Kavramlar, temsil ettikleri olgularla tam olarak örtüşmez, şu veya bu şekilde aralarında bir açıklık bulunur. Her dilde var olan evrensel “ölüm” kavramıyla tanımladığı olgu arasındaki boşluk çok ama çok fazladır. Ölüm kavramının tanımındaki zorluk, yalnızca onun hem ölme olayını hem de “ölme” sürecini ve sonucunu aynı anda kapsıyor olmasından kaynaklanmıyor. Ölümden söz ettiğimizde, bu kavramın içeriği konusunda anlaşıyor gibi yapıyoruz ama aslında hepimizin kendimize göre bir “ölüm” kavramımız var.
Kavram olarak belirsiz, göreceli ve karmakarışıktır “ölüm”. Hele son dönemde modern tıptaki gelişmelerin sonucu olarak, ölüm sürecinin adeta minik parçalara ayrılması; bilinç kaybının, kalp ve solunum sonlanmasının, beyin ölümünün küçük ölümler olarak esas ölümün yerini alması, karışıklığı içinden çıkılmaz hale getirmiştir. “Klinik ölüm”, “beyin ölümü”, “biyolojik ölüm”, “hücre ölümü” farklı farklı durumlara karşılık gelir. Her biri ölümdür ölüm olmasına ama hepsi de diğerlerinden değişik ölümlerdir.
Ölüm tanımları bunlarla sınırlı da değildir. Ağır ruhsal rahatsızlığı olan insanların, kimseyle konuşmayacak kadar şiddetli olan içe kapanmalarına “ruhsal ölüm”; müebbet veya hücre hapsi, akıl hastanesine kapatma, emekliye ayırıp yalnızlaştırma, kimsesizler yurduna terk etme gibi durumlara “toplumsal ölüm”; Hıristiyanlıkta büyük günah işlediğine inanılan insanların durumuna “manevi ölüm” dendiği de olmaktadır. Biz ise bu yazıda ilk olarak Hoşçakal kitabımızda[1] tanımladığımız “psikolojik ölüm” kavramını ele alıp tartışmak istiyoruz.
Psikolojik ölüm
Bazı yazarların ağır ruhsal rahatsızlık çeken bazı insanların kimseyle konuşmayacak kadar içe kapanmalarına “ruhsal ölüm” dediklerini söylemiştik. Bizim psikolojik ölümden kastımız bu değil. “Psikolojik ölüm” derken, ilk bakışta oldukça sağlıklı görünen ama istedikleri otantikliği, halis yaşantıları bir türlü hayata geçiremeyen insanların yaşadıkları ruh hâlini kastediyoruz. Anlatmaya çalışalım:
Her canlı, her an ölüme doğru yol alıyor, ölüme biraz daha yaklaşıyor, hücresel düzeyde ölüp duruyor. Kaybettiğimiz her yakınımız, yaşlandığımız her yıl, öldüğünü görüp işittiğimiz her insan, yaşadığımız her felaket, yaşamsal kararlar verme sırasındaki gerginliklerimiz bize hep ölümü hatırlatıyor; korkuyoruz. Ama psikolojimizdeki ölüm bunlarla sınırlı değil!
Bazen, hatta çoğu zaman “canlı” taklidi yapıyoruz; ama psikolojimiz bu sahteciliği fark ediyor, böyle bir yaşantıyı yaşanmış olarak yani “hayat” diye kaydetmiyor. Ölümlü olduğunu bilip onu bastırmaya çalışarak yaşayıp giderken, psikolojimizin “hayat” olarak kaydetmediği sözümona yaşantılara “psikolojik ölüm” diyoruz. Biz demiyoruz, psikolojimiz diyor. Şu anı yaşa(ya)mayan kişi, ölümden en çok korkan, ne korkması, aslında psikolojik olarak kendisini ölü hisseden kişidir.
Dikkat kesilip iyice bakarsak, insan varoluşunun ertelenemezliğini, insanın geçmişin anılarıyla ve geleceğin umutlarıyla ama ancak şu anda yaşayabileceğini, an’ın her zaman insana yetişeceğini, son anımızda bile orada olduğunu görmememiz mümkün değildir. Psikiyatrist Irvin Yalom, “Gelecek değil, şimdiki zaman ebedi zaman kipidir,” derken çok haklıdır.
“Herkes ölür ama çok az insan gerçekten yaşar!”
Tarihin psikanalitik anlamı üzerine çalışan Norman O. Brown’ın da, “Ölüm korkusu bedenlerimizdeki yaşanmamış hayatlarla ölmek korkusudur,” derken bahsettiği psikolojik ölümdür. Irvin Yalom, ölüm korkusundan bahseden hastalarına, “Ölüm hakkında seni korkutan şey tam olarak ne?” diye sorar ve genellikle, “Yapamadığım her şey!” cevabını alırmış. Üstat, bunun üzerine ölüm korkusu ile yaşanmamış hayat arasında pozitif bir ilişki olduğu, yani hayat ne kadar yaşanmamışsa ölümden o kadar çok korkulacağı şeklinde bir görüş geliştirmiş. Biz ilave ediyoruz, hayat ne kadar yaşanmamışsa, psikolojik olarak o kadar ölmüşüzdür.
Ölüm olgu olarak, bizi hayattan alıkoyan, yarım bırakan, kesen bir şeyse; psikolojimiz de fanilik bilinciyle uyumlu olmayan yaşantıları, yaşanmamışlıkları, hedefine varmamış arzulamayı “ölüm” diye kodlar. Bu nedenle, Baba (Godfather) filminin senaristi, başoyuncu Marlon Brando’ya, “Herkes ölür ama çok az insan gerçekten yaşar!” dedirtir.
Psikolojik ölüme genellikle umutsuzluk ve yalnızlık eşlik eder
Psikolojik ölüm en çok yoğun umutsuzluk ve yalnızlık hisleriyle birliktedir. Bu nedenle, “Gerçek ölüm, nefesinin değil, umudunun kesilmesidir,” denir. Kierkegaard, en çaresiz hastalığın, en büyük günahın “umutsuzluk hastalığı” olduğunu söyler. Ona göre, umutsuzluk benliğin ölümcül hastalığıdır; ölümsüzlük arzusu da ruhun… Tek çare kendi olmak için inançla yaşama dalmaktır, Yaratıcının sunduğu hayatın akışında kulaç atmaktır.
Yaşanmamışlığın en bariz görünümlerinden biri, başka insanlarla ilişkiye dalamamak, yani yalnızlıktır. “Ölüm dediğin aslında yalnızlıkmış/
bir sabah bir bakıyorsun, herkes gitmiş,” (Ezginin Günlüğü/Ağladığın Geceler). Şarkılarda, şiirlerde ölümle ayrılığın hep bir arada düşünülmesi, yapayalnız hissedildiğinde hayatın anlamsızlaşmasından, başkaları olmadan arzumuzun gerçekleşmeyeceğindendir. Başkaları, dünya hayatının cenneti de olabilir cehennemi de. Ama asıl cehennem yapayalnızlıktır. O yüzden birçok sanatçı, ağır yalnızlık hissini ölümle birlikte anar; ölümle özdeşleştirir.
Psikolojik ölüm yalnızca depresif hislerle birlikte değildir, gündelik hayatın içindedir ve teşhis etmek çok zordur. “Fiziksel ölüm”, başkalarının ya da kendimizin gerçekten ölümü, “psikolojik ölüm”den çok farklıdır. Somut bir dünya gerçekliği, kazaların, afetlerin, savaşların, evlerin, ağaçların, çocukların, öfke ve şefkatin gerçekliği gibi yer alır zihnimizde. Bütün bu hayat fenomenleri yaşam dünyamızda, zihnimizde nasıl yer alıyorsa öyle yer alır “fiziksel ölüm” de. Bütün bu hayat fenomenlerini nasıl karşılıyorsak, onlarla nasıl baş ediyorsak, ruhsal ve bedensel potansiyellerimizle direnmeye çalışırız fiziksel ölüme.
“Psikolojik ölüm”, “fiziksel ölüm”ün psikolojimizde yol açtığı duygular değildir. İster bizim ister bir başkasının kapısını çalsın “fiziksel ölüm”, yırtıcı bir hayvan gibi çıkıverir ortaya; korkutur, dehşete düşürür. Ölümle gelen kayıplar, iç dünyamızda tuttukları değer ölçüsünde bizi üzer, mateme boğar. Her ne kadar tıpta, düşünce ve bilim dünyasında hep bunlar üzerinde durulduysa da biz “psikolojik ölüm”le bunları kastetmiyoruz. Tüm bu tepkileri “fiziksel ölüm”ün psikolojimizdeki etkileri olarak görüyor ve “fiziksel ölüm” kavramı içinde değerlendiriyoruz.
“Fiziksel ölüm” ve ona verilen psikolojik tepkiler, hayvanlarda da görülür ama “psikolojik ölüm”, insana mahsus ve insanın ölüm bilinçliliğiyle ilgilidir. Psikolojik ölümü şöyle ya da böyle hepimiz hissederiz. Neyi yapmazsak “gözümüz açık gidecek!” biliriz. “Ölmeden önce ölünüz” dendiğinde ne yapmamız gerektiğini sezeriz.
Fiziksel ölümün yırtıcılığını en iyi karşılama yolu, onunla anlaşmanın bir yolunu bulabilmekten, o da “psikolojik ölüm”ü tanımaktan geçer. Bilim dünyasında bugüne kadar fark edilmeden kalan “psikolojik ölüm”ü, sanatçılar sezmiş, başta Heidegger olmak üzere bazı felsefeciler anlamış ve teorik olarak ifade etmeye çalışmıştır.
Psikolojik ölümün katmanları
Psikolojik ölüm, insanın ölüm bilinçliliğiyle ilgilidir ve ilk görünen katmanı, bizim “dünyaya-doğru-varlık” oluşumuzun bir kipidir.
İnsan olmamız, bizi “ilgilenim” diye karşılayabileceğimiz bir hayat gailesine mahkûm eder; dünyada bir şeylerle, belli amaçlara yönelik olarak, pratik ağırlıklı, alet edevat yardımıyla, belli bir özenle uğraşmak, didinmek zorundayızdır. Dünya içinde yaşarken hep bir şeylerle ilgiliyizdir; hayat gailesinden vazgeçemeyiz; iş güç, sorunlar, amaçlar, kurallar, bizi hep günlük maişet derdi kuşatır. İşe zamanında gitmeye, trafik kurallarına uymaya, para kazanmaya uğraşır dururuz. Hayat kazan biz kepçe yaşar gideriz. Günlük maişet derdi içinde bu akıp gidişimizi çoğu zaman hissetmeyiz bile.
Ne zaman ki dünyayla ilgilenimimiz durulursa, uğraşacak bir gailemiz kalmazsa, örneğin boş boş otururken, dinlenirken, tembellik hakkımızı kullanıp kaytarırken, oyalanırken, tamamlanmış bir işin ardından aldığımız “ohh” nefesiyle birlikte endişe çıkar gelir saklandığı kuytulardan. Şöyle bir hâlimize bakarız; dünyayı bizim amaç, alet, kural ve uğraşılarımızdan bağımsız “işte, oracıkta, öylesine duran bir dünya” olarak algılarız. Dünya, orada duruyordur; bizse bir arzu yumağı olarak burada. Dünyayla aramızdaki uçurumu görmek ürkütücüdür. Arzumuz, harekete geçtiğinde dünyayla kaynaşırız ama arzumuz harekete geçemez, bir ilgilenime dönüşemezse, bir gaileye yapışıp angaje olamazsa ayrılığı fark ederiz; uçurum önümüzde büyür de büyür.
Uçurum, bir “dünyasızlaşma tehdidi”dir; dünya tümüyle bizden koparılıp alınabilir. Dünyasızlaşma, hayat oyununda yer alamama, yaşamama, hiçleşme yani “ölüm” demektir. İşte bu yüzden her yaşanmamışlıkta, arzumuzun ulaşamadığı her hayat parçasında yaşanan şeydir “psikolojik ölüm”. Arzumuzun ilgilenime dönüşemeyip boşlukta sallandığı ya da kendisini başkalarının arzusuna bıraktığı her anı, psikolojimiz bir tür ölüm olarak yaşar.
Kritik seçim
“Hergünlük”ün içine, “onlar” alanında, “gevezelik” halinde yaşamayı mı tercih edeceğiz yoksa varlığın ve kaderinin farkına varan otantik bir yaşama tarzı mı seçeceğiz; işte bütün mesele budur!
Birinci yol, her adımında psikolojik ölümle karşılaşacağımız yoldur. Feridüddin Attar’a atfedilen “Yaşamak için dünyaya tapmış kimseleri de ölülerden say” sözü doğrudan psikolojik ölüme işaret ederken eskilerin “Musibetler pek çoktur; fakat en büyük musibet ise, vaktin faydasız ve boş yere geçmesidir” ifadesi ilk yoldaki büyük tehlikeye dikkat çeker.
“Psikolojik ölüm”ün daha derindeki boyutu, bizim faniliğimizden, temelde “ölüme-doğru-varlık” oluşumuzdan kaynaklanır. Sonsuzluk içinde devinen, oyalanıp duran, yalnızca dünyadan zevk almaya yönelen ya da tamamen dünyaya yapışık, oradaki olanaklarla oynayıp duran bir varlık değildir insan. İnsanın varlığı tükenen türdendir, sonludur.
Temeldeki endişemizin asıl nedeninin dünya hayatındaki bu geçici konumumuz olduğu kanaatindedir Heidegger. Gündelik hayatın içinde, “hergünlük”te, insanların, kalabalıkların arasında, “onlar” alanında sürdürdüğümüz gevezece varoluş şekilleri de, faniliğimizin, zamansallığımızın unutulması amacına yöneliktir. Ama çabalar nafiledir; biz, ne kadar dünyaya doğru, ilgilenimler alanına doğru yönelip ölümü unutmaya çalışırsak, ölüm o ölçüde bize yaklaşır.
Nasıl endişe sayesinde insan ilgilenimlere açılıyorsa, insanın zamansallığı da endişeyi açmaktadır. “Zaman” ne dışımızda akıp giden bir şeydir ne de dışımızdaki dünyaya uyguladığımız anlık, içsel bir şey. Ne o ne ötekidir; hem onu hem ötekini içerir. “Ölüm” ise, bu açıdan bakıldığında bir gün başımıza gelecek bir “olgu” değil, geride kalan hayatımızdır; geçip giden zamandır. Psikolojik ölümü geriye dönüp baktığımızda görürüz, bakma cesaretimiz varsa…
Hayatla karşılaşmayı göze almak
Cesaretle geçip giden hayata, ölmekte oluşumuza bakabilirsek eğer, faniliğimizden fışkıran temel endişeyi karşılayacak gücümüz varsa, hayatımızı bu kaygıyla otantik biçimde yönlendirmeyi de başarabiliriz. Kendimizi hayatla oynayacağımız oyuna, içinde yol aldığımız hiçliğe (!) bırakabiliriz artık. Kaderimizdir o bizim ve o kader içinde bize düşen vazifeler vardır. Bu vazifelerin farkına vararak yaşamak, otantik, halis bir hayat sürmek…
Ama çoğumuz, çoğu zaman bu gücü kendimizde bulamayız; hayatla karşılaşmayı göze alamayız. Yapabileceğimiz tek şey, varlığımızı unutarak yaşamak yani seyirciliktir. Tıpkı tribünden oyunu seyredenler gibi merakla, heyecanla, gevezelik ederek, denilenleri yaparak… Çoğu yaşam, psikolojik olarak ölü bir biçimde yaşanır. Bu noktayı anlamak, hayata sağlam bir biçimde yerleşip angaje olmakla “onlar” alanına kendimizi bırakıp gevezelikle yetinmek arasındaki farkı görmek çok önemlidir.
Ölüm bilinciyle donanmışsak, faniliğimizi kavramışsak, dünya bizim için tekinsiz bir yer olmaktan çıkar; attığımız her adım, hayatımız anlamlı ve değerli bir hâle gelir. Anlamlı ve değerli bir hayat hem kendimizin hem başkalarının kıymetini yükseltir. İnsanlara karşı daha fazla sevgi ve şefkat hissederiz, insanlara daha derinden bağlanırız. Hayat, bize Yaratıcı’dan bir armağandır.
An’dan, şimdiden kurtulamayız ama hayatın armağan olduğunu anladığımızda bırakın varoluşun ertelenemeyeceğini anlamayı, armağan olarak her anın özel bir değeri, paha biçilmez bir kıymeti olduğunu kavrarız.
Ölüm, başka “ihtimaller imkânının ortadan kalkması”dır ama yaşadığımız her an da, bir “ihtimal imkânı”dır. Sadece böyle yaşarsak, kurtulabiliriz psikolojik ölümün tahribatından, dünyasızlaşmanın bitmeyen tehdidinden.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 22 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.
[1] Erol Göka, Hoşça kal. Son baskı Kapı Yayınları, 2025, İstanbul.



