteğiyle Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda geniş bir alanı kontrol eden PYD, bu süreç zarfında Şam ve Rusya’yla da el altından ilişkilerini yürütmeye devam etti.

PYD dışı Kürt partilerin elindeki meşruiyet kartı

SKUK’un parçası olan Kürt gruplar ise Şam rejimi karşıtı muhalefetin bir parçası olmaya devam ettiler. Fakat, bu süreçte sahadaki etkinliklerini büyük ölçüde yitirdiler. Öyle ki, Kuzey Irak’taki toplantılara katılan liderleri PYD tarafından bir daha Suriye’ye sokulmadı. Askeri güç olarak KDP tarafından eğitilen destekçileri ise varlıklarını Irak’ta sürdürdüler. Ancak, ellerinde çok önemli bir kart tutuyorlardı. PYD’nin aksine PKK’yla bir bağlantıları olmadığından meşru muhalefetin içinde yer alıyorlardı. Yani, PYD sahadaki gücünü askeri, ekonomik ve örgütlenme bağlamında pekiştirirken, SKUK üyeleri uluslararası meşruiyet kartını başarıyla korudu.

Nihayetinde, ABD’nin desteğiyle PYD, IŞİD’i yenerken bölgede kurduğu yeni idari teşkilatlanmada kendisine alternatif olabilecek hiçbir Kürt hareketine izin vermedi. Bu durum 2017’nin mart ayında doruğa çıktı. Rakka’daki IŞİD varlığına karşı ABD’nin operasyonunun son hazırlıklarının yapıldığı dönemde, PYD sözde bir idari düzenlemeyi gerekçe göstererek SKUK’un parçası olan partilerin kendi kontrol ettiği alanlardaki ofislerini kapattı. Böylece taraflar arasındaki ipler tamamen koptu.

Şimdi ne değişti?

Merceği sadece PYD-SKUK ilişkilerine tutmak, olan biteni anlamanın önündeki belki de en büyük engel. Hadi, her şeyi basitleştirelim.

PYD, 2012-2013 arasında Şam ile örtük iş birliği, 2014-2017 arasında ise ABD’den aldığı destekle etki alanını genişletip, bir “devletçik” kurma sürecine girişti. Bu süreçte, kendisine muhalif tüm yapıları ya bölgeden sürdü ya da ortadan kaldırdı. IŞİD’in kaybettiği yerlerin en stratejik bölümlerini kontrol altına aldı. Fakat bunlar olurken Suriye’deki dengeler farklıydı. Esad Yönetimi köşeye sıkışmıştı; bırakın Fırat’ın doğusunu, Şam’ın banliyölerini bile kontrol altında tutamıyordu. Muhalifler ise bir yandan Esad diğer yandan IŞİD ile çatışmaktan PYD’nin ilerlemesini engelleyemiyordu. ABD’nin IŞİD gerekçesiyle PYD’ye verdiği destek tam idi; CENTCOM’dan gelen askeri dayanak sadece bir koruma kalkanı değil aynı zamanda geniş bir manevra alanı sunuyordu. Türkiye, içeride terörle mücadeleye odaklanırken Suriye’de doğrudan askeri müdahaleden uzak duruyordu. Bu süre zarfında PYD, kontrol ettiği toprakları potansiyel etki alanının ve sahip olduğu gücün çok ötesine genişletti. Hatta 2016 Haziran’ına gelindiğinde Irak sınırından Afrin’e kadar uzanan bir bölgeyi kontrol altına alıp kesintisiz bir bölge oluşturabilmek için Menbiç’i ele geçirdi. YPG’nin bir kolu Afrin’den Tel Rifat’a, diğer kolu Ayn El Arap’tan Menbiç’e ilerlerken beklenti kuzeyin tamamen PYD’nin denetimi altında birleşmesiydi. Fakat 2016 Ağustos’undan itibaren dengeler değişmeye başladı.

Türkiye, Fırat Kalkanı Operasyonu’yla IŞİD’i kendi sınırlarından atarken YPG’nin de yolunu tıkadı. Sonrasında Esad Yönetimi önce Halep’i aldı, sonra Rusya’nın desteğiyle muhalif bölgeleri teker teker düşürmeye başladı. 2017’de YPG, Türkiye sınırı boyunca değil, ABD’nin de zorlamasıyla Rakka ve Deir Ez Zor gibi su, petrol ve tarım alanları açısından değerli fakat halkı PYD’ye çok uzak olan Sünni Arap aşiretleri bölgesine genişlemek zorunda kaldı. Yani hesap etmediği bölgeye doğru aşırı genişledi. Tam da bu sırada Mart 2018’de, Zeytin Dalı Operasyonu’yla Afrin’i kaybetti. Bu, sadece bir toprak kaybı olmadı, aynı zamanda Suriye’nin geleceğinde kendisine rol biçerken gözetilmesi gereken dengeler açısından da önemliydi. Zira ABD’den beklediği desteği alamadı, Avrupa’dan gelen destek ise söylemle sınırlı kaldı. Üstelik Şam, PYD köşeye sıkışınca anlaşma masasına sadece kendi kurallarıyla oturacağını gösterdi. Rusya ise Zeytin Dalı Operasyonu’nun sonunda Türkiye’yi Tel Rifat’ta bir anlaşmayla durdurdu.

Nitekim bu gelişmelerden sonra ABD’nin güdümünde görünen PYD Ağustos 2018’de, Şam’a temsilciler göndererek görüşmeler yaptı. Şam ve Rusya’nın uzlaşmaz tutumu, PYD’yi yine ABD’ye yönlendirirken Aralık 2018 tam bir dönüm noktası oldu.

ABD ve Fransa arabuluculuğu, Rusya’nın arayışları

2018’in son günlerinde, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyon yapacağı açıklamasından sonra ABD Başkanı Trump’un “Suriye’den çekileceğiz” sözünün ertesi günü PYD temsilcileri yine Şam Yönetimi ile görüştü. Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna girmesi halinde bölgeye Suriye bayraklarının çekilmesi senaryosu o günlerde dillendiriliyordu.

Not: Görüşme trafiğinin önemli olanları bu kronolojiye eklenmiştir.

Aralık ayının son günlerinde Fransa’nın devreye girmesiyle Kürt gruplar arasındaki sorunların çözülmesi ve sağlanan birlikle “meşruiyet” elde edilmesi girişimleri gündeme gelmeye başladı. Hemen ardından bu kez ABD devreye girdi ve tarafları bir araya getirme girişimlerini başlattı. Görüşmelerin hamiliği birbirine rakip bir biçimde ABD ile Fransa arasında gidip gelirken, Ağustos 2019’da PYD temsilcileri Rusya’nın Humeym’deki üssüne gitti. Bu görüşmelerden bir sonuç alınamadığı dönemde de Türkiye’nin Barış Pınarı Operasyonu başladı. Operasyon sona erdikten 3 gün sonra ise YPG’nin sözde liderinin 25 Ekim’de yaptığı açıklamayla SKUK ile diyaloğun yeniden başlaması çağrısı geldi. İşte bugünlerde konuşulan PYD ile SKUK arasındaki uzlaşma süreci de o gün başladı.

Taraflar, müzakereler, sorunlar

İşin aslı, görüşme trafiğini izlemek gerçekten güç. Bazıları gizli, bazıları ise açık olan görüşmeleri öncelikle kategorik olarak ayırmak gerekiyor. PYD, son 3 yıl içinde üç şeyin farkına vardı:

  1. Suriye’nin kuzeyinde kesintisiz bir bölgeyi bir kenara bırakın, Fırat’tan Irak sınırına kadar bir coğrafyayı şimdi olduğu gibi kontrol etmesi mümkün değil.
  2. Sadece Batı ülkelerine yaslanarak Rusya’ya rağmen Suriye’de sonuç alamıyor.
  3. ABD ve Batı’nın siyasi /askeri ve onlar aracılığıyla edindiği Körfez ülkelerinin maddi desteği olmaksızın kurduğu yapının devamı mümkün değil.

Bu nedenlerle, PYD, Batı ile Rusya arasında limbo yaparak ilerlemeye çalışırken aynı sorunla yüzleşiyor. Birçok devlet resmen aradaki bağı kabul etmese de PYD’nin (PYD’nin silahlı kanadı YPG’nin başını çektiği ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) ya da diğer adı değişen kurumların) PKK’nın bir parçası olduğunu herkes biliyor. İşte bu nedenle “meşrulaşabilmek” için diğer Kürt partilerin de desteğine ihtiyacı var. Konuya bu eksende baktığımızda iki ayrı görüşme sürecinin ilerlediğini görüyoruz.

İlkinin amacı, Rusya ve Şam’ı ikna ederek Suriye’nin geleceğinde kendisine bir statü elde etmek. Bu nedenle, 2018’den itibaren farklı biçimlerde doğrudan Suriye hükümet yetkilileriyle ya da Rusya aracılığıyla Şam rejimiyle birçok görüşme yaptı. Diğeri ise ABD, İngiltere, Fransa gibi (bunlar en bilinenleri bir de ön plana çıkmayan uluslararası kurumlar var) Batı ülkeleri üzerinden SKUK’la yürüttüğü müzakereler.

Stratejik arka planda neler oluyor?

Şimdi bu müzakere ve görüşme süreçlerinin stratejik arka planları ve gündemlerine odaklanalım: Yukarıda da bahsettik, PYD’nin bugünlere gelmesinde en önemli ilk adım Şam’ın kuzeydeki 3 bölgeden çekilmesiydi. Şam ile PYD arasında petrol ticareti, silah desteği ve Halep kuşatmasındaki ortaklıkları yabana atılan şeyler değildir. Fakat, PYD, ABD’den aldığı destekle büyük bir güce ulaştığını düşünürken çok önemli bir gerçekle yüzleşti: Suriye’de PKK’nın tüm kazanımlarını tersine çevirebilecek tek ülke Türkiye ve onu da durdurabilen tek ülke Rusya.

Afrin’de mücadele sürerken İran yanlısı milisler desteğe gelmeye çalışsa da etkili olamadılar. ABD ve Avrupa’dan gelen tepkilerin hiçbirisi Türkiye’yi durdurmadı. Rusya ise olaya İdlib ekseninde bakıyordu. Afrin, TSK tarafından kontrol altına alınınca Türkiye’nin doğuya doğru ilerlemesini bir anlaşmayla Tel Rifat’ta durduran Rusya oldu. Aynı süreç Barış Pınarı’nda da yaşandı. Üstelik ABD Yönetimi’ndeki çift başlılık Rusya’da görülmüyor. ABD ordusundan her türlü desteği alma sözünü alırken Trump’ın farklı tavırları PYD’nin yaklaşımını olumsuz etkiledi.

PYD için Rusya’yla uzlaşmanın bedeli ise büyük. Keskin bir dönüşle ABD’den uzaklaşırsa kazanımlarını “ışık hızıyla” kaybeder. Öte yandan Rusya’nın acelesi de yok. Türkiye’nin her operasyonu PYD’yi zayıflatırken, Rusya’nın istediği temel şey olan Şam’ın etki alanının genişlemesi sonucunu da doğurdu. PYD, Türkiye’den duyduğu çekinceyle Suriye bayraklarını kritik yerlere çekmeyi kabul etti. Fakat, Rusya’nın istediği şey açık: Petrolün denetimini Şam’a bırak; federasyon vs. arayışından vazgeç; Kürtler olarak bir araya gelin, aranıza diğer grupları da katın; Suriye Ordusu’na bizim yöneteceğimiz bir modelle entegre olun. Yoksa! Bu “yoksa” uyarısından sonra olabilecekleri PYD açısından tahmin etmek zor olmasa gerek.

Son dönemde gündeme gelen Batı eksenli görüşmelerin gündemi kimilerine göre çok basit: Kürt partileri arasında uzlaşı sağlansın. Uluslararası müzakerelerde Suriye’deki Kürtlerin tamamı temsil edilsin. Tabii, isterseniz böyle düşünebilir, olayı Büyük Ortadoğu Projesi’ne bağlayıp “büyük resmi” gördüğünüzü sanabilirsiniz. Bence durum biraz daha farklı.

ABD için mesele ne?

Aslında ne ABD ne de müttefikleri olayı bir PYD-SKUK meselesi olarak görüyor. Onlar için bu, çözülmesi gereken önemli bir sorun ama asıl mesele değil. ABD’nin Irak ve Suriye’yi nasıl bütünsel bir biçimde algıladığını tartışmamıza gerek yok.

ABD ordusunun IŞİD’e karşı Irak ve Suriye’deki operasyonlarını yürüten Inherent Resolve Operasyonu iki ülkeyi de kapsıyor. Bu operasyon IŞİD’le mücadele merkezli ortaya çıksa da gelinen aşamada çok şey değişti. Bu Operasyon’a dair 3 ayda bir ABD Savunma Bakanlığı teftiş raporları yayınlıyor. Bu raporların sonuncusu 13 Mayıs’ta yayımlandı. Ocak-Mart aylarını kapsayan raporda PYD’ye ilişkin ilginç değerlendirmeler yer alıyor. Uzmanlara göre artık YPG (ya da rapordaki haliyle SDG) IŞİD’e karşı mücadelede tek başına hareket edebilecek kapasiteye ulaştı. Fakat 3 etken PYD’yi feci köşeye sıkıştırıyor.

İlk etken Türkiye ile ilgili. Barış Pınarı Operasyonu nedeniyle Türkiye’nin etkisi her geçen gün artıyor ve bu da YPG’nin hareket kabiliyeti olumsuz etkiliyor. İkinci olarak petrolün kontrolü önemli, PYD burayı kaybederse kontrol ettiği bölgeyi ekonomik olarak kontrol altında tutamaz. Hâlihazırda ekonomik kaynak olarak çok fazla sorunu var; petrolün kaybı Şam’a ve Rusya’ya çok daha fazla taviz vermek demek. Son olarak, Deir ez Zor ve Rakka’daki Arap aşiretleri feci şekilde şikayetçi. Bu son sorunu yabana atmayın. ABD’yle birlikte çalışan Arapların bile temelsiz iddialarla tutuklandığı, zorla askere almaların aşiretleri çok kızdırdığı ve Arapların idareden dışlandığı maddeler raporda önemli yer tutuyor. Yani, ABD, PYD’nin Arap çoğunluğu olan bölgeyi çok uzun süre bugünkü gibi elinde tutamayacağının farkında.

Bu nedenlerle, en azından Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgedeki varlığını sağlamlaştırması adına diğer partilerle uzlaşı istiyor. Böylece, uluslararası müzakere heyetlerine dâhil etmenin önünü açmaya çalışıyor.

Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nde neler oluyor?

Şu ana kadar olan bitene hep PYD ekseninde baktık. Ya SKUK? Açıkçası iki nedenle uzlaşıyı kabul etmemek gibi bir şansları yok.

İlk neden, Suriye muhalefeti içindeki zayıf konumları. Sahadaki etkinliklerini yitirdikten sonra uzun süredir geri dönüş yolu arıyorlardı. Bu süreçte geri dönmelerine izin çıktı. Hatta Şubat’tan itibaren ofislerini PYD kontrolündeki bölgelerde açacaklarını duyurdular. Fakat asıl neden bu değil.

SKUK’un arkasındaki temel güç olan Iraklı Kürtlerin hiçbir öneriye hayır diyecek hali yok. Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov Aralık 2019’da Erbil’e gittiğinde PYD ile uzlaşmaları gerektiğini açıkça SKUK’a söyledi. ABD yetkilileri de her fırsatta “uzlaşı” kelimesinin altını çiziyor.

Peki, bunu yapmaları yıllardır karşı çıktıkları PKK çizgisine taviz vermek olmaz mı? Muhtemelen olur, ancak başka şansları var mı? Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) ekonomi büyük bir krize sürüklenmiş durumda. Aylık maaş ödemesi yaklaşık 750 milyon dolar olan IKBY’nin Bağdat’ın dışındaki petrolden elde ettiği gelir, petrol fiyatlarındaki düşüşle birlikte 65 milyon dolar civarına indi. Bağdat maaşları ödemiyor. Şu ana kadar borç alarak idare etti. Borç veren en önemli ülkelerden birisi Rusya, petrol konusundaki yatırımda da en önemli adımlar onlardan geliyor. Kızdırmaya değmez.

Peki, ABD ve müttefikleri? Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da ABD ile Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri birlikte hareket ediyorlar. Suriye’deki Arap aşiretleri daha çok bu iki ülke üzerinden yönlendiriliyor. İşte anahtar da burada. Bu büyük kriz ortamında IKBY’de kurtuluş yolu olarak görülen “doğal gaza” yatırım yapan en önemli şirketler Dana Gas ve Crescent. Bunlar, BAE şirketleri. Üstelik bunların Bağdat’ın kontrolü dışında alanlarda çıkarıp sattığı, ancak aylardır parasını alamadığı petrol paraları bulunuyor. IKBY’nin Lübnan’da sıkışıp kalan 1 milyar dolarlık parasını ödeyemeyen bankanın da bu ülkelerle ilişkisi düşünüldüğünde açıkça görülüyor ki, ne KDP’nin ne de KYB’nin bu ülkelerden Suriye’yle ilgili gelecek taleplere hayır diyebilecek gücü yok.

Son olarak, KDP ve KYB arasındaki çekişmenin IKBY’de yeni ayrılık rüzgârları estirdiği bir dönemde “uzlaşı” ve “Kürtlerin siyasi birliği” gibi söylemler günü kurtarmanın en kestirme yolu.

Uzlaşı girişimi neyin habercisi?

Özetle, PYD ile SKUK arasında, “uzlaşıya varalım, ofisleri açalım, müzakerelerde ortak duruş sergileyelim” yaklaşımından ibaret gibi görünen süreç aslında çok daha önemli bir dönüşümün görünen küçük tepecikleri.

Suriye hızla değişiyor. Birkaç yıl içinde sona varılacak. PKK/PYD Suriye’de elde ettiği “kazanımlar”ı anayasa ile garanti altına alarak uluslararası meşruiyet şemsiyesine sokmak için IKBY’deki partilerin de desteğine ihtiyaç duyuyor. Bu mesele öylesine önemli hale geldi ki, PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan bile aylar sonra kardeşi aracılığıyla yaptığı açıklamada hem PYD’ye hem KDP’ye uzlaşın çağrısında bulundu.

Peki ya uzlaşı çökerse ne olur?

Bir süre geçer, bölgede yeni askeri ve siyasi dengelere göre yeniden başlar. 3 yıldır dönüp dolaşıp bu oluyor. Fakat, her geçen zaman, Suriye’de farklı bir dinamik ortaya koyuyor. Yoksa, PYD, ofisine bile tahammül edemediği partilere böylesine alan açar mıydı?

Twitter: @SerhatErkmen

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Mayıs 2020’de yayımlanmıştır.

Serhat Erkmen

Doç. Dr. Serhat Erkmen, JSGA Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) ve Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü gibi düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend