Sağlık sistemimiz bizi daha sağlıklı kılsa nasıl olurdu?

Sağlık sisteminin amacı, insanların ve toplumun daha sağlıklı olmasına yardımcı olmaktır. Peki, günümüz sağlık sistemi gerçekten insanların daha sağlıklı olmasına yardımcı oluyor mu? Daha sık muayene, daha çok ilaç, daha fazla ameliyat sonuçta daha fazla insanın sağlığına katkı yapıldığı anlamına mı geliyor? Yoksa sağlık sisteminin insanların sağlığını korumak ve iyileştirmek adına yeterince etkili olamadığı anlamına mı?

Sizlere yıllar önce tıp fakültesinde okuduğum zamanlarda dinlediğim bir hikâye ile günümüz sağlık sistemini anlatmak istiyorum. Üç arkadaş bir gün birlikte yolculuk yaparken bir anda korkunç bir manzarayla karşılaşırlar: Geniş ve hızlı akan bir nehir şelaleye yaklaşırken, debelenen çocukların akıntıya kapılıp şelaleye doğru ilerlediğini görürler. Arkadaşlardan biri hızlıca suya atlayıp boğulan çocukları kurtarmaya başlar. Bir diğeri kayık yapmaya karar verir. Bu sayede şelalenin ucuna ulaşmadan çocukların daha güvenli bir yere gelmelerini sağlayacaktır. Çocukları kurtarırlar, ancak istedikleri kadar değil. Çünkü ne kadar çok çocuk kurtarmaya çalışsalar da nehirden daha fazla çocuk gelmeye devam eder. Üçüncü arkadaş etrafta görünmez. Bir süre sonra onu fark ederler. Nehrin içindedir ve akıntının tersine doğru yüzmektedir. “Burada kurtarılacak çocuklar varken nereye gidiyorsun?” diye sorarlar üçüncü arkadaşlarına. O da şöyle cevap verir: “Bu çocukları kimin veya neyin nehre attığını bulmaya gidiyorum.”

Peki, bu hikâyenin sağlık sistemimiz ile ne alakası var?

Burada hikâyedeki ilk arkadaş, acil bir müdahaleye ihtiyacımız olduğunda, hayat kurtarıcı olan doktorları, sağlık çalışanlarını temsil ediyor. Bu kişiler acil servis doktorları, yoğun bakım hemşireleri, travma cerrahları. Hikâyedeki ikinci arkadaş, daha uzun takip gerektiren hastalık sürecinde sizi takip eden, ilaçlarını yazan, kontrollerinizi yapan doktorları temsil ediyor. Üçüncü arkadaş ise günümüzde belki en fazla ihtiyaç duyduğumuz, ama en az sahip olduğumuz; sizin sağlığınızı korumak, hastalıkları önlemek, hastalıkların temel sebepleri üzerine çalışıp risk faktörlerini önlemek üzerine çalışan hekimleri, sağlıkçıları temsil ediyor.

Akut ve kronik hastalıklar

Hastalıkları akut (ani) ve kronik (süreğen, müzmin) olarak tanımlayabiliriz. Genelde akut hastalıklar aniden ortaya çıkar, hızla çabuk bulgular hızla verir ve kısa sürede sonlanırlar (grip gibi).

Öte yandan kronik hastalıklar daha uzun sürelidir. Zamanla gelişir ve potansiyel olarak kötüleşirler. Hipertansiyon, diyabet, kanser ve KOAH (Kronik Obstrüktif (Tıkayıcı) Akciğer Hastalığı) başlıca gelen kronik hastalıklara örnek verebiliriz.

Akut hastalıkların sebebini tespit etmek kendi doğası gereği daha kolaydır ve genelde uygun tedavi ile kısa sürede iyileşir. Ancak eğer tedavi edilecek hastalık hipertansiyon, diyabet gibi kronik bir hastalık ise işler çok daha karışık bir hale gelir. Çünkü kronik hastalıklarda hastalıkların sebepleri enfeksiyon hastalığında olduğu gibi tek bir virüse ya da tek bir bakteriye bağlı değildir. Uzun sürede ve birden çok sebebe bağlı olarak ortaya çıkarlar.

Örneğin, kronik hastalık olarak diyabeti (şeker hastalığı) ele alalım. Diyabetin sebebi nedir diye sorduğumuzda tek bir cevap vermek çok zor. Diyabet obezite, kötü beslenme alışkanlıkları, hareketsizlik, hipertansiyon, insülin direncine sebep olan diğer durumlar gibi birçok sebebin tek başına veya birlikte görülmesiyle ortaya çıkabilir. İşte, bahsi geçen akut veya kronik tüm hastalıklar sağlık hizmetinin hedef noktası olarak karşımıza çıkıyor.

Ömür boyu hasta

Günümüz sağlık sisteminin yapısı ise – büyük ölçüde- enfeksiyon hastalıkları, kazalar, yaralanmalar gibi kısa sürede ortaya çıkan ve tek bir sebebe bağlayabileceğimiz hastalıkları tedavi edebilecek şekilde tasarlanmış. Bu sebeple kronik hastalıklarının esas sebebini ya da sebeplerini bulup tedavi etmede yetersiz kalıyor. Sağlık hizmetlerinde genellikle kronik hastalıkların temel sebepleri ele alınmadan sadece semptomları tedavi ediliyor. Hastaların yalnızca semptomlarını yani şikâyetlerini gidermeye yönelik tedaviler düzenleniyor, ancak hastalıkların kök sebeplerine yönelik çözümler geliştirilmediği için hastalar bir ömür boyu bu hastalıklar ile yaşıyorlar.

Peki, kronik hastalıkları önlemek ve hastalığı geri çevirmek mümkün mü?

Evet, mümkün.

İşte tam da bu yüzden sağlık hizmetlerinde yukarıdaki hikâyede bahsettiğimiz üçüncü arkadaşa çok ihtiyacımız var. Çünkü dünyanın neresinde olursanız olun, günümüzde en sık görülen, en sık ölüme sebep olan ve en sık sakat bırakan hastalıkların başında kronik hastalıklar geliyor. Kronik hastalıkların, bu hastalıklarının komplikasyonlarının ve bunlara bağlı erken ölümlerin yaklaşık %80’i sigara içmemek, fiziksel olarak aktif olmak ve sağlıklı bir beslenme düzenine bağlı kalmakla önlenebilir. Kalp damar hastalıkları, diyabet, felç, bunama ve kanserin tümü yaşam tarzı seçimlerimizden etkileniyor.

Tüm bu verilere rağmen kronik hastalıkların temel sebeplerine yönelik önleyici ve tedavi edici müdahaleler neden yeterince öncelenmiyor?

Hasta mı, sağlıklı insan mı?

Bunun pek çok nedeni var. En önemli nedenlerden biri, bunun için yeterince mali kaynak ayırılmıyor. Sağlık politikaları düzenlenirken ve sağlık kuruluşları öncelikleri belirlerken ve kararlar alırken finansal hususlar büyük önem arz ediyor. Bu kararlar, mali kaynakların nereye yatırılacağını, hangi sağlık hizmetinin karşılanacağını veya hangi sağlık hizmetlerin nasıl faturalandırılacağını içeriyor.

Sağlık hizmetlerinde genellikle değer için değil hacim için ödeme yapılıyor. Doktorlara ve hastanelere genellikle sağladıkları hizmet sayısına göre ödeme yapılıyor, insanları ne kadar sağlıklı kıldıklarına göre değil. Eğer sağlık sistemimizin daha fazla hastaya değil de daha fazla sağlıklı insana doğru teşvik etmesini istiyorsak mali kaynakların ve öncelikli sağlık amaçlarının tekrardan düzenlenmesi gerekiyor.

Bir diğer neden ise tıp fakültesinde hastalıkların temel kök sebeplerine yönelik olarak bunları nasıl değerlendirmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Hangi durumlarda hangi ilacı vereceğimizi, ne zaman hangi ameliyatı yapmamız gerektiğini öğreniyoruz. Ancak hastalıkları önlemek için ve geri çevirmek için nasıl beslenilmesi gerektiğini, hangi egzersizin hangi hastalıkta kime ne şekilde önerebileceğini, kişinin yaşadığı, çalıştığı yerin sağlık ve hastalığına etkisini öğrenmiyoruz. Hal böyle olunca da hasta karşımıza geldiğinde ona nerede yaşadığını, nerede çalıştığını, nasıl beslendiğini sormuyoruz, çünkü orada bir sorun varsa bile çözüm olarak ne söyleyeceğimizi bilmiyoruz. Aslında doktorlar bunların kişinin sağlığı için ne kadar önemli olduğunu biliyor. Ancak bu sorunları nasıl ele almamız gerektiğini ve nasıl hastanın iyileşmesi yönünde kullanabileceğimizi bilmiyoruz.

Ayrıca hasta ile hekimin daha fazla vakit geçirmeye ihtiyacı var. Beş en fazla 10 dakikalık bir muayenede bütün bunları sorgulamaya vaktiniz olmuyor. Tıp fakültesinde hastanın ayrıntılı hikâyesi ve muayenesi ile birlikte hastanın tanısı çoğu zaman yeterli olduğunu öğreniyoruz. Ancak klinik uygulamada bunun bu kadar kısa görüşme sürelerinde pek de mümkün olmadığını görüyoruz. Hasta hekim ilişkisinde en önemli olan şeylerden birinin güven ilişkisi olduğunu biliyoruz ancak o güveni inşa edecek ilişkiyi kurabilecek bir zaman yok.

Sağlık sistemi nasıl değişmeli?

Sonuç olarak, girişte sorduğumuz ‘Günümüz sağlık sistemi gerçekten insanların daha sağlıklı olmasına yardımcı oluyor mu?’ sorusuna cevaben, eğer sağlık sistemimizin daha fazla hastaya değil de daha fazla sağlıklı insana doğru teşvik etmesini istiyorsak mali kaynakların, hangi sağlık amacının öncelendiğini tekrardan düzenlenmesi gerekiyor.

Sağlık hizmetinin sunumunu ve başarısını daha çok “kaç hasta bakıldı, kaç ilaç verildi, kaç ameliyat bakıldı” üzerinden ölçen hasta ve hastalık eksenli bir sağlık hizmeti anlayışından, daha fazla insan değerini merkeze alan insanların ve toplumların sağlıklarını korunması üzerinden ölçen sistemler geliştirmeliyiz.

Sağlık sorunlarının nedenlerini hedefleyen ve önleyici çalışmalar yürüten sağlığı geliştirme programlarına, halk sağlığı hizmetlerine ve sağlık kuruluşlarına daha fazla yatırım yapmalıyız.

Peki, bunu nasıl yapabiliriz?

Üç örnek ülke: Finlandiya, Japonya ve Singapur

Bu anlamda iyi uygulama örneği olarak Finlandiya, Japonya ve Singapur’dan bahsedebiliriz. Bu ülkeler, sağlık eğitimi ve halk sağlığı kampanyalarına önem verirken, sağlıklı yaşam tarzını teşvik etmeye, ulusal tarama programları aracılığıyla hastalıkların erken tespitine ve hastalık yönetimine odaklanan önleyici programlar uyguluyorlar.

Finlandiya, Avrupa’daki kalp damar hastalıklarının en düşük görülme oranlarından birine sahip ve bu durum ülkenin kapsamlı koruyucu sağlık hizmetleri girişimleri ile ilişkilendiriliyor. Finlandiya’da sigara içenlerin sayısı, sigarayı kullanımını caydırmaya yönelik politikalar sayesinde son birkaç on yılda önemli ölçüde azaldı ve çıkarılan Tütün Yasası (2010) ile Finlandiya 2030’a kadar tütün ve nikotinden arınmış olmayı hedefliyor.

Singapur da sigara kullanımını azaltma konusunda Finlandiya kadar başarılı ülke. Aynı zamanda tüm dünya ülkeleri arasında kalp ve damar hastalıkları sebebiyle ölümlerin en düşük olarak görüldüğü̈ ülkelerden biri. Kalp ve damar hastalıkları sebebiyle ölümlerin tüm dünyada en sık ölüm sebeplerinin en başında geldiğini düşünürsek bunun koruyucu hizmetlerin sonuçlarının değerlendirilmesi açısından ne kadar önemli bir belirteç olduğunu anlayabiliriz.

Ve Japonya, sağlıklı yaşam tarzına odaklandığı için dünyadaki en yüksek yaşam beklentisine sahip, diyabet ve kalp hastalıklarının oranının en düşük olduğu ülkelerden biri. Örneğin, Japonya Sağlık 21 stratejisi ile, sağlıklı beslenmeye, fiziksel aktiviteye, sigarayı bırakmaya ve alkol tüketimini azaltmaya odaklanılarak işyerlerinde, okullarda ve yerel topluluklarda gerçekleştirilen müdahaleler yoluyla toplum sağlığını iyileştirmek için ülke çapında bir program uygulanıyor.

Bizler de koruyucu hizmetleri önceleyen sağlık politikaları ile başta tıp fakülteleri olmak üzere diğer sağlık fakültelerinde de sağlıklı yaşam becerileri kazandırma adına eğitimler almalıyız. Tıp fakültelerinde, hastalıkların sadece genetik, patolojik sebeplerine ve farmakolojik, cerrahi tedavilerine yönelik değil, aynı zamanda hastalığın (ve sağlığın) sosyal sebepleri ve sağlıklı yaşam tarzı becerilerine yönelik daha kapsamlı ve etkin, uygulamada karşılığı olan eğitimlere ihtiyacımız var.

Hekimin ve beraberindeki sağlık ekibinin hastayla daha fazla vakit geçirilebilmesini sağlamalıyız. Kısa vadeli sonuçları ve çıktıları hedefleyen değil; uzun vadeli, insan sağlığını ve değerini merkeze alan sistemlere ihtiyacımız var.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 11 Ocak 2024’te yayımlanmıştır.

Yasemin Denizli

Dr. Yasemin Denizli - 2019 yılında İstanbul Medeniyet Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Tuzla İlçe Sağlık Müdürlüğünde bir yıl ilçe sağlık hekimi olarak görev yaptı. Ardından İstanbul Tuzla Verem Savaş Dispanserinde 1.5 yıl Sorumlu Hekim olarak çalıştı. 2020 yılında İstanbul Sağlık Bilimleri Üniversitesinde Halk Sağlığı Doktora Programına başladı. Şu an doktora tez döneminde olup ABD’de yaşayan Türk göçmenlerin ruh sağlığı ve sağlık hizmetlerine erişimi üzerine tez çalışmasını yürütüyor. Bunun dışında ruh sağlığı, beslenme, obezite ve kronik hastalıklar, sağlık eğitimi, sağlığın geliştirilmesi alanlarında okumalar yapıyor, bu alanlarda çeşitli eğitimlere ve çalışmalara katılıyor.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Send this to a friend