Küresel ısınma tehdidi altında iktisat bilimini yeniden düşünmek

Küresel ısınma tehdidi altında yaşıyoruz. Bu tehdit altında sürekli büyümeye dayalı bir ekonomik modeli sürdürebilmemiz mümkün değil. İnsanlık olarak dünya ekonomisine bir yerinde çıpa atmak ve yeryüzü kaynaklarının yıllık tüketimini bir noktasında sabitlememiz gerekiyor. Bu dönüşümü tamamlamak için devletlere, uluslararası kurumlara, büyük şirketlere ve biz sıradan tüketicilere büyük roller düşüyor.

Fakat genel olarak alışkanlıklarımıza ve mutlu yaşama yönelik hayallerimize yeni bir düzen verememekten kaynaklanan bir gaflet hali var pek çoğumuzda. Oysa insanlığın kahir ekseriyeti olarak mesela bir 13. asır Hıristiyan ya da Osmanlı lonca esnafından kat be kat daha fazla tüketim olanağına sahibiz. Yine de böylesi bir esnafın sahibi olduğu mutluluk deneyiminin belki de onda birine bile sahip değiliz.

20. yüzyılda tüketim ideolojisine en net eleştiriyi dile getiren Gandhi’nin dediği gibi “yeryüzü kaynakları insanın temel maddi ihtiyaçlarını karşılamaya sonuna kadar kafidir. Fakat insanın açgözlülüğünün sınır yoktur. Sorun ihtiyaçlarımızdan değil, açgözlülüğümüzden çıkıyor.” Yaşadığımız çağın bir insanı olarak Adorno ise herkesin mutlu olduğu bir ütopya toplumunun kurulabileceğini söyler. Nasıl, sorusuna ise şöyle yanıt verir: Dürtülerimizi, hayallerimizi, alışkanlıklarımızı ve dünyadan beklentilerimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Gerçek ihtiyaçlarımızla yapay açgözlülüğümüz arasında bir ayrım yapmalıyız.

Gerçek ihtiyaçlarla yapay açgözlülük arasında ayrım yapmak

Peki, bu açgözlülük hali nasıl ve neden yaratıldı? Reklamlar aracılığıyla, bebeklikten başlayarak bilinçaltımızda, aradığımız mutluluk türü ne olursa olsun illa ki tüketmemiz gereken bir ürün varmış fantezisi canlandırılıyor. Eğer Marxist iktisat analizlerini dinleyecek olursak, yeryüzünde büyük bir üretim potansiyeli fazlası var. Paul Sweezy ve Paul Baran’ın klasikleşmiş Tekelci Kapitalizm adlı kitaplarında dile getirdiği gibi dünya ekonomisinin her sektörüne muazzam bir teknolojik bilgi birikimini sır gibi koruyan bir avuç firma hükmediyor. Bu firmaların ürünlerini satabilmesi için de bu ürünlere yerküre ölçekli bir talep yaratılması gerekiyor. Medya ve reklam sektörü de bu sebeple bizi sürekli daha çok ve daha çeşitli tüketmeye teşvik ediyor.

Dünya ekonomisinin lokomotifi olan devletlerin iktisadi büyüme ideolojisine mahkum olmasının bir sebebi, sıradan vatandaşların bu eşitsizliği dert etmektense sürekli daha iyi maddi olanaklara sahip olacakları bir gelecek için tasalanmalarını sağlayabilmek…

Olaya devletler açısından bakacak olursak durum daha farklı… Dünya ekonomisi tam bir rekabet pazarı olmaktansa tekelci bir yapı arz ettiği için, dünya ölçekli muazzam bir gelir adaletsizliği var. Bugün kapitalizmin merkezi ABD’de Bernie Sanders’ın en zengin %1’e savaş açmasının sebebi de bu. Fransız Devrimi öncesi çağ gibi gelir adaletsizliğini “Toplumsal hiyerarşi ilahi takdirdir, değiştirilemez” düşüncesiyle meşrulaştıran bir kültür dünyasında yaşasaydık, ‘büyümeye ihtiyaç duymayan’ bir ekonomi yaratmak belki mümkün olabilirdi. Fakat Fransız İhtilali’nden beri tüm modern devletler meşruiyetlerini insanların eşit saygıyı hak ettiği ve insan onuru gereği herkesin eşit fırsata sahip olması gerektiği inancından alıyor. Bu eşitlikçi kültüre sahip olan toplumlar için bugünün hiyerarşik ekonomik yapılanması ciddi bir toplumsal adaletsizlik duygusu yaratma potansiyeli arz ediyor. Dünya ekonomisinin lokomotifi olan devletlerin iktisadi büyüme ideolojisine mahkum olmasının bir sebebi, sıradan vatandaşların bu eşitsizliği dert etmektense sürekli daha iyi maddi olanaklara sahip olacakları bir gelecek için tasalanmalarını sağlayabilmek… Ünlü ABD’li diplomat Richard Haass’ın 2008 iktisadi krizinin gölgesinde yazdığı Yeni Amerika kitabında belirttiği gibi “Eğer iktisadi büyüme durursa, zengin-fakir kutuplaşması muhakkak göze batar, ciddi bir toplumsal çalkantı doğurur ve ABD bunun altında kalır.”

Vatandaşların itaatini sağlamak için sürekli iktisadi büyüme zorunluluğu Haass’ın şahsi fikrinden ibaret değil. Ortaçağ’ın sonları ve modern dünyanın başladığı dönemlerde Thomas Hobbes’un modern siyaset düşüncesine yön veren Leviathan adlı kitabına yaslanır bu düşünce. Hobbes’a kadarki siyaset düşüncesine göre bir devletin kralı ve tebaası maddi refahı artırma kaygısıyla değil, ‘idealler için’ yaşardı. Temel maddi gereksinimler karşılandıktan sonra bireyler ideallerini gerçekleştirmek için seferber edilirlerdi. Fakat Hobbes zamanında farklı din mensuplarının ideal yaşamdan anladıkları birbiriyle çatıştığı ve bu çatışmalar sıcak savaşlara dönüştüğü için Hobbes siyaseti ideal yaşam zemininde değil de, ‘ölümden korkan, haz peşinde koşan, acıdan kaçan ve maddi çıkarını kollayan’ bireyleri razı etmek üzerine inşa etti. “İdeal yaşam için mücadeleyi kişilerin şahsi hayatına bırakalım. Devleti bunun üzerine kurmayalım. Devletin tek görevi bireyleri en büyük acı olan ölümden korumak olsun.” Fakat ölümden korumak başlı başına yeterli değildi. Albert Hirschmann’ın Tutkular ve Çıkarlar adlı kitabında dile getirdiği gibi Hobbes ve etkisindeki modern siyaset düşüncesi şu cümle üzerine yükselecekti: “Eğer devlet vatandaşlarının itaatini istiyorsa, onların maddi refahını sürekli yükseltmek ve onlara maddi çıkarı en önemli hedef olarak benimsetmek zorundadır. Bunu yapabilirsek, bireyler farklı idealler için çatışmaya, devlete isyan etmeye ve birbirini öldürmeye de bir son verirler.”

Homo ekonomikus kimdir?

Hobbes bu sözleri söyledikten iki asır sonra 19. yüzyılda iktisat bilimi insana dair bu kavrayış üzerine kuruldu. İktisat biliminin kendine nesne aldığı insan, haz peşinde koşan, acıdan kaçan, kendi şahsi çıkarı için her şeyi feda edebilen ‘homo ekonomikus’tu. Yani örneğin hümanist psikolojinin münşilerinden Abraham Maslow’un kavradığı üzere asgari maddi gereksinimlerini karşıladıktan sonra toplumsal ve manevi idealler peşinde koşmak isteyen ‘fıtratına yabancılaşmamış’ bir insanın tam aksi bir karakter…

‘Homo ekonomikus’ akademinin koridorlarında kalsaydı kimse için pek bir tehlike arz etmezdi. Fakat öyle olmadı. Michel Foucault’nun ‘biyoiktidar’ diye tanımladığı devlet aygıtıyla ‘homo ekonomikus’ bireylerin dürtülerini, hayallerini, alışkanlıklarını, kişiliklerini ve hayattan beklentilerini şekillendirir oldu. Günümüz reklam sektörünün mutluluğu elde etme yolunun tüketimi artırmaktan geçtiği düşüncesini pompalaması, bugün için yeryüzü ekonomisine hükmeden çokuluslu tekelci firmaların ve ayakta kalabilmek için tekelci şirketlerle iş birliğinden başka pek seçenek bulamayan büyük devletlerin ortak çabalarının bir sonucudur. Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz’in Eşitsizliğin Bedeli adlı kitabında da değindiği gibi, bu tekelci firmalar ABD’de siyaseti, medyayı ve hukuku öylesine kendilerine esir etmiş durumdadırlar ki ABD devleti artık kamunun ve toplumu oluşturan her kesimin uzun vadeli esenliği için değil de, bu firmaların tikel menfaatleri için savaş vermektedir.

Küresel ısınma tehdidinin gölgesinde kapitalizmin ve onun iktisat biliminin bir sonuna doğru gidiyoruz. Bu tehditten ya yeni bir yaşam biçimi çıkaracağız ya da insanlık olarak tümden helak olacağız.

Tüketim ideolojisi ve çıkarcı insan modeliyle insanlara bu derece şekil verilmiş olmasının sonucunda ‘idealler için yaşam, Aristo’nun deyimiyle ‘iyi yaşam’ ya da Kant’ın deyimiyle ‘güzel peşinde yaşam’ hayalini gerçekleştirebilen insanlar olmak, pek çoğumuz için olanaksız hale geldi. Ne yazık ki insan ‘homo ekonomikus,’ yani ‘çıkar gözeten hayvan’ olmaktan başka tüm vasıflarını yitirdiğinde, toplumu birbirine bağlayan ve bir insanın temel ihtiyaçları arasında yer alan sevilme, saygı duyulma, değerli olduğunu hissetme ve kendini gerçekleştirme gibi manevi değerler de birer birer erimeye başladı.

İktisadi büyüme çılgınlığına son verebilir miyiz?

Tüketim ideolojisinin bireysel ve toplumsal yaşamlarımızda yarattığı manevi tahribat bugüne kadar kapitalist ekonominin yürümesine engel olmadı. Fakat küresel ısınma tehdidi altında artık insanlık olarak iktisadi büyüme çılgınlığına bir son vermemiz gerekiyor. En başta da anaakım iktisat biliminin ‘homo ekonomikus’unun sınırlarını yeniden düşünmemiz…

Küresel ısınma tehdidinin gölgesinde kapitalizmin ve onun iktisat biliminin bir sonuna doğru gidiyoruz. Bu tehditten ya yeni bir yaşam biçimi çıkaracağız ya da insanlık olarak tümden helak olacağız. Bilim devriminden ve 250 yıllık kapitalist deneyimden sonra, 21. yüzyıl için maneviyatı yeniden tasarlamak adına geçmişten ilham alsak da, kişinin tek amacının ‘her yıl daha da fazla para kazanmak’ değil de temel maddi ihtiyaçlarını karşılarken bir yandan da topluma faydalı olmak ve kendini gerçekleştirmek olduğu Ortaçağ loncalarını harfiyen yeniden inşa etme şansımız da yok. Fakat şu an için, eğer insanlık olarak güzel bir geleceğimiz olacaksa Cornelius Castoriadis’in dediği gibi ‘hayallerimiz’i değiştirmek ve kurumlarımızı bu yeni hayallere göre şekillendirmek zorundayız. En başta ‘mutluluk’ denen kavramdan beklentilerimizi… Ve bu iş bireysel olarak başarılamaz.

Çare, hümanist bir medeniyet savaşı mı?

İnsanlık tehdit altındayken bu tehdide yeryüzü halkları olarak beraberce yanıt vermeliyiz. Ve elbette bunu başarabilmek istiyorsak, bir önkoşul olarak, tüm yeryüzü yurttaşlarının temel maddi ihtiyaçlarının karşılandığı ve açlık kaynaklı ölümlerin sona erdiği bir gelir adaletini sağlamak adına, insanlığın geleceğini değil de devletlerin gücünü ve zenginlerinin çıkarını merkeze alan kapitalist sistemin taşıyıcılarına karşı ‘humanist bir medeniyet savaşı’ içine girmek zorundayız.

Gandhi’nin dediği gibi yeryüzü kaynakları insanların açgözlülüğü için olmasa da temel maddi ihtiyaçları için yeterlidir. Ve Marx’ın hayal ettiği gibi “sabah şiir yazan, öğlen ve ikindi vakti ‘kölelik olarak değil, spor olsun diye’ fabrikada çalışan, akşam dostlarıyla briç oynarken fizik ve felsefe muhabbeti çeviren, gece ailesinin tadını çıkaran ve böylece ‘kendini gerçekleştirebilen’ bireylerin yaşadığı mutlu bir yeryüzü toplumu yaratabilmek mümkündür. Yeter ki hayal edelim.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 22 Ocak 2020’de yayımlanmıştır.

Esat Arslan

Esat Arslan – 1999'da Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Lisans eğitiminde matematik, fizik, iktisat ve edebiyat bölümlerinden dersler aldı; felsefe, ilahiyat ve toplumsal düşünce konularında yoğun bir biçimde okumalar yaptı. 2004 yılında Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü'ne, Aydınlanmacı Bir İslam Düşünürü olarak tanıttığı Bediüzzaman'ın Cumhuriyet öncesi toplumsal ve fıkhi/hukuksal düşüncesi üzerine tezini verdi. Endülüs'te Raks, Marx’ın Simiti, Beyaz Kale, Şeriat Mekke'de Tamamlandı ve Kara Kitap kitaplarının yazarı.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend