Jeo-politika

3 Mayıs 2023

Yazdır

Suriye’de sonun başlangıcı ve yeni dengeler

Şubat ayının başından beri Türkiye’nin gündemi depremin yıkıcı etkileri ve seçimlerle öylesine yüklü ki hem dış hem de iç politikanın en can alıcı meselelerinden birisi olan Suriye ilk sıralardaki yerini kaybetti. Suriye sorunu iki ülke yetkililerinin bir araya gelmesiyle kısa bir süreliğine dikkat çekiyor olabilir. Fakat son üç ayda yaşananlar tahmininizin çok ötesinde bir değişime işaret ediyor. Suriye’de sonun başlangıcına yaklaşırken yeni dengeler kuruluyor. Bu nedenle, bu yazı okuyacağınız bir dizi analizin ana çerçevesi olarak kabul edilmeli.

Şimdi kuracağım cümleyi çok önemsiyorum: Ortadoğu’da devletlerarası ilişkilerdeki yeni dinamizm, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ürettiği faktörler, iç savaşın Esad Yönetimi’nin devrilmesiyle sonuçlanmayacağının anlaşılması, Türkiye’nin Suriye politikasında karşılaştığı iç ve dış sorunlar olarak sayabileceğimiz dört başlık Suriye’deki iç savaşın sona erdirilmesi sürecini başlattı. Bu dört başlık da onlarca sayfa sürecek birçok yeni analiz gerektiriyor. Ancak genel çerçeveyi oturtabilmek için şimdilik sadece bu faktörlerin neler olduğunu ve kısa vadede hangi ana başlıkları tartışmamız gerektiğini ele alacağım.

Ortadoğu’da yeni dinamizm: Çin-Suudi Arabistan-İran üçgeni

Öğrencilik yıllarımdan bu yana uluslararası politikanın geleceğine ilişkin en sık duyduğum cümlelerden birisi, “ABD’nin gelecekteki en büyük rakibi Çin olacak” idi. Henüz bu öngörü gerçekleşmiş değil. Yine de Çin’in tarihsel etki alanı olan Doğu Asya’dan çıkarak binlerce kilometre ötedeki dengeleri etkilemeye başlamasının üzerinden yıllar geçti. Bu yeni büyük gücün Orta Doğu’daki etkileri ise görece yeni hissedilmeye başlıyor.

Önceden Orta Doğu’da büyük güç rekabetinden bahsederken ABD, İngiltere, Rusya (SSCB) ve AB arasındaki dengelere odaklanılırdı. Fakat ABD ve Rusya’nın Ukrayna’da tutuştuğu dolaylı savaş, Çin’in uluslararası siyasetteki etkisine yeni bir kapı araladı. Bu etki sonucunda Ortadoğu’daki bölgesel rekabetin klasik örneklerinden kabul edilen Suudi Arabistan ve İran ilişkisinde bir yumuşama dönemi başladı. Suudi Arabistan, İran ve Çin üçgeninde başlayan ilişkilerin nedenleri ve temel faktörlerinin analizi benim işim değil. Fakat bu sürecin sonuçları doğrudan ilgi alanıma giriyor. Çünkü, Suudi Arabistan ve İran görüldüğü kadarıyla savaş baltalarını en azından belli bir süre için gömmeye karar verdiler. Baltalar gömülecekse bunun doğrudan sonucunun hissedileceği dört ülkeden birisi kesinlikle Suriye’dir. (diğerleri Irak, Yemen ve Lübnan), 6 Şubat günü yayımlanan yazımı Çin’in Suriye’de oynayabileceği role ilişkin bir soru ile bitirmiştim. O tarihten bu yana Çin doğrudan Suriye’ye gelmemiş olabilir; fakat Ortadoğu’da harekete geçirdiği dinamikler Suriye’deki iç savaşın bitirilmesi sürecini ciddi olarak etkilemeye başladı.

Çin’in Orta Doğu dengelerine dâhil olmasının Ortadoğu’nun 80 yıldır devam eden sorunlarını çözeceğini sanmıyorum. Çin’in elinde sihirli bir değnek olmadığı gibi bölge ülkelerinin iç dinamiklerine nüfuz ederek karar alma mekanizmalarını kalıcı olarak değiştirebilecek bir kapasitesi de bulunmuyor. Yani, “ABD, Avrupa ve Rusya yerine Çin geldi, dertler bitti” diye düşünmeyin. Fakat Çin, son 20 yılda Orta Doğu’daki pek çok çatışmanın arka planında yer alan Suudi Arabistan-İran rekabetini kısa süreliğine durduracak bir fırsat sunuyor. Bu fırsat taraflara çatışmaksızın ekonomik ve siyasi kâr elde edebilecekleri bir işbirliği modelini içeriyor. Böylece her iki ülke bölgedeki çıkarlarından vazgeçmeden mücadele biçimlerini değiştirme yolunu seçiyorlar. Doğrusunu isterseniz başka seçenekleri kaldığı da söylenemez.

İran ve Suudi Arabistan, Suriye dosyası üzerinde uzlaşabilir mi?

Suudi Arabistan, Esad’ı deviremedi; Lübnan’ı kontrol edemedi; Irak’ta tamamen zayıfladı ve Yemen’de hüsrana uğradı.

İran ise Suriye’de rolünü Rusya’ya kaptırdı, Doğu Akdeniz’e ulaşmak için Irak’tan Lübnan’a kadar kurduğu lojistik koridor İsrail operasyonlarına açık hale geldi; Irak’ta ve Yemen’de ise kazanan tarafta yer alıyor. Fakat karşılığında yüzleşmek zorunda kaldığı ekonomik buhran sonucunda rejimin iç tutunumu ciddi ölçüde zayıfladı.

Özetle; ekonomik ve politik olarak yıpranan her iki aktöre de çatışmayı bir süreliğine durduracakları bir ortam gerekiyordu. Çin, bu ülkelere sunduğu fırsatla çatışmaksızın rekabet edebilecekleri bir ilişki biçimine geçmelerini sağladı. Bu süreç başlamadan çok önce İran, Beşar Esad üzerindeki, Suudi Arabistan ise muhaliflerin üzerindeki kontrolünü yitirmişti. Bu rollerini Rusya, Türkiye ve ABD’ye kaybeden ikili, Çin’in devreye girmesiyle Suriye dosyasında uzlaşı için gerekli bahaneyi de üretebildi.

Ocak ayı ortalarında Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suriye Hükümeti’ni yalnızlaştırma çabasının işe yaramadığını ilan etmişti. Bu konuşmadan birkaç gün sonra Beşar Esad Umman’ı ziyaret ederek artık “evden dışarı rahatça çıkabildiğini” göstermeye başladı. (Sonrasındaki ilişki sürecinin tüm detaylarını ayrıca yazacağım.)

Bu noktada önemli olan şu: Çin’in Suudi Arabistan ve İran arasında politik bir ateşkes sağlaması, bir süredir Orta Doğu başkentlerinde fısıldanan “Suriye’deki iç savaşı bitirmenin zamanı geldi” sözlerinin hızla hayata geçirilmesi için gerekli mekanizmayı tetikledi. O günden beri Şam’a ile üst düzey ilişki kurmak için gelen-gideni saymak bile güçleşti.

Rusya – Ukrayna Savaşı’nın etkileri

Rusya’nın Ukrayna’daki askeri macerası gittikçe uzayan ve sonuç almakta büyük güçlük çektiği bir sürece evriliyor. Bu sürecin Avrupa-Atlantik boyutunu bir kenara bırakıp sadece Asya ve Ortadoğu’daki sonuçlarına bile bakıldığında Putin’in Ukrayna konusundaki kararının Rusya için olumsuz sonuçlandığı söylenebilir. Bir buçuk yıl öncesine kadar Ortadoğu’da yeni bir Rus etkisi konuşulurken bölgenin yeni dinamizminde Rusya çok geride kaldı.

Suriye özelinde bakıldığında Rusya elbette küçümsenebilecek bir ülke değil. Fakat bir noktayı unutmayalım: Rusya’yı Suriye’de önemli kılan faktör, muhteşem diplomatik manevraları değil, askerî gücünü etkin biçimde kullanmasıydı. Rusya, Şam’ın muhalifleri yenmesini sağladığı için Suriye’deki iç savaşı değiştiren aktör oldu. Yoksa, siyasi süreci kökten etkileyecek ve tarafları memnun edebilecek bir kalıcı çözüm üretmedi.

Şimdilerde Rusya, Suriye’deki eski askerî gücünden çok uzakta. Ukrayna Savaşı nedeniyle Suriye’deki askerî kuvvetlerinin büyük kısmını başka bölgelere konuşlandırdı. Rus uçakları aylardır Suriye semalarında bir operasyon yapmıyor. Ancak hareketsizlik Moskova’nın hamle alanının kısıtlanmasıyla sınırlı değil.

ABD de Rusya’ya benzer biçimde Suriye’de daha düşük bir profil çiziyor. Zira, Suriye’deki dengeleri belirleyen iki büyük güç de Ukrayna’da birbirleriyle uğraşırken bölgesel güçlere daha fazla taviz vermek zorunda kaldı. Örneğin Rusya, İran’ı tamamen devre dışı bırakmak isterken bu hamleyi sonuçlandıramadı. Nereden mi biliyoruz? Ankara-Şam-Moskova hattına Tahran’ın dahil olmasına Türkiye gibi Rusya da baştan itibaren sıcak bakmıyordu. Fakat Tahran artık masada.

Rusya’nın nobran tavırlarının diplomatik nezakete dönüşmesinin bir diğer örneği de Türkiye ile olan ilişkilerinde ortaya çıktı. Rusya, Şubat 2020’de İdlib’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin konuşlanmasını durdurmak için askerlerimizi şehit etmekten geri durmamıştı. Ekim 2021’de İdlib’e yönelik Suriye Ordusu Harekâtı ihtimali canlandığında haftalarca sivil yerleşimleri bombalayıp yeni bir göç dalgasını tetikleme çabası da unutulmamalı. Hatta, TSK’nın Tel Rifat’a operasyon yapmasının eşiğindeyken sahadaki askerî gücünü karşımıza dikmesi de hatırlanabilir. Oysa son birkaç ay içinde Rusya’nın Türkiye’ye yönelik tavırlarında Suriye’deki önceki adımlarıyla karşılaştırılamayacak ölçüde bir “diplomatik” tavır görünüyor.

Ukrayna krizinin ABD’nin Suriye politikasına etkisi

Ukrayna Krizi ABD’nin Suriye politikasını da etkiledi. ABD PYD/YPG terör örgütünü uluslararası alanda meşrulaştırma çabasından vazgeçmemiş olsa da Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik baskısını daha yumuşak bir dille karşılıyor. Örneğin YPG’nin lideri Mazlum Kobani’ye Süleymaniye’de yapılan “uyarı”dan sonra ABD’nin tavrı gayet yumuşaktı. Hatta, ABD’li bazı yetkililerin muhaliflerin silahlı gücü Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) önemini yeniden hatırladığı görünüyor. Nasıl mı? Bunu açık kaynaklarda görmek zor. Fakat, SMO’nun bir parçası olan ama birkaç yıl öncesine kadar ABD’den doğrudan destek alan, eskiden Eğit-Donat olarak bilinen programının parçası olan grupların bugünkü uzantılarının Amerikalılarla eskiden yaşadığı “gizli aşk”ın depreştiğini Suriye sahasını izleyen herkes duydu. Ziyaretler, hediyeler, mesajlaşma trafiği hayli hızlandı. Maksat, PYD ile Suriyeli muhaliflerden rejimle uzlaşmayı kabul etmeme üzerine kurulu bir “ret ittifakı” oluşturmak gibi görünüyor. (Bunu da ayrıca uzun uzun yazacağım.)

Bu konuyu, 4 yıldır İdlib’in hakimi konumunda olan Heyet Tahrir el Şam’sız (HTŞ) tamamlamak olmaz. HTŞ’nin muhaliflerin kontrol ettiği bölgede istikrarsızlık yaratıp, çatışmaya neden olmak için elinden geleni yapmaya başlamasıyla Suriye’nin kuzeydoğusundaki gelişmeler arasındaki ilişkiyi de tek tek anlatacağım.

Esad’ın “başarısı”

12 yıllık süreç zarfında Esad Yönetimi’nin en büyük başarısı bir şekilde ayakta kalmak oldu. Suriye Hükümeti için önemli olan şey, ülkenin başkenti ve ekonomik kaynaklarını elinde tutmak, ana yol güzergâhlarını kontrol etmek, çatışmayı devam ettirebilmek için dış destek sağlamaktı. Bunları yaptığı sürece birbirinden farklı çıkarlara sahip olan devletlerin sonunda ayrı düşeceğini anlamak hiç de zor değildi. Bu hedeflerine ulaşabilmek için Halep’in yıkılması pahasına bu şehirden vazgeçmedi; Şam’dan yüzbinlerce insanın göç etmesine karşılık başkentin kontrolünü hiç kaybetmedi; ana yolları güvende tutmak için ülkenin doğu ve kuzeyindeki bölgelerdeki kuvvetlerini merkeze çekti. Bu çerçevede ilk beş yılda kaybettiğini (2011-2016) sonraki beş yılda Rusya’nın büyük desteğiyle geri aldı.

Aslında 2018 başlarından bu yana gerçekten Suriye çalışan hiç kimse Esad Yönetimi’nin devrilmesini beklemiyor. Ancak, beş yılda kaybedilen otorite ve coğrafi alan beş günde geri alınamıyor. Geçmişte Irak’ta da benzer şeyler olmuştu. Saddam Hüseyin 1991’den 1998’e kadar büyük bir ambargo altında kalarak gücünü büyük ölçüde yitirmişti. 2000lere gelindiğinde bölgesel dengeler değişirken Saddam Hüseyin’in Irak’ının uluslararası topluma nasıl döneceği konuşuluyordu. Irak’ın hikâyesinin farklı bitmesine neden olan şey 11 Eylül saldırıları ve ABD’deki iktidar değişikliği oldu. Kısa vadede ABD’de bu çapta bir değişim olmaz veya dünyayı kökten sarsacak bir saldırı ya da gelişme yaşanmazsa Saddam Hüseyin’in başaramadığını Beşar Esad başaracak gibi görünüyor: Ağır bir iç savaş ve dış müdahalenin ardından önce Arap Birliği’nin sonra da uluslararası toplumun yeniden bir parçası olmak.

Bu olasılık birçoğunuzun kulağını tırmalıyor olabilir ama bu ihtimal akılda tutulmalı. Suriye’deki olayların en önemli boyutu uluslararası dengelerdir. Suriye’deki iç savaş Ortadoğu’da özgün bir tarihsel kesişimde ortaya çıktı. Elbette çatışmanın on yıllardır biriken iç nedenleri bulunuyordu. Fakat Arap Baharı’nın tetiklediği dış dinamikler olmasa Suriye’nin bu denli uzun ve ağır sürecek bir iç savaşa sürüklenmesi pek mümkün değildi.

Türkiye’nin Suriye politikasında karşılaştığı iç ve dış sorunlar

Suriye Krizi’nin başından beri en önemli aktörlerden birisi şüphesiz Türkiye oldu. Ancak 2016 yılındaki Fırat Kalkanı Operasyonu’ndan itibaren Türkiye, Suriye İç Savaşı’nda sadece bir dış aktör rolünden çıktı. Rusya, ABD ve İran gibi Suriye’nin içinde doğrudan etki yaratabilen bir aktöre dönüştü. IŞİD ve PKK’ya karşı verilen terörle mücadele operasyonları çerçevesinde Afrin, Azez, El Bab, Cerablus, Çobanbey, Tel Abyad ve Ras Al Ayn başta olmak üzere kilit öneme sahip birçok önemli yerleşim yerinin idaresi Türkiye’nin desteklediği Suriye Geçici Hükümeti (SGH) ve SMO’nun denetiminde bulunuyor.

Yedi yıllık süre zarfında bu bölgelerde yerel dinamikler farklılaştı. Sayıları 2.3 milyonu bulan bir insan topluluğu yıllardır Şam’ın doğrudan idaresinden uzak ve Türkiye’nin ana çerçevesini belirlediği bir düzende varlığını sürdürüyor. Fakat baştan itibaren bu bölgelerin geçici olması ve nihayetinde Suriye’de Esad Yönetimi’nin değişmesine temel sağlaması düşünülmüştü.

Bugün gelinen noktada Türkiye’nin Suriye Hükümeti konusundaki görüşünde önemli farklılıklar oluştu. Artık en üst düzey isimlerden Şam ile görüşmenin gerekliliği konusunda ifadeler duyuluyor. Hatta, Türkiye ve Suriye Savunma Bakanları ve İstihbarat Başkanları iki kez resmi olarak görüştü. Ayrıca dışişleri heyetleri arasında toplantılar gerçekleşti. Yakında Dışişleri Bakanları’nın da bir araya gelmesi bekleniyor.

SMO ve SGH’nin ortaya çıkış nedenlerinden birisi olan Suriye’deki rejim değişikliği amacının ortadan kalktığı göz önüne alındığında bu bölgede de bir değişim yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Fakat, Türkiye’nin askerî operasyonlarının tek nedeni Suriye’deki rejim değişikliği değildi. PKK/YPG terör örgütünün Suriye’nin kuzeyinde kurmayı planladığı devlet tehdidi bugün en az 2016’daki kadar güçlü. IŞİD tehdidi kısmen bertaraf edilmiş olsa da Suriye’nin kuzeyinde radikal grupların cirit attığı şüphe götürmez. IŞİD’in son dört liderinden üçünün El Kaide’nin en üst düzey 5 liderinden ikisinin Suriye’nin kuzeyinde düzenlenen operasyonlarla öldürülmüş olması bu bölgede Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bir tehdidin bulunduğunu açıkça gösteriyor.

Türkiye’deki Suriyeliler meselesi

Ancak 2019 yılından itibaren Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin desteklediği grupların kontrol ettiği bir bölge bulunmasını önemli kılan bir faktör daha belirdi. Bu faktör Türkiye’de bulunan Suriye vatandaşlarının sayısının artmasının engellemesi.

Suriye’deki çatışmalardan, baskıdan veya yoksulluktan kaçarak Türkiye’ye gelenlerin sayısı onbinlerle sınırlı iken Suriye vatandaşlarının Türkiye’deki varlığı iç siyaset ve ekonomik açıdan önemli bir sorun olarak görülmüyordu. Fakat 14 Mayıs 2023’te yapılacak olan seçimlerde dahi en çok konuşulan konulardan birisi haline geldi. Öyle ki; bir dış politika meselesi olarak seçimde Suriye konusu konuşulmasa bile Suriyeliler konusu hiç unutulmadı. Dolayısıyla artık Türkiye için Suriye’deki çatışmanın kalıcı bir barış ve istikrar çerçevesinde çözülmesi her geçen gün daha acil bir konu haline geliyor. Bu nedenle Türkiye’nin Ağustos ayından bu yana Suriye ile görüşme konusunda olumlu mesajlarının ve adımlarının hızlandığına şahit olduk.

Peki nereye gidiyoruz?

Öncelikle bir hatırlatma; aşağıda belirteceğim konu başlıklarının her biri için ayrıca analizler ve değerlendirmeler yazacağım. Kim bilir belki birkaç ay sonra iç politikanın tozu dumanı kalkarsa dönemin karar vericileri için bu yazılar küçük de olsa bir ışık tutma imkanı sağlar.

Bu hatırlatmadan sonra söyleyeyim 2023 ve sonrası Suriye için hiç kolay bir dönem olmayacak. Çatışma sürecinin sona ermesi çatışmanın kendisi kadar sürmese de uzun bir zaman alacak. Sürenin kısalması ancak daha sert ve bir o kadar kanlı gelişmelerin gerçekleşmesiyle mümkün olabilir. Fakat bu hiç kimsenin istemediği bir şiddet sarmalını da beraberinde getirecektir. İç savaş bir günde başlamadı; birkaç hafta sürmedi; iki üç ayda da sonuçlanamaz. Önümüzde bir sürü yeni dinamik var. Kabaca bunları sıralayalım.

Krizin ilk durağı İdlib

Öncelikle İdlib sorunu baş gösterecek. İdlib bir sonraki krizin tetikleneceği ilk yer. Neden? Suriye’nin ekonomik olarak ayağa kalkabilmesinin ve iç savaşın etkilerinin azaltılabilmesi için ekonomik yardım en önemli gereklilik.

Uluslararası değerlendirmelere göre iç savaşın Suriye ekonomisine maliyeti yaklaşık 650 milyar dolar. Suriye zengin bir ülke değil. Bu maliyetin karşılanabilmesi için dış yatırıma ihtiyacı var.

Bu yatırımın kısa vadede iki kaynağı olabilir: Yatırdığı parayı siyasi sermayeye dönüştürmek isteyecek olan Körfez’deki Arap Sermayesi ve Kuşak -Yol Projesi’ni Doğu Akdeniz’e ulaştırmak isteyen Çin.

Yazıya Çin ile başlamıştım, yine aynı noktaya dönüyorum. Suriye ekonomisinin kalbi, beyni, ruhu, her şeyi Halep. Halep’i Doğu Akdeniz’e ve oradan dünya pazarlarına bağlayan yol M4. Bu yol İdlib’in güneyinden geçiyor ve Birleşmiş Milletler’in terör listesindeki HTŞ’nin denetiminde. Üstelik HTŞ ile yakın işbirliği yapan radikal gruplar arasında Çin’in takıntılı bir biçimde tehdit algıladığı Uygur, Özbek, Kazak yani Türkistanlı radikal gruplar bulunuyor. Aynı biçimde Rusya da bu grupları tehdit olarak görüyor. Hele bunlardan bazıları bir şekilde Ukrayna’ya giderek Rusya’ya karşı savaşmaya başladığından beri tehdit algılama seviyesi iyice arttı. Üstelik, HTŞ ve müttefikleri Suriye’de siyasi bir uzlaşmaya sonuna kadar karşı olduklarını açıkça ilan ettiler.

Özetle, ister bir zamanlar yakın ilişkide bulundukları Körfez sermayesi ister tehdit algıladıkları Çin bölgeye gelsin, Halep’in ayağa kalkması İdlib’deki kontrolün kısmen ya da tamamen el değiştirmesine bağlı. Fakat burada bir açmaz yatıyor. Bu bölgedeki bir askerî operasyonun en çabuk sonucu, milyonlarca insanın ya Türkiye’ye ya da Türkiye’nin desteklediği SMO’nun kontrolündeki bölgelere yönelmesi olacaktır. Bu nedenle seçim arifesinde olan ve bu etkiden ne zaman çıkacağı kısa sürede bilinmeyen bir dost ülke olarak Türkiye’nin krize sürüklenmesini istemeyen devletler İdlib’deki olası hamleleri için bir miktar bekleyeceklerdir.

HTŞ’nin yeni bir saldırı hamlesi

Diyebilirsiniz ki; Rusya, Ukrayna’da meşgulken Suriye ordusuna hava desteği veremez. Bu hava desteği olmadan da Suriye ordusu ilerleyemez. Suriye Hava Kuvvetleri Rusya tarafından bir süredir ciddi rehabilitasyon geçirdi. Ancak Şam Ankara’dan çekindiği için hava kuvvetlerini kullanamıyor. Taraflar arasında bir anlaşma bu sorunu ciddi ölçüde çözebilir. Fakat tabii ki zaman lazım. İşte bu nedenle HTŞ Ocak ayında Arap ülkeleri ile Suriye arasında yakınlaşma sinyali gelmeye başladığından beri yeni bir saldırı dalgası başlattı. Fakat HTŞ’nin detayları diğer yazıda. Bu konuda söylenebilecek son şey şimdilik şu: HTŞ, herhangi bir uzlaşıya karşı. Çünkü varlığını en azından mevcut dengeler içinde uzlaşı olmamasına borçlu. Eğer engelleyemeyeceği bir çatışma geliyorsa o zaman bu kadar tecrübeli bir örgüt çatışmayı başka bir bölgeye taşır. Nereye?

Lazkiye ve Halep’e taşıyacak gücü zaten yok. O halde geriye bir tek yer kalıyor. Bir süredir kapıştığı SMO’nun kontrol ettiği bölgelere yani Afrin, Azez, Cerablus vs. hatırlarsanız 2022 Haziran ve Ekim’de iki denemesi olmuştu. Bir sonraki yazıda benzer denemelerin Ocak 2023’ten beri birkaç kez daha sessizce yapıldığını anlatacağım.

Türkiye’nin çekilmesi

Ayrıca, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinden çekilmesi gündeme getirilecek. Fakat bu beklenti yakın gelecekte ihtimal dışı. PYD/YPG konusu çözülmeden ya da bu konuda bir adım atılmadan Türkiye’nin Suriye’den çekilmesini beklemek hayalperestlik.

Ayrıca ülkenin yeniden yapılanmasına geri dönelim. ABD’nin denetiminde bir PYD varken ve bu örgüt Suriye’nin sınırlı olan petrolünü kontrol ediyorken Suriyeli Kürtlere dair bir çözüm bulunmadan kalıcı bir adım atılamaz. Bu durumda ya Şam-Ankara anlaşması PYD’ye karşı bir askerî harekatı tetikleyecek ya ABD “Ben tek siz hepiniz” diyerek bölgede de facto bir yapıyı tanıyacak ya da PYD “ABD’ye güven olmaz diyerek” Suriye’deki yeni siyasal sistemde kendisine yer bulmak için İran, Rusya ve diğerlerinin denetimine girecek. İdlib’den sonra sıra bu bölgede. Fakat henüz daha zamanı var.

Son olarak, sıra Suriye’nin kuzeyine de gelecek. Fakat o dinamiği diğer yazılarda işleyeceğim. Varlığını HTŞ gibi uzlaşmamaktan alanların mı yoksa Deraa gibi bir modelle Şam’a entegre mi olmayı tercih edecekler ya da buna zorlanacaklar mı? Bunu analiz etmek için birkaç bin kelime daha gerekiyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 3 Mayıs 2023’te yayımlanmıştır.

Serhat Erkmen

Prof. Dr. Serhat Erkmen, Altınbaş Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Çeşitli düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Send this to a friend