İran’da yine bir Aralık sonu, ülke takviminin Dey ayında, 2017’deki “Dey Protestoları” ile benzer tarihlerde ekonomik krizin tetiklediği öfke ve umutsuzluk sokaklara taştı. 28 Aralık’ta Tahran’da çarşı esnafı, riyalin dolar karşısındaki keskin değer kaybına isyan etti, kepenkleri kapattı. Esnafın protestoları bir süre sonra yatışırken, bu kez İran-Irak sınırındaki İlam kentinde yoğun protestolar başladı.
Eylemler başlangıçta daha ziyade kırsal kesimde ve küçük illerde etkili oldu. Protestoların coğrafi sınırları ve katılımcıları Tahran, Meşhed ve Şiraz gibi büyük kentleri de içerek şekilde büyürken, İran’ın ABD’nin arka bahçesindeki müttefiki Venezuela’da devlet başkanı Maduro, Amerikan birlikleri tarafından bir gece yarısı derdest edildi, Venezuela’da rejim, lideri olmaksızın Amerikan güdümlü yeni bir serüvene başladı. Üstüne üstük, ABD Başkanı Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu ile geçirdiği birkaç günün ardından, “Eğer can kayıpları artarsa İran’ı çekinmeden vururuz” demeci ile protestolara yeni bir ivme kazandırdı.
Hem Venezuela’da uluslararası normları tepetaklak eden gelişmeler hem de Washington’un ilk defa İranlı protestoculara destek için askerî müdahaleye kapı aralayan mesajı rejim ve sokaktaki kitleler için yeni hesapları ve açmazları beraberinde getirdi.
Rejim cephesinden protestolara bakış
Rejim açısından bakıldığında, Trump’ın kural tanımazlığı ve Haziran ayında nükleer tesislere yapılan saldırı ile Amerika’nın İran’a askerî müdahalesinin önünün açılmış olması, yönetimin protestolara karşı daha sert, tavizsiz ve ölümcül müdahalesine zemin hazırladı.
Sistemin hem içten hem de dıştan sarsıldığı bu kader anında zayıf görünmemek, ikircikli davranmamak belli ki siyasi seçkinleri ve güvenlik aygıtını şimdilik aynı çizgide buluşturdu. Siyasi devrimlerin temelinde yer alan elit koalisyonunun dağılması, güvenlik güçlerinin halkın yanında saf tutması gibi dinamikler an itibariyle İran’da gerçekleşmedi. Protestolar sürerken, sistem kendi yanında saf tutan İranlıları ulusal birlik mitinglerinde meydanlarda seferber ederek toplumsal destek ve meşruiyet üretmeye gayret etti.
Rejimden “Savaşın 13. Günü” söylemi
Önceleri esnaf protestolarına karşı takınılan ılımlı tavır ve bu taleplerin meşruluğuna dair beyanlar hızla eylemlerin ABD ve İsrail tarafından kışkırtıldığı ve “teröristlerin” sokaklara indiği söylemi ile yer değiştirdi.
İran’da resmî anlatı, eylemlerin 28 Aralık-7 Ocak arasında barışçıl olduğu ve hiçbir can kaybının yaşanmadığı, fakat 8 Ocak’tan sonra örgütlü ve terörist eylemlerle hem güvenlik güçlerine hem de gösterilere katılanlara karşı şiddetin tırmandırıldığı yönünde. Gösteriler baskı ile yatıştırıldıktan sonra yönetim ABD ve İsrail’i “İranlıların katili” olmakla suçlarken, 12 Gün Savaşı’nın ardından bu kalkışmanın savaşın 13. Günü olduğu iddiası dile getiriliyor.
Özellikle sınır hatlarındaki küçük şehirler ve kırsaldaki yoksul kesimi içerecek şekilde yayılan protestolar, bazı eylemcilerin güvenlik birimleri ile çatıştığı bir mahiyet aldı. Ülkede genel hatlarıyla barışçıl seyreden ve sivil itaatsizliğe yaslanan halk protestolarının 2017’den bu yana şiddet de ihtiva ettiği gözlemleniyor. Son gelişmelerde de şiddet dinamiği, silahlı çatışmalar, kamu binalarının, cami ve hüseyniyelerin ateşe verilmesi gibi eylemlerle kendisini gösterdi.
Sistemin köşeye sıkışmışlık hissi ve protestoculara çok sert müdahale
Hem silahsız hem de silahlı iki hattın bir arada olduğu anlaşılan ülke genelindeki eylemler güvenlik güçlerinin sert müdahalesi ile sonuçlandı. Sistemin köşeye sıkışmışlık hissi ve sokakları bir an evvel kontrol altına alma dürtüsü de şiddeti önceki protestolardan başka bir boyuta taşımış görünüyor.
2000’lerin başında Bush yönetiminin İran’da “etnik kartı” kullanma planları, çeyrek asır sonrasında İsrail’in İran’a düzenlediği hava saldırılarının halk protestolarını tetikleyerek rejimi düşürme hedefi taşıması, İran’da etnik, siyasi ve iktisadi muhalefetin iç içe geçmesi ve rejimin jeopolitik hasımlarının ülke içine sızdığına dair güçlü kanıtlar İran’da şiddet döngüsünü sürdürmekle kalmıyor, daha da derinleştiriyor. Sistem meşruiyeti aşındıkça ve rıza üretemedikçe de şiddete başvuruyor.
Protestoların ikinci haftası itibariyle, sokaklarda kontrolün sağlandığı, görgü tanıkları, eylemcilerin anlatıları ve İran’dan ulaşabilen kısıtlı sayıdaki video kayıtlarına göre keskin nişancıların makineli tüfeklerle protestoculara açtığı yaylım ateşi ile kitlelerin sokaktan el çektirildiği görülüyor. New York Times’a konuşan İranlı yetkililere göre protestolarda en az 3000 kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor, yaralılar arasından kayıpların artmasından endişe ediliyor. Bu sayı başlangıçta İran Dışişleri Bakanı Erakçi’nin Başkan Trump ve Amerikan kamuoyuna yönelik Fox News mülakatında yüzler ile ifade edilirken, Dini Lider Hamaney’in yaşananlardan ABD ve İsrail’i sorumlu tuttuğu konuşmasında binlerce kişinin ölümünden bahsetmesi vahim durumu ortaya koyuyor.
Ancak protestoların sıcak külleri arasında sorulması gereken sorulardan biri şu: yönetim barışçıl gösteriler için sokaklara çıkan İranlıları da silahlı ve provokatör gruplar ile aynı kefeye mi koydu? Hayatını kaybeden ve sayıları teyide muhtaç yüzlerce ya da binlerce İranlı tümüyle “terörist” miydi? Sivilleri yalnızca protestolara sızan ajan provokatörler mi öldürdü? Bu denli büyük insani kayıpların sistemin meşruiyeti ve sürdürülebilirliği için ne gibi sonuçları olacak?
İran’da otoriter, baskıcı refleks ve toplumsal gerçeklik
Müesses nizam, önceki protestolarda da halkın taleplerine sırt çevirip kitleleri düşman ile iş birliği içinde olmakla suçlamıştı. Örneğin, 2017’de Reformcu cenah, halkın sesine kulak verilmeli derken, protestoların sistemi tehdit edebilecek bir mahiyete bürünmesi güvenlik aygıtını ve günün sonunda tüm siyasi seçkinleri ürkütmüştü. Yönetimin 2000’lerin başından itibaren en büyük korkusu, Renkli Devrim senaryosunun İran’da da gerçekleşmesiydi. Aslına bakılırsa, devrim 1979’dan bu yana hep bir karşıdevrim ve dış müdahale korkusu ile yaşadı.
Ülkede reform ve demokrasi isteyen gruplar bu korkunun bir parçası olarak itibarsızlaştırıldı ve ötekileştirildi. Pehlevileri deviren devrimin ardından bir cumhuriyet olmaya öykünen İranlılar, giderek daha baskıcı ve otoriter bir devletin yurttaşlarına dönüştü. Doksanlı yıllarda sistemi reform yoluyla ıslah etme çabaları, içeride muhafazakâr cenahın iktidarlarını kaybetme korkusuna, uluslararası bağlamda ise İran’ın normalleşme ve uyum çabalarına inanmayan Amerikan yönetimlerine yenik düştü. Müesses nizam, İranlıların hâlâ sandıklara güvendiği, siyaset kurumuna inanıp bel bağladığı günleri harcadı. Son yıllarda seçimlere katılımın ciddi oranda düşüşü ve seçim boykotları bu kopuşun en önemli göstergelerinden biri oldu.
Medeni haklar, özgürlük ve demokrasi arayışları sekteye uğrayan İranlılar, uzun süredir darboğazda olan ekonominin yükü altında da ezilmeye başladı. Yönetim 1979 sonrası toplumsal sözleşmenin başat unsuru olan refah unsurlarını sağlamaktan uzaklaştı. 1990’lardan itibaren benimsenen neoliberal reçete yoksul kesimleri dışlarken, yaptırımlar ülkedeki orta sınıfın erimesine neden oldu. Popülist yönetim, derin yolsuzluk ve nükleer programa yönelik yaptırımlar toplumu fakirleştirirken, dar bir zümreyi zenginleştirdi. İran’ın yeni zengin sınıfı “ağazadeler” zevk-ü sefa içinde yaşarken, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan öfkeli ve yoksul nüfus için aynı şeyi söylemek imkansızdı.
2010’lardan itibaren protestoların fitilini ateşleyen şartlar
2010’lardan itibaren İran’da yoksul sınıf ve kırsal kökenli isyanlar, sistem karşıtı ve şiddet içeren mahiyetleriyle siyasal rejimin bekasını ve sistemin meşruiyetini giderek daha çok sınar oldu. Sosyo-ekonomik temelli protestolar sadece ekonomi politikalarını eleştirmekle kalmadı, sistemin topyekûn bir reddiyesine dönüştü.
Bu döngü, 2019 Aban protestoları, sonraki yıllarda çıkan gıda isyanları ve su protestoları ile ülkenin içinde bulunduğu çoklu kriz ortamını yansıtır biçimde devam etti. 2022’de Mahsa Jina Emini’nin ölümü ile başlayan, kadınların başını çektiği ve merkezde olduğu Kadın, Yaşam, Özgürlük hareketi de kanlı bir şekilde bastırıldı.
O tarihten bu yana protestolar bir süreliğine durulsa da İranlılar mevcut pek çok sorunun üzerine bir de 2025 Haziran’ında İsrail saldırılarının getirdiği kayıp ve yıkımın yükünü sırtlanmak zorunda kaldı. Savaş sırasında Netanyahu’nun beklentilerinin aksine vatanperver hislerde birleşen kitleler için giderek derinleşen ekonomik kriz ve sıkışmışlık hissi zaten beklenen protestoların ateşini fitilledi.
Zira savaşın ardından yönetim askerî olarak yeniden inşaya yönelirken, devlet-toplum ilişkilerinde zorunlu örtünme konusunda kısmi bir gevşemenin dışında kayda değer olumlu bir adım atılmadı, aksine özellikle İsrail’in İran’a sızması nedeniyle Tahran ajan avına çıktı, idam vakalarında büyük yükseliş kaydedildi. Böylelikle 2025’te başlayan protestolar 12 Gün Savaşı’nın ardından karşımıza çıkan ilk ciddi toplumsal kriz oldu.
İran, 2019’da olduğu gibi yine dijital bir karartma uygulayıp, yurttaşlarının internet ve telefona erişimlerini kesti. Bu abluka yazının kalem alındığı sırada devam ederken, erişimin ne zaman normalleşeceği muğlaklığını koruyor. Pek çok uzman bu vesileyle İran’ın Çin’dekine benzer bir ulusal ağ sistemine geçiş yaptığını tahmin ediyor. İran’da yönetim ise kuvvetle muhtemel yaygın filtreleme ve erişim engelleri ile yaşananları perdeleyebileceğini, toplumsal öfke ve talepleri dış dünyadan yalıtabileceğini hesap ediyor.
Protestolarda Trump faktörü
Bu yalıtılmışlık arayışı, müesses nizamın Trump’ın tehditleri ile yüzleştiği bir konjonktürde daha da ön plana çıkıyor. ABD yönetimi can kayıplarına göre askerî hamle kararı vereceğini duyurduğundan beri hayatını kaybedenler bir politizasyon ve manipülasyon sürecinin istatistiklerine dönüştü.
Başkan Trump’ın idam karar ve infazları için de benzer bir uyarı yapmasıyla İran Dışişleri Bakanı’nın Fox News ekranlarından ABD’ye böyle bir planlarının olmadığını ifade etmesi gerilimi düşürmek için atılan adımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Trump ise İran’da ölümlerin durduğunu, idam infazlarının da uygulanmayacağına dair garanti aldıklarını söylerken, Beyaz Saray’ın daha şimdiden 800 infazın önüne geçildiği demeçleri ile askerî hamleden çark edildiği anlaşılıyor.
Kuşkusuz, an itibariyle böyle bir hamlenin önüne geçilmesinin arka planında Körfez aktörleri ile Türkiye’nin askerî hamlenin bölge için doğuracağı kötü sonuçlara ilişkin diplomasisinin, ABD hükümeti içinde J. D. Vance gibi figürlerin askerî operasyona karşı çıkmasının da oldukça önemi var. ABD’yi doğrudan İran iç siyasetine müdahil edecek bu hamle, net bir askerî hedefinin olmaması, Amerikan askerlerini ve müttefiklerini Tahran’ın karşı misillemesi ile ateş hattında bırakacak olması ve petrol fiyatlarında yaratacağı kriz gibi boyutları üzerinden değerlendirilmiş ve kısa vadede rafa kaldırılmış olabilir. İsrail ve ABD’nin manevra alanını kısıtlayan şeylerden birisinin de Haziran savaşında İsrail’i korumak için kullanılan füze savunma bataryalarının yerine konmasının uzun ve maliyetli bir süreci gerektirmesi olduğu söylenebilir.
Askerî saldırı yerine, ağır yaptırımlarla İran ekonomisini yıpratma stratejisine yönelik adımlar atıldı, atılıyor. Zaten İran’ın kur krizinde ve can çekişen ekonomisinde 2018’de nükleer anlaşmadan çekilen Trump yönetimi özel bir vurguyu hak ediyor.
Fakat orta ve uzun vadede, hatta Trump’ın öngörülemezliği düşünülürse çok yakın bir gelecekte dahi, ABD ve/veya İsrail’in İran’a askerî hamle ihtimali dışlanamaz ve bu durum Demokles’in kılıcı gibi bir baskı unsuruna dönüşebilir. ABD yönetimi bir yandan askerî hamleden vazgeçmiş görünürken, diğer taraftan uçak ve savaş gemilerini bölgeye sevk ederek baskıyı sürdürüyor. Bu baskı ironik bir şekilde İran’da seçkinleri, güvenlik aygıtını ve yönetimin yanında duran halk kesimlerini bir arada tutabilir.
Unutulmaması gereken bir başka husus ise protestolar sırasında Umman aracılığıyla İran-ABD diplomasisinin sürmesiydi. İran Dışişleri Bakanı Erakçi ve Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Witkoff da İranlı yetkililere göre yeniden temasa geçti. Fakat yine farklı kaynaklara göre Witkoff, protestoların liderliğine soyunan Rıza Pehlevi ile de görüşüp farklı seçenek ve senaryoları Trump’a aktarmaya devam etmiş görünüyor.
Rıza Pehlevi’nin hevesi ve sokaktaki gerçekler
Burada Rıza Pehlevi içi ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Özellikle Mahsa Emini protestoları ve İsrail ile İran arasındaki 12 Gün Savaşı sırasında İran muhalefetini yönetmeye talip olan ancak başarılı olamayan devrik şah Muhammet Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi, İran’daki son protestolara liderlik yapmaya oldukça hevesli bir görüntü çiziyor.
2017’deki protestolarda kulaklarımıza çalınan ve ilk Pehlevi şahı olan dedesi için atılan “Rıza Şah, ruhun şad olsun” sloganının benzerleri son gösterilerde de duyuldu. Kitlelerin bir kısmı Pehlevileri İran’a geri çağırdı. Rıza Pehlevi, Netanyahu’nun Haziran’da açtığı yoldan gidip, ABD’nin müdahale tehditlerinden güç alarak, protestoculara “sokaklara çıkın” çağrısını yineledi. Bu çağrılar, uluslararası destek umuduyla birleşince protestocular nezdinde karşılık buldu. Protestolar yayılmaya başladı.
Katıldığı televizyon yayınlarında son gelişmeleri rejim ile savaş olarak tanımlarken, can kayıplarını “savaş zaiyatları” olarak anması tepki çekmişti.
Dahası, Pehlevi ismi ve hatırası, İran’da Azeri Türkleri ve Kürtler nezdinde hiç tasvip edilmiyor. Rıza Pehlevi’nin içeride veya diasporada muhalefeti örgütlemekten uzak olmasına ve dış destek güdümlü duruşuna rağmen bu denli ön plana çıkması ise daha çok değişim talebine liderlik edebilecek şahsiyetlerin hapiste olmasından ya da sistem tarafından pasifize edilmesinden kaynaklanıyor.
Dönemeçler, ihtimaller
Gelinen son noktada, İran’da özgür ve demokratik bir yönetimi isteyen protestocuların ceberut yöntemleri benimsemekten geri durmayan yönetim ile ülkelerini bombalayarak onlara yardım sözü veren, demokratik saiklerle hareket etmekten uzak Trump, Netanyahu ve Pehlevi gibi aktörler arasında sıkıştığı görülüyor.
Öte yandan, İran’da siyasi tıkanıklık, derinleşen ekonomik kriz, artan baskı düşünüldüğünde protestoların devamı gelecektir. Sokağa çıkmanın maliyeti artan can kayıpları ile bir hayli yükselmiş olsa da siyasi ve toplumsal sorunlar ile özellikle son yıllarda Z jenerasyonunun sokaklara kazandırdığı yeni dinamizm düşünüldüğünde protestolar için zemin değişmedi. Son yaşananlar, ilerisi için daha vahim bir şiddet döngüsü ihtimalini de arttırdı. Dahası, sistemin zayıflayan meşruiyeti, toplumun yoksun ve öfkeli kesimlerini dış güçlerin sızma operasyonlarına daha da açık hale getirmiş olabilir.
İran yönetiminin önündeki yol ayrımı: iç karmaşa ve dış baskı
Bundan sonrası İran’da yönetimin iç karmaşa ve dış baskı arasında izleyeceği yol ile yakından alakalı gözüküyor. Olası bir dış müdahale bildiğimiz İran’ın sonu olabilir. Rejim değişikliği arayışı, toplumsal muhalefeti birleştirecek bir lider ve hareketin yokluğunda İran’da iç savaş ve parçalanma riskini tırmandırabilir.
Müesses nizamın mevcut politikalarda ısrarı sistemin bekası için hiç de iyi bir seçenek olarak durmuyor. Bu sıkışmışlık İran’ı ne denli bir pragmatik çizgiye getirecek sorusunun cevabını, eğer başlayacak ve sürecek olursa nükleer müzakerelerde görebiliriz. Bu süreç İran’ı balistik füze programı ile ilgili tavizlere de zorlayabilir. Müzakereler tıkanırsa askerî hamle ihtimali güçlenecektir.
İran’ın geleceği açısından en kritik soru
İran’ın geleceği açısından uzun süredir en kritik soru, mevcut politikalardaki ısrarı ile İran’ın manevra alanını daraltan Rehber Ali Hamaney’in vefatı sonrası müesses nizamın geçiş sürecini nasıl yöneteceği, varisinin kim olacağı ve velayet-i fakih sisteminde doksanlardaki tartışmalara benzer bir kurumsal yapı değişikliğine gidilip gidilmeyeceği. Reformcu yönelimlerin uzun yıllardır dile getirdiği halk referandumu fikri bir çıkış kapısı olarak dursa da sistemden beslenen Devrim Muhafızları gibi güç odaklarının değişimin önünü tıkayacağı öngörülebilir.
İran’da sistem 1980’lerde Irak ile savaşın sonunda olduğu gibi “baldıran zehrini” içip uyum ve değişimi kabullenebilir ya da çökebilir ve çökerken her yeri ateşe verebilir. Her halükârda İran ve bölge için sancılı bir dönemin başladığını söyleyebiliriz.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 19 Ocak 2026’da yayımlanmıştır.



