Gitmek mi zor kalmak mı?

Kayıp hissi sadece ölüm sonrasında mı olur? Yas tutmak neden gereklidir? Kayıp yaşayan biriyle nasıl konuşmalı, nasıl davranmalıyız? Kayıp psikolojimizi nasıl etkiler? Yas insanı nasıl olgunlaştırır? Prof. Dr. Erol Göka yazdı.

Bugüne kadar matem konusunda yazılanlar, daha çok ruh sağlığı ve sağlık çalışanlarına yönelmiş, hedef kitle olarak onları esas almış. Bizim amacımız farklı; kayıp yaşayan herkes ve onların yakınları bizi anlasın, bugüne kadar matem konusunda yazılanlardan onlar da kendi paylarına düşeni alsınlar istiyoruz.

Çünkü inanıyoruz ki yas ve matem konularını yalnızca sağlık alanında çalışanların bilgi sahibi olmasıyla sınırlamak hiç de doğru değil. Gerek yas, gerek yaslı bir kişiyle ilgilenme görevi bir gün hepimizin başına gelebilecek insani bir olgu aynı zamanda.

Kayıp sadece ölüm müdür?

Ölenin ardından geride kalanların yaşadıkları yası ele alacağız ama öncelikle kafa karışıklığını giderebilmek için “yas” veya “matem” dediğimizde neyi kastettiğimize açıklık getirmeliyiz.

Şüphesiz ölüm yoluyla ortaya çıkan kayıp, kayıpların en somutu, prototipi, minyatürü. O nedenle yas ya da matem dediğimizde genellikle ölüm yoluyla oluşan kayıp anlaşılıyor. Ama bu sadece bir genelleme, yoksa matemini tuttuklarımız yalnızca öldüğü için kaybettiğimiz sevdiklerimiz değil. Kayıplar herkes için önemli; insana en çok acı ve keder veren insanlık hâlleri birçok durum ve nesne için de gündeme gelebiliyor.

Kayıp, tanıdık, sevilen birinin vefatı şeklinde olabildiği gibi, birinin bir kaza veya hastalık neticesinde bir organını, sağlığını kaybetmesi, değişik nedenlerle mevki ve makamını, insanların gözünde değerini yitirmesi şeklinde de ortaya çıkabiliyor.

Yası tutulan kayıpların dile yansıması

Yası tutulan kayıplar yalnızca kaybettiğimiz yakınlarımızla sınırlı değil dedik, bize acı veren, matem yaşatan birçok kayıp biçimi var. Bazı diller, kayıplar karşısında yaşanan matem hislerini ifade edebilmek için değişik sözlere başvurabiliyorlar. Örneğin İngilizcede “bereavement” (kedere ve üzüntüye yol açan her türden kayıp), “grief” (akrabası olmasa bile yakın hissettiği birisinin kaybının ardından yaşanan yas) ve “mourning” (akrabalarını kaybeden insanların kaybın ardından yaşadıkları ve toplumsal ritüelleri olan matem ve taziye) sözleri yasla ilgili benzer ama farklı olguları ifade ediyor.

Dilimiz Türkçe, birçok olguda görülenin aksine, kayıpların ardından yaşanan hislerde ince ayrımlara gitmek yerine tüm bu benzer durumları “yas” ve “matem” sözleriyle ifade etmeyi yeğlemiş. Kaybını yaşadığımız her şeyin ardından “yasını tutuyorum”, “matemini yaşıyorum” diyebiliyoruz. “Yas” veya “matem” dediğimizde bizim için anlamlı, sevilen, yokluğunu derinden hissedip acısını yaşadığımız bir insanın, bir organın, bir hayvanın, bir konumun vs. kaybının ardından hissettiğimiz tüm yaşantıları ve onun anısı adına bireysel olarak ve topluca yaptığımız tüm etkinlikleri kastediyoruz.

Psikolojide ve psikiyatride de “yas” ve “matem” sözlerini Türkçedeki gibi genel anlamda kullanıyoruz; yas tutmayı genel olarak “anlamlı öteki”nin kaybı sonrası verilen tepkiler diye tanımlıyoruz. Yas tutma tepkisini ise, bir yandan nesnenin kaybına karşı geliştirilen tepkileri içeren, diğer taraftan da kayıp nesnenin gerçeklikte artık var olmadığı dış dünyaya yeniden uyum sağlamaya yarayan bir süreç olarak değerlendiriyoruz. “Nesne” diye bir niteleme yapmamızın nedeni, yukarıda söylediğimiz gibi yas için ille de bizim için önemli, değer verdiğimiz, sevdiğimiz bir insanın ölmesinin gerekmemesi. Zira artık iyi biliyoruz ki, bizim için değerli her kayıpta yas yaşıyoruz. Kaybettiğimiz şey aile yadigârı basit bir takı da olabilir, bir umut, bir ideal, bir dostluk, bir vatan, bir sevgili, bilerek veya zorla terk etmek durumunda kaldığımız eski yaşantılar, hatta kendimize ait eski bir benlik hissimiz de…

“Yas” ve “matem” sözlerini böyle ortak ve toplu şekilde kullanmanın hem olumlu hem olumsuz yanları var. Neyi anlatmaya çalıştığımızı tam olarak ifade edememek anlamında olumsuz; her türlü kayıpta aslında benzer bir psikolojik yaşantı olduğunun fark edilmesini sağlaması açısından olumlu.

Kayıp yaşayan biri karşısında ne yapacağını bilememek

Başına büyük bir kayıp olayı gelen, hele hele bir yakınını kaybetmiş biriyle değişik vesilelerle yüz yüze geldiğinizde yaşadıklarınızı kelimeye dökmek çok zordur. Onları anlamaya, dertlerini, acılarını paylaşmaya çalışmanın yanı sıra kendi iç dünyanıza da gömülebilir, önceki matemlerinizi hatırlayabilir, bir yakınınızın veya kendinizin ölümüne dair endişeye kapılabilirsiniz.

Kayıp yaşayan kişiyi rahatlatmak ya da acılarını hafifletmek istersiniz, fakat ne diyeceğinizi, ne yapacağınızı bilemezsiniz, endişelenmeye başlarsınız. Aklınıza sizi tedirgin eden birçok soru takılabilir: “Ya yanlış bir şey söylersem!” “Duygularımı belli etmeli miyim?” “Ben kendimi bu kadar kötü hissederken, matem yaşayan birini nasıl rahatlatabilirim!” Bu tür sorular, hepimizi sıkıştıran niteliktedir ama hepimizin, yalnızca sağlık çalışanlarının değil, yas tutan insanlarla ilgilenen herkesin cevaplaması gereken sorulardır bunlar. Bu ve benzeri sorulara cevabınız yoksa yas tutan insanlarla karşılaştığınızda eliniz ayağınız birbirine dolanacaktır.

Tüm bu söylenenlere rağmen içinizden yas sürecinin her insana göre değişeceğini, yasa verilen tepkilerin çok çeşitli olacağını ve tüm bunların yaşamın içinde halledilmesi gereken şeyler olduğunu, dolayısıyla özel bir bilgiye gerek bulunmadığını söyleyenler çıkabilir. Elbette yas yaşantısı kişiseldir, neyin yasının tutulduğuyla, kayıp nesnenin tarihiyle ve iç dünyamızdaki bağlantılarıyla çok ilgilidir; ama yine de yas yaşantısının evrensel görünümleri de vardır, pek çok insan kayıpla mücadele ederken benzer duyguları hisseder. Bu benzer duyguların neler olduğunun ve onları hisseden insanlara nasıl davranılması gerektiğinin bilinmesi çok yararlı olabilir.

Bu amaçla, şimdi yas sürecinde neler olup bittiğini ve böyle bir durum yaşayan insanlara nasıl yaklaşmak gerektiğini herkesin anlayabileceği bir dille anlatmaya çalışacağız. Ama siz yine de zaman zaman sanki karşımızda bir sağlık çalışanı varmış gibi konuştuğumuzu görürseniz kusurumuza bakmayın, alışkanlığımıza verin.

Yas gereklidir

İnsanlar neden yas tutarlar? Bir kaybın ardından ille de yas tutmak gerekli midir? Yaslı insanla nasıl ilgileneceğimizi anlayabilmek için aslında öncelikle bu soruya anlamlı bir cevap vermek zorundayız.

Evet, bir kaybın ardından yas gereklidir, lazımdır, lüzumludur. İnsanın psikolojik yapısı bizi kayıplarımızın ardından yas tutmaya zorlar. Kaybın sadece sevilen birinin ölümü olmadığını, aynı zamanda hayali bir sevgi nesnesinin kaybı, sağlık, güç, otonomi ya da vücudun bir parçasının veya normal fonksiyonunun yitimi anlamına geldiğini de söylemiştik. Demek ki yas süreci de düne kadar iç dünyamızda önemli bir yer tutan ama şimdi olmayan gerçek ya da hayali tüm nesneler için gerekli.

Yas yaşantısının psikolojimizdeki işlevi, kimi zaman çok zor olan gerçekleri sindirme mecburiyetimizden kaynaklanır. Yas sürecinde kişi, hayatın büyük ölçüde kontrolümüz dışında olduğu gerçeğini, bizim çabamızdan bağımsız olarak sürüp gittiğini ve müdahale edemediğimiz birçok değişimin olduğunu, olacağını anlar, kabul eder. Hayata, insanlığımıza dair gerçekleri kabul edişimiz bizi büyütür, olgunlaştırır. Önemli bir kaybı tecrübe eden kişi, hayatını yeniden organize edip kurmadan önce, daha düne kadar hayatında çok önemli bir yer tutan ama şimdi kaybolan nesneyle vedalaşmak, hayatın ağırlığı karşısında yeniden soluklanmak, hayatı öğrenmek için yas tutmaya ihtiyaç duyar.

Kaybın doğası, genellikle kişinin tecrübe ettiği yasın niteliğini, nasıl seyredeceğini belirler. Örneğin çok yaşlı ya da uzun zamandır hastalık çeken bir yakınımızı kaybettikten sonra genellikle çok derin bir yas sürecine girmeyiz. Aynı şekilde, düştüğü şifa bulmaz dert nedeniyle uzun zamandır çok acı çekmiş, yaşaması giderek zorlaşan, ölümü onun için kurtuluş olarak gördüğümüz bir yakınımızı ne kadar seversek sevelim, büyük ihtimalle, ölümünün ardından matemimiz uzun sürmeyecektir. Zaten onun hastalığı süresince biz de matemimizi yaşamışızdır. Ama çocuğunu aniden kaybeden bir annenin yaşadığı endişe ve kederin, derin matemin bırakın bir ölçüsünü bulmayı, kendimizi onun yerine koymakta bile çok zorlanırız. Bu acı, süre ve şiddet açısından dayanılır gibi değildir; matem süreci çok uzun yıllar alabilecektir. Çocuğunu aniden yitirivermiş bir anne için matem, yalnızca gerekli değil, içinden çıkılmaz zorunlu bir durumdur da.

Kayıp psikolojimizi nasıl etkiler?

Bugün psikoloji ve psikiyatri alanında yapılan incelemelerin sonucunda, insanın bir kaybın ardından yas tutmasının gerekli olduğuna inanıyoruz. Bu gereklilik, kaybın psikolojimizde oluşturduğu üç temel etkiden kaynaklanıyor.

Bunlardan birincisi, bizim için önemli olan her kaybın bizi kaçınılmaz bir keder içine sürükleyeceğidir. Kayıp, her insan için çok önemli ve etkileyicidir; insanı hüzne ve kedere sürüklemesi kaçınılmaz olan bir yaşantıdır. Çünkü psikolojik bütünlüğümüz kayıp nedeniyle bozulur. Kaybedilen çok değer verdiğimiz, iç dünyamızda derin ve kalıcı yeri olan birisiyse, kaybın acısı çok daha büyük olur, sanki bir organımız sökülüyormuşçasına elem yaşarız. Nasıl fiziksel travmalar bedenimizi parçalarsa, sevdiğimiz bir kişiyi ölüm yoluyla kaybetmek de içimizi parçalar, ruhsal bütünlüğümüz bozulma tehlikesine girer. Bir fiziksel yaralanma durumunda organizmamız yarayı iyileştirebilmek için nasıl kendiliğinden bir çaba içine girerse, yas da psikolojimizin kayıp yaşantısına karşı kendi bütünlüğünü, önceki sağlığını yeniden sağlayabilmesi için gereklidir. Yas süreci boyunca psikolojimiz kaybın hasarını tamir etmeye çalışır.

Yasın gerekliliğine neden olan kaybın psikolojimizdeki ikinci temel etkisi, her kaybın tüm geçmiş kayıpları canlandıracağı gerçeğiyle bağlantılıdır. Belleğimiz, benzerlik ilkesine göre işler; aynı nitelikteki anılar belleğimizde aynı yerde depolanır. Bir kayıp yaşantısı da önceki tüm kayıp yaşantılarının yeniden canlanmasına neden olur. Bu durum, bir depremin önceki sarsıntılarının hasarlarını daha da derinleştirmesine benzetilebilir. Bizim için önemli birini kaybettiğimizde tüm psikolojimizin âdeta altüst olmasının nedenlerinden biri de budur. Kayıp haberiyle birlikte, hafızamızdaki kayıpla ilgili anılar zembereğinden boşanır ve tüm acılarımız kendilerini hatırlatacak biçimde yeniden gözümüzün önüne gelir.

Yası gerekli kılan etkilerden üçüncüsü ise, yası tam olarak tutulabilmiş bir kaybın aslında insanın olgunlaşması, büyümesi ve yenilenmesi için bir araç olabileceğidir. İnsanın her kayıptan, her yastan büyüyerek, insanlığına yeni katkılar yaparak çıktığı, âdeta daha da insanlaştığı birçoğumuzun gözlemlediği bir olgudur.

Kaybın ve yasın neden bizi büyütüp olgunlaştırdığının psikolojik açıklamasını yapma şerefi, Türk psikanalist Vamık Volkan’a aittir ki, daha sonraki bir yazımızda onun yaklaşımını ayrıntılı biçimde ele almayı düşünüyoruz.

Gerçekten kaybın psikolojimizdeki bu üç temel etkisinin her biri diğerinden daha önemli ve bunları iyice anlamadan insanların bir kaybın ardından neden yas tuttuklarını anlamak mümkün değil. Yine bunları bilmeden yasın niye belli bir zaman alan bir süreç boyunca seyrettiğini, niye her kültürün ölümün ardından törenler, taziyeler düzenlediğini de kavrayamayız. Hiçbir kültür, hiçbir din, bir cenazenin ardından “ölen ölmüş, kalan sağlar bizimdir” yaklaşımıyla hareket etmemiş, kaybın gerek bireysel gerek toplumsal psikolojideki önemine uygun bir biçimde kendi anlayışları çerçevesinde ölüme ilişkin ritüeller geliştirmiştir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 5 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Gitmek mi zor kalmak mı?

Kayıp hissi sadece ölüm sonrasında mı olur? Yas tutmak neden gereklidir? Kayıp yaşayan biriyle nasıl konuşmalı, nasıl davranmalıyız? Kayıp psikolojimizi nasıl etkiler? Yas insanı nasıl olgunlaştırır? Prof. Dr. Erol Göka yazdı.

Bugüne kadar matem konusunda yazılanlar, daha çok ruh sağlığı ve sağlık çalışanlarına yönelmiş, hedef kitle olarak onları esas almış. Bizim amacımız farklı; kayıp yaşayan herkes ve onların yakınları bizi anlasın, bugüne kadar matem konusunda yazılanlardan onlar da kendi paylarına düşeni alsınlar istiyoruz.

Çünkü inanıyoruz ki yas ve matem konularını yalnızca sağlık alanında çalışanların bilgi sahibi olmasıyla sınırlamak hiç de doğru değil. Gerek yas, gerek yaslı bir kişiyle ilgilenme görevi bir gün hepimizin başına gelebilecek insani bir olgu aynı zamanda.

Kayıp sadece ölüm müdür?

Ölenin ardından geride kalanların yaşadıkları yası ele alacağız ama öncelikle kafa karışıklığını giderebilmek için “yas” veya “matem” dediğimizde neyi kastettiğimize açıklık getirmeliyiz.

Şüphesiz ölüm yoluyla ortaya çıkan kayıp, kayıpların en somutu, prototipi, minyatürü. O nedenle yas ya da matem dediğimizde genellikle ölüm yoluyla oluşan kayıp anlaşılıyor. Ama bu sadece bir genelleme, yoksa matemini tuttuklarımız yalnızca öldüğü için kaybettiğimiz sevdiklerimiz değil. Kayıplar herkes için önemli; insana en çok acı ve keder veren insanlık hâlleri birçok durum ve nesne için de gündeme gelebiliyor.

Kayıp, tanıdık, sevilen birinin vefatı şeklinde olabildiği gibi, birinin bir kaza veya hastalık neticesinde bir organını, sağlığını kaybetmesi, değişik nedenlerle mevki ve makamını, insanların gözünde değerini yitirmesi şeklinde de ortaya çıkabiliyor.

Yası tutulan kayıpların dile yansıması

Yası tutulan kayıplar yalnızca kaybettiğimiz yakınlarımızla sınırlı değil dedik, bize acı veren, matem yaşatan birçok kayıp biçimi var. Bazı diller, kayıplar karşısında yaşanan matem hislerini ifade edebilmek için değişik sözlere başvurabiliyorlar. Örneğin İngilizcede “bereavement” (kedere ve üzüntüye yol açan her türden kayıp), “grief” (akrabası olmasa bile yakın hissettiği birisinin kaybının ardından yaşanan yas) ve “mourning” (akrabalarını kaybeden insanların kaybın ardından yaşadıkları ve toplumsal ritüelleri olan matem ve taziye) sözleri yasla ilgili benzer ama farklı olguları ifade ediyor.

Dilimiz Türkçe, birçok olguda görülenin aksine, kayıpların ardından yaşanan hislerde ince ayrımlara gitmek yerine tüm bu benzer durumları “yas” ve “matem” sözleriyle ifade etmeyi yeğlemiş. Kaybını yaşadığımız her şeyin ardından “yasını tutuyorum”, “matemini yaşıyorum” diyebiliyoruz. “Yas” veya “matem” dediğimizde bizim için anlamlı, sevilen, yokluğunu derinden hissedip acısını yaşadığımız bir insanın, bir organın, bir hayvanın, bir konumun vs. kaybının ardından hissettiğimiz tüm yaşantıları ve onun anısı adına bireysel olarak ve topluca yaptığımız tüm etkinlikleri kastediyoruz.

Psikolojide ve psikiyatride de “yas” ve “matem” sözlerini Türkçedeki gibi genel anlamda kullanıyoruz; yas tutmayı genel olarak “anlamlı öteki”nin kaybı sonrası verilen tepkiler diye tanımlıyoruz. Yas tutma tepkisini ise, bir yandan nesnenin kaybına karşı geliştirilen tepkileri içeren, diğer taraftan da kayıp nesnenin gerçeklikte artık var olmadığı dış dünyaya yeniden uyum sağlamaya yarayan bir süreç olarak değerlendiriyoruz. “Nesne” diye bir niteleme yapmamızın nedeni, yukarıda söylediğimiz gibi yas için ille de bizim için önemli, değer verdiğimiz, sevdiğimiz bir insanın ölmesinin gerekmemesi. Zira artık iyi biliyoruz ki, bizim için değerli her kayıpta yas yaşıyoruz. Kaybettiğimiz şey aile yadigârı basit bir takı da olabilir, bir umut, bir ideal, bir dostluk, bir vatan, bir sevgili, bilerek veya zorla terk etmek durumunda kaldığımız eski yaşantılar, hatta kendimize ait eski bir benlik hissimiz de…

“Yas” ve “matem” sözlerini böyle ortak ve toplu şekilde kullanmanın hem olumlu hem olumsuz yanları var. Neyi anlatmaya çalıştığımızı tam olarak ifade edememek anlamında olumsuz; her türlü kayıpta aslında benzer bir psikolojik yaşantı olduğunun fark edilmesini sağlaması açısından olumlu.

Kayıp yaşayan biri karşısında ne yapacağını bilememek

Başına büyük bir kayıp olayı gelen, hele hele bir yakınını kaybetmiş biriyle değişik vesilelerle yüz yüze geldiğinizde yaşadıklarınızı kelimeye dökmek çok zordur. Onları anlamaya, dertlerini, acılarını paylaşmaya çalışmanın yanı sıra kendi iç dünyanıza da gömülebilir, önceki matemlerinizi hatırlayabilir, bir yakınınızın veya kendinizin ölümüne dair endişeye kapılabilirsiniz.

Kayıp yaşayan kişiyi rahatlatmak ya da acılarını hafifletmek istersiniz, fakat ne diyeceğinizi, ne yapacağınızı bilemezsiniz, endişelenmeye başlarsınız. Aklınıza sizi tedirgin eden birçok soru takılabilir: “Ya yanlış bir şey söylersem!” “Duygularımı belli etmeli miyim?” “Ben kendimi bu kadar kötü hissederken, matem yaşayan birini nasıl rahatlatabilirim!” Bu tür sorular, hepimizi sıkıştıran niteliktedir ama hepimizin, yalnızca sağlık çalışanlarının değil, yas tutan insanlarla ilgilenen herkesin cevaplaması gereken sorulardır bunlar. Bu ve benzeri sorulara cevabınız yoksa yas tutan insanlarla karşılaştığınızda eliniz ayağınız birbirine dolanacaktır.

Tüm bu söylenenlere rağmen içinizden yas sürecinin her insana göre değişeceğini, yasa verilen tepkilerin çok çeşitli olacağını ve tüm bunların yaşamın içinde halledilmesi gereken şeyler olduğunu, dolayısıyla özel bir bilgiye gerek bulunmadığını söyleyenler çıkabilir. Elbette yas yaşantısı kişiseldir, neyin yasının tutulduğuyla, kayıp nesnenin tarihiyle ve iç dünyamızdaki bağlantılarıyla çok ilgilidir; ama yine de yas yaşantısının evrensel görünümleri de vardır, pek çok insan kayıpla mücadele ederken benzer duyguları hisseder. Bu benzer duyguların neler olduğunun ve onları hisseden insanlara nasıl davranılması gerektiğinin bilinmesi çok yararlı olabilir.

Bu amaçla, şimdi yas sürecinde neler olup bittiğini ve böyle bir durum yaşayan insanlara nasıl yaklaşmak gerektiğini herkesin anlayabileceği bir dille anlatmaya çalışacağız. Ama siz yine de zaman zaman sanki karşımızda bir sağlık çalışanı varmış gibi konuştuğumuzu görürseniz kusurumuza bakmayın, alışkanlığımıza verin.

Yas gereklidir

İnsanlar neden yas tutarlar? Bir kaybın ardından ille de yas tutmak gerekli midir? Yaslı insanla nasıl ilgileneceğimizi anlayabilmek için aslında öncelikle bu soruya anlamlı bir cevap vermek zorundayız.

Evet, bir kaybın ardından yas gereklidir, lazımdır, lüzumludur. İnsanın psikolojik yapısı bizi kayıplarımızın ardından yas tutmaya zorlar. Kaybın sadece sevilen birinin ölümü olmadığını, aynı zamanda hayali bir sevgi nesnesinin kaybı, sağlık, güç, otonomi ya da vücudun bir parçasının veya normal fonksiyonunun yitimi anlamına geldiğini de söylemiştik. Demek ki yas süreci de düne kadar iç dünyamızda önemli bir yer tutan ama şimdi olmayan gerçek ya da hayali tüm nesneler için gerekli.

Yas yaşantısının psikolojimizdeki işlevi, kimi zaman çok zor olan gerçekleri sindirme mecburiyetimizden kaynaklanır. Yas sürecinde kişi, hayatın büyük ölçüde kontrolümüz dışında olduğu gerçeğini, bizim çabamızdan bağımsız olarak sürüp gittiğini ve müdahale edemediğimiz birçok değişimin olduğunu, olacağını anlar, kabul eder. Hayata, insanlığımıza dair gerçekleri kabul edişimiz bizi büyütür, olgunlaştırır. Önemli bir kaybı tecrübe eden kişi, hayatını yeniden organize edip kurmadan önce, daha düne kadar hayatında çok önemli bir yer tutan ama şimdi kaybolan nesneyle vedalaşmak, hayatın ağırlığı karşısında yeniden soluklanmak, hayatı öğrenmek için yas tutmaya ihtiyaç duyar.

Kaybın doğası, genellikle kişinin tecrübe ettiği yasın niteliğini, nasıl seyredeceğini belirler. Örneğin çok yaşlı ya da uzun zamandır hastalık çeken bir yakınımızı kaybettikten sonra genellikle çok derin bir yas sürecine girmeyiz. Aynı şekilde, düştüğü şifa bulmaz dert nedeniyle uzun zamandır çok acı çekmiş, yaşaması giderek zorlaşan, ölümü onun için kurtuluş olarak gördüğümüz bir yakınımızı ne kadar seversek sevelim, büyük ihtimalle, ölümünün ardından matemimiz uzun sürmeyecektir. Zaten onun hastalığı süresince biz de matemimizi yaşamışızdır. Ama çocuğunu aniden kaybeden bir annenin yaşadığı endişe ve kederin, derin matemin bırakın bir ölçüsünü bulmayı, kendimizi onun yerine koymakta bile çok zorlanırız. Bu acı, süre ve şiddet açısından dayanılır gibi değildir; matem süreci çok uzun yıllar alabilecektir. Çocuğunu aniden yitirivermiş bir anne için matem, yalnızca gerekli değil, içinden çıkılmaz zorunlu bir durumdur da.

Kayıp psikolojimizi nasıl etkiler?

Bugün psikoloji ve psikiyatri alanında yapılan incelemelerin sonucunda, insanın bir kaybın ardından yas tutmasının gerekli olduğuna inanıyoruz. Bu gereklilik, kaybın psikolojimizde oluşturduğu üç temel etkiden kaynaklanıyor.

Bunlardan birincisi, bizim için önemli olan her kaybın bizi kaçınılmaz bir keder içine sürükleyeceğidir. Kayıp, her insan için çok önemli ve etkileyicidir; insanı hüzne ve kedere sürüklemesi kaçınılmaz olan bir yaşantıdır. Çünkü psikolojik bütünlüğümüz kayıp nedeniyle bozulur. Kaybedilen çok değer verdiğimiz, iç dünyamızda derin ve kalıcı yeri olan birisiyse, kaybın acısı çok daha büyük olur, sanki bir organımız sökülüyormuşçasına elem yaşarız. Nasıl fiziksel travmalar bedenimizi parçalarsa, sevdiğimiz bir kişiyi ölüm yoluyla kaybetmek de içimizi parçalar, ruhsal bütünlüğümüz bozulma tehlikesine girer. Bir fiziksel yaralanma durumunda organizmamız yarayı iyileştirebilmek için nasıl kendiliğinden bir çaba içine girerse, yas da psikolojimizin kayıp yaşantısına karşı kendi bütünlüğünü, önceki sağlığını yeniden sağlayabilmesi için gereklidir. Yas süreci boyunca psikolojimiz kaybın hasarını tamir etmeye çalışır.

Yasın gerekliliğine neden olan kaybın psikolojimizdeki ikinci temel etkisi, her kaybın tüm geçmiş kayıpları canlandıracağı gerçeğiyle bağlantılıdır. Belleğimiz, benzerlik ilkesine göre işler; aynı nitelikteki anılar belleğimizde aynı yerde depolanır. Bir kayıp yaşantısı da önceki tüm kayıp yaşantılarının yeniden canlanmasına neden olur. Bu durum, bir depremin önceki sarsıntılarının hasarlarını daha da derinleştirmesine benzetilebilir. Bizim için önemli birini kaybettiğimizde tüm psikolojimizin âdeta altüst olmasının nedenlerinden biri de budur. Kayıp haberiyle birlikte, hafızamızdaki kayıpla ilgili anılar zembereğinden boşanır ve tüm acılarımız kendilerini hatırlatacak biçimde yeniden gözümüzün önüne gelir.

Yası gerekli kılan etkilerden üçüncüsü ise, yası tam olarak tutulabilmiş bir kaybın aslında insanın olgunlaşması, büyümesi ve yenilenmesi için bir araç olabileceğidir. İnsanın her kayıptan, her yastan büyüyerek, insanlığına yeni katkılar yaparak çıktığı, âdeta daha da insanlaştığı birçoğumuzun gözlemlediği bir olgudur.

Kaybın ve yasın neden bizi büyütüp olgunlaştırdığının psikolojik açıklamasını yapma şerefi, Türk psikanalist Vamık Volkan’a aittir ki, daha sonraki bir yazımızda onun yaklaşımını ayrıntılı biçimde ele almayı düşünüyoruz.

Gerçekten kaybın psikolojimizdeki bu üç temel etkisinin her biri diğerinden daha önemli ve bunları iyice anlamadan insanların bir kaybın ardından neden yas tuttuklarını anlamak mümkün değil. Yine bunları bilmeden yasın niye belli bir zaman alan bir süreç boyunca seyrettiğini, niye her kültürün ölümün ardından törenler, taziyeler düzenlediğini de kavrayamayız. Hiçbir kültür, hiçbir din, bir cenazenin ardından “ölen ölmüş, kalan sağlar bizimdir” yaklaşımıyla hareket etmemiş, kaybın gerek bireysel gerek toplumsal psikolojideki önemine uygun bir biçimde kendi anlayışları çerçevesinde ölüme ilişkin ritüeller geliştirmiştir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 5 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x