İstanbul Fatih’teki Bozdoğan Kemerini Şişhane yönünde geçtiğinizde, hemen sağınızdan köprünün ağzına ve Eminönü dönüşüne kadar uzanan uzun yapının, Türkiye’nin ekonomik-kültürel-politik-sosyolojik tarihiyle paralel bir hikâyesi var. Ülkemizin son 60 yılının hâl-i pürmelâlinin özeti olarak da görülebilir bu hikâye. Türkiye’de müzik âleminin merkezi olarak kabul edilen Unkapanı’ndaki İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ), bu hikâyenin esas oğlanı…
İMÇ neden Unkapanı’na kuruldu, bu büyük proje nasıl doğdu?
Kendilerini tüccar sınıfının eliti olarak gören manifaturacıların piyasası, önce Sultanhamam civarındaki 19. yüzyıldan kalma binalardaydı. Bir süre sonra ihtiyacı karşılayamaz hale gelince, yeni bir çarşı kurmak amacıyla, Remzi Peker adlı esnafın başkanlığında 1954 yılında bir kooperatif kuruyorlar. Bir arsa temini için kolları sıvıyor, gözlerini Haydarpaşa’ya çeviriyorlar, Anadolu nakliyatının buradan daha rahat olacağı düşüncesiyle… Ancak dönemin valisi ve belediye reisi Fahrettin Kerim Gökay, Bozdoğan Kemeri ile Unkapanı arasındaki bölgeyi uygun görüyor. Belediye bu alanı istimlak edecek ve imara açacak. 1955 tarihinde alınan karar sonrası, kooperatiften, belediyenin çıkardığı tahvillerin 30 milyon liralık bölümünü satın alması isteniyor. Kooperatif ile belediye arasındaki sıkı pazarlık 4 buçuk yıl sürünce, 6 Ağustos 1959’da, A Blok sahası hariç alan belediye tarafından istimlak edilerek kooperatife satıldı.
Daha arsa alım süreci tamamlanmadan, 1958 yılında bir mevzi imar planı yarışması düzenleniyor. 27 Ağustos’ta sonuçlanan ve 14 projenin katıldığı yarışmada yüksek mimarlar Cihat Fındıkoğlu, Kamil Bayur, Tarık Aka, Niyazi Duranay ve Özdemir Akverdi’nin ortak projesi birinci oluyor. Proje, belediyenin şehircilik danışmanı Luigi Piccinato’nun katkılarıyla geliştirilerek 1960’ta onaylanıyor. Ardından bu kez çarşının mimari projesi için yeni bir yarışma açılıyor. 19 Şubat 1960’ta düzenlenen yarışmaya 11 proje katılıyor; Site Mimarlık Bürosu’ndan Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler’in ortak projesi birincilik ödülüne layık görülüyor. Buna göre çarşıda 1117 dükkânın yanı sıra bürolar, lokantalar, büfeler, berber, eczane, polis noktası, PTT, otopark ve gazete bayisi bulunacak; bir de merkezî ısıtma sistemi olacak.
İlk olarak inşaata elverişli olan Hıfzıssıhha Enstitüsü ile Şebsefa Hatun Camii arasındaki birinci kısmın yapımına başlanıyor; tarih 15 Mart 1961… Aynı yıl ikinci kısmın inşaatı da ihale ediliyor. Ancak yer altı tesisleri ve altyapı sorunları başta olmak üzere çeşitli güçlükler özellikle ikinci kısmın yapımını geciktiriyor. Dönemi için ülkenin en büyük inşaatlarından biri olan İMÇ’nin birinci kısmı 1967’de, ikinci kısmı ise 1968’de tamamlanıyor. Remzi Peker ise büyük emek verdiği çarşının tamamlandığını göremeden 1967 yılında hayata veda ediyor.
Bir ticaret merkezi nasıl aynı zamanda bir mimarlık ve sanat projesine dönüştü?
İlk kısmı 1967’de açılan, ikinci kısmı 1968’de tamamlanan çarşının içinde içinde, Doğan Tekeli’nin önerisiyle Kuzgun Acar (birinci blokta Kuşlar heykeli), Füreya Koral (birinci blokta seramik panosu), Bedri Rahmi Eyüboğlu (birinci ve ikinci blokta mozaik panosu), Eren Eyüboğlu (mozaik tablo), Yavuz Görey (ikinci blokta beyaz mermer çeşme plastiği), Ali Teoman Germaner (beşinci blokta taştan duvar rölyefi), Sadi Diren (beşinci blokta seramik panosu) ve Nedim Günsür’e (altıncı blokta Atlar isimli mozaik panosu) ait, sekiz çağdaş sanatçının elinden çıkan dokuz eser farklı bloklara yerleştirildi. O esnada yapılara sanat eseri yerleştirme fikri dünya mimarisinde yaygındı.
Çarşı açıldığında büyük bir hayal kırıklığı yaşandı; bu 1117 dükkândan sadece 20–30 tanesi dolmuştu. Manifaturacılar, dükkânlarını kapatıp gelmekten çekinmişlerdi. İki nedenleri vardı: birincisi belediye Tahtakale ve Sultanhamam’ı araç trafiğine kapatmaktan vazgeçmişti. İkincisi ise yedi yıllık inşaat döneminde bu piyasada yaşanan gelişmelerdi. Çarşı yönetimi Sultanhamam ile İMÇ arasına ücretsiz minibüsler koydu ama etkili olmadı, çarşının hareketlenmesi için yetmişli yılları beklemek gerekecekti.
1972-73 yıllarında şehrin en iyi kadifelerini üreten Epengle’nin birinci bloğa gelişi, çarşının kaderini değiştiren önemli bir adım olmuştu. Epengle’nin ardından kadifeciler de İMÇ’ye yönelmiş, kısa sürede birinci blok tamamen dolmuştu. Çarşının hareketlenmesini hızlandıran bir başka gelişme ise 26 Aralık 1975’te Sultanhamam’da çıkan büyük yangındı. Katırcıoğlu Hanı’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda hanın ve iş yerinin zarar gördüğü yangından etkilenen tüccarlar, İMÇ’ye birer ikişer gelmeye başlamışlardı.
Manifaturacılar Çarşısı nasıl Türkiye müzik endüstrisinin merkezine dönüştü?
Altmışlı yılların sonu ile yetmişli yılların başından itibaren çarşı yalnızca mefruşatçılar tarafından değil, müzik yapımcıları ve makineciler tarafından da tercih edilen bir yer hâline gelmeye başladı. Çarşının İMÇ kısaltması da herkese uyuyordu: isteyen ortadaki harfi “mefruşat”, isteyen “müzik”, isteyen de “makineciler” diye açıyor, kısaltmayı kendi işi üzerinden yeniden anlamlandırıyordu.
Plakçılar önceleri Kapalıçarşı ve Doğu Bank’ta faaliyetlerini sürdürürken, İMÇ’ye ilk adım basanlar Coşkun Plak’ı kuran Hilmi Coşkun ile As Plak’ı kuran Kenan Akten olmuştu. Onlar Doğu Bank’taki plakçıların çıraklarıydı, bu işi azınlık mensubu patronlarından öğrenmişlerdi. Her ikisi de Aksekiliydi ve kısa bir süre sonra memleketteki akrabalarını yanlarında işe almaya başlamışlardı. Ancak o yıllarda çarşıda işler o kadar güzeldi ki, her işi öğrenen hemen ayrılıyor ve kendi plak şirketini kurarak dükkân açıyordu. Böylelikle çarşıda ciddi bir Aksekili popülasyonu oluşmuş, bu da dönemin yapımlarına yansımıştı.
Dönemin baskın formatı 45’lik plaktı; bunda maliyet avantajının da payı vardı. Kısa sürede mahalli plak şirketlerinin ortaya çıkması şaşırtıcı değildi. Hepsi İMÇ’ye geliyordu. Kısa zamanda İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, Unkapanı Plakçılar Çarşısı olarak anılmaya başladı.
İMÇ’de her döneme damgasını vuran bir format olmuştu. Nasıl ki altmışlarda en çok basılan ve satılan format 45’lik plaklar olmuşsa, 1970’lerde de 45’likler ağırlığını korurken LP’ler de giderek yaygınlaşmıştı. Ancak yetmişli yıllarda basılan plaklarda farklı bir içerik göze çarpmaktaydı. Köyden kente göçle birlikte kültürel hayatta bir hareketlilik gözlemleniyordu. Önceleri iki ana kesim oluşmuştu: biri kentli, merkezdeki elitler, diğeri de göçle birlikte kente gelen “yeni” kentliler. İç göçün hızlandırdığı kentleşme ve yeni kentli kesimlerin kültürel arayışları, arabeskin kitleselleşmesini besleyen unsurlardan biri oldu. Öte yandan yükselen sınıf mücadelesi ve sol görüş de devrimci ozanların ve müzisyenlerin artışını beraberinde getirmişti. İMÇ’de de protest, sol içerikli albüm yapan firmaların sayısında artış vardı.
Altıncı blokta ta başından beri plakçıların ekonomik olarak keyifleri yerindeydi ama burada en parlak zamanlar seksenlerde yaşandı. Seksenlerde (biraz da doksanlarda) Long Play ve kaset formatının yaygınlaşmasıyla birlikte çarşı ticari hacmini arttırmıştı. Önceleri devletin yasakçı tutumuna maruz kalan arabeskin intikam alacağı günler gelip çatmıştı. Arabesk askeri darbe sonrasında toplumda büyük bir karşılık bulmuştu.
Kaset çağı İMÇ’yi nasıl bir müzik imparatorluğuna çevirdi?
İMÇ, özellikle seksenli yıllarda kaset üretimi ve dağıtımının merkeziydi. Fabrikalarda çoğaltılan bandrollü kasetler buradaki dağıtımcılar üzerinden Anadolu’ya yayılıyordu. Ancak kasetin yükselişi Özal yıllarında birdenbire başlamamıştı. 1974’te hızlı kaset çoğaltma makinelerinin ithal edilmesi, 1976’da yerli kaset üretiminin başlaması ve ardından kaset fabrikalarının çoğalması, plağın karşısına giderek daha güçlü bir rakip çıkarmıştı. Seksenlerde ithalatın serbestleşmesiyle stüdyo ve kayıt teknolojilerine erişimin kolaylaşması da bu dönüşümü hızlandırdı; ucuzluğu ve kolay çoğaltılabilmesi sayesinde kaset, müzik piyasasının baskın formatı hâline geldi.
Bu süreçte İMÇ, Anadolu’dan kaset ve plak ticareti yapmak, bir yapımcının kapısını çalmak ya da şarkıcı olmak için gelenlerle doldu taştı. Biriken sıcak para herkesin ilgisini çekiyordu. Plak şirketleri ve dağıtımcıların çevresinde stüdyolar, müzik dershaneleri, organizasyoncular ve türlü yan işler gelişmiş; çarşı hamalından şarkıcısına, ayakçısından[1] çaycısına kadar binlerce insanın geçim kapısı hâline gelmişti. Yolu bir şekilde müzikle kesişenler bir yana, kesişmeyenler de buradaydı. Bir dükkân, bir kaset, bir ses, belki bir tesadüf hayatı değiştirebilirdi. Sayısız toplumsal katmanın umut kapısıydı İMÇ.
Doksanlara gelindiğinde LP üretimi büyük ölçüde gerilemiş, plak fabrikaları kapanmış, kasetlerde ise yeni gelen rakibe rağmen irtifa kaybı yaşanmamıştı. Yeni gelen rakip format CD idi ama kasetin önemli bir kozu vardı. Dünyada kaset, CD ve plak aynı rakama satılırken, ülkemizde kasetler diğerlerinin dörtte, beşte bir fiyatına satılıyordu. Bu da kasetler konusunda içeriden dışarıya doğru bir valiz ticaretine neden olmuştu.
Doksanlı yıllar memleket sathında ciddi bazı ayrışmaların yaşandığı bir dönemdi. İMÇ esnafı büyük kazancın ardından ikiye ayrıldı: buradan kazandığını müziğe yatıranlar ve buradan kazandığını dışarıda mala mülke yatıranlar olmak üzere ki bu da İMÇ’nin inişe geçeceğinin sinyallerinden biriydi. İMÇ’de bir avuç firma dışında hiçbir firma müzik kültürüne ve onun sürekliliğine önem vermedi. Zaten tarihsel ve kültürel olarak sürekli kesintiye uğrayan bir toplumuz. Bunun yansımaları müzik piyasasında da görülüyordu.
Bu dönemin belirleyici özelliklerinden biri de korsan kasetti. Bu sadece korsanların değil, bazı yasal firmaların bile başvurduğu bir şeydi. Kendi korsanını basan firmalar oluşmaya başladı İMÇ’de. Bu düzen doksanlı yılların sonlarına kadar sürdü, ta ki 2000’li yıllarda müzik kaydının maliyetinde büyük bir düşüş yaşanana kadar. Teknolojinin yaygınlaşması ve internetle birlikte fiziki satışlarda ciddi düşüşler oldu. Sanatçıların başlıca gelir kaynaklarından biri konserler hâline geldikçe, plakçılarla ilişkiler sonlandırılıp organizasyonlarla iş birliğine gidilmeye başlandı. Diğer yandan da yabancı sermayeli plak şirketleri Türkiye pazarına girdi ancak seçtikleri yerler İMÇ değil, plazalar oldu. Böylece yavaş yavaş yerli, orta ölçekli ve küçük plak şirketleri iflas etmeye, biraz daha büyük olanları uluslararası tekellerin altına girmeye başladı.
İMÇ’nin gerilemesini korsan, CD ve internet mi hazırladı?
2005 yılında İMÇ’nin başına bu kez başka bir dert açıldı. 22 Eylül’de onaylanan Tarihî Yarımada Koruma Amaçlı İmar Planı’nda çarşının bulunduğu alan “prestij konut alanı” olarak gösterilmişti. Belediyenin planı, altı bloktan oluşan İMÇ’yi ortadan kaldırıp yerine Osmanlı mimarisini çağrıştıran prestij konutları yapmaktı. İMÇ Kat Malikleri Yönetim Kurulu 2006 yılında kararı yargıya taşıdı. Basın, mimarlık ve sanat çevreleri de Cumhuriyet dönemi modern mimarlığının önemli örneklerinden biri olan yapının yıkılmasına karşı çıktı. Tartışmalar, mahkeme kararları ve itirazlarla birkaç yıl sürdü. Bu belirsizlik sırasında çarşıya yatırım yapmaktan kaçınanlar, dükkânını kapatıp gidenler oldu. Sonunda Danıştay 6. Dairesi 2009 yılında İMÇ alanına “prestij konut” işlevi getiren planı şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve kamu yararına aykırı bularak iptal etti. İMÇ kurtulmuştu ama geçen yıllar çarşıdan çok şey götürmüştü; koridorları çoktan eski kalabalığını kaybetmiş, bazı bölümleri hayalet bir çarşı görünümüne bürünmüştü.
Üstelik bu kez değişen yalnızca çarşı değildi; müzik piyasasının kendisi de başka bir düzene geçiyordu. Yıllarca plağın, kasetin ve CD’nin üretim ve dağıtım ağı üzerinden dönen sektör, internet ve dijital platformlarla birlikte fiziksel satışın belirleyiciliğini kaybettiği yeni bir döneme girdi. Sanatçılar açısından konser ve sahne gelirleri daha fazla önem kazanırken, müziğin dolaşımı da giderek İMÇ’nin dükkânlarından dijital mecralara taşındı. Plağın yıllar sonra yeniden ilgi görmesi çarşıya kısa süreli bir hareket getirse de bu, geçmişteki merkezi konumunu geri kazandırmaya yetmedi. Bundan böyle İMÇ’nin koridorlarına en çok yakışan şarkı, “Eski hâlinden eser yok şimdi”ydi.
Yıkılmaktan kurtulan İMÇ neden eski günlerine dönemedi?
İMÇ yıkılmaktan kurtuldu ama onu İMÇ yapan dünya çoktan değişmişti. Plak, kaset ve CD üzerinden işleyen müzik ekonomisi dijital mecralara taşınmış; yapımcıların, dağıtımcıların, sanatçıların ve Anadolu’dan gelen alıcıların aynı koridorlarda buluşmasını sağlayan düzen çözülmüştü. Büyük müzik şirketleri başka merkezlere taşınmış, küçük ve orta ölçekli firmaların önemli bir bölümü kapanmış, yıllarca süren yıkım tartışmaları da çarşıdaki yatırım isteğini kırmıştı. Plağın geri dönüşü kısa süreli bir hareket yaratsa da artık İMÇ’yi ülkenin müzik merkezi hâline getiren ekonomik ve toplumsal ağ yoktu. Kurtarılan şey bina olmuştu; o binanın içinde altmış yılda oluşan hayatı aynı biçimde geri getirmek mümkün değildi.
Yine de kendine has bir kültür yaratan İMÇ, Cumhuriyet döneminin modern çarşı mimarisinin en önemli örneklerinden biri olarak yerinde duruyor. Kaleler, köprüler, kervansaraylar ve kapalıçarşılar zincirine Cumhuriyet tarafından eklenmiş modern bir halka… Sade, zarif yapısıyla Haliç ile Bozdoğan Kemeri arasına takılmış altın bir kolye. Hâlen de Tarihî Yarımada’nın en değerli parçalarından biri.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 23 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.
[1] Perakendecilerin siparişlerini toplayıp, bunları İMÇ’den tedarik ettikten sonra dükkânlara servis eden kişiler çarşıda Ayakçı deniyordu.



