Toplum

14 Eylül 2023

Yazdır

Sosyal medya nezaketi öldürüyor mu?

Yaşadığımız tuhaf zamanlarda bilişim teknolojilerindeki devasa gelişmelerle birlikte hayatımızın nasıl olacağı, mesela tıbbın, hukukun, eğitimin, üniversitenin yapay zekâ karşısında ne gibi konum alacakları gibi konuları gayet verimli bir şekilde tartışabiliyoruz. Ama gelgelelim sanki asıl meseleyi gözden kaçırıyoruz gibi geliyor bana.

İnsanı insan yapan, kalp sahibi diye tanımlamamıza neden olan ahlaki özellikler, bir başka deyişle erdemlerimiz ne olacak diye pek kafa yormuyoruz. Daha feci olanı, sosyal medyada uç veren yeni iletişim biçimlerine baktığımızda ufukta pek iyi tablolar görünmüyor.

Erdemlerin hayatımıza, insan ilişkilerine estetik katan en zarif olanları, zarafet, hoşgörü, sadelik, alçakgönüllülük, ağırbaşlılık ve en çok da nezaket, sanki elimizin altından kayıp gidiyor, yaşantılarımızdan çekiliyor, göremiyoruz. “Sosyal medya nezaketi öldürüyor mu?” sorusu kaçınılmaz olarak akıllara geliyor.

Erdemlerin zemini nezaket ise

Fransız eğitimci ve filozof André Comte-Sponville, “Büyük Erdemler Risalesi”nde nezaketi, ilk erdem olarak niteliyor, tüm erdemlerin kökeni olarak görüyor; erdemlerin, ahlakın ancak insan ilişkilerinde verili olan bir nezaket zemininde yükselebileceğini söylüyor.

Ama aynı zamanda tek başına pek de bir anlam ifade etmemesi, mesela bir despotun hayli nazik olmasının neyi değiştireceği gibi özellikleri nedeniyle “en yoksul, en yapay, en tartışma götürür erdem” diye niteliyor nezaketi…

Doğrudur, nezaket tek başına hiçbir işe yaramaz, hatta gerçekleri örtebilir, namussuzluklar nezaket kılığında yürürlüğe konabilir ama yine de ahlakın başlangıcı için bir nezaket zeminine ihtiyaç olduğu kesindir.

“Nezaket” kelimesi de tıpkı “medeniyet” gibi Osmanlıca. Farsça “nazik” kelimesinden Arapça sarf kuralına göre türetilmiş; oysa “zarif” de “zarafet” de Arapça ve aynı şekilde dilimize geçmiş. Demek ki “zarafet” ile yetinmeyip bir de “nezaket”i dilimize ilave etmiş atalarımız. Ne de güzel etmişler… Ahlâka ve edebe çok önem veren, bunları inancımızın ve toplumsal hayatın bir gereği olarak gören bir medeniyetin mirasçısı olduğumuzu bize hatırlatmak istemişler.

Terbiye, nezaket ve çocuklara aktarımı

Gelenek ve görenek, insan ilişkilerinde nerede, nasıl davranmamız gerektiğinin çerçevesini çizer ve hayatımızda kendini göstermesi, değerlerden önce gelir. Zira bir gelenek ve görenek manzumesinin içine doğarız. Çocuk yetiştirme pratikleri sırasında gelenek ve görenek, yeni nesillere öğretilmeye çalışılır. Çocuk, aynı zamanda kişilik olgunlaşmasına yardım eden bir çevrede büyüyorsa bu kuralları, değer olarak iç-dünyasına katar yani içselleştirir.

Eğer bu süreç başarılamazsa yani kurallar değer olarak içselleştirilemeden kalırsa, bir süre alışkanlıktan öyle davranılır ama her fırsatta “olmamışlık”, çiğlik kendini dışa vurur; samimi olmayan, “-mış gibi yapılan” her davranış sırıtır, gösterişten yapıldığı belli olur.

Çocukları yetiştirmek için bir besleyici sevgi fideliği şarttır ama tek başına yetmez. Çocuk yetiştirirken sevginin yanı sıra ustaca bir terbiye lazımdır. Terbiye, gelenek ve göreneğin öğretilmesi, içselleştirilerek değer haline dönüştürülmeye çalışılması demektir. Bu nedenle terbiyeye, “değerler eğitimi” de diyebilirsiniz.

Terbiye, tıpkı dil eğitimi gibi, örnek olarak, söyleyerek, yaparak ve düzelterek verilir. Terbiyenin, değerler eğitiminin vazgeçilmez unsurlarından birisi de nezakettir. Hatta en başta andığımız Comte-Sponville’nin fikrince, değerler eğitimine, ahlaka giriş için nezaket zemini şarttır.

Nezaketin de mutlaka öğretilmesi, bunun için de en başta çocuğa güzel örnek olunması gerekir.

Nezaket tek başına yeterli midir?

Nezaket, hemen hemen tüm erdemlerin dolayısıyla ahlâkın kökeninde var ama bir yandan da diğer erdemler olmadan tek başına pek bir anlam ifade etmiyor.

“Hakaretamiz nezaket”ten de “dalkavukça ve kölece nezaket”ten de söz edilebiliyor. Son derece nazik bir insan ille de iyiliksever, saygılı, mütevazı, yiğit ve adil olacak diye bir kural yok.

Nezaket, Nazilerin Beethoven ve Wagner çalarken çocuk katletmeleri gibi zaten kötü olan bir şeyi iyice berbatlaştırabiliyor. Bu nedenle diğer erdemlerle donanmış ancak eğitimsizliği nedeniyle nispeten kaba kalmış bir insan her zaman eğitimli kibar ahlâksızlardan evladır. Cahil birisi, birazcık çabayla nezaket ehli haline gelebilir ama ahlâksız bir kimse kolay kolay iflah olmaz.

Bunlar elbette nezaket meselesinin teferruatı. Aslolan, nezaketin insan ilişkilerine müspet yönde katkıda bulunan erdemli bir tutum oluşu. Ama bunun yanı sıra ve belki de daha önemlisi, bir kültürün medeniyet düzeyine yükselebilmesi için davranışların incelmesi, zarifleşmesi gerekiyor.

İbrahim Kalın, medeniyeti “âdâb-ı muâşeretten şehir hayatına, mimariden hukuka, davranış biçimlerinden müziğe, sanat ve zanaattan mutfak kültürüne kadar her alana dokunan” diye tanımlarken öylesine haklı ki… Dikkatle bakıldığında, medeniyeti oluşturan her öğenin nezaketle dokunan bir kumaş olduğu görülecektir.

Sanallık ve nezaket aynı toprakta yetişir mi?

Buraya kadar tamam, asıl mesele bundan sonra başlıyor… Eğer nezaket, tüm diğer erdemlerin icra olduğu zeminse, sosyal medyada ipuçlarını gördüğümüz teknomedyatik dünyanın geleceğinde erdemlerin halinin nice olacağını nezaketin günümüzde durduğu yerden giderek öngörebilir miyiz?

Bakalım.

Bunun için sanal iletişimin yüz yüze iletişiminden farkına odaklanmak durumundayız. Zira sanal olan, artık gündelik yaşantıyı ve ilişkileri biçimlendiriyor. Gündelik hayatın “gerçek”, insan ilişkilerinin “yüz yüze” bölümlerinde de sanal dünyadaymışız gibi davranmaya, konuşmaya, ilişki kurmaya başlıyoruz zira teknoloji zihnimizi biçimlendiriyor. Teknolojinin zihinlerimiz üzerinde böylesine belirleyici bir etki yapıp yapmayacağını merak ediyorsanız lütfen zihni sözlü ve yazılı iletişim tarafından biçimlendirilmiş insanların düşünce ve davranış kalıplarını şöyle bir gözünüzün önüne getirin.

Sanal iletişim, yüz yüze iletişimden çok farklı. Sanal iletişim sırasında elbette bilincimiz yerinde, aklımız başımızda ama yüz yüze iletişimde olduğu gibi direksiyon bilincimizde değil, psikolojimizin ilkel ve çocuksu derin katmanlarında.

En nihayetinde karşımızda kanlı canlı bir insan değil de makine olduğunu gördüğümüzden, içimizdeki çocuk nasılsa kimsenin bizi görmeyeceğini fısıldayıp durduğundan olsa gerek, psikolojimizin ilkel yanları hemen devreye giriveriyor.

Sanal âlemdeyken bize ne oluyor?

Biz internet ortamını tüm diğer şeyleri olduğu gibi beş duyumuzla algıladığımızı sanıyoruz ama bu doğru değil. İnternet ortamı bizim algılarımızı belirliyor. Nasıl rüyada beş duyumuz ve psikolojik fren sistemimiz, uyanık hayatın mahremiyet kuralları kalkıyorsa, sosyal medyada bulunduğumuz sırada da aynı şey oluyor.

İnternetteki sanal ortamda süzgeçten geçmemiş, hemen doyurulmak isteyen ham arzu ve dürtülerimiz, hayallerimiz ve fantezilerimiz çok etkinler. Zaten rüyaya benzeyen, kaba fizik kuralların ortadan kalktığı bu ortamda, rüyada gibi yaşamanın, hayallerimizi gerçekleştirmenin yollarını ararken buluyoruz kendimizi. Bizi bunaltan gündelik hayatın sıkıntılarından, rutinin boğuculuğundan kendimizi sanal âlemin fantastik kollarına atarak kurtulmak istiyoruz.

Sanal âlemde yaşadıklarımız rüyaya benzemekle kalmıyor, onu aşıyor. Rüyalarımızda bile kendimizi tam istediğimiz gibi inşa edemeyiz, zira rüyalarımız bizim olmasına rağmen, neyi, nereye yerleştireceğimize, imgelerin nasıl dağılım ve akış göstereceğine karar veren biz değiliz ama sanal âlemde sadece istememiz yeterli, tam böyle değil, orada tamamen bu sistemi işletenlerin ellerine düşmüş durumdayız ama bize böyle hissettiriyorlar.

Kapitalizmin tüketime dayalı olma özelliği, bu dönemde öylesine genişliyor ki, artık sadece bilinçli biçimde karar verdiğimiz ihtiyaçlarımız değil bilinçdışındaki arzu akışımız da metalaştırılıyor. Neyi arzulamamız gerektiğini de “onlar” belirliyor. Psikolojimizin en derin katmanlarını işin içine katıyorlar. “Pazarlama” durduk yerde yeni bilgi dalı olarak yükselmiyor, bilinçaltına seslenmeyi hedefleyen satış taktikleri üzerine bunca yayın boşuna yapılmıyor.

Sosyal medyanın televizyondan farkı ne?

Sosyal medya, önceki kitle iletişim teknolojilerinden mesela televizyondan da çok farklı. Televizyona çıkan birisinin zihninde olduğu gibi internetin sanal ortamındaki insanların zihninde de hayali bir kitle meydana geliyor. Ancak televizyon çekimi sırasında ortada kurmaca bir sahne ve çekim ekibi olması, izlendiğini düşünen insanın daha temkinli davranmasına ve kendine çekidüzen vermesine neden oluyor.

Ama televizyondan farklı olarak internetin sanal ortamında bunların olmaması, bizi hayalimizdeki kitleye katıyor, kitleselleştiriyor. Televizyonda milyonlar bizi izliyor hissini yaşıyorken internette bu hisse ilaveten milyonların içinden bir tanesi gibi hissediyoruz ve daha kalabalık olursak bizi daha çok göreceklerini ve sesimizin daha çok duyulacağını sanıyoruz. Farkına varmadan veya gayet bilinçli bir biçimde ‘sanal cemaat’ üyesi oluveriyoruz. Kendi sanal cemaatimizi daha çok takipçi ve beğeni ile kurmak, genişletmek istiyoruz. Gücümüzü göstermek ve arzu tatmini, peşi sıra devreye giriveriyor.

Bu noktayı anladığımızda sanal iletişim sırasında yaptıklarımız, neden daha kolayca kızıp sinirlendiğimiz, kaba sabalaştığımız, çarçabuk bıktığımız, adeta çocuklaştığımız bize daha aşikâr hale gelecektir. Günümüzde kullandığımız akıllı aygıt teknolojilerinin sonsuz kaydırma imkânları ile dikkatimizi ve belleğimizi nasıl hallaç pamuğu gibi attığı gerçeğini de ilave edersek ruhsal görünümümüz iyice berrak bir hal alır.

Denetim sistemimiz çocuklaşınca

Elbette sanal ortamlarda çocuklaşmamızda, çocukluğa sığınmamızda bir beis yok ama bu sırada başka bir şey daha oluyor, denetim sistemimiz de çocuklaşıyor. Psikolojimizin fren mekanizmaları burada pek işe yaramıyor. Engellenme eşiğimiz düşüyor.

Hayal ne kadar gündemdeyse, hayal sistemi ne kadar ön plandaysa hayal kırıklıkları da aynı ölçüde güçlü biçimde kendisini hissettiriyor. Her zamankinden çok daha fazla alıngan oluyoruz.

Aniden parlayıverme, içimizden geçenleri sonuçları ne olacak hiç düşünmeden söyleyiverme, küfür etme ve cinsel temalı konuşma her an gündeme geliverecek olgular. En sakin olanlarımızın bile, bir hınç ve öfke yumağı haline gelmesi, şaşırtıcı değil.

Tüm bunlar nedeniyle sanal ortamlarda olağan gündelik yaşamdan çok daha fazla tartışmalar kavgaya dönüşüyor; kavga bir kez başladığında bir türlü durdurulamıyor. Karşımızdaki insanın yaşadığı acıyı, sıkıntıyı, bizim ona verdiğimiz zararı görmediğimizden kendimizi durdurma gereği de duymuyoruz.

Pardon, biz sanallık ve nezaket aynı toprakta yetişir mi sorusuna cevap arayacaktık değil mi? Sanal âlemde yaşanılanları, yeni zihin yapımızı, düşünme biçimimizi ortaya koyunca sanıyorum ayrıca bir cevaba da gerek kalmadı.

Eskiden çocukların bir kültürün, bir dilin, bir geleneğin içine doğduğunu söylerdik, şimdiki çocukla işte bu sanallık denizine açıyorlar gözlerini ve bizimkinden çok farklı bir zihne ve dolayıyla algılama, düşünme ve ilişki kurma biçimine sahip oluyorlar.

Korkarım, bu engin sanallık denizinin nezaket diye bir zemine ihtiyacı bulunmuyor, ucu bucağı yok bu dipsiz denizin…

Nereye varır bu işin sonu?

Artık baştaki kaygı verici soruya dönüp gelebiliriz. Erdemlerin, ahlaki bünyenin ortaya çıkması için şart olan nezaketin giderek kaybolup gideceğini görüyorsak, bu erdemlerin de ahlaki bir varlık olarak insanın da sonuna geldiğimiz anlamı taşır mı?

Kendilerine ve çağımıza “insan-sonrası” (posthuman) sıfatı verenler, şimdiye kadar yazdıklarım gibi bu soruya da gülüp geçecekler, “siz insan bitti diyoruz, siz hâlâ öyle bir canlı türü varmış gibi konuşuyor, düşünüyorsunuz” diye hayretle bakacaklardır.

Bugün akademide hayatın, insanın ve ilişkilerinin ne olduğuna ve ne yapmamız gerektiğine ilişkin öyle derinlemesine ya da enine boyuna düşünenlere yüz verilmemesinin, insanın doğasından, hayatın anlamından, yaşama ideallerinden söz edildiğinde, sanki mitolojik zamanlardan bahsediyormuşuz gibi bakılmasının nedeni de budur.

Akademi dâhil hayatın her alanında giderek sadece teknoloji ve akıllı aygıtların belirlediği, onların sınırlarını çizdiği şeyler gerçekmiş gibi görünüyor. Hayat ile oyun, gerçek ile sanal ayrımı anlamını yitiriyor. Hatta oyun ve sanallık, gerçekten de gerçek mertebesine yükseliyor.

Sosyal medya rüyaya benziyor tespitini yaptık. Ama şunu da söylemek zorundayız: İnsan sabah olunca uyanır, rüya biter, bilinçli hayata döner ve işine gücüne bakar ama internetten ve sosyal medyadan uyanış yok ki… Bu bir.

Bu gerçeğe bir de yukarıda anlatmaya çalıştığımız teknoloji ve zihin ilişkilerine dair saptamayı eklediğimizde bir süre sonra sosyal medyadaki kuralsızlığın gündelik hayatımızda da kendisini göstereceğini, feraset, basiret, izan ve erdemlerin tedricen kaybolacağını söylemek kehanet olmayacaktır.

Teknomedyatik dünyaya, sanallığın içine doğan gençleri, yeni bir kuşak olarak tanımlama ve bu kuşağın özelliklerini sergilemeye çalışanların söylediklerine bakılacak olursa kehanetin hayata geçmesinin şafağında olduğumuzu da söylemek mümkündür.

Tüm bunlara rağmen ben, “insan bitti” diyenlerle aynı kanaatte değilim. Büyük bir mücadele olduğunu, teknolojinin güçleri ile ontolojinin güçlerinin dehşetengiz bir kavgaya tutuştuklarını elbette görüyorum ama henüz kavga bitmedi. Bu tespiti, olup bitenleri görmeyen, daha doğrusu görmek istemeyen, yeni dünyayı hâlâ eski kavramlarla anlamaya çalışan “bilimsel muhafazakâr” birisi olarak yapmıyorum.

İnsandan umudu kesmediğim, insan olan her yerde, kalbe, ahlaka ve erdemlere bir yol açılacağını düşündüğüm ve kalbin çağrısına kulak vermeye başlayanları gördüğüm için, insan varoluşunu hafife almayın, hiç ummadık bir zamanda bu gidişata güçlü bir şekilde “dur!” der, diyorum.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 14 Eylül 2023’te yayımlanmıştır.

Erol Göka

Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Send this to a friend