16 Ekim Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 1945 yılında Kanada’nın Québec şehrinde kurulması nedeniyle Dünya Gıda Günü olarak kutlanıyor. Her yıl bu vesile ile üye ülkeler Roma’da toplanır ve hedeflerini yenilerler.
Ne var ki, FAO’nun kuruluş amaçlarından biri olan ve 2030 yılına kadar gerçekleşmesi beklenen 17 hedeften biri olan “sıfır açlık” hedefi maalesef gerçekleşmeden başka baharlara kalıyor.
Peki, uzun yıllardır verilen bu sözler, yapılan araştırmalar, harcanan paralar sonunda neden bir arpa boyu yol alıp da açlığı bitiremedik?
Buna bir göz atalım.
Kıtlık her yerde ve bu politik bir skandal
FAO’nun yıllık raporları, 2,1 milyar kişinin orta veya ciddi biçimde açlık çektiğini, daha da önemlisi, dünya nüfusunun neredeyse üçte birinin sağlıklı gıdaya ulaşacak bütçesi olmadığını bize gösteriyor. Teknolojik yeniliklere ve dünya ekonomisinin büyümesine rağmen en utanç verici olan, kıtlığın yıllar sonra geri gelmesi.
2026 Küresel Gıda Krizi Raporu önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor: Bu raporun 10 yıllık tarihinde ilk defa 2025 yılında Gazze ve Sudan’ın bazı bölgelerinde iki ayrı kıtlık ilan edildi. Hâlen bu risk Gazze, Sudan, Güney Sudan ve Yemen’de devam ediyor. Günümüz teknolojisi dünyanın her yerini gözlemek, olacakları tahmin etmek, isterse önlemek konusunda çok ileri düzeyde olmasına rağmen hiçbir önlem alınmıyor. Uluslararası toplumun bütün bunlara neredeyse seyirci kalması kıtlığı politik bir skandala dönüştürüyor.
Bütün bu veriler ve istatistikler bugünü Dünya Gıda Günü olarak kutlamayı imkânsız kılıyor. Dahası açlığı anlamak ve yorumlamak konusundaki anlayışımızı değiştirmemizi bize hatırlatıyor. 21. yüzyılda açlık insanlığın yeterli gıdayı üretememesi değil; savaş, ekonomik ve sosyal eşitsizlikler, iklim felaketi, teknolojik güç ve jeopolitik çatışmaların bir sonucu. Aslında bütün bunlar birbirine bağlı sorunlar. Çünkü küresel gıda sistemini kontrol eden çok uluslu şirketler ve birkaç büyük ülkeden oluşan güç odakları kimin ne zaman ne yiyip ne yemediğini, neyi ekip biçtiğini kontrol etme kapasitesine sahipler.
Su ve gıdaya erişimi bir silah olarak kullanmak
Günümüzdeki savaşlar artık sadece çatışma alanlarında geçmiyor; askerî teknoloji ne kadar ileri olursa olsun, insanlığın en ilkel ve eski silahı olan gıda ve suya ulaşımın engellenmesi bugün en önemli silah olarak sivillere karşı kullanılıyor.
Uluslararası insan hakları hukuku ve insancıl hukuk tarafından yasaklanmasına, bu eylemlerin savaş suçu veya insanlığa karşı suç oluşturabilmesine rağmen, kimi ülkelerin bunları pervasızca kullandığına, hatta soykırımın bir aracı olarak kullanmaktan hiç çekinmediğine şahit oluyoruz.
Çünkü uluslararası hukukun hesap verme konusundaki prensipleri maalesef artık kullanılmıyor ya da sadece güçlülerin lehine kullanılan bir mekanizmaya dönüşüyor. Cezasızlık artık bu alandaki suçları bırakın caydırmayı, cazip hale getiriyor. 7 Ekim 2023 sonrası Gazze’de olup bitenler bunun iyi bir göstergesi.
Uluslararası sözleşmeler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları giderek üst üste konulup raflara kaldırılıyor. Hatta yılların çabası ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıçlarına ekonomik boykot uygulanırken, mahkemenin dağıtılması için elden gelen yapılıyor.
Bu düzene karşı çıkanlar acımasızca cezalandırılıyor veya sistemin dışına atılıyor. Buna en son örnek, FAO’nun bir üst düzey temsilcisinin Gazze’deki kıtlık konusunda bir rapor hazırlatması nedeniyle işten atılması. BM İnsan Hakları Komisyonu Filistin İnsan Hakları Özel Raportörü Francesca Albanese’nin Gazze’deki hâlen devam etmekte olan kıtlık ve soykırımı raporlarıyla ifşa etmesi nedeniyle ABD tarafından ekonomik boykot ile cezalandırılması da bir diğer örnek.
Açlığın, kıtlığın önlenebilmesinin önünde yasal eksiklik yok. Yeni sözleşmelere ihtiyaç yok. Eldekileri kullanabilecek güçlü kurumların olmaması ya da dünya düzeninin artık güçlüler tarafından şekillendirildiğini kabullenmek gerekiyor. Sorun, sorumluluk ve hesap verebilirlik sorunu, demokratik bir ortamda yanlışlığı açıklama sorunu, yoksa kıtlığı önlemek değil.
İklim felaketi tek başına açlık yaratmaz
İklim değişikliğinden kaynaklanan felaketler açlığın daha da büyümesine neden oluyor. Ancak iddia edildiği gibi tek başına açlık veya kıtlığa neden olmuyor.
Örneğin, bu yıl beklenen süper El Nino’nun etkisiyle oluşacak aşırı yağışlar nedeniyle birçok coğrafyada kış sezonunda milyonlarca kişinin açlık tehlikesine maruz kalacakları tahmin ediliyor. Ancak buna basitçe “iklim felaketi” diyemeyiz. İklim hareketleri veya kuraklık kendi başına açlık veya kıtlık getirmez. İklim şokları yoksulluk, savaş, çiftçi borçları, bozuk ekosistem, yetersiz altyapı ve zayıf sosyal güvence ile birleşince felaket gelir.
Doğa tehlike yaratır, politik ve ekonomik sistem ise bu tehlikeden kim daha çok yıpranır, ona karar verir. Aynı felaketler sigortalı, suyu, toprağı ve sağlam altyapısı olan tarım alanlarında, sosyal güvencesi olan halkı açlığa sürüklemez. İşte bu nedenlerle iklim dayanıklılığı sadece yeni teknolojileri dağıtmak ve böylece çiftçiyi “iklim akıllısı’ yapmak ile olmaz. Bunun için su, altyapı, agroekoloji, sosyal güvenlik ve dayanıklı yerel gıda sistemlerine kamu yatırımları yapmayı gerektirir.
Her şeyden önce de eşitsizliklerle mücadele ederek kim adapte olabilecek kaynaklara sahip, kim geride bırakılmış, bunu görmek gerekir.
Alım gücü: Ekonomik mi, politik mi?
Bugünlerde evrensel olarak karşımıza çıkan bir sorun da alım gücü.
Pandemi sonrasında gelen savaşların da etkisiyle milyonlarca kişi gıda bolluğuna rağmen uygun gıdaya erişemiyor. Özellikle enflasyonun yüksek olduğu ve hatta gıda enflasyonunun diğer enflasyonlara göre daha yüksek olduğu ülkemizde de, bu mesele artık ekonomik bir sorun olmaktan çıkıp politik bir sorun hâlini alıyor.
Bir ailenin sağlıklı gıdaya erişebilmesi için gelir ve iş durumu, gıda fiyatları, kira ve enerji giderleri, vergi, kamu hizmetleri, sosyal güvenlik ve ekonomik gücü hesaplamak gerekiyor. Bu nedenlerle alım gücü en temel olarak gelir dağılımı ile bağlantılı. Eğer bütün bunlar dikkate alınmaz ise bolluk içinde yokluk yaşanabilir. Böylece bizim ülkemiz gibi dünya tarım ticaretinde ilk 10’un içinde bile olsa, gıda fiyatlarındaki inanılmaz yükseklik tartışması ücret adaletsizliği, eşitsizlik, zayıf sosyal güvenlik, çok uluslu şirketlerin hegemonyası ve devletin sorumluluğuna doğru gider.
Bu noktada adalet ve hak kavramları önemlidir. Gıda hakkından bahsetmek sadece kutlamalarda retorik bir söylemden öteye, yargı yoluyla devletten talep edilen bir haktır. Çünkü gıda basitçe yeterli alım gücü olanların satın alabildiği herhangi bir emtia, ekonomik anlamda bir mal değildir, sosyal ve etik bir yanı vardır.
Yapay zekâ tarımı demokratikleştirir mi yoksa güçlü olanı daha da mı güçlendirir?
Hayatımızın her türlü alanını hızla etkileyen yapay zekâ şimdi de gıdamıza el attı. Yapay zekâ, otomasyon tarım teknolojileri, robotlar, insansız makineler, dronlar ve veri merkezleri çiftçilere su kullanımında, pestisit ve gübre tatbik etmekte eskisinden daha etkili olabilir veya iklim risklerine cevap verebilir. Ancak bu teknolojiler politik olarak asla tarafsız değiller ve bu bilgiler objektif olarak değil, sahibinin amaçlarına uygun olarak kullanılır.
Burada “Yapay zekâ ne yapabilir?” yerine soracağımız kritik sorular şunlar olmalı: Yapay zekayı kim kontrol eder? Yapay zeka kimin bilgisini yönetir ve bundan kim faydalanır? Özellikle milyonlarca dönüm topraktan elde edilen bilgi ve veriye kim sahiptir? Toprağı ekerken, biçerken, sularken, kredi ve sigorta talep ederken, pazar konusunda karar verirken algoritmayı kim kontrol eder?
FAO ve Dünya Gıda Programı (WFP) ve büyük şirketlerin dijital dünya ile yaptıkları yeni işbirlikleri, yapay zekanınn yararları konusunda çok heyecanlı davranırken, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerin bu teknolojiye ulaşımdaki sorunlarını yani elektrik, altyapı ve bilgi eksikliği nedeniyle küçük üreticilerin pazardan silinme risklerini düşünmek zorunda değil mi?
Ayrıca bu bilgilerin yanlış ellerde ne kadar ölümcül olabileceklerini düşünmek ve önlem almak gerekmiyor mu? Bunun en çarpıcı örneği, Dünya Gıda Programı ile Palantir teknoloji şirketinin ortaklığı sebebiyle Gazze’de gıda yardımı alan 600 bin ailenin bilgilerinin bu şirketin İsrail ile yakın ilişkileri nedeniyle İsrail’in eline geçme ihtimalinin çok yüksek olması. Bu konuda suçsuz sivilleri korumak için uluslararası toplum nasıl önlemler alabilir?
Güçlü bir kamusal tarım ve gıda yönetimi olmayan ülkelerde, dijital ayrıcalık, çabucak tarımsal ayrıcalığa, sonunda da gıda sektöründe ayrıcalığa hatta daha da tehlikeli sektörlere kadar ulaşabilir.
Buradaki tehlike yapay zekâ değil, küresel gıda pazarına ve bilgi sistemlerine sahip olan güçlü ağlardır. Şimdilerde büyük teknoloji şirketleri, veri platformları ve finansal kuruluşlar oligopolik gıda şirketleriyle birlikte çalışarak geleceğin gıda sistemini ellerine geçirmişlerdir bile.
Gıda jeopolitik bir güç hâline geldi
21. yüzyılın hızla değişmekte olan jeopolitik dengeleri ve gıda sisteminin küresel ölçekte neredeyse oligopolik bir yapı ile yönetildiği bu dönemde, gıdayı jeopolitik dalgalanmalardan ayrı düşünmek mümkün değil.
2022 yılında henüz Covid pandemisi tam bitmeden başlayan Ukrayna-Rusya Savaşı Karadeniz’deki deniz tahıl trafiğine sekte vurmuş, fiyatları aniden yükseltmiş, Orta Doğu ve Afrika’da zaten gıda güvencesi olmayan ülkelerde ciddi sorunlara yol açmıştı.
Bu sorun hâlen tam olarak çözülememiş iken, 2026 şubat ayında İran’a saldıran ABD ve İsrail bu sefer de dünyanın deniz trafiğinin önemli bir başka noktasında, Hürmüz Boğazı’nda enerji ve gübre trafiğine stratejik ve kritik bir sekte vurarak dünya gıda ticaretini neredeyse tümüyle sarstı. FAO verilerine göre eylül ayında Körfez ülkelerinin neredeyse yüzde 30-35 küresel üre ve yüzde 20-30 gübre trafiğinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda yüzde 90’ından fazla tankerin geçişi durdu.
Bu durum ilk başta bir enerji sorunu olarak algılansa da kısa zamanda gıda krizine dönüştü. Bu kriz ile dünya gıda sisteminin ne derece fosil yakıtlara bağımlı olduğunu da anlamış olduk. Çünkü yüksek enerji fiyatları gübre, sulama, taşıma, işleme ve saklama fiyatlarını etkiliyor. Yine FAO’nun tahminlerine göre, gübre fiyatları önümüzdeki ekim sezonunu etkileyerek, 2027’deki hasadı da etkilemesi bekleniyor.
Günümüzde binlerce kilometre ötedeki savaşlar, Afrika’daki çiftçiyi, Küresel Güney‘deki dar gelirli ailelerin ekmeğe ne kadar para ödeyeceklerini kontrol edebilecek bir güce sahip. Böylece gıda sektörü bugün millî güvenlik ve jeopolitik güçleri etkileyecek bir duruma geldi. Hükümetler artık gıda tedarik zincirlerini, stratejik tahıl rezervlerini, yerel üretimi ve uluslararası pazara ne derece bağımlı olduklarını yeniden düşünmek zorundalar. Tabii bütün bunları düşünmekte geç kalmış da olabilirler.
Ancak gıda milliyetçiliği ya da kendi kendine yetme modeli, eğer yeterli doğal kaynak mevcut değilse bir çözüm olmayabilir. Dünyada kendi kendine yetebilen çok az ülke var. Türkiye de bunlardan biri olabilecek kapasitede. Aynı zamanda küresel ithalat ile ucuz, kaliteli ve devamlı bir biçimde ihtiyacı karşılayacağına güvenerek gıda politikaları oluşturmak ise naiflik olur.
Yeni bir küresel gıda sistemi mi?
Açlık ve kıtlık, iklim şokları, alım gücünü aşan sağlıklı diyet reçeteleri, savaşlar, yapay zekânın önlenemez yükselişi ve jeopolitik karmaşalar çoklu krizler olarak karşımıza çıkıyor. Aslında bütün bunların birbiri ile çok bağlantılı olduğunu görüyoruz.
Yeni bir modele ihtiyacımız olduğu kesin. Uluslararası gıda politikaları toplantılarında ilk konuşulan, mevcut gıda sisteminin bozukluğu ve yanlışlığı. Ancak bu konudaki çözüm önerileri tabana tabana zıt. Endüstriyel üretim, verimlilik ve teknolojiye bel bağlayanlar ile agro-ekoloji, üretimde çeşitliliği ve yerel üretimi destekleyen, küçük üreticileri ve insan hakları prensiplerini savunan, demokratik bir sistem arayışında olanlar arasında henüz bir mutabakata varılmış değil.
Hesap sormak
Gıdamızın üzerinde kim güce sahip? Toprağa ve suya, tarımsal dataya, tohumdan gübreye, dijital platformlara, gıda fiyatlarına ve küresel tedarik zincirlerine kadar kontrolü elinde tutan birkaç büyük çok uluslu şirket değil mi? Öyleyse kâr amaçlı politik kararlar ile açlığı üretenlerden nasıl hesap soracağız?
Dünya Gıda Günü’nde bu sorular ile hükümetleri ve uluslararası kuruluşları zorlamalıyız. Her ne kadar teknoloji ve yeniliklere ihtiyacımız olsa da, bunun yanında adil çalışan, millî ve küresel bir düzene, hayat kurtaran, ayrıcalıksız bir insani yardım sistemine ihtiyacımız var.
Sıfır açlık, savaşların ve açlığın tolere edildiği, sağlıklı gıdaya dünyadaki 1/3 nüfusun erişemediği, küçük üreticilerin teknoloji devleri tarafından marjinalleştirildiği, insan hakları prensiplerinin göz ardı edildiği bir dünyada ancak gelecek nesillere bir tavsiye olarak söylenebilir.
Açlık önlenmez değil. Kıtlık önlenemez değil. Fakat hiçbiri de tek başına, teknoloji, pazar ekonomisi, bağış veya insani yardımlarla ortadan kalkmaz. Açlığı sona erdirmek, her şeyden önce kırılganlığı yaratan yapısal güçlerle yüzleşmeyi gerektirir. Savaşlar, iklim değişikliği, yapay zekâ ve jeopolitik bölünmelerin yaşandığı bir devirde gıda hakkı gıda politikalarının sıradan bir söylemi/hedefi değil, herkesin merakla beklediği yapısal bir değişimin en önemli prensibi olmalıdır.
İşte bu nedenle Dünya Gıda Günü kutlama yerine bir hesap verme günü olmalıdır.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 16 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.



