Hindistan ile İsrail arasında son 15 yıldır giderek artan ikili işbirliği, uluslararası arenada son dönemin en dikkat çekici yakınlaşmalarından biri olarak öne çıkıyor. Karşılıklı üst düzey ziyaretlerle birbirini takip ediyor. Bunlara Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin 25–27 Şubat 2026 tarihli İsrail gezisi de eklendi.
Gezi daha başlamadan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Modi’nin ziyaretini dikkat çekici bir biçimde duyurmuştu.
Netanyahu, iki devlet arasındaki dostluğu övdü ve bu ilişkinin daha da güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Birçok alanda işbirliğinin artırılacağını söyledi, Hindistan’dan başlayıp Yunanistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni bir askerî işbirliğine işaret etti.
Netanyahu, “bölgedeki radikal eksenlere” karşı ortak duracak altıgen bir güvenlik işbirliğinin oluşturulacağını ve Hindistan’ın bu yapının önemli bir parçası olmasını istediğini belirtti. Söz konusu güvenlik mimarisi, Hindistan’ı, bazı Arap ülkelerini, Afrika ülkelerini, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Asya’daki bazı ülkeleri kapsayacak.
Dünya kamuoyu Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İran arasındaki gerilime odaklanmışken ortaya çıkan bu gelişme, Hint Altkıtası’ndan başlayarak Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir hatta yeni ve kapsamlı bir askerî-stratejik işbirliğinin habercisi olabilir.
Netanyahu’nun bu yeni güvenlik ittifakı projesi, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne alternatif olarak geliştirilen ve Hindistan’ı Orta Doğu ile Akdeniz üzerinden ve Türkiye’ye uğramadan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Hindistan Orta Doğu Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesini hatırlattı. Ancak söz konusu proje, 7 Ekim sonrasında Gazze’de başlayan çatışmalar ve ardından gelen ağır yıkım süreciyle birlikte fiilen askıya alınmıştı.
Ancak iki girişim arasında önemli bir fark var. Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru daha çok stratejik ve ekonomik entegrasyonu önceleyen bir koridor projesiyken, Netanyahu’nun altıgen ittifak önerisi açık biçimde askerî bir birliktelik iddiası taşıyor. Başka bir ifadeyle, ekonomik ilişkiler yerine güvenlik temelli bir bloklaşma öneriyor. Dolayısıyla Netanyahu’nun yaklaşımı, İsrail’e karşı bölgede oluşabilecek potansiyel işbirliklerine karşı ön alıcı bir güvenlik mimarisi kurma çabası olarak da okunabilir.
Peki bu askerî birliktelik kime ya da kimlere karşı tasarlanıyor olabilir?
Netanyahu’ya göre “radikal eksenler”
Projenin muhtemel ortakları ve bölgedeki büyük aktörler dikkate alındığında, özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu güvenlik ittifakı içinde yer alması ihtimali dikkat çekiyor.
Bölgede İsrail’e karşı denge oluşturabilecek aktörler değerlendirildiğinde, Türkiye dışında görünür ve bağımsız bir askerî kapasiteye sahip alternatif bir gücün öne çıkmadığı açık. Bununla birlikte, son dönemde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında gelişebileceği konuşulan askerî işbirliği ihtimali de İsrail’in bu arayışını anlamlandırmak açısından önemlidir. Özellikle savunma sanayii, insansız hava araçları, füze teknolojileri ve bölgesel güvenlik koordinasyonu alanlarında potansiyel bir yakınlaşma, İsrail açısından yeni bir tehdit habercisi olarak algılanabilir.
Dolayısıyla Netanyahu’nun “radikal eksen” ifadesi, yalnızca ideolojik bir söylem değil; aynı zamanda oluşması muhtemel bir Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan hattına karşı ön alıcı bir güvenlik şemsiyesi oluşturma kaygısı, bölgesel hareketlere bir cevap verme çabasıdır.
Semboller ve Osmanlı Devleti İle Verilen Mesaj
İsrail Başbakanı Netenyahu yakın dostu olduğunu ifade ettiği Modi’yi havaalanında karşılarken diplomatik temaslarda sık görülmeyen sıkı bir kucaklaşma ve karşılıklı gülüşmeler dikkat çekti. Ardından Modi, İsrail Parlamentosu Knesset’te yaptığı konuşmada, önce 7 Ekim olaylarına değinip İsrail’e olan desteğini yeniledi, ardından İsrail ile Hindistan arasındaki ortaklığın teknolojik, ekonomik, askerî ve stratejik alanlarda daha da ilerletilmesini istediklerini belirtti. Konuşmasında Arap dünyası ile İsrail’i normalleştirmeyi amaçlayan İbrahimi Anlaşmaları (Abraham Accords) desteklediklerini de ifade etti ve iki ülkenin tarihî ve kültürel ortak değerlere sahip olduğunu vurguladı. Konuşmasını “Yaşa İsrail” (Am Yisrael Chai) ve “Yaşa Hindistan” (Jai Hind) sözleriyle tamamlayan Modi, Meclis’te uzun süre ayakta alkışlandı ve kendisine Parlamento Başkanı tarafından bir madalya verildi.
Modi’nin ardından konuşan Benjamin Netanyahu, Birinci Dünya Savaşı’nda Britanya İmparatorluğu’nun bir kolonisinin askeri olarak bölgeye gelip savaşan Hintlileri överken, Osmanlı’yı “işgalci” olarak nitelendirdi ve henüz ortada olmayan, yaklaşık otuz yıl sonra kurulacak olan İsrail devleti için bu askerlerin “Osmanlı işgalinden kurtulmaya yardımcı olduklarını” ifade etti. Verilen Osmanlı mesajı ve sözde kurtuluşlarında Hindistan’ın destekleri tarihsel bir ortaklığa işaret ederken oluşturulması muhtemel güvenlik işbirliklerinin kime karşı olduğunun da yine bir mesajını veriyorlardı.
Ardından akşam yemeğinde geleneksel Hint kıyafetleri ile Modi’ye sürpriz yapan Netenyahu yaptığı konuşmalarda sık sık ortak güvenlik vurgusu yapmaya devam etti. Netanyahu’nun ofisi, iki liderin ekonomik, güvenlik ve siyasi iş birliğini kapsayan çok sayıda anlaşma imzalayacağını açıkladı.
Neden Hindistan?
Peki, neden Hindistan?
Hindistan, 1947’den 2014 yılına yani Modi’nin siyasi hareketi Hindistan Halk Partisi’nin (BJP) iktidarı öncesine kadar, Filistin’e verdiği güçlü destekle bilinen bir ülkeydi. Nitekim 1974 yılında Hindistan, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü, Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak tanıyan Arap olmayan ilk ülke olmuş; 1988 yılında ise Filistin Devleti’ni resmî olarak tanımıştı.
Bu tutumunu şekillendiren pek çok unsur vardı; bunlardan öne çıkanları Hindistan’ın Arap ve Müslüman dünyasıyla sahip olduğu tarihî ve ekonomik bağları ve Bağlantısızlar Hareketi’nin öncü ülkelerinden biri olarak sömürgecilik karşıtı bir dış politika geleneğine sahip olması sebebiyle işgallere ve kolonileşmeye karşı duruşuydu. Dolayısıyla Hindistan’ın tarihsel çizgisi, uzun yıllar boyunca Filistin yanlısı ve anti-kolonyal bir perspektife dayanıyordu.
İsrail ile ilişkiler ise uzun süre “kapalı kapılar ardında” yürütülmüş, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1992 yılına kadar Hindistan İsrail’de büyükelçilik dahi açmamıştı. Diplomatik ilişkilerin tam anlamıyla tesis edilmesi 1992 sonrasında mümkün oldu.
Ancak 2014 sonrası dönemde bu denklem giderek değişti. İsrail, Hindistan ile ilişkilerini daha açık ve görünür biçimde geliştirme imkânı buldu. Nitekim 2014 seçimlerinin ardından bazı İsrail gazeteleri, Narendra Modi’nin tarihteki en “İsrail yanlısı Başbakanı” olabileceğini yazmıştı. Bu öngörünün zamanla büyük ölçüde doğrulandığı görüldü. 2026’ya gelindiğinde İsrail’in Doğu’daki en yakın ortaklarından biri hâline geldi. Bugün iki ülke arasındaki ilişkiler askerî, stratejik ve ekonomik alanlarda derinleşti; Hindistan, İsrail açısından vazgeçilmez bir partner konumuna yükseldi.
Bu büyük kırılmanın temelinde, iki ülke yönetiminde egemen olan ve her ikisi de seçilmiş üstün ırk kavramına dayanan Hindutva ve Siyonizm arasındaki siyasal ve fikri paralellikler yer alıyor. Bunun yanı sıra, Hindistan’ın Pakistan ile 2025 yılı Mayıs ayında yaşadığı savaşta bir kez daha ortaya çıkan hava savunma sistemlerindeki eksikliklerini İsrail’den destek alarak giderme isteği belirleyici olurken, savunma teknolojisi alanındaki ortaklıkları giderek derinleşen ekonomik iş birliği de tamamlamaktadır.
Modi -Netanyahu işbirliğinin katalizörü
İlk olarak 1920’lerde ortaya çıkan Hindutva hareketi o dönemden itibaren Müslüman karşıtlığı üzerinden Yahudilere verdiği desteği ve Siyonizm’e yönelik olumlu yaklaşımını açık biçimde ifade etti. Hindutva ile Siyonizm’in uzun süredir zeminini hazırladığı bu yakınlaşma, Hindutva hareketinin yönetime gelmesiyle kurumsal bir düzeye taşındı. Nitekim Modi 2017 yılında İsrail’e gerçekleştirdiği ilk resmî ziyarette, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu tarafından “70 yıldır sizi bekliyorduk” sözleriyle karşılanmıştı. İki ülke bu ziyaretle ilişkilerini stratejik ortaklı seviyesine yükselttiklerini dünyaya duyurmuşlardı.
Hindistan’da Hindutva ideolojisi doğrultusunda Hindu dinî kimliğini merkeze alan ve diğer dinlere, özellikle İslam’a ve Müslümanlara karşı sert tutumuyla bilinen Bharatiya Janata Partisi (BJP) hükümeti; tarihî bazı camileri yıkıp yerlerine Hindu tapınakları inşa etti, komşu ülkelerden geçmişte savaş şartları altında göç eden kişiler arasında yalnızca Müslüman olanlara vatandaşlık vermeyi reddeden düzenlemeler yaptı ve Keşmirli Müslümanlara yönelik baskıyı artırarak bölgenin özel statüsünü ortadan kaldırdı.
Bu politik yaklaşımın ilhamını İsrail’den aldığı yönünde değerlendirmeler yapılmıştı. Nitekim bazı BJP’li siyasetçiler, İsrail’in işgal altındaki topraklarda uyguladığı güvenlik politikalarını açıkça övdü ve bunları Hindistan’ın kendi güvenlik sorunları ile “terör tehdidi” olarak tanımladığı meseleler karşısında bir model olarak gördü.
Öte yandan, İsrail, dış istihbarat servisi MOSSAD aracılığıyla 2000’li yılların başından itibaren Hint güvenlik söylemlerini etkiledi. Bu dönemde terör ve sınır ötesi terör iddiaları ile güvenlik merkezli yeni bir dilin güç kazandığı ve bunun BJP politikalarıyla birleşerek ülkede Müslüman karşıtı güçlü bir Hindu milliyetçi söylemin kurumsallaşmasına katkı sağladığı görülüyor. İlkel bir ortak düşman fikri tarafları birbirine yakınlaştırdı.
Altıgen İttifakı neyi hedefliyor?
Hindistan’ı iyi tanıyan İsrail, küresel güç olarak tanımladığı Yeni Delhi’nin sırtını sıvazlarken aynı zamanda Hindu milliyetçi çevrelerin de gönlünü alıyor. Hindistan’ın ekonomik büyüklüğü, devasa nüfusu ve Çin’e alternatif bir üretim ve tedarik merkezi olarak Avrupa’dan gördüğü destek dikkate alındığında, İsrail açısından Hindistan’ın vereceği destek son derece kıymetli.
Öte yandan Pakistan–Türkiye–Suudi Arabistan arasında dillendirilen işbirliği fikrinin Hindistan’da rahatsızlık yaratabileceği varsayımı ve “ortak düşman” söylemi üzerinden Yeni Delhi’yi bölgesel bir askerî ortaklığa çekme çabası dikkat çekiyor; bununla birlikte İsrail Hindistan’dan beklediği net ve açık askerî taahhüdü de alamayabilir.
Zira Hindistan, Filistin meselesinde son yıllarda sergilediği İsrail’e yakın tutum nedeniyle Arap ve Müslüman dünyasında zaten dikkatleri üzerine çekmiş durumda. İsrail ile açık bir askerî ittifaka girmesi, yatırım ve ekonomik iş birliği düzeyi son derece yüksek olan Arap ülkeleriyle uzun vadeli ilişkilerini ve bölgede çalışan 10 milyonun üzerindeki Hintlinin çıkarlarını riske atabilecek bir potansiyel taşıyor.
Bu nedenle Hindistan, İsrailli muhataplarını kırmayacak bir diplomatik dil kullanarak temaslarını sürdürse dahi, açık ve yüksek sesli bir askerî ittifak çağrısına mesafeli durabilir; iş birliğini daha çok “terörle mücadele” çerçevesinde tanımlamayı tercih edebilir. Aksi hâlde bölgedeki yumuşak gücünü, ticari kapasitesini ve diplomatik esnekliğini zayıflatma riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Her ne kadar BJP hükümeti bu tür güvenlik temelli açılımlara daha istekli görünse de Arap ve Müslüman dünyasıyla çok yönlü ilişkiler yürüten Hint devlet bürokrasisinin böylesi açık bir bloklaşmaya temkinli yaklaşması ve yapılabilecek iş birliklerini üstü kapalı şekilde ve terörle mücadele söylemleri etrafında yürütmeleri de muhtemel.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 26 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.



