Kentler dikey mi yatay mı büyümeli?

1950’lerin başından itibaren kırdan kente göçle tetiklenen hızlı kentleşme süreci, bugün Türkiye’de nüfusu 500 binin üzerinde 42, bir milyonun üzerinde 21 il ortaya çıkardı. Ülke nüfusunun yaklaşık üçte biri İstanbul, Ankara ve İzmir’de yaşıyor.

Kentlerimizin yarım yüzyılı aşkın süredir devam eden bu niceliksel büyümesine, ne yazık ki niteliksel bir gelişme veya iyileşme eşlik etmedi. Gün geçmiyor ki bir doğa olayı bize, kentlerimizin ne kadar kırılgan, bugüne değin izlemiş olduğumuz şehircilik anlayışının ne kadar sorunlu olduğunu hatırlatmasın. Bazen bir deprem -en son İstanbul’u sarsan 5,8 büyüklüğündeki deprem örneğinde olduğu gibi- bazen ise uç iklimsel olaylara bağlı sıcak dalgaları ya da taşkın olayları, yaşadığımız kentlerin ne denli ciddi tehlike ve riskler barındırdığını gözlerimizin önüne seriyor. Ülke nüfusunun büyük bölümüne ev sahipliği yapan kentlerimiz, maalesef sağlıklı, güvenli ve yaşanabilir yerler değil.

Bu durum, ülke siyasetinin en üst kademelerince de idrak edildiğinden olsa gerek, bir süreden beri şehircilik anlayışımıza yön vermesi için yeni bazı kavramlar, iktidar eliyle dolaşıma sokuluyor. Osmanlı-Selçuklu mimarisi, mahalle kültürü, millet bahçeleri ve millet kıraathaneleri bu kavramlara birkaç güncel örnek.

Şehircilik anlayışımıza yön vermek üzere gündemimize gelen kavramlar içerisinde en popüler olanlar ise hiç kuşkusuz “dikey mimari” ve “yatay mimari” kavramları. Kentlerimizi içinde bulundukları sorunlu durumdan çıkarmanın yegane yolunun, “dikey mimariden yatay mimariye geçiş” olduğu konusunda, en azından iktidar çevrelerinde bir konsensüs olduğu anlaşılıyor. Ne var ki, “dikey mimariden yatay mimariye geçişin” ne denli isabetli bir tespit ve çözüm olduğu tartışmaya açık bir konu.

Dikey-yatay mimari tartışması nereden kaynaklanıyor?

Gündelik siyasetin diliyle formüle edilen ve terminolojik olarak hatalı bulduğum dikey mimari-yatay mimari tartışması, özünde bir kentsel yoğunluk tartışması.. Yatay mimariye geçiş vurgusu, birim kentsel alanda üretilecek kentsel yapılı çevrenin hacminin ciddi oranda azaltılması önerisinden başka bir şey değil.. Bu önerinin nedeni kanımca, kentlerimizin giderek daha fazla yoğunlaştığına ve dikeyde büyüdüğüne dair oluşan algı.

Kentlerimizi içinde bulundukları sorunlu durumdan çıkarmanın yegane yolunun, “dikey mimariden yatay mimariye geçiş” olduğu konusunda, en azından iktidar çevrelerinde bir konsensüs olduğu anlaşılıyor. Ne var ki, “dikey mimariden yatay mimariye geçişin” ne denli isabetli bir tespit ve çözüm olduğu tartışmaya açık bir konu.

2001 Finansal Krizi’nin ardından uygulanan ekonomi politikası, merkezinde inşaat sektörünün olduğu, dış kaynağa bağımlı ve tüketime dayalı bir iktisadi büyüme rejimini başat hale getirdi. İnşaat ekonomisi olarak da ifade edebileceğimiz bu büyüme rejiminin, ülkemiz kentlerini sürekli bir şantiye ortamına çevirdiği artık hepimizin malumu.

Birbiri ardına yapımına başlanan “mega projeler”, alışveriş merkezleri, rezidanslar, ofisler, oteller ve benzerleri orta ve büyük ölçekli kentlerimizde yapılı çevrenin sıradan unsurları haline geldiler. Bu süreçte, yapıların giderek yükseldiğine, kentlerimizin siluetinin gökdelenler tarafından adeta teslim alındığına hep beraber tanıklık ettik.

Ülkemizdeki en yüksek 100 yapının, 81 tanesi 2002 yılından sonra inşa edildi.. Yüksek yapıların sayıca en fazla olduğu İstanbul’da, yapımı tamamlanan en yüksek 50 yapının sadece 6 tanesi 2002 yılı öncesine ait. Geri kalan 44 adet yüksek yapı ise 2002 yılı sonrasında inşa edildi.1 Tüm bu gelişmeler hiç kuşkusuz, kentlerimizin dikeyde büyüdüğünü ve yaşadığımız sorunların kaynağının da bu büyüme biçimi olduğunu düşündürüyor.

Peki, bu düşüncede haklılık payı var mı? Kentler gerçekten dikey büyüme eğilimi içerisinde mi? Kentleşme modelimizin yarattığı sorunlardan kurtulmanın yolu, büyüme eğilimini yataya yönlendirmek mi?

Kentler gerçekte nasıl büyüyorlar?

Oysa görünenin aksine kentlerin dikey değil, yatayda büyüdüklerine ve kentsel yoğunlukların giderek azaldığına dair somut verilere sahibiz. Bunun dünya genelinde gözlenen hâkim eğilim olduğunu söylemek de mümkün.

Pek çok ülkede kentler, nüfusun büyüme oranından daha yüksek bir oranda alansal yayılma gösteriyorlar. The Economist dergisinin 5 Ekim 2019 tarihli sayısında yer alan “Yoğunluk Paradoksu” (The Paradox of Density) isimli kısa makalede bu konuda ilginç veriler sunuluyor. Örneğin, 1990-2014 yılları arasında Meksika’nın başkenti Mexico City’de nüfus %82 dolayında artarken, kentin yayıldığı alan %128 oranında büyümüş. Benzer şekilde, New York Üniversitesi Kentsel Büyüme Programı (NYU-Urban Expansion Programme) tarafından kentsel büyümenin izlendiği 200 kentin 155 tanesinin dikey değil yatay büyüdüğü vurgulanıyor.

Bu durumun ülkemiz kentleri için de geçerli olduğu kanaatindeyim. Her ne kadar pek çok kentte yer yer yüksek katlı yapıların yoğunlaştığı bölgeler göze çarpsa da, pek çok kentimizin yayılarak ve çeper bölgelerde saçaklanarak büyüdüğünü söylemek mümkün.

Peki, kentler baskın bir biçimde yatay büyürken, bize büyümenin dikeyde gerçekleştiğini düşündüren şey nedir?

Kanımca bu durum, görsel algımızın sınırları ve seçiciliğinden kaynaklanıyor. Dikey yapılaşma çok dikkat çekici olduğu için biz dikeyde büyüdüğümüzü düşünüyoruz. Gözlerimiz, anlık olarak dikey yoğunlaşmayı görebilirken ve algılayabilirken, yataydaki yayılmayı tek seferde görmemiz ve algılamamız hemen hemen olanaksız. Bu da yaşadığımız kentlerdeki sorunların dikey yoğunlaşmadan kaynaklandığı fikrini doğuruyor.

Nasıl ki her bedene kusursuz uyan bir elbise ölçüsü yoksa, tüm kentlerde tereddütsüz uygulanabilecek tek bir büyüme reçetesi de olamaz. Zira, dikey büyümenin de, yatay büyümenin de güçlü ve zayıf yanları olduğu kadar olumlu ve olumsuz sonuçları da var.

Büyümede doğru formül hangisi?

En son söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Bu soruya genel geçer nitelikli, yani her kente uyacak bir yanıt vermek maalesef mümkün değil. Nasıl ki her bedene kusursuz uyan bir elbise ölçüsü yoksa, tüm kentlerde tereddütsüz uygulanabilecek tek bir büyüme reçetesi de olamaz. Zira, dikey büyümenin de, yatay büyümenin de güçlü ve zayıf yanları olduğu kadar olumlu ve olumsuz sonuçları da var.

Yatay büyüme, görece düşük yoğunluklu, insan ölçeğinde kentsel çevreler oluşturulmasına ve böylece insanın yere daha yakın olmasına ve toprak ile güçlü ilişkiler kurarak yaşamasına olanak sağlar. Ancak bunu yaparken, kentin yayılma alanını büyüterek başta tarım alanları olmak üzere kentlerin çevresindeki doğal niteliği haiz alanların kaybına yol açar.

Yatay büyümenin bir diğer sonucu da kentin daha geniş bir alana yayılmasına bağlı olarak kentsel kullanımlar arası mesafelerin uzamasıdır. Bu da kentsel ulaşım ve altyapı sistemlerinin işletilmesi için tüketilecek enerjiyi ciddi biçimde artırır.

Yatayda büyüyerek geniş alana yayılan kentler, zamanla kentlileri özel araç kullanımına bağımlı hale getirirler. Bu çerçeveden bakıldığında, yakın çevresinde verimli tarım toprakları ile hassas ekosistem alanları bulunan kentler için yatay büyüme, anlamlı bir kentsel gelişme stratejisi değildir.

Dikey büyüme ise, kent içerisinde karma kullanımlı ve yüksek yoğunluklu kentsel çevreler oluşturulmasına ve bu yolla kentlerin görece daha az bir alana yayılmalarına olanak verir. Bu da kentlerin yakın çevresindeki tarım alanları ile doğal değerlerin korunmasını kolaylaştırır. Aynı zamanda, kentsel kullanımlar arası mesafeleri kısaltarak ulaşımda enerji tasarrufu sağlar, motorsuz ve toplu taşımayı mümkün kılar.

Öte yandan dikey büyümenin birim alanda yoğunlaşmaktan kaynaklı olumsuz sonuçları da söz konusu. Bu olumsuzluklar; yüksek katlı yapıların birbirini gölgelemesinden güneşlenme ve hava dolaşımını perdelemesine, insanların toprak ile ilişkisinin zayıflamasından kentsel açık ve yeşil alan miktarının azalmasına kadar çeşitlendirilebilir.

Dikey büyümede dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da, jeolojik afet risklerinin yönetimi..Yüksek katlı yapıların depreme dayanıklı biçimde inşa edilebilmeleri için ileri yapım tekniklerinin kullanılması ve yüksek yapım maliyetlerinin karşılanabilmesi gerekiyor..Bu bağlamda, örneğin, deprem tehlikesi yüksek ancak depreme dayanıklı yüksek yapı yapacak teknik ve mali kapasiteye sahip olmayan kentlerde, dikey büyümeyi teşvik etmenin en kestirme sonucu afet risklerini artırması olur.

Bir kentin nasıl büyümesi gerektiği sorusuna; kentleşmeye ilişkin genel eğilimlerin ve dinamiklerin yanı sıra yerel ihtiyaç ve koşullar ile yerin özgün nitelikleri dikkate alınarak yapılacak kapsamlı planlama çalışmaları sonucunda yanıt verilebilir.

Dolayısıyla, bir kentin nasıl büyümesi gerektiği sorusuna; kentleşmeye ilişkin genel eğilimlerin ve dinamiklerin yanı sıra yerel ihtiyaç ve koşullar ile yerin özgün nitelikleri dikkate alınarak yapılacak kapsamlı planlama çalışmaları sonucunda yanıt verilebilir. Bu süreçte, dikey ya da yatay büyümenin o yer özelinde yaratacağı olumlu ve olumsuz etkiler değerlendirilmeli ve optimum yoğunluğa dayalı büyüme biçiminde karar kılınmalıdır. Bu, planlı kentsel gelişmenin yanı sıra aklın ve bilimin de gereğidir.

Yeni kentsel gelecek: Kompakt şehirler

Yatay-dikey mimari tartışmaları arasında gözden kaçırdığımız gerçekse, kentlerin geleceğini belirleyecek temel unsurun artık iklim krizi olduğu gerçeği.

Kentler, ister gelişmiş ülkelerde isterse gelişmekte olan ülkelerde yer alsınlar, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine maruz kalmaya başladılar. Bu durumun yakın gelecekte artarak devam edeceği de açık. Bu nedenle, yeni kentsel gündemin öncelikli konuları, küresel ısınmanın 1.5oC’nin altında tutulması ve mevcut iklim değişikliğinin etkilerine uyum gösterilmesi için kent yaşamı ve planlamasında gerekli tedbirlerin alınması olmalı.

İklime duyarlı kentleşme tartışmaları, dikey büyümenin yatay büyümeye yeğ tutulmasını salık veriyor. Dolayısıyla, kentsel yoğunlukların, yerin özgün koşulları ve gereksinmeleri göz ardı edilmeden, artırılması ve kentlerin, daha az alana yayılarak kompakt biçimler alarak geliştirilmesi, artık iklim şehirciliğinin (climate urbanism) olmazsa olmazlarından.

Bugün ülke ve kent yönetimlerinden beklenen; kentlerin büyümesine dair hazır reçetelere sarılmak yerine, kentlerin kontrolsüz biçimde yayılmalarını ve saçaklanmalarını önleyecek tedbirleri almaları ve yerel koşulları göz önünde bulundurarak optimum yoğunluklara dayalı kompakt gelişme süreçlerini desteklemeleridir.

Twitter’dan takip edin: @OsmanBalaban

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 6 Kasım 2019’da yayımlanmıştır.

  1. Veriler için http://skyscraperpage.com/ adresine bakılabilir. Türkiye’nin ülke profili şu linkten görülebilir: http://skyscraperpage.com/diagrams/?countryID=130

Doç. Dr. Osman Balaban

Doç. Dr. Osman Balaban - Orta Doğu Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi. Lisans derecesini ODTÜ’den alan şehir plancısı, yüksek lisans derecesini kentsel siyaset alanında, doktora derecesini ise şehir planlama alanında yaptığı çalışmalarla elde etti. 2009-2012 yılları arasında Japonya’da, Birleşmiş Milletler Üniversitesi’ne bağlı bir araştırma enstitüsünde araştırmacı olarak çalıştı. Yurt dışında çalıştığı dönemde, kentsel sürdürülebilirlik ve iklim değişikliği konularında çok sayıda uluslararası araştırma projesinde yer aldı. Araştırma konularının başında, iklim değişikliği ve kentler geliyor. İklim krizini çözmek için kentlerde yapılması gerekenlere dair bilimsel bilgi üretmeyi, en temel mesleki ve toplumsal sorumluluğu olarak görüyor.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend