“Ukrayna Savaşı Batı’nın suçu”

Ukrayna meselesinin bu noktaya gelmesinde Batı’nın hiç mi suçu yok? Rusya’nın sabrı nasıl ve nerede taştı? Batı’nın Rusya’nın endişelerini dikkate almamasının maliyeti ne olacak? Ukrayna enkaz haline gelmeden savaş bitecek mi?

Ukrayna halkının Rusya’nın işgal girişimine direnişi üç haftayı geride bırakırken, dünyanın krizi çözebilmek için “kök neden” arayışı sürüyor. Batı’daki birçok uzmana göre, savaşın yegâne sorumlusu, rasyonel bir biçimde düşünmeyen ve davranmayan Rusya ve yöneticisi Putin.

Oysa bu fikre katılmayan Batılı düşünürler de var. Bunlardan biri de uluslararası ilişkilerde realist ekolün en önemli temsilcilerinden, Soğuk Savaş’ın nihayete erdiği yıllardan bu yana Amerikan dış politikasını kıyasıya eleştiren isimlerin başında gelen Prof. John Mearsheimer.

Ona göre, bu savaşın nedeni, Rusya’nın güvenlik kaygılarını hiçe sayıp Doğu’ya doğru genişlemeyi sürdüren NATO. Mearsheimer, 11 Mart tarihinde The Economist’te yayınlanan yazısında, Ukrayna krizinde başlıca sorumluluğun Batı’da olduğunu öne sürüyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Batı’da genel geçer görüş, Putin’in irrasyonel, gerçeklikle ilişkisini kaybetmiş, Sovyetler Birliği’nin mirası üzerinde büyük Rusya’yı yeniden biçimlendirmekle kafayı bozmuş, saldırgan biri olduğu yönünde. Bunun neticesi olarak da Ukrayna krizinin sorumluluğunu tek başına üstlenmek zorunda.

Ama hikâye bu haliyle yanlış. 2014 Şubatı’nda başlayan krizden öncelikli olarak Batı, özellikle de Amerika sorumlu. Kriz, şimdi sadece Ukrayna’yı yok edebilecek bir savaş olmaktan çıktı, NATO ile Rusya’yı nükleer bir savaşa götürme ihtimali taşıyan bir çatışmaya dönüştü.

Ukrayna sorununu Bush başlattı

Ukrayna ile ilgili sorunlar 2008’de, Bükreş’te düzenlenen, George W. Bush yönetiminin Ukrayna ve Gürcistan’ın da “ittifaka katılacaklarına” dair açıklama yapmaları için üye ülkeleri zorladığı NATO zirvesinde başladı. Rus liderler hemen büyük tepki göstererek bu kararı Rusya’nın varlığına doğrudan bir tehdit olarak kabul ettiklerini ve kati şekilde bu tehdidin önünü alacaklarını ilan ettiler. Muteber bir Rus gazeteciye göre, Putin “büyük bir öfkeye kapıldı” ve “Ukrayna’nın NATO’ya ancak Kırım ve doğu bölgeleri olmadan katılabileceğini, bunun da ülkenin dağılmasıyla sonuçlanacağına dair” uyarıda bulundu. Buna rağmen Amerika Moskova’nın kırmızı çizgilerini göz ardı etti ve Ukrayna’yı Rusya sınırında Batı’nın bir karakolu haline getirdi. Bu stratejinin iki diğer ayağı daha var: Ukrayna’yı AB’ye yakınlaştırmak ve Amerikan yanlısı bir demokrasi haline getirmek.

Bu çabalar, nihai olarak, 2014 Şubat’ında Ukrayna’nın Rus yanlısı cumhurbaşkanı Victor Yanukovich’in ülke dışına kaçmasıyla sonuçlanan (Amerika’nın desteklediği) bir ayaklanmayla birlikte, ülkede bir çatışma ortamı doğmasına sebep oldu. Bu durum karşısında, Rusya’nın cevabı Kırım’ı Ukrayna’dan almak oldu ve Rusya, Ukrayna’nın doğusunda Donbass bölgesinde iç savaş çıkmasını sağladı.

Sorunu Batı’nın hareketleri büyüttü

İki cephenin bir sonraki karşılaşması ise Aralık 2021’de oldu ve bugünkü savaşın çıkması ile neticelendi. Buradaki esas sebep ise Ukrayna’nın, de facto bir NATO üyesine dönüşüyor olması idi. Bu süreç de 2017’nin Aralık ayında Trump yönetiminin Kiev’e “savunma silahları” satması yönünde karar alması ile başladı. Burada “savunma” ile kast edilenin ne olduğu belirsizdi ve bu silahlar Moskova ve Moskova’nın Donbass bölgesinde işbirliği içinde olduğu gruplar tarafından tehdit olarak kabul edildi. Diğer NATO ülkeleri de Ukrayna’ya silah göndererek, askeri güçlerini eğitime tabi tutarak, ortak hava ve deniz tatbikatlarına katılmasına izin vererek fiilen olaylara müdahil oldu. Temmuz 2021’de Ukrayna ve Amerika, Karadeniz’de 32 ülkenin deniz kuvvetlerinin katıldığı çok önemli bir ortak tatbikat gerçekleştirdi. Deniz Esintisi Operasyonu (Operation Sea Breeze), bir İngiliz savaş gemisinin, Rusya’nın kendi kara suları olarak kabul ettiği bölgeye bilinçli olarak girmesiyle Rusya için adeta bir provokasyona dönüştü.

Ukrayna ile Amerika arasındaki ilişkiler, Biden yönetiminde gelişmeyi sürdürdü. İlişkilerin geliştirilmesine yönelik kararlılık, Kasım ayında Amerikan Dışişleri Bakanı Anthony Blinken ve Ukraynalı mevkidaşı Dmytro Kuleba arasında “ABD-Ukrayna Stratejik Ortaklık Belgesi”nin imzalanmasında da açıkça görüldü. Buradaki amaç, “Ukrayna’nın, Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurumlarına tümüyle entegrasyonunu sağlayacak, gerekli, derinlikli ve kapsamlı reformları hayata geçirebilmesi için kararlılığı ortaya koymak”tı. Belge, açıkça “Ukrayna-ABD stratejik ortaklığını güçlendirmek adına devlet başkanları Zelenski ve Biden’ın kararlılığı”nı ortaya koyuyor ve iki ülkenin “2008 Bükreş Zirvesi Deklarasyonu”na göre hareket edeceğini özellikle vurguluyordu.

Rusya’nın sabrının sonu

Beklendiği gibi, Moskova bu gelişmelere tahammül edemedi ve geçtiğimiz sonbaharda kendi duruşunu açıkça ortaya koymak için ordusunu Ukrayna sınırına yığmaya başladı. Ama bunun hiçbir etkisi olmadı, Biden yönetimi Ukrayna ile yakınlaşmayı sürdürdü. Aralık ayında durum artık Rusya için tam anlamıyla diplomatik bir çıkmaz haline gelmişti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, durumu, “Sabrımızın sınırına ulaştık” diyerek ifade etti. Rusya, Ukrayna’nın NATO’ya asla üye olmayacağına ve NATO ittifakının, 1997’den beri arttırdığı, Doğu Avrupa’daki askeri varlığını geri çekeceğine yönelik yazılı garanti talep etti. Bunu müteakip görüşmeler de başarıya ulaşamadı. Blinken durumu, (NATO’nun başvuruda bulunan tüm ülkelere üyelik yolunu açması anlamına gelen açık kapı politikasında) “Değişiklik yok. Değişiklik yapılmayacak.” şeklinde açıkça ifade etti. Bundan bir ay sonra Putin, NATO’dan geleceğini öngördüğü tehdidi bertaraf etmek için Ukrayna işgalini başlattı.

NATO’nun çelişkisi

Olayların seyrinin bu şekilde okunması, NATO yayılmasının Ukrayna krizi ile ilgisi olmadığını öne süren ve aksine Putin’in yayılmacı emellerini suçlayan Batı’daki hâkim görüş ile tezat arz ediyor. Yakın bir zamanda Rus liderlerine NATO tarafından gönderilen bir belgeye göre, “NATO bir savunma ittifakı ve Rusya için bir tehdit değil.” Elimizdeki deliller ise bu iddiayla büyük bir çelişki içinde. Her şeyden önce, burada mevzubahis olan Batılı liderlerin, NATO’nun amacının ve niyetlerinin ne olduğunu söylemeleri değil, Moskova’nın NATO’nun eylemlerini nasıl gördüğü.

Putin, elbette Doğu Avrupa’da böylesine geniş toprakların ele geçirilmesinin ve işgal altında tutulmasının maliyetinin Rusya için caydırıcı olacağını biliyordu. Daha önce de, “Sovyetler Birliği’ni özlemeyen kalpsizdir. Sovyetler Birliği’nin geri gelmesini isteyen ise akılsızdır.” demişti. Rusya ve Ukrayna arasındaki yakın ilişkilere dair Putin’in inançlarını bir kenara bırakırsak, Ukrayna’nın tamamını geri almak istemesi bir kirpiyi mideye indirmek istemesinden farklı olmayacaktı. Dahası Putin dâhil Rus politikacıların, Sovyetler Birliği’ni tekrar yaratmak ya da büyük Rusya’yı tekrar inşa etmek için yeni topraklar ele geçirmek gibi bahisler açtığı duyulmamıştı. Daha ziyade, 2008’deki Bükreş Zirvesi’nden bu yana, Rus liderler, defalarca, Ukrayna’nın NATO’ya katılmasını, önü alınması gereken, Rusya’nın varlığına bir tehdit olarak gördüklerini söylemişlerdi. Lavrov’un Ocak ayında söylediği gibi, “tek kilit nokta NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceği garantisidir.”

Önemli bir nokta da şudur ki, Batılı liderler 2014’ten önce Rusya’yı Avrupa’ya yönelik bir askeri tehdit olarak görmemişlerdir. Amerika’nın eski Moskova büyükelçilerinden Michael McFaul’a göre, Putin’in Kırım’ı ilhakı, uzun süreli bir planın sonucu değildir, daha ziyade Ukrayna’nın Rus yanlısı liderinin iktidardan indirilmesiyle sonuçlanan darbeye karşı ani gelişmiş tepkisel bir hamledir. Esasen o zamana kadar NATO yayılmacılığının hedefi, Rusya’nın etrafını çevirmek değil, tüm Avrupa’yı dev bir barış adasına çevirmek olmuştu. Ama krizin başlamasıyla Amerikalı ve Avrupalı karar alıcılar, Ukrayna’yı Batı’yla entegre etmeye çalışmanın kışkırtıcı olduğunu kabul etmek istemediler. Sorunun esas olarak Rusya’nın rövanşizm duygusundan ve Ukrayna’da ağırlığını koymak istemesinden, hatta Ukrayna’yı ele geçirmek istemesinden kaynaklandığını ilan ettiler.

Sınırları zorlamak

Bu savaşın sebeplerine dair benim bakış açım diğerlerinden çok da farklı olmayacaktır, zira Amerikan dış politikası alanında pek çok uzman 1990’ların sonlarından bu yana NATO’nun genişlemesine karşı uyarılarda bulundular. Bükreş Zirvesi’nde dönemin Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates de, “Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO çatısı altında bir araya getirilme girişiminin gerçekten sınırları zorlayıcı nitelikte” olduğunu kabul etmişti. Aslında bu zirvede, Alman Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy de Ukrayna’nın NATO üyelik sürecinin ilerlemesine karşı çıkmışlardı, çünkü bunun Rusya’yı kızdıracağından endişe ediyorlardı.

Benim kanaatim olağanüstü tehlikeli bir durum içerisinde olduğumuz ve Batı’nın politikalarının da bu riskleri iyiden iyiye arttırdığı yönünde. Rusya’nın liderleri için Ukrayna’da yaşananların kendilerinin yayılmacı emellerinin önüne geçilmesi ile ilgisi yok, onlar için yaşananlar Rusya’nın geleceğine doğrudan tehdit olarak gördükleri bir durumun önünü almak. Putin, Rusya’nın askeri imkân ve kabiliyetlerini, Ukrayna’daki direnişin gücünü ve Batı’nın vereceği karşılığın kapsamını ve hızını yanlış değerlendirmiş olabilir, ama kimse, büyük güçlerin, dar boğaza girdiklerini düşündüklerinde ne kadar merhametsiz olabileceklerini akıldan çıkarmamalıdır. Amerika ve müttefikleri ise baskıyı daha da arttırmakta, Putin’i küçük düşürücü bir yenilgiye uğratabileceklerini ve hatta Putin’in iktidardan düşürüleceği bir süreci başlatabileceklerini umuyorlar. Ukrayna’ya yardımları arttırırken Putin’in “savaş ilanına denk” gördüğü bir kitlesel cezalandırmaya dönüşecek şekilde Rusya’ya ekonomik yaptırım uyguluyorlar.

Mesele yalnızca Ukrayna cephesi değil

Amerika ve müttefikleri Ukrayna’da Rusya’nın zafer kazanmasına engel olabilirler, ama ülke büyük bir yıkıma uğrayacak, belki de parçalara ayrılacaktır. Dahası savaşın Ukrayna dışına sıçraması, hatta nükleer bir savaşa dönüşmesi gibi çok ciddi riskler de bulunuyor. Eğer Batı, Moskova’yı sadece Ukrayna’da cephede yenilgiye uğratmakla kalmayıp ekonomisine de uzun yıllar etkileri sürecek bir zarar verirse o zaman büyük bir gücü yıkımın eşiğine getirmiş olacaktır. İşte o zaman Putin nükleer silahlar seçeneğine dönecektir.

Bugün gelinen noktada bu savaşın hangi şartlarla yatıştırılacağını bilmek imkânsızdır. Ama eğer altta yatan nedeni anlamaz isek, Ukrayna tümüyle enkaz haline gelmeden ve NATO’nun Rusya ile savaşa girmesiyle neticelenmeden bu çatışmayı bitirmek mümkün olmayacaktır.”

Bu yazı ilk kez 17 Mart 2022’de yayımlanmıştır.

 

Amerikan siyaset bilimci John Mearsheimer’ın 11 Mart 2022’de The Economist’de yayınlanan “John Mearsheimer on why the West is principally responsible for the Ukrainian crisis” başlıklı yazısından bazı bölümler Amine Ertürk tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısı ile yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişilebilir: https://www.economist.com/by-invitation/2022/03/11/john-mearsheimer-on-why-the-west-is-principally-responsible-for-the-ukrainian-crisis

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

“Ukrayna Savaşı Batı’nın suçu”

Ukrayna meselesinin bu noktaya gelmesinde Batı’nın hiç mi suçu yok? Rusya’nın sabrı nasıl ve nerede taştı? Batı’nın Rusya’nın endişelerini dikkate almamasının maliyeti ne olacak? Ukrayna enkaz haline gelmeden savaş bitecek mi?

Ukrayna halkının Rusya’nın işgal girişimine direnişi üç haftayı geride bırakırken, dünyanın krizi çözebilmek için “kök neden” arayışı sürüyor. Batı’daki birçok uzmana göre, savaşın yegâne sorumlusu, rasyonel bir biçimde düşünmeyen ve davranmayan Rusya ve yöneticisi Putin.

Oysa bu fikre katılmayan Batılı düşünürler de var. Bunlardan biri de uluslararası ilişkilerde realist ekolün en önemli temsilcilerinden, Soğuk Savaş’ın nihayete erdiği yıllardan bu yana Amerikan dış politikasını kıyasıya eleştiren isimlerin başında gelen Prof. John Mearsheimer.

Ona göre, bu savaşın nedeni, Rusya’nın güvenlik kaygılarını hiçe sayıp Doğu’ya doğru genişlemeyi sürdüren NATO. Mearsheimer, 11 Mart tarihinde The Economist’te yayınlanan yazısında, Ukrayna krizinde başlıca sorumluluğun Batı’da olduğunu öne sürüyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Batı’da genel geçer görüş, Putin’in irrasyonel, gerçeklikle ilişkisini kaybetmiş, Sovyetler Birliği’nin mirası üzerinde büyük Rusya’yı yeniden biçimlendirmekle kafayı bozmuş, saldırgan biri olduğu yönünde. Bunun neticesi olarak da Ukrayna krizinin sorumluluğunu tek başına üstlenmek zorunda.

Ama hikâye bu haliyle yanlış. 2014 Şubatı’nda başlayan krizden öncelikli olarak Batı, özellikle de Amerika sorumlu. Kriz, şimdi sadece Ukrayna’yı yok edebilecek bir savaş olmaktan çıktı, NATO ile Rusya’yı nükleer bir savaşa götürme ihtimali taşıyan bir çatışmaya dönüştü.

Ukrayna sorununu Bush başlattı

Ukrayna ile ilgili sorunlar 2008’de, Bükreş’te düzenlenen, George W. Bush yönetiminin Ukrayna ve Gürcistan’ın da “ittifaka katılacaklarına” dair açıklama yapmaları için üye ülkeleri zorladığı NATO zirvesinde başladı. Rus liderler hemen büyük tepki göstererek bu kararı Rusya’nın varlığına doğrudan bir tehdit olarak kabul ettiklerini ve kati şekilde bu tehdidin önünü alacaklarını ilan ettiler. Muteber bir Rus gazeteciye göre, Putin “büyük bir öfkeye kapıldı” ve “Ukrayna’nın NATO’ya ancak Kırım ve doğu bölgeleri olmadan katılabileceğini, bunun da ülkenin dağılmasıyla sonuçlanacağına dair” uyarıda bulundu. Buna rağmen Amerika Moskova’nın kırmızı çizgilerini göz ardı etti ve Ukrayna’yı Rusya sınırında Batı’nın bir karakolu haline getirdi. Bu stratejinin iki diğer ayağı daha var: Ukrayna’yı AB’ye yakınlaştırmak ve Amerikan yanlısı bir demokrasi haline getirmek.

Bu çabalar, nihai olarak, 2014 Şubat’ında Ukrayna’nın Rus yanlısı cumhurbaşkanı Victor Yanukovich’in ülke dışına kaçmasıyla sonuçlanan (Amerika’nın desteklediği) bir ayaklanmayla birlikte, ülkede bir çatışma ortamı doğmasına sebep oldu. Bu durum karşısında, Rusya’nın cevabı Kırım’ı Ukrayna’dan almak oldu ve Rusya, Ukrayna’nın doğusunda Donbass bölgesinde iç savaş çıkmasını sağladı.

Sorunu Batı’nın hareketleri büyüttü

İki cephenin bir sonraki karşılaşması ise Aralık 2021’de oldu ve bugünkü savaşın çıkması ile neticelendi. Buradaki esas sebep ise Ukrayna’nın, de facto bir NATO üyesine dönüşüyor olması idi. Bu süreç de 2017’nin Aralık ayında Trump yönetiminin Kiev’e “savunma silahları” satması yönünde karar alması ile başladı. Burada “savunma” ile kast edilenin ne olduğu belirsizdi ve bu silahlar Moskova ve Moskova’nın Donbass bölgesinde işbirliği içinde olduğu gruplar tarafından tehdit olarak kabul edildi. Diğer NATO ülkeleri de Ukrayna’ya silah göndererek, askeri güçlerini eğitime tabi tutarak, ortak hava ve deniz tatbikatlarına katılmasına izin vererek fiilen olaylara müdahil oldu. Temmuz 2021’de Ukrayna ve Amerika, Karadeniz’de 32 ülkenin deniz kuvvetlerinin katıldığı çok önemli bir ortak tatbikat gerçekleştirdi. Deniz Esintisi Operasyonu (Operation Sea Breeze), bir İngiliz savaş gemisinin, Rusya’nın kendi kara suları olarak kabul ettiği bölgeye bilinçli olarak girmesiyle Rusya için adeta bir provokasyona dönüştü.

Ukrayna ile Amerika arasındaki ilişkiler, Biden yönetiminde gelişmeyi sürdürdü. İlişkilerin geliştirilmesine yönelik kararlılık, Kasım ayında Amerikan Dışişleri Bakanı Anthony Blinken ve Ukraynalı mevkidaşı Dmytro Kuleba arasında “ABD-Ukrayna Stratejik Ortaklık Belgesi”nin imzalanmasında da açıkça görüldü. Buradaki amaç, “Ukrayna’nın, Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurumlarına tümüyle entegrasyonunu sağlayacak, gerekli, derinlikli ve kapsamlı reformları hayata geçirebilmesi için kararlılığı ortaya koymak”tı. Belge, açıkça “Ukrayna-ABD stratejik ortaklığını güçlendirmek adına devlet başkanları Zelenski ve Biden’ın kararlılığı”nı ortaya koyuyor ve iki ülkenin “2008 Bükreş Zirvesi Deklarasyonu”na göre hareket edeceğini özellikle vurguluyordu.

Rusya’nın sabrının sonu

Beklendiği gibi, Moskova bu gelişmelere tahammül edemedi ve geçtiğimiz sonbaharda kendi duruşunu açıkça ortaya koymak için ordusunu Ukrayna sınırına yığmaya başladı. Ama bunun hiçbir etkisi olmadı, Biden yönetimi Ukrayna ile yakınlaşmayı sürdürdü. Aralık ayında durum artık Rusya için tam anlamıyla diplomatik bir çıkmaz haline gelmişti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, durumu, “Sabrımızın sınırına ulaştık” diyerek ifade etti. Rusya, Ukrayna’nın NATO’ya asla üye olmayacağına ve NATO ittifakının, 1997’den beri arttırdığı, Doğu Avrupa’daki askeri varlığını geri çekeceğine yönelik yazılı garanti talep etti. Bunu müteakip görüşmeler de başarıya ulaşamadı. Blinken durumu, (NATO’nun başvuruda bulunan tüm ülkelere üyelik yolunu açması anlamına gelen açık kapı politikasında) “Değişiklik yok. Değişiklik yapılmayacak.” şeklinde açıkça ifade etti. Bundan bir ay sonra Putin, NATO’dan geleceğini öngördüğü tehdidi bertaraf etmek için Ukrayna işgalini başlattı.

NATO’nun çelişkisi

Olayların seyrinin bu şekilde okunması, NATO yayılmasının Ukrayna krizi ile ilgisi olmadığını öne süren ve aksine Putin’in yayılmacı emellerini suçlayan Batı’daki hâkim görüş ile tezat arz ediyor. Yakın bir zamanda Rus liderlerine NATO tarafından gönderilen bir belgeye göre, “NATO bir savunma ittifakı ve Rusya için bir tehdit değil.” Elimizdeki deliller ise bu iddiayla büyük bir çelişki içinde. Her şeyden önce, burada mevzubahis olan Batılı liderlerin, NATO’nun amacının ve niyetlerinin ne olduğunu söylemeleri değil, Moskova’nın NATO’nun eylemlerini nasıl gördüğü.

Putin, elbette Doğu Avrupa’da böylesine geniş toprakların ele geçirilmesinin ve işgal altında tutulmasının maliyetinin Rusya için caydırıcı olacağını biliyordu. Daha önce de, “Sovyetler Birliği’ni özlemeyen kalpsizdir. Sovyetler Birliği’nin geri gelmesini isteyen ise akılsızdır.” demişti. Rusya ve Ukrayna arasındaki yakın ilişkilere dair Putin’in inançlarını bir kenara bırakırsak, Ukrayna’nın tamamını geri almak istemesi bir kirpiyi mideye indirmek istemesinden farklı olmayacaktı. Dahası Putin dâhil Rus politikacıların, Sovyetler Birliği’ni tekrar yaratmak ya da büyük Rusya’yı tekrar inşa etmek için yeni topraklar ele geçirmek gibi bahisler açtığı duyulmamıştı. Daha ziyade, 2008’deki Bükreş Zirvesi’nden bu yana, Rus liderler, defalarca, Ukrayna’nın NATO’ya katılmasını, önü alınması gereken, Rusya’nın varlığına bir tehdit olarak gördüklerini söylemişlerdi. Lavrov’un Ocak ayında söylediği gibi, “tek kilit nokta NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceği garantisidir.”

Önemli bir nokta da şudur ki, Batılı liderler 2014’ten önce Rusya’yı Avrupa’ya yönelik bir askeri tehdit olarak görmemişlerdir. Amerika’nın eski Moskova büyükelçilerinden Michael McFaul’a göre, Putin’in Kırım’ı ilhakı, uzun süreli bir planın sonucu değildir, daha ziyade Ukrayna’nın Rus yanlısı liderinin iktidardan indirilmesiyle sonuçlanan darbeye karşı ani gelişmiş tepkisel bir hamledir. Esasen o zamana kadar NATO yayılmacılığının hedefi, Rusya’nın etrafını çevirmek değil, tüm Avrupa’yı dev bir barış adasına çevirmek olmuştu. Ama krizin başlamasıyla Amerikalı ve Avrupalı karar alıcılar, Ukrayna’yı Batı’yla entegre etmeye çalışmanın kışkırtıcı olduğunu kabul etmek istemediler. Sorunun esas olarak Rusya’nın rövanşizm duygusundan ve Ukrayna’da ağırlığını koymak istemesinden, hatta Ukrayna’yı ele geçirmek istemesinden kaynaklandığını ilan ettiler.

Sınırları zorlamak

Bu savaşın sebeplerine dair benim bakış açım diğerlerinden çok da farklı olmayacaktır, zira Amerikan dış politikası alanında pek çok uzman 1990’ların sonlarından bu yana NATO’nun genişlemesine karşı uyarılarda bulundular. Bükreş Zirvesi’nde dönemin Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates de, “Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO çatısı altında bir araya getirilme girişiminin gerçekten sınırları zorlayıcı nitelikte” olduğunu kabul etmişti. Aslında bu zirvede, Alman Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy de Ukrayna’nın NATO üyelik sürecinin ilerlemesine karşı çıkmışlardı, çünkü bunun Rusya’yı kızdıracağından endişe ediyorlardı.

Benim kanaatim olağanüstü tehlikeli bir durum içerisinde olduğumuz ve Batı’nın politikalarının da bu riskleri iyiden iyiye arttırdığı yönünde. Rusya’nın liderleri için Ukrayna’da yaşananların kendilerinin yayılmacı emellerinin önüne geçilmesi ile ilgisi yok, onlar için yaşananlar Rusya’nın geleceğine doğrudan tehdit olarak gördükleri bir durumun önünü almak. Putin, Rusya’nın askeri imkân ve kabiliyetlerini, Ukrayna’daki direnişin gücünü ve Batı’nın vereceği karşılığın kapsamını ve hızını yanlış değerlendirmiş olabilir, ama kimse, büyük güçlerin, dar boğaza girdiklerini düşündüklerinde ne kadar merhametsiz olabileceklerini akıldan çıkarmamalıdır. Amerika ve müttefikleri ise baskıyı daha da arttırmakta, Putin’i küçük düşürücü bir yenilgiye uğratabileceklerini ve hatta Putin’in iktidardan düşürüleceği bir süreci başlatabileceklerini umuyorlar. Ukrayna’ya yardımları arttırırken Putin’in “savaş ilanına denk” gördüğü bir kitlesel cezalandırmaya dönüşecek şekilde Rusya’ya ekonomik yaptırım uyguluyorlar.

Mesele yalnızca Ukrayna cephesi değil

Amerika ve müttefikleri Ukrayna’da Rusya’nın zafer kazanmasına engel olabilirler, ama ülke büyük bir yıkıma uğrayacak, belki de parçalara ayrılacaktır. Dahası savaşın Ukrayna dışına sıçraması, hatta nükleer bir savaşa dönüşmesi gibi çok ciddi riskler de bulunuyor. Eğer Batı, Moskova’yı sadece Ukrayna’da cephede yenilgiye uğratmakla kalmayıp ekonomisine de uzun yıllar etkileri sürecek bir zarar verirse o zaman büyük bir gücü yıkımın eşiğine getirmiş olacaktır. İşte o zaman Putin nükleer silahlar seçeneğine dönecektir.

Bugün gelinen noktada bu savaşın hangi şartlarla yatıştırılacağını bilmek imkânsızdır. Ama eğer altta yatan nedeni anlamaz isek, Ukrayna tümüyle enkaz haline gelmeden ve NATO’nun Rusya ile savaşa girmesiyle neticelenmeden bu çatışmayı bitirmek mümkün olmayacaktır.”

Bu yazı ilk kez 17 Mart 2022’de yayımlanmıştır.

 

Amerikan siyaset bilimci John Mearsheimer’ın 11 Mart 2022’de The Economist’de yayınlanan “John Mearsheimer on why the West is principally responsible for the Ukrainian crisis” başlıklı yazısından bazı bölümler Amine Ertürk tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısı ile yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişilebilir: https://www.economist.com/by-invitation/2022/03/11/john-mearsheimer-on-why-the-west-is-principally-responsible-for-the-ukrainian-crisis

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x