Korona sonrası dünyanın gerçeği: Keskin güç

Covid-19 salgınından önce de var olan Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki küresel güç rekabeti öyle gözüküyor ki, salgından sonra da artarak devam edecek. Yeni soğuk savaş olarak adlandırabileceğimiz bu mücadele artık silahların caydırıcılığıyla değil, kendi hikâyesini en etkili biçimde ve gerekirse manipüle ederek anlatmaya yoğunlaşacak.

Hatırlayın, salgından önce de ABD ve Çin arasında epey sorun vardı: Ticaret savaşları, Amerika’nın askeri varlığının yarıdan fazlasını Çin’in merkezinde olduğu Doğu ve Güneydoğu Asya’ya konuşlandırması, Amerika’nın hem Avrupa Birliği (AB) hem de NATO’yu Çin’i yeni varoluşsal tehdit olarak tanımaya zorlaması, Çin’in Yol-Kuşak projesi kapsamında birçok ülkeyi kendine bağımlı kılma çabaları, ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisi karşısında Çin’in bir yandan Rusya ile stratejik anlamda yakınlaşması diğer yandan da ABD’nin geleneksel Avrupalı ve Asyalı müttefiklerini kendi yanına çekme çabaları.

Salgınla birlikte bunlara yeni rekabet alanları eklendi. Şu anda iki ülke arasında salgın sonrası ortaya çıkacak ‘Yeni dünya düzeninin lideri hangimiz olacak?’ yarışı yaşanıyor.

Salgına karşı verilen mücadelede Amerika’nın küresel liderlik yapmak istemediğini görüyoruz. ‘Önce Amerika’ mantığı salgınla birlikte daha da güçlenmiş gibi. Bunun karşısında Çin, salgının ortaya çıkmasındaki sorumluluğuna ve krizi yönetmede gösterdiği kötü performansa rağmen, kısa sürede kendini topladı. Krizi kontrol altına aldıktan sonra salgınla boğuşan birçok ülkeye tıbbi yardımlar yapmaya başladı. Medikal diplomasi üzerinden kendi hakkında olumlu bir algı yaratmada başarılı oldu. Özellikle, İtalya, İspanya ve Sırbistan gibi Avrupalı ülkelerde Çin’e yönelik olumlu algı dikkat çekici şekilde arttı.

Ülkeler içe dönerken

Krizle birlikte küresel tedarik zincirlerinde yaşanan ciddi bir aksamanın birçok ülke ekonomisini durma aşamasına getirdiğini gördük. Ayrıca salgının yayılmasını durdurmak adına alınan birçok tedbir ciddi bir arz ve talep daralması yaratmış durumda. Üretimi ulusal ve yerel düzeye çekip başkalarına daha az bağımlı olma dürtüsü devam edecek. Küresel tedarik zincirleri artık daha fazla bölgesel düzlemde kurulacak. Ülkeler birçok malı, özellikle de stratejik anlamda yaşamsal olanlarını ya kendileri üretecekler ya da kendilerine coğrafi olarak yakın ülkelerden alacaklar. Ekonomik kırılganlıkları önlemek adına devletler ekonomiye daha fazla müdahale edecekler. Sosyalist olmasa bile sol ekonomi politikaları daha revaçta olacak.

Amerika – Çin rekabetinin önemli bir unsuru da hangisinin daha verimli bir ekonomik kalkınma modeli sunduğu olacak. Sağlık, sürdürülebilir kalkınma, çevresel problemler, açlık ve güvenlik gibi birçok alanda hangi süper gücün daha cazip bir yönetişim modeli sunduğu merak edilecek. Belki iki süper güç arasındaki karşılıklı ekonomik bağımlılık azalacak, ama her biri küreselleşme sürecini kendi bölgelerinde canlandıracaklar. Bu durum hali hazırda Doğu ve Güneydoğu Asya’da çok belirgin. Çin’in bu bölgelerde kendi ekonomik havzasını yarattığını görüyoruz.

Yumuşak güçten keskin güce

Küresel rekabette askeri güç kapasitesinden çok ekonomik ve yumuşak güç kapasitesi daha belirleyici olacak. Hangi süper gücün daha fazla müttefiki ve ortağı olduğu, salt askeri anlamda daha güçlü olduğundan daha önemli olacak. Covid-19 sonrası düzende yumuşak güç savaşları hızlanacak ve bu süreçte yumuşak güç artan oranda keskin güç şeklinde tanımlanacak.

Yumuşak güç ve keskin güç arasında önemli farklar var. Yumuşak güçte esas olan, sizin başkaları nezdinde sahip olduğunuz olumlu algının kendiliğinden otomatik olarak ortaya çıkması ve diğerlerinin sizi kendi rızalarıyla örnek almalarıdır. Yumuşak güçte karşı tarafı sizin istediklerinizi istemek ya da sizin gibi davranmak noktasında zorlayıcı ve ayartıcı uygulamalara başvurmazsınız. Bütün işi sahip olduğunuz cazibe ve başkalarında uyandırdığınız hayranlık duygusu yapar.

Şayet bu tarz bir cazibe kendiliğinden oluşmazsa, bazı devletler kendilerine yönelik algıyı olumlu yönde ortaya çıkarmak adına bazı adımlar atabilirler. Birden fazla dilde yayın yapan medya organları üzerinden kendi hikâyelerini başkalarına anlatmak, ihtiyacı olan ülkelere karşılıksız yardım yapmak, kendi dili ve kültürünü başka ülke vatandaşlarına öğretme amacıyla diğer ülkelerde kültür merkezleri açmak, başka ülke vatandaşlarını turist olarak çekmeye çalışmak, diğer ülke vatandaşlarının kendi ülkesinde eğitim almasını özendirmek, insani ve ahlaki bir dış politika takip ederek başkalarının dertleriyle dertlenmek bu adımlardan bazıları olarak sayılabilir.

Ülkelerin kendilerini başkalarına anlatma ve pazarlama çabalarının meşru ve inandırıcı görünmesi aslında o ülkelerin yumuşak gücünün etkisine bağlıdır. Aksi takdirde bu tarz faaliyetlerin propaganda olarak değerlendirilmesi ihtimali çok yüksektir. İnandırıcılık, nesnellik ve samimiyet ise yumuşak gücün ortaya çıkmasında olmazsa olmaz şartlar olarak beliriyor. Yumuşak gücün başarısı, onun propaganda ve ucuz bir halkla ilişkiler çabası olarak algılanmamasına bağlıdır.

Keskin güç hangi aşamada ortaya çıkar?

Bu süreçte önemli olan bir diğer nokta ise yumuşak güç devşirmeye çalışan aktörün kendisiyle meşgul olmasıdır; başkalarını karalamak, onların eksik ve zayıf yönlerini ortaya çıkarmak gibi bir derdinin olmaması gerekir. Hatta işin en hassas noktası da tam burasıdır. Sizin kendinizi anlatma çabalarınız ucuz propaganda olarak görülür ve siz kendinizi anlatmanın ötesine geçip başkalarını karalamaya ve onları sizden daha az meşru ve cazip aktörler olarak göstermeye çalışırsanız artık yumuşak gücün bitip keskin (sharp) gücün ortaya çıktığı aşamaya geçmişsiniz demektir.

Keskin güç uygulamalarının hedeflediği asıl amaç, kendi doğrularınızı ve hikâyenizi başkalarına kabul ettirmektir. Bunu da iyi planlanmış bir stratejik akılla yapmak gerekir. Kendinizi yüceltmek, başkalarını karalamak, bilgi kirliliği yaratmak ve bu süreçte ortaya çıkan kuru gürültü ortamında kendi doğrularınızı en gerçek hikâye olarak sunmak, keskin güç uygulamalarının olmazsa olmazıdır. Kendi yanlışlarınızın üstünü örtmek, bunları asla tartışma konusu yapmamak, yanlış yapsanız bile bunun sizden değil başkalarının davranışlarından kaynaklandığını öne sürmek keskin güç uygulamalarında sıklıkla gördüğümüz pratiklerdir. Genel kanaat, hesap verebilme ve özgür tartışma pratiklerinin geçerli olduğu açık toplumlarda, liderlerin keskin güç odaklı politikaları kolayca uygulayamadıklarıdır.

Bilgi ve gerçeklik üzerinde tekel kurmaya çalışmak

Bilgi ve gerçeklik üzerinde tekel kurmaya çalışmak günümüz uluslararası siyasetinde çok önemli olmaya başladı. Her türlü alternatif aracı kullanarak başkalarının sesini kısıp tek duyulan ses olmaya çalışmak, Covid-19 sonrası dünyada küresel güç rekabetlerinin seyrinde çok etkili olacak. Bunun emareleri zaten vardı ama salgın sürecinde daha fazla görmeye başladık.

Bu süreci kim daha iyi yönetti, kim küresel koordinasyon ve liderlik becerileri gösterme noktasında daha başarılı oldu, kim başkalarını da en az kendisi kadar düşünüp onlara ihtiyaçları olan tıbbi yardımları gönderiyor, kim başkalarının ekonomik refahını en az kendi ekonomik refahı kadar önemsiyor, kim komşusu aç yatarken kendisi tok yatmıyor, kim başkalarının dertleriyle kendi dertleriymiş gibi ilgileniyor, kim insanlığın geleceği noktasında daha iyi bir rol modeli sunuyor? Bu soruların sorulması, keskin güç savaşlarının daha da hızlanmaya başladığını gösteriyor. Bu süreçte kendini parlatmak kadar diğerlerini karalamak da önemli. Ne söylediğinden ya da söylediğinin doğruluğundan ziyade söylediğine kaç kişinin inandığı keskin güç savaşlarında daha belirleyici oluyor.

Uluslararası arenada maddi gücün çok fazla aktör arasında paylaşıldığı günümüzde tek bir ülkenin ya da merkezin bilgi üzerine tekel kurma durumu ortadan kalktı. ABD liderliğindeki Batı hegemonyasının geçerli olduğu tek kutuplu dünya düzeninden hızlı bir şekilde uzaklaşıp kimine göre çok-kutuplu kimine göre de kutupsuz bir dünya düzenine geçiyoruz. 2008 yılında yaşanan küresel finans krizinin tetiklediği bu süreç Covid-19’la birlikte ivme kazandı.

Küreselleşmenin altın çağını yaşadığı tek kutuplu düzende yumuşak güç devşirmeye çalışmak anlamlıydı çünkü herkes aynı hedefe koşuyordu. Neyin doğru neyin yanlış olduğu noktasında kafalar daha netti. Neoliberal politikalar tek geçer akçe mertebesindeydi. Devletleri birbirinden ayrıştıracak ana unsur bu reçeteyi uygulama noktasında gösterecekleri performanslarıydı. Hedeflerin, standartların ve yöntemlerin nerdeyse evrensel tanımlandığı bu düzende cazibe odaklı yumuşak güç devşirmeye çalışmak anlamlıydı. Hâlbuki şimdi durum çok farklı. Çok-aktörlü, çok-kutuplu ve çok-hikâyeli günümüz uluslararası düzeninde masumiyet ve samimiyet odaklı yumuşak güç yerini hızlı bir şekilde keskin güç uygulamalarına bırakıyor.

Keskin gücün yıldızları Rusya ve Çin

Rusya ve Çin keskin güç uygulamalarında Batılı liberal demokratik ülkelere nazaran kesinlikle daha başarılılar. Başkalarını karalamak ve kendi lehlerine yönelik olumlu algı oluşturma noktasında stratejik düşünüp buna uygun hareket edebiliyorlar. Kapalı toplumlara ve güçlü merkezi devlet geleneklerine sahip olmak keskin güç savaşlarında önemli bir avantaj. Açık toplum geleneğinden gelen Batı toplumları bu süreçte daha fazla zorlanıyorlar. Dış manipülasyonlara daha fazla maruz kalıyorlar. AB varoluşsal bir yaşam mücadelesi verirken ABD ve Çin arasında yaşanan keskin güç savaşlarının en önemli cephelerinden birine de dönüşmüş durumda.

AB ülkelerinin, Amerika ve Çin arasında yaşanmakta olan yeni Soğuk Savaş’ta alacakları tutum bu savaşın kazananını belirlemede önemli olacak. Buna mukabil salgını baskılama ve yenme sürecinde ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Jinping yönetimlerinin performansı bu savaşın kazananını belirleyen ana etken olacak. Trump’ın başarısızlığı ve Jinping’in kısmi başarısı üzerine ortaya çıkan manzara ilk etapta Çin’in lehine bir durum ortaya çıkarıyorsa da, Amerika’nın açık toplum karakterinin ona sunduğu avantajları yabana atmamak gerekiyor. Önümüzdeki süreçte Çinli ve ABD’li yöneticiler ve kanaat önderleri kendi ülkelerinin ekonomik, siyasi ve toplumsal modellerini daha sık anlatıp taraftar ve takipçi sayılarını arttırmaya çalışacaklar.

Twitter: @TarikOguzlu

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 18 Mayıs 2020’de yayımlanmıştır.

Tarık Oğuzlu

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, Antalya Bilim Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Sosyal, Ekonomik ve Politik Araştırmalar Merkezi’nin de direktörü. Doçentlik derecesini 2008’de, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003’te, ilk yüksek lisans derecesini 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000’de London School of Economics’den aldı. Çalışma alanları arasında Uluslararası İlişkiler teorileri, dış politikanın Avrupalılaşması, transatlantik ilişkiler ve NATO, Avrupa Birliği dış, güvenlik ve savunma politikaları, Ortadoğu, Türk-Yunan ilişkiler, Kıbrıs sorunu ve genel olarak Türk dış politikası yer alıyor. Akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlandı.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend