Panik yok, aşk imdada yetişir!

İnsan neden henüz başına gelmemiş şeylerin kaygısını bugünden taşır? Yunus Emre’ye göre endişenin kaynağında dünya sevgisi, sahiplik duygusu ve ölüm korkusu mu vardır? Tevekkül, teslimiyet, pîr ve aşk insanın kaygıyla ilişkisini nasıl değiştirir? “Endişe şehri”nden çıkıp “aşk evi”ne girmek ne demektir? Dr. Mustafa Tatcı yazdı.

Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır!
Şeyh Gâlip

İnsan kaygılı ve endişeli bir varlık. Henüz gelmemiş bir günün, planlanmamış ve yaşanmamış bir geleceğin derdini bugünden çekiyor; elinde olmayanı düşünüyor, elindekini kaybetmekten korkuyor. Bazen geçim, bazen sağlık, bazen gelecek, bazen ölüm… Daha ötesi: varlık, yaşam, dünya, din, Allah, ölüm ve varlığa geliş sebepleriyle ilgili bitip tükenmek bilmeyen müşkil sualler… Sebepler değişiyor ama insanın içinde dolaşan huzursuzluk pek değişmiyor. Dünkü insanın hayatında başka adlar ve kavramlarla anılıyordu, bugün başka adlarla anılıyor. Fakat insanın gönlünü daraltan, bunaltan, zihnini bir noktaya kilitleyen, henüz olmamış şeyleri olmuş gibi yaşatan bu hâl hep vardı.

Türkçemizde yetkin, ciddi ve köklü bir psikiyatri dili ne yazık ki kuramadık. Keza felsefe ve sosyolojide de öyle. Millî bir terminoloji kurabilmek için eşyanın derinliklerine inen dil kurucu şahsiyetlere ihtiyaç vardır. Bizde bu terminolojinin çıkış noktası Yunus Emre olacaktır. O, kendisini yorumladığı gibi eşyanın gerçeğine de inmiş ilk isimlerden biridir. Dolayısıyla burada konumuz olan kaygı ve onun müteradifi olan kavramların içeriğine bakarken Yunus’tan hareket etmek en mantıklı yoldur.

Yunus Emre’nin şiirlerinde kaygı meselesi dikkat çekici bir yer tutar. Üstelik Yunus kaygıyı yalnız gelip geçen bir ruh hâli gibi görmez. Onun şiirlerinde kaygının bir kökü vardır. İnsan niçin kaygılanır, neye bağlandığı için korkar, neyi kendisine ait sandığı için huzursuz olur? Yunus bu soruların cevabını insanın dünya, benlik, rızık, ölüm ve Hak’la münasebetinde arar.

Bu sebeple Yunus’un kaygıya karşı söylediği sözleri yalnız “teselli edici sözler” diye okumak eksik olur. O, insanın bakış açısını değiştirmeye çalışır. Çünkü ona göre kaygının esas sebebi çoğu zaman başımıza gelen şey değil, başımıza gelen şeyi nasıl gördüğümüzdür. Dünya değişir; insan ona değişmeyen bir şeymiş gibi sarılınca korkar. Rızık gelir gider; insan rızkı yalnız kendi kuvvetine bağlayınca tedirgin olur. Beden fanidir; insan onu ebedî zannedince ölümden ürker. Mal emanettir; insan “benim” deyince kaybetme derdi başlar.

Yunus’un söylediklerini yan yana getirdiğimizde önümüzde açık bir yol belirir: fikirden endişeye, endişeden kaygıya; kaygıdan “benim” davasına; oradan dünya sevgisine… Sonra bunun karşısına tevekkül, teslimiyet, pîr ve aşk çıkar. Bir bakıma bütün mesele, “endişe şehri”nden çıkıp “aşk evi”ne girebilmektir.

Fikirden endişeye, endişeden kaygıya

Endişe kelimesinin ilk anlamlarından biri düşünme, fikretmedir. Zaman içinde bu kelime insanı tedirgin eden düşünce, kuruntu, tasa, gam ve keder mânâlarını da içine almıştır. Demek ki endişe dediğimiz şeyin içinde düşünce vardır; fakat yönünü kaybetmiş, insanı aydınlatmak yerine bilincini bulandırmaya başlamış bir düşünce.

Yunus bunu bir beyitte neredeyse bir formül hâlinde söyler:

Fikir yumış oğlanıdır endîşe kaygı kânıdır
Bu âh u vâh ‘ışk tonıdur taht’oturan han neyimiş

Burada “fikir” endişenin hizmetçisi, endişe ise kaygının madeni, kaynağı olarak gösterilir. Çok önemli bir tespittir bu. Yunus düşünceyi kötülemez; fakat düşüncenin insanı ele geçiren tarafına işaret eder. İnsan aynı şeyi tekrar tekrar düşünür, ihtimalleri çoğaltır, olmamış şeyleri olmuş gibi yaşar, yarının yükünü bugünden sırtına alır. Bir müddet sonra düşünce hakikati görmek için kullanılan bir nimet olmaktan çıkar, insanın kendi eliyle kurduğu bir hapishaneye dönüşür.

Kaygı çoğu zaman böyle büyür. Önce küçük bir ihtimal vardır. Sonra zihin o ihtimalin etrafına başka ihtimaller dizer. Ardından gönül bunların gölgesinde kalır. Daha ortada gerçekleşmiş bir şey yokken insan onun kederini yaşamaya başlar. Bu yüzden endişe yalnız zihinde kalmaz; gönlün de görüntüsünü bozar. İçeride ne varsa dışarıya o sızar. Gönül bulanıksa dünya da bulanık görünür.

Yunus’un burada söylediği şey bugünün insanına da yabancı değildir. Haberler, hesaplar, beklentiler, geçim derdi, gelecek korkusu, insanların kanaati, yarının belirsizliği… Zihin sürekli bir şeylerle meşguldür. Fakat çok düşünmek, her zaman doğruyu görmek demek değildir. Bazen düşüncenin fazlası hakikati yaklaştırmaz; tam tersine üzerini örter.

O hâlde kaygının ilk çaresi düşünmemek değil, düşüncenin istikametini değiştirmektir. Yunus’un yaptığı tam olarak budur. İnsanın nazarını geçici olandan kalıcı olana çevirir.

Dünyanın kararı yok

Yunus’a göre kaygının en büyük sebeplerinden biri, dünyanın neliğini, niteliğini unutmaktır. Dünya değişir fakat insan değişmeyen bir şey arar. Sonra bunu malda, makamda, gençlikte, sıhhatte, itibarda bulmaya çalışır. Hâlbuki bunların hiçbiri kalıcı değildir.

Yunus şöyle der:

Çalap viribidi bizi var dünyayı görün diyü
Bu dünye hod bâkî değil mülke Süleymân neyimiş

Ve şiirin sonunda hükmünü daha da açık söyler:

Sorun Tapduklu Yunus’a bu dünyeden ne anladı
Bu dünyanın karârı yok sen neyimiş ben neyimiş

“Bu dünyanın kararı yok.”

Asıl cümle budur. Dünyanın kararı olmadığına göre insanın burada karar etmesinin, bir kararda durmasının, dünyayı bir karargâh olarak kabul etmesinin bir anlamı yoktur. Dünya döner, sen de dönmeli, aslına gitmelisin. Bugün var olan yarın olmayabilir. Bugün sevindiren şey yarın üzüntü sebebi olabilir. İnsan bunu bildiği hâlde dünyaya sanki hiç değişmeyecekmiş gibi bağlanırsa, kaygının kapısını kendi eliyle açmış olur.

Yunus dünyayı kötülemiyor. Dünyaya yanlış bağlanmayı tenkit ediyor. Dünya kullanılacak yerdir, tutulup kalınacak yer değil. Mal da böyledir, makam da, beden de. İnsan bunları emanet olarak görürse nimet olur; mutlak sahiplik iddiasına dönüştürürse yük olur.

Kaygının önemli bir kısmı “kaybetme korkusu”dur. Kaybetme korkusu ise ancak “sahip olduğum” dediğimiz şeyler üzerinden doğar. İnsan ne kadar çok şeye “benim” derse, o kadar çok şeyi kaybetmekten korkar. Bu yüzden Yunus’un dünya anlayışı kaygı meselesinin tam merkezindedir.

Dünya sevgisinden aşk evine

Yunus’un dünya karşısında önerdiği şey kuru bir terk değildir. O, boşalan yere daha büyüğünü koyar: Aşk!

Şöyle seslenir:

Sen dünyânın terkin urgıl gelip aşk evine girgil
İlerki menzile ergil geri kalmak nendir senin

Buradaki “dünya terkini” yalnız malı mülkü bırakıp bir köşeye çekilmek diye anlamamak gerekir. Asıl terk gönüldedir. İnsan dünyada yaşayacak, çalışacak, kazanacak, sevecek, üzülecek; fakat bunların hiçbirini son hakikat yerine koymayacaktır. El dünyada, gönül Dost’ta olacaktır.

Aşk evi bu yüzden kaygının karşısına çıkar. Dünya sevgisi “benim olsun” der; aşk “ben de O’nun olayım” der. Dünya sevgisi biriktirir, aşk paylaşır. Dünya sevgisi kaybetmekten korkar, aşk vermekten korkmaz. Dünya sevgisi insanı kendi çevresinde döndürür; aşk onu kendi sınırlarının dışına çıkarır.

Kaygı, çoğu zaman benliğin sesidir: Bana ne olacak? Ben ne kaybedeceğim? Ben nasıl yaşayacağım? İnsan bu sorulardan kurtulamasa bile onları daha büyük bir hakikatin içinde görmeye başladığında ağırlıkları azalır. Yunus’un “aşk evi” dediği yer biraz da budur.

Ekmek kaygısı

İnsanın en kadim kaygısıdır ekmek kaygısı. Yani geçim derdi dedikleri şey. Hani şair demiş ya “Kör olası hânede evlâd ü ıyâl var!” diye. İşte bu dert başka bir derttir insanda. Yarın ne yiyeceğim, ne kazanacağım, elimdeki yeter mi, daha sonra ne olacak? Yunus bu kaygıyı çok doğrudan ele alır:

Dün ü gün kaygılar yersin n’ideyin yoksulun dersin
Ol cömerddür rızkın verir kaygı yemek nendir senin

Burada tevekkülün yanlış anlaşılmaması gerekir. Yunus hiçbir zaman “çalışma, tedbir alma” demez. Bilâkis “Çalış, kazan; ye, yedir!” der. İnsan elinden geleni yapacaktır. Fakat neticeyi kendi kudretinin eseri zannettiği anda yükün tamamını sırtına almış olur. İnsan sınırlı bir varlıktır; sınırlı kuvvetiyle sınırsız ihtimalleri kontrol etmeye kalkınca da kaçınılmaz olarak kaygılanır.

Tevekkül, sebepleri bırakmak değil, sebeplerin arkasındaki Müsebbib’i unutmamaktır. İnsan tarlayı sürer ama yağmuru yağdıramaz. Çalışır ama her kapıyı açamaz. Tedbir alır ama ömrünü uzatamaz. İşte kaygıyı hafifleten şey bu sınırı bilmektir.

Yunus’un “Rızkı pâdişâh verir” sözü, insana hiçbir şey yapmadan beklemeyi değil, yaptığı işi ilâh edinmemeyi öğretir. Rızkı yalnız kendinden bilmeyen insan, yarının bütün yükünü bugünden çekmez.

Mal biriktirmek ve ‘benim’ davası

Kaygının bir başka yüzü mal ve sahiplik meselesidir. Yunus bu konuda da çok açıktır:

Çün âhirete kavîsin ko bu yalancı da‘vîsin
Bu mâl u hazne sevisin âşık isen nendir senin

Ardından insanı paylaşmaya çağırır:

Yegil yedirgil bî-çâre eksilirse Tanrı’n vere
Bir gün tenin yere gire geri kalan nendir senin

Bu beyitlerde çok sade ama çok derin bir irfan vardır. İnsan biriktirerek kendisini güvenceye aldığını zanneder. Fakat bir müddet sonra biriktirdiği şeyleri korumak için yaşamaya başlar. Mal insanın hizmetinde olması gerekirken insan malın bekçisi hâline gelir.

Yunus’un “ye, yedir” demesi bunun içindir. Veren insan mal üzerindeki sahiplik duygusundan kurtulur. Paylaşmak sadece başkasının ihtiyacını görmek değildir; aynı zamanda insanın kendi nefsine “Bu senin değil” demesidir.

Sonra mesele tek bir kelimede düğümlenir:

Benim diyüben derersin hakîkat davâ edersin…

“Benim.”

Kaygının en kuvvetli kelimelerinden biri budur. Benim evim, benim malım, benim makamım, benim itibarım, benim bedenim… İnsan ne kadar çok şeye “benim” derse, o kadar çok şeyi kaybetme korkusu taşır. Hâlbuki hakikatte insan kendisinin bile sahibi değildir.

Beden bize emânet

Yunus insanı sahiplik iddiasının en son noktasına, bedene kadar götürür:

Bu vücûdun ser-mâyesi od u su toprag u yeldir
Her biri aslına gider gâfil olmak nendir senin

İnsan “ben” dediği bedenin unsurlarını dahi kendisi yaratmamıştır. Toprak toprağa, su suya, hava havaya döner. Beden bile elimizde geçici olarak bulunan bir emanet ise, dışarıdaki eşya üzerinde ne kadar mutlak bir mülkiyet iddia edebilir ki insan?

Bu düşünce insanı karamsarlığa değil, hafifliğe götürür. Çünkü emanet kaybolmaz; sahibine döner. İnsan kendisini mutlak sahip değil emanetçi gördüğü zaman, hayatın yükü de hafiflemeye başlar.

Kaygı çoğu zaman her şeyi elde tutmak istemekten doğar. Yunus ise insana bırakmayı öğretir. Her şeyi bırakmak değil; her şeyin zaten bir gün bırakılacağını bilerek yaşamak…

Endişe şehrinden taşra

Yunus’un kaygı meselesinde kullandığı en güzel ifadelerden biri “Endişe şehri”dir:

Kaygu eli ermez idi gussa gözü görmez idi
Endîşe şehrinden taşra bir ulu mekândayıdım

Aynı ifade başka bir şiirde yine karşımıza çıkar:

Gussa beni görmez idi kaygı eli ermez idi
Endîşe şehrinden taşra bir yüce mekânda idim

Bir şairin aynı ifadeye iki ayrı şiirde dönmesi boşuna değildir. “Endişe şehri” Yunus’ta özel bir mânâya sahiptir. Yunus, insanın bu dünyaya gelmeden, ben ve sen ayrılığı bu kadar belirginleşmeden, mal-mülk hesabı başlamadan, zaman geçmiş ve gelecek diye parçalanmadan önceki bir başka hâlinden söz eder. Oraya kaygının eli ulaşmaz, gussanın gözü görmez.

Dünya ise çokluk yeridir. İnsan burada kendisini ayrı bir varlık gibi görmeye başlar. “Ben” ortaya çıkar; ardından “Benim” gelir. Ben ve benim arttıkça hesaplar da artar. Hesap arttıkça endişe çoğalır.

Bu yüzden “Endişe şehrinden taşra” olmak, dünyadan fizikî olarak çıkmak demek değildir. Aynı dünyanın içinde başka bir nazarla yaşayabilmektir. Etrafındaki her şey değişirken değişmeyene tutunmak; sebepler içinde yaşarken Müsebbib’i unutmamak; kalabalığın içinde gönlü dağıtmamak…

Yunus’un kaygısızlığı tam da böyle bir hâldir.

Nereden geldin, nereye gidiyorsun?

Yunus’un şiirlerinde sık sık insanın aslını hatırlatan sorular vardır. Nereden geldin? Bu dünya nedir? Sen kimsin? Bedeninden önce neydin, neredeydin? Bu sorular doğrudan kaygıyla ilgilidir. Çünkü insan kendisini yalnız bugünkü adı, işi, bedeni ve sahip olduklarıyla tanımlarsa bunların sarsılmasıyla kendisi de sarsılır.

Yunus şöyle der:

Ben bu sûretden ileri adım Yunus değil iken
Ben ol idim ol ben idim bu aşkı sunanda idim

Bu dünya kimliği sonradan gelmiştir insana! Adımız, suretimiz, makamımız, çevremiz, malımız; bunlar hep sonradan gelen emanetlerdir. Hepsi ömrün içinde edinilmiş şeylerdir. İnsan kendisini bunlardan ibaret sanırsa bunların her değişiminde varlığının temeli sarsılır.

Yunus bu yüzden insanı daha derine çağırır. “Sen yalnız şu görünen suret değilsin” der. İnsan aslını hatırladıkça dünya üzerindeki geçici kimliklerin yükü hafifler. Kaygı da biraz buradan çözülür.

Ölümü unutmak kaygıyı artırır

İnsan ölümden korktuğu için ölümü düşünmemeye çalışır. Yunus ise tam tersini yapar; ölümü sık sık hatırlatır. Çünkü ölüm unutuldukça dünya büyür, dünya büyüdükçe kaygı büyür.

“Bir gün tenün yire gire, girü kalan nendür senün” der. Başka bir şiirinde de:

Girü senden olanları elinle sinleye koydun
Şunu şöyle görür iken ölümün n’işe sanmazsın

İnsan başkalarını kendi eliyle toprağa koyduğu hâlde, ölümü kendisine uzak sanır. Yunus bu gafleti sarsmak ister. Ölümü hatırlatmasının maksadı insanı karanlığa sürüklemek değil, dünyaya karşı ölçü kazandırmaktır.

Öleceğini bilen insan için bazı kavgalar küçülür. Bazı hırslar anlamını kaybeder. Bazı “mutlaka olmalı” düşünceleri yumuşar. Ölüm düşüncesi, hayatı değersizleştirmez; tersine neyin gerçekten değerli olduğunu gösterir.

Bu yüzden ölüm, Yunus’ta kaygının sebebi olmakla kalmaz; doğru anlaşıldığında kaygının ilâcı da olur.

Nefs rahatsa gönül niçin kaygılı?

Yunus’un kaygı meselesine dair en çarpıcı beyitlerinden biri, dervişlik iddiasını sorguladığı şiirindedir:

Şeyhim kamudan ulu yolda uludan ulu
Gönlüm idi kaygılı nefsim âsâyiş benim

Bu beyitte “Nefis rahat olunca gönül kaygılıdır.” düşüncesi işlenir. Dışarıda dervişlik görüntüsü vardır; içeride ise iş henüz tamam değildir. Yunus hemen ardından hırkaya, tâca ve dış görünüşe güvenmenin yetmediğini söyler:

Hırkam tâcım gözlerem fâsid işler işlerem
Her yanımdan gizlerem bin bir fâsid iş benim

İşte burada kaygının başka bir yüzü çıkar karşımıza. Her kaygı mutlaka kötü değildir. Bazen gönlün huzursuzluğu insana yanlış yolda olduğunu haber verir. Nefis rahat ederken gönül daralıyorsa, orada bakılması gereken bir şey vardır.

Yunus’un kendi nefsine yönelttiği bu sert sözler samimiyetin ölçüsünü gösterir. Dervişlik yalnız kıyafet ve gösteriş değildir. Hakiki huzur dışarıdan alınacak bir görüntüyle değil, içeride kurulacak bir doğrulukla gelir.

Bu yüzden Yunus başkasının derdinden önce insanı kendi derdine çağırır:

Yunus sözün kime dersin yâ kimin kaygısın yersin
Nasîhat halka eylersin yâ özün neye tutmazsın

Başkalarının kusurunu düzeltmek, herkese yol göstermek, herkes adına kaygılanmak bazen insanın kendi içinden kaçışına dönüşebilir. Yunus “Önce kendine dön.” der. Başkasına verdiğin nasihati önce kendin tut. Kaygını dışarıda dağıtmadan önce içeride neyin seni huzursuz ettiğini gör.

Pîrin yüzü ve kaygının dağılışı

Pîr, kâmil insandır. Onun yüzünü görmek, içyüzünü görmek, davranışlarını örnek alıp onun gibi olmak demektir. Yunus’un kaygıdan çıkışında kâmil insanın ayrı bir yeri vardır. Şöyle der:

Kaygu beni almış idi cânım zebûn olmuş idi
Gördüm pîrimin yüzünü ol kaygıyı sürdüm bugün

Buradaki hâl çok tanıdıktır: Kaygı insanı almış yani esir etmiş, canı zebun etmiştir (aciz bırakmıştır). Yani insan kaygıya hükmedememekte, kaygı insana hükmetmektedir. Sonra kâmil insanı görür Yunus ve kaygıdan kurtulur.

Pîrin (kâmil insanın) yüzü burada yalnız bir insan çehresi değildir. İstikamettir, güven duygusudur, insanın dağılmış iç dünyasını toparlayan irşattır, manevî rehberliktir. Kaygılı insanın en büyük sıkıntılarından biri neyin gerçek, neyin vehim olduğunu ayırt edememesidir. Her ihtimal aynı derecede korkutucu görünür. Pîr, ölçüyü yeniden kurar.

Dikkat edilirse şiirde dış şartların değiştiği söylenmez. Dünya aynı dünyadır. Geçim meselesi, ölüm, ayrılık ve fanilik devam eder. Değişen Yunus’un bakışıdır. Olgun rehber (kâmil insan) ona dünyanın hakikatini yeniden göstermiştir.

Şiirin devamında kaygının yerine neyin geçtiği de bellidir:

Gelsin yârdan ayrı düşen gurbet ile bağrı pişen
Dost bahçesi içindeki aşk bezmine girdim bugün

Ve sonunda:

Eydür Yunus yâr kuluyam dost bahçesi bülbülüyem
Söyleyeyim şimden geri gülzârıma erdim bugün

Kaygıdan uzaklaşıp dost bahçesine erişmek, endişeden kurtulup aşk meclisine girmek…

Yunus’un yolu budur.

Kaygının asıl zıddı: Aşk

Yunus’ta kaygının zıddı yalnız huzur değildir. Daha derinde aşk vardır. Çünkü kaygının merkezinde “ben” bulunur. Aşk ise o merkezi yerinden oynatır.

Yunus şöyle der:

Yunus ol aşk badyasından sen inen esrük olmuşsun
Bî-hod iken erdin Hakk’a ayık olmak nendir senin

“Bî-hod” olmak, kendinden geçmek; benlik iddiasını bir kenara bırakabilmektir. Kaygılı insan sürekli kendisini düşünür: Bana ne olacak? Beni kim koruyacak? Ben ne kaybedeceğim? Ben nasıl görüneceğim? Aşk bu soruları tamamen yok etmese bile onları başka bir yere taşır. İnsan artık kendisini yalnız başına, sahipsiz ve bütün yükü kendi omzunda duran bir varlık gibi görmez.

Bu sebeple aşk, Yunus’un şiirlerinde basit bir coşkunluk değildir. Bir varlık terbiyesidir. İnsanın kendisini doğru yere koymasıdır. Haddini bilmesi, sahibini bilmesi, geldiği yeri ve gideceği yeri bilmesidir.

Kaygı dünyayı büyütür; aşk Hakk’ı büyütür. Kaygı ihtimalleri çoğaltır; aşk yönü birleştirir. Kaygı “ben”i kalınlaştırır; aşk “ben”i inceltir.

Yunus’un bütün söyledikleri sonunda burada birleşir.

Kaygusuzca bir dünyada yaşamak?

Buraya kadar söylenenlerden sonra şu soruyu sormak gerekir:

Yunus’un gösterdiği “kaygısız dünya” nasıl bir dünyadır?

Hiç şüphesiz bu söylemde kastedilen, sıkıntının olmadığı bir dünya değildir.

Fakirliğin bulunmadığı, hastalığın gelmediği, sevdiğimiz insanların ölmediği, hiçbir ayrılığın yaşanmadığı bir dünya da değildir.

Yunus böyle bir dünya tasvir etmediği gibi böyle ütopik bir dünya da vaat etmez. Onun söylediği daha gerçek ve daha derindir:

Kaygusuzluk, dünyanın bütün sıkıntılarını kaldırmak değil; dünyanın sıkıntıları içinde gönlün dayandığı yeri değiştirmektir. Başka bir söylemle insanın böyle bir dünyayı kabullenmesini ister Yunus. Gerçek olan budur!

Kaygusuzluk yarının ne getireceğini bilmek değildir; yarını getirenin kim olduğunu bilmektir.

Kaygusuzluk hiç kaybetmemek değildir; elindekinin emanet olduğunu bilmektir.

Kaygusuzluk fakirliği ortadan kaldırmak değildir; rızkın sahibini tanımaktır.

Kaygusuzluk ölümü yok etmek değildir; ölümün hakikatini kabul etmektir.

Kaygusuzluk düşünmemek değildir; düşünceyi endişenin hizmetinden çıkarıp hakikatin hizmetine vermektir.

Ve nihayet kaygısızlık, hiçbir şeye üzülmemek değildir. Yunus da ayrılığı bilir, gurbeti bilir, derdi bilir. Fakat bütün bu yüklerin altında kaybolup gitmez. Çünkü derdin içinde dermanın yerini de bilir.

Bugünün insanı bakımından Yunus’un sözleri belki daha da dikkat çekicidir. İmkânlarımız arttı ama kaygımız azalmadı. Daha çok bilgiye ulaşıyoruz fakat zihnimiz daha çok dağılıyor. Daha çok şeye sahip oluyoruz fakat sahip olduklarımızı kaybetmekten daha çok korkuyoruz. Geleceği güvence altına almak için daha çok hesap yapıyor, bu defa da bugünün huzurunu o hesapların içinde tüketiyoruz.

Asırlar öncesinden söylenen “Fikir yumış oğlanıdır endîşe kaygı kânıdır” sözü bu yüzden eskimiyor. İnsan değişiyor, araçlar değişiyor, hayatın biçimi değişiyor; fakat gönlün hastalıkları pek değişmiyor.

Yunus’un reçetesi de bu yüzden eskimiyor.

Dünyanın kararının olmadığını bil.

Rızkı yalnız kendinden bilme.

“Benim” dediğin şeylerin emanet olduğunu unutma.

Ölümü hayatın dışına atma.

Nefsinin rahatlığına aldanma.

Kendi kaygını görmeden başkalarının kaygısını taşıma.

Bir rehberin yüzünde istikameti bul.

Ve nihayet aşk evine gir, sevgiyle kal.

Çünkü insanın asıl meselesi kaygısız bir dünya bulmak değil, dünyanın içinde kaygının kendisini esir edemeyeceği bir gönül bulmaktır.

Yunus’un “Endişe şehrinden taşra” dediği yer belki de tam burasıdır. İnsan aynı dünyada yaşar ama dünyanın hükmü altında kalmaz. Malı vardır ama mal onun sahibi değildir. Tedbir alır ama tedbirini ilâh edinmez. Yarını düşünür ama yarının korkusuyla bugünü harap etmez. Ölümü bilir ama ölüm korkusuyla yaşamaktan vazgeçmez.

Ve bir gün, kâmil bir rehberin yüzünde, dost bahçesinde, aşk bezminde kaygının dağıldığını fark eder insan.

Yunus’un diliyle söylersek: Kaygının çaresi dünyayı değiştirmekten önce nazarı değiştirmektir. Endişe şehrinden çıkmanın yolu da gönlü boş bırakmak değil, onu aşk ile doldurmaktır.

*
Kaynak: Yazıda kullanılan beyitler için bkz. Mustafa Tatcı, Yunus Emre Külliyatı, (C. 1, 2), H Yayınları, İstanbul 2026.

Altay Öktem
Altay Öktem
Altay Öktem - 1964 yılında İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’ni ve Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Şiir, öykü, roman, deneme, çocuk edebiyatı gibi türlerde çok sayıda kitabı olan Öktem, 1988 Ali Rıza Ertan, 1989 Akademi Kitabevi (Mansiyon), 1991 Yaşar Nabi Nayır, 1995 Orhon Murat Arıburnu, 2000 Cemal Süreya şiir ödüllerini aldı. Fanzinleri incelediği Şeytan Aletleri adlı kitabı, Şehrin Kötü Çocukları adlı fanzin şiir antolojisini hazırladı. 2002 yılında, Kadıköy Karg’art’ta Genel Kültürden Kenar Kültüre 101 Fanzin adlı sergiyi açtı. Edebiyat dergilerinin yanı sıra Öküz ve Hayvan adlı kültür sanat dergilerinin, Penguen adlı mizah dergisinin, Radikal, Vatan ve Akşam gazetelerinin kitap eklerinin yazar kadrosunda yer aldı. 2007-2008 yılları arasında Yüxeses Karakalem ve 46 Karakalem adlı kültür sanat dergilerini yayınlayan, 2013-2014 yılları arasında Marjinal Yayınları’nın genel yayın yönetmenliğini yapan Öktem, Fabisad (Fantastik ve Bilimkurgu Sanatları Derneği)’ın kurucu üyeleri arasında yer alıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Panik yok, aşk imdada yetişir!

İnsan neden henüz başına gelmemiş şeylerin kaygısını bugünden taşır? Yunus Emre’ye göre endişenin kaynağında dünya sevgisi, sahiplik duygusu ve ölüm korkusu mu vardır? Tevekkül, teslimiyet, pîr ve aşk insanın kaygıyla ilişkisini nasıl değiştirir? “Endişe şehri”nden çıkıp “aşk evi”ne girmek ne demektir? Dr. Mustafa Tatcı yazdı.

Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır!
Şeyh Gâlip

İnsan kaygılı ve endişeli bir varlık. Henüz gelmemiş bir günün, planlanmamış ve yaşanmamış bir geleceğin derdini bugünden çekiyor; elinde olmayanı düşünüyor, elindekini kaybetmekten korkuyor. Bazen geçim, bazen sağlık, bazen gelecek, bazen ölüm… Daha ötesi: varlık, yaşam, dünya, din, Allah, ölüm ve varlığa geliş sebepleriyle ilgili bitip tükenmek bilmeyen müşkil sualler… Sebepler değişiyor ama insanın içinde dolaşan huzursuzluk pek değişmiyor. Dünkü insanın hayatında başka adlar ve kavramlarla anılıyordu, bugün başka adlarla anılıyor. Fakat insanın gönlünü daraltan, bunaltan, zihnini bir noktaya kilitleyen, henüz olmamış şeyleri olmuş gibi yaşatan bu hâl hep vardı.

Türkçemizde yetkin, ciddi ve köklü bir psikiyatri dili ne yazık ki kuramadık. Keza felsefe ve sosyolojide de öyle. Millî bir terminoloji kurabilmek için eşyanın derinliklerine inen dil kurucu şahsiyetlere ihtiyaç vardır. Bizde bu terminolojinin çıkış noktası Yunus Emre olacaktır. O, kendisini yorumladığı gibi eşyanın gerçeğine de inmiş ilk isimlerden biridir. Dolayısıyla burada konumuz olan kaygı ve onun müteradifi olan kavramların içeriğine bakarken Yunus’tan hareket etmek en mantıklı yoldur.

Yunus Emre’nin şiirlerinde kaygı meselesi dikkat çekici bir yer tutar. Üstelik Yunus kaygıyı yalnız gelip geçen bir ruh hâli gibi görmez. Onun şiirlerinde kaygının bir kökü vardır. İnsan niçin kaygılanır, neye bağlandığı için korkar, neyi kendisine ait sandığı için huzursuz olur? Yunus bu soruların cevabını insanın dünya, benlik, rızık, ölüm ve Hak’la münasebetinde arar.

Bu sebeple Yunus’un kaygıya karşı söylediği sözleri yalnız “teselli edici sözler” diye okumak eksik olur. O, insanın bakış açısını değiştirmeye çalışır. Çünkü ona göre kaygının esas sebebi çoğu zaman başımıza gelen şey değil, başımıza gelen şeyi nasıl gördüğümüzdür. Dünya değişir; insan ona değişmeyen bir şeymiş gibi sarılınca korkar. Rızık gelir gider; insan rızkı yalnız kendi kuvvetine bağlayınca tedirgin olur. Beden fanidir; insan onu ebedî zannedince ölümden ürker. Mal emanettir; insan “benim” deyince kaybetme derdi başlar.

Yunus’un söylediklerini yan yana getirdiğimizde önümüzde açık bir yol belirir: fikirden endişeye, endişeden kaygıya; kaygıdan “benim” davasına; oradan dünya sevgisine… Sonra bunun karşısına tevekkül, teslimiyet, pîr ve aşk çıkar. Bir bakıma bütün mesele, “endişe şehri”nden çıkıp “aşk evi”ne girebilmektir.

Fikirden endişeye, endişeden kaygıya

Endişe kelimesinin ilk anlamlarından biri düşünme, fikretmedir. Zaman içinde bu kelime insanı tedirgin eden düşünce, kuruntu, tasa, gam ve keder mânâlarını da içine almıştır. Demek ki endişe dediğimiz şeyin içinde düşünce vardır; fakat yönünü kaybetmiş, insanı aydınlatmak yerine bilincini bulandırmaya başlamış bir düşünce.

Yunus bunu bir beyitte neredeyse bir formül hâlinde söyler:

Fikir yumış oğlanıdır endîşe kaygı kânıdır
Bu âh u vâh ‘ışk tonıdur taht’oturan han neyimiş

Burada “fikir” endişenin hizmetçisi, endişe ise kaygının madeni, kaynağı olarak gösterilir. Çok önemli bir tespittir bu. Yunus düşünceyi kötülemez; fakat düşüncenin insanı ele geçiren tarafına işaret eder. İnsan aynı şeyi tekrar tekrar düşünür, ihtimalleri çoğaltır, olmamış şeyleri olmuş gibi yaşar, yarının yükünü bugünden sırtına alır. Bir müddet sonra düşünce hakikati görmek için kullanılan bir nimet olmaktan çıkar, insanın kendi eliyle kurduğu bir hapishaneye dönüşür.

Kaygı çoğu zaman böyle büyür. Önce küçük bir ihtimal vardır. Sonra zihin o ihtimalin etrafına başka ihtimaller dizer. Ardından gönül bunların gölgesinde kalır. Daha ortada gerçekleşmiş bir şey yokken insan onun kederini yaşamaya başlar. Bu yüzden endişe yalnız zihinde kalmaz; gönlün de görüntüsünü bozar. İçeride ne varsa dışarıya o sızar. Gönül bulanıksa dünya da bulanık görünür.

Yunus’un burada söylediği şey bugünün insanına da yabancı değildir. Haberler, hesaplar, beklentiler, geçim derdi, gelecek korkusu, insanların kanaati, yarının belirsizliği… Zihin sürekli bir şeylerle meşguldür. Fakat çok düşünmek, her zaman doğruyu görmek demek değildir. Bazen düşüncenin fazlası hakikati yaklaştırmaz; tam tersine üzerini örter.

O hâlde kaygının ilk çaresi düşünmemek değil, düşüncenin istikametini değiştirmektir. Yunus’un yaptığı tam olarak budur. İnsanın nazarını geçici olandan kalıcı olana çevirir.

Dünyanın kararı yok

Yunus’a göre kaygının en büyük sebeplerinden biri, dünyanın neliğini, niteliğini unutmaktır. Dünya değişir fakat insan değişmeyen bir şey arar. Sonra bunu malda, makamda, gençlikte, sıhhatte, itibarda bulmaya çalışır. Hâlbuki bunların hiçbiri kalıcı değildir.

Yunus şöyle der:

Çalap viribidi bizi var dünyayı görün diyü
Bu dünye hod bâkî değil mülke Süleymân neyimiş

Ve şiirin sonunda hükmünü daha da açık söyler:

Sorun Tapduklu Yunus’a bu dünyeden ne anladı
Bu dünyanın karârı yok sen neyimiş ben neyimiş

“Bu dünyanın kararı yok.”

Asıl cümle budur. Dünyanın kararı olmadığına göre insanın burada karar etmesinin, bir kararda durmasının, dünyayı bir karargâh olarak kabul etmesinin bir anlamı yoktur. Dünya döner, sen de dönmeli, aslına gitmelisin. Bugün var olan yarın olmayabilir. Bugün sevindiren şey yarın üzüntü sebebi olabilir. İnsan bunu bildiği hâlde dünyaya sanki hiç değişmeyecekmiş gibi bağlanırsa, kaygının kapısını kendi eliyle açmış olur.

Yunus dünyayı kötülemiyor. Dünyaya yanlış bağlanmayı tenkit ediyor. Dünya kullanılacak yerdir, tutulup kalınacak yer değil. Mal da böyledir, makam da, beden de. İnsan bunları emanet olarak görürse nimet olur; mutlak sahiplik iddiasına dönüştürürse yük olur.

Kaygının önemli bir kısmı “kaybetme korkusu”dur. Kaybetme korkusu ise ancak “sahip olduğum” dediğimiz şeyler üzerinden doğar. İnsan ne kadar çok şeye “benim” derse, o kadar çok şeyi kaybetmekten korkar. Bu yüzden Yunus’un dünya anlayışı kaygı meselesinin tam merkezindedir.

Dünya sevgisinden aşk evine

Yunus’un dünya karşısında önerdiği şey kuru bir terk değildir. O, boşalan yere daha büyüğünü koyar: Aşk!

Şöyle seslenir:

Sen dünyânın terkin urgıl gelip aşk evine girgil
İlerki menzile ergil geri kalmak nendir senin

Buradaki “dünya terkini” yalnız malı mülkü bırakıp bir köşeye çekilmek diye anlamamak gerekir. Asıl terk gönüldedir. İnsan dünyada yaşayacak, çalışacak, kazanacak, sevecek, üzülecek; fakat bunların hiçbirini son hakikat yerine koymayacaktır. El dünyada, gönül Dost’ta olacaktır.

Aşk evi bu yüzden kaygının karşısına çıkar. Dünya sevgisi “benim olsun” der; aşk “ben de O’nun olayım” der. Dünya sevgisi biriktirir, aşk paylaşır. Dünya sevgisi kaybetmekten korkar, aşk vermekten korkmaz. Dünya sevgisi insanı kendi çevresinde döndürür; aşk onu kendi sınırlarının dışına çıkarır.

Kaygı, çoğu zaman benliğin sesidir: Bana ne olacak? Ben ne kaybedeceğim? Ben nasıl yaşayacağım? İnsan bu sorulardan kurtulamasa bile onları daha büyük bir hakikatin içinde görmeye başladığında ağırlıkları azalır. Yunus’un “aşk evi” dediği yer biraz da budur.

Ekmek kaygısı

İnsanın en kadim kaygısıdır ekmek kaygısı. Yani geçim derdi dedikleri şey. Hani şair demiş ya “Kör olası hânede evlâd ü ıyâl var!” diye. İşte bu dert başka bir derttir insanda. Yarın ne yiyeceğim, ne kazanacağım, elimdeki yeter mi, daha sonra ne olacak? Yunus bu kaygıyı çok doğrudan ele alır:

Dün ü gün kaygılar yersin n’ideyin yoksulun dersin
Ol cömerddür rızkın verir kaygı yemek nendir senin

Burada tevekkülün yanlış anlaşılmaması gerekir. Yunus hiçbir zaman “çalışma, tedbir alma” demez. Bilâkis “Çalış, kazan; ye, yedir!” der. İnsan elinden geleni yapacaktır. Fakat neticeyi kendi kudretinin eseri zannettiği anda yükün tamamını sırtına almış olur. İnsan sınırlı bir varlıktır; sınırlı kuvvetiyle sınırsız ihtimalleri kontrol etmeye kalkınca da kaçınılmaz olarak kaygılanır.

Tevekkül, sebepleri bırakmak değil, sebeplerin arkasındaki Müsebbib’i unutmamaktır. İnsan tarlayı sürer ama yağmuru yağdıramaz. Çalışır ama her kapıyı açamaz. Tedbir alır ama ömrünü uzatamaz. İşte kaygıyı hafifleten şey bu sınırı bilmektir.

Yunus’un “Rızkı pâdişâh verir” sözü, insana hiçbir şey yapmadan beklemeyi değil, yaptığı işi ilâh edinmemeyi öğretir. Rızkı yalnız kendinden bilmeyen insan, yarının bütün yükünü bugünden çekmez.

Mal biriktirmek ve ‘benim’ davası

Kaygının bir başka yüzü mal ve sahiplik meselesidir. Yunus bu konuda da çok açıktır:

Çün âhirete kavîsin ko bu yalancı da‘vîsin
Bu mâl u hazne sevisin âşık isen nendir senin

Ardından insanı paylaşmaya çağırır:

Yegil yedirgil bî-çâre eksilirse Tanrı’n vere
Bir gün tenin yere gire geri kalan nendir senin

Bu beyitlerde çok sade ama çok derin bir irfan vardır. İnsan biriktirerek kendisini güvenceye aldığını zanneder. Fakat bir müddet sonra biriktirdiği şeyleri korumak için yaşamaya başlar. Mal insanın hizmetinde olması gerekirken insan malın bekçisi hâline gelir.

Yunus’un “ye, yedir” demesi bunun içindir. Veren insan mal üzerindeki sahiplik duygusundan kurtulur. Paylaşmak sadece başkasının ihtiyacını görmek değildir; aynı zamanda insanın kendi nefsine “Bu senin değil” demesidir.

Sonra mesele tek bir kelimede düğümlenir:

Benim diyüben derersin hakîkat davâ edersin…

“Benim.”

Kaygının en kuvvetli kelimelerinden biri budur. Benim evim, benim malım, benim makamım, benim itibarım, benim bedenim… İnsan ne kadar çok şeye “benim” derse, o kadar çok şeyi kaybetme korkusu taşır. Hâlbuki hakikatte insan kendisinin bile sahibi değildir.

Beden bize emânet

Yunus insanı sahiplik iddiasının en son noktasına, bedene kadar götürür:

Bu vücûdun ser-mâyesi od u su toprag u yeldir
Her biri aslına gider gâfil olmak nendir senin

İnsan “ben” dediği bedenin unsurlarını dahi kendisi yaratmamıştır. Toprak toprağa, su suya, hava havaya döner. Beden bile elimizde geçici olarak bulunan bir emanet ise, dışarıdaki eşya üzerinde ne kadar mutlak bir mülkiyet iddia edebilir ki insan?

Bu düşünce insanı karamsarlığa değil, hafifliğe götürür. Çünkü emanet kaybolmaz; sahibine döner. İnsan kendisini mutlak sahip değil emanetçi gördüğü zaman, hayatın yükü de hafiflemeye başlar.

Kaygı çoğu zaman her şeyi elde tutmak istemekten doğar. Yunus ise insana bırakmayı öğretir. Her şeyi bırakmak değil; her şeyin zaten bir gün bırakılacağını bilerek yaşamak…

Endişe şehrinden taşra

Yunus’un kaygı meselesinde kullandığı en güzel ifadelerden biri “Endişe şehri”dir:

Kaygu eli ermez idi gussa gözü görmez idi
Endîşe şehrinden taşra bir ulu mekândayıdım

Aynı ifade başka bir şiirde yine karşımıza çıkar:

Gussa beni görmez idi kaygı eli ermez idi
Endîşe şehrinden taşra bir yüce mekânda idim

Bir şairin aynı ifadeye iki ayrı şiirde dönmesi boşuna değildir. “Endişe şehri” Yunus’ta özel bir mânâya sahiptir. Yunus, insanın bu dünyaya gelmeden, ben ve sen ayrılığı bu kadar belirginleşmeden, mal-mülk hesabı başlamadan, zaman geçmiş ve gelecek diye parçalanmadan önceki bir başka hâlinden söz eder. Oraya kaygının eli ulaşmaz, gussanın gözü görmez.

Dünya ise çokluk yeridir. İnsan burada kendisini ayrı bir varlık gibi görmeye başlar. “Ben” ortaya çıkar; ardından “Benim” gelir. Ben ve benim arttıkça hesaplar da artar. Hesap arttıkça endişe çoğalır.

Bu yüzden “Endişe şehrinden taşra” olmak, dünyadan fizikî olarak çıkmak demek değildir. Aynı dünyanın içinde başka bir nazarla yaşayabilmektir. Etrafındaki her şey değişirken değişmeyene tutunmak; sebepler içinde yaşarken Müsebbib’i unutmamak; kalabalığın içinde gönlü dağıtmamak…

Yunus’un kaygısızlığı tam da böyle bir hâldir.

Nereden geldin, nereye gidiyorsun?

Yunus’un şiirlerinde sık sık insanın aslını hatırlatan sorular vardır. Nereden geldin? Bu dünya nedir? Sen kimsin? Bedeninden önce neydin, neredeydin? Bu sorular doğrudan kaygıyla ilgilidir. Çünkü insan kendisini yalnız bugünkü adı, işi, bedeni ve sahip olduklarıyla tanımlarsa bunların sarsılmasıyla kendisi de sarsılır.

Yunus şöyle der:

Ben bu sûretden ileri adım Yunus değil iken
Ben ol idim ol ben idim bu aşkı sunanda idim

Bu dünya kimliği sonradan gelmiştir insana! Adımız, suretimiz, makamımız, çevremiz, malımız; bunlar hep sonradan gelen emanetlerdir. Hepsi ömrün içinde edinilmiş şeylerdir. İnsan kendisini bunlardan ibaret sanırsa bunların her değişiminde varlığının temeli sarsılır.

Yunus bu yüzden insanı daha derine çağırır. “Sen yalnız şu görünen suret değilsin” der. İnsan aslını hatırladıkça dünya üzerindeki geçici kimliklerin yükü hafifler. Kaygı da biraz buradan çözülür.

Ölümü unutmak kaygıyı artırır

İnsan ölümden korktuğu için ölümü düşünmemeye çalışır. Yunus ise tam tersini yapar; ölümü sık sık hatırlatır. Çünkü ölüm unutuldukça dünya büyür, dünya büyüdükçe kaygı büyür.

“Bir gün tenün yire gire, girü kalan nendür senün” der. Başka bir şiirinde de:

Girü senden olanları elinle sinleye koydun
Şunu şöyle görür iken ölümün n’işe sanmazsın

İnsan başkalarını kendi eliyle toprağa koyduğu hâlde, ölümü kendisine uzak sanır. Yunus bu gafleti sarsmak ister. Ölümü hatırlatmasının maksadı insanı karanlığa sürüklemek değil, dünyaya karşı ölçü kazandırmaktır.

Öleceğini bilen insan için bazı kavgalar küçülür. Bazı hırslar anlamını kaybeder. Bazı “mutlaka olmalı” düşünceleri yumuşar. Ölüm düşüncesi, hayatı değersizleştirmez; tersine neyin gerçekten değerli olduğunu gösterir.

Bu yüzden ölüm, Yunus’ta kaygının sebebi olmakla kalmaz; doğru anlaşıldığında kaygının ilâcı da olur.

Nefs rahatsa gönül niçin kaygılı?

Yunus’un kaygı meselesine dair en çarpıcı beyitlerinden biri, dervişlik iddiasını sorguladığı şiirindedir:

Şeyhim kamudan ulu yolda uludan ulu
Gönlüm idi kaygılı nefsim âsâyiş benim

Bu beyitte “Nefis rahat olunca gönül kaygılıdır.” düşüncesi işlenir. Dışarıda dervişlik görüntüsü vardır; içeride ise iş henüz tamam değildir. Yunus hemen ardından hırkaya, tâca ve dış görünüşe güvenmenin yetmediğini söyler:

Hırkam tâcım gözlerem fâsid işler işlerem
Her yanımdan gizlerem bin bir fâsid iş benim

İşte burada kaygının başka bir yüzü çıkar karşımıza. Her kaygı mutlaka kötü değildir. Bazen gönlün huzursuzluğu insana yanlış yolda olduğunu haber verir. Nefis rahat ederken gönül daralıyorsa, orada bakılması gereken bir şey vardır.

Yunus’un kendi nefsine yönelttiği bu sert sözler samimiyetin ölçüsünü gösterir. Dervişlik yalnız kıyafet ve gösteriş değildir. Hakiki huzur dışarıdan alınacak bir görüntüyle değil, içeride kurulacak bir doğrulukla gelir.

Bu yüzden Yunus başkasının derdinden önce insanı kendi derdine çağırır:

Yunus sözün kime dersin yâ kimin kaygısın yersin
Nasîhat halka eylersin yâ özün neye tutmazsın

Başkalarının kusurunu düzeltmek, herkese yol göstermek, herkes adına kaygılanmak bazen insanın kendi içinden kaçışına dönüşebilir. Yunus “Önce kendine dön.” der. Başkasına verdiğin nasihati önce kendin tut. Kaygını dışarıda dağıtmadan önce içeride neyin seni huzursuz ettiğini gör.

Pîrin yüzü ve kaygının dağılışı

Pîr, kâmil insandır. Onun yüzünü görmek, içyüzünü görmek, davranışlarını örnek alıp onun gibi olmak demektir. Yunus’un kaygıdan çıkışında kâmil insanın ayrı bir yeri vardır. Şöyle der:

Kaygu beni almış idi cânım zebûn olmuş idi
Gördüm pîrimin yüzünü ol kaygıyı sürdüm bugün

Buradaki hâl çok tanıdıktır: Kaygı insanı almış yani esir etmiş, canı zebun etmiştir (aciz bırakmıştır). Yani insan kaygıya hükmedememekte, kaygı insana hükmetmektedir. Sonra kâmil insanı görür Yunus ve kaygıdan kurtulur.

Pîrin (kâmil insanın) yüzü burada yalnız bir insan çehresi değildir. İstikamettir, güven duygusudur, insanın dağılmış iç dünyasını toparlayan irşattır, manevî rehberliktir. Kaygılı insanın en büyük sıkıntılarından biri neyin gerçek, neyin vehim olduğunu ayırt edememesidir. Her ihtimal aynı derecede korkutucu görünür. Pîr, ölçüyü yeniden kurar.

Dikkat edilirse şiirde dış şartların değiştiği söylenmez. Dünya aynı dünyadır. Geçim meselesi, ölüm, ayrılık ve fanilik devam eder. Değişen Yunus’un bakışıdır. Olgun rehber (kâmil insan) ona dünyanın hakikatini yeniden göstermiştir.

Şiirin devamında kaygının yerine neyin geçtiği de bellidir:

Gelsin yârdan ayrı düşen gurbet ile bağrı pişen
Dost bahçesi içindeki aşk bezmine girdim bugün

Ve sonunda:

Eydür Yunus yâr kuluyam dost bahçesi bülbülüyem
Söyleyeyim şimden geri gülzârıma erdim bugün

Kaygıdan uzaklaşıp dost bahçesine erişmek, endişeden kurtulup aşk meclisine girmek…

Yunus’un yolu budur.

Kaygının asıl zıddı: Aşk

Yunus’ta kaygının zıddı yalnız huzur değildir. Daha derinde aşk vardır. Çünkü kaygının merkezinde “ben” bulunur. Aşk ise o merkezi yerinden oynatır.

Yunus şöyle der:

Yunus ol aşk badyasından sen inen esrük olmuşsun
Bî-hod iken erdin Hakk’a ayık olmak nendir senin

“Bî-hod” olmak, kendinden geçmek; benlik iddiasını bir kenara bırakabilmektir. Kaygılı insan sürekli kendisini düşünür: Bana ne olacak? Beni kim koruyacak? Ben ne kaybedeceğim? Ben nasıl görüneceğim? Aşk bu soruları tamamen yok etmese bile onları başka bir yere taşır. İnsan artık kendisini yalnız başına, sahipsiz ve bütün yükü kendi omzunda duran bir varlık gibi görmez.

Bu sebeple aşk, Yunus’un şiirlerinde basit bir coşkunluk değildir. Bir varlık terbiyesidir. İnsanın kendisini doğru yere koymasıdır. Haddini bilmesi, sahibini bilmesi, geldiği yeri ve gideceği yeri bilmesidir.

Kaygı dünyayı büyütür; aşk Hakk’ı büyütür. Kaygı ihtimalleri çoğaltır; aşk yönü birleştirir. Kaygı “ben”i kalınlaştırır; aşk “ben”i inceltir.

Yunus’un bütün söyledikleri sonunda burada birleşir.

Kaygusuzca bir dünyada yaşamak?

Buraya kadar söylenenlerden sonra şu soruyu sormak gerekir:

Yunus’un gösterdiği “kaygısız dünya” nasıl bir dünyadır?

Hiç şüphesiz bu söylemde kastedilen, sıkıntının olmadığı bir dünya değildir.

Fakirliğin bulunmadığı, hastalığın gelmediği, sevdiğimiz insanların ölmediği, hiçbir ayrılığın yaşanmadığı bir dünya da değildir.

Yunus böyle bir dünya tasvir etmediği gibi böyle ütopik bir dünya da vaat etmez. Onun söylediği daha gerçek ve daha derindir:

Kaygusuzluk, dünyanın bütün sıkıntılarını kaldırmak değil; dünyanın sıkıntıları içinde gönlün dayandığı yeri değiştirmektir. Başka bir söylemle insanın böyle bir dünyayı kabullenmesini ister Yunus. Gerçek olan budur!

Kaygusuzluk yarının ne getireceğini bilmek değildir; yarını getirenin kim olduğunu bilmektir.

Kaygusuzluk hiç kaybetmemek değildir; elindekinin emanet olduğunu bilmektir.

Kaygusuzluk fakirliği ortadan kaldırmak değildir; rızkın sahibini tanımaktır.

Kaygusuzluk ölümü yok etmek değildir; ölümün hakikatini kabul etmektir.

Kaygusuzluk düşünmemek değildir; düşünceyi endişenin hizmetinden çıkarıp hakikatin hizmetine vermektir.

Ve nihayet kaygısızlık, hiçbir şeye üzülmemek değildir. Yunus da ayrılığı bilir, gurbeti bilir, derdi bilir. Fakat bütün bu yüklerin altında kaybolup gitmez. Çünkü derdin içinde dermanın yerini de bilir.

Bugünün insanı bakımından Yunus’un sözleri belki daha da dikkat çekicidir. İmkânlarımız arttı ama kaygımız azalmadı. Daha çok bilgiye ulaşıyoruz fakat zihnimiz daha çok dağılıyor. Daha çok şeye sahip oluyoruz fakat sahip olduklarımızı kaybetmekten daha çok korkuyoruz. Geleceği güvence altına almak için daha çok hesap yapıyor, bu defa da bugünün huzurunu o hesapların içinde tüketiyoruz.

Asırlar öncesinden söylenen “Fikir yumış oğlanıdır endîşe kaygı kânıdır” sözü bu yüzden eskimiyor. İnsan değişiyor, araçlar değişiyor, hayatın biçimi değişiyor; fakat gönlün hastalıkları pek değişmiyor.

Yunus’un reçetesi de bu yüzden eskimiyor.

Dünyanın kararının olmadığını bil.

Rızkı yalnız kendinden bilme.

“Benim” dediğin şeylerin emanet olduğunu unutma.

Ölümü hayatın dışına atma.

Nefsinin rahatlığına aldanma.

Kendi kaygını görmeden başkalarının kaygısını taşıma.

Bir rehberin yüzünde istikameti bul.

Ve nihayet aşk evine gir, sevgiyle kal.

Çünkü insanın asıl meselesi kaygısız bir dünya bulmak değil, dünyanın içinde kaygının kendisini esir edemeyeceği bir gönül bulmaktır.

Yunus’un “Endişe şehrinden taşra” dediği yer belki de tam burasıdır. İnsan aynı dünyada yaşar ama dünyanın hükmü altında kalmaz. Malı vardır ama mal onun sahibi değildir. Tedbir alır ama tedbirini ilâh edinmez. Yarını düşünür ama yarının korkusuyla bugünü harap etmez. Ölümü bilir ama ölüm korkusuyla yaşamaktan vazgeçmez.

Ve bir gün, kâmil bir rehberin yüzünde, dost bahçesinde, aşk bezminde kaygının dağıldığını fark eder insan.

Yunus’un diliyle söylersek: Kaygının çaresi dünyayı değiştirmekten önce nazarı değiştirmektir. Endişe şehrinden çıkmanın yolu da gönlü boş bırakmak değil, onu aşk ile doldurmaktır.

*
Kaynak: Yazıda kullanılan beyitler için bkz. Mustafa Tatcı, Yunus Emre Külliyatı, (C. 1, 2), H Yayınları, İstanbul 2026.

Altay Öktem
Altay Öktem
Altay Öktem - 1964 yılında İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’ni ve Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Şiir, öykü, roman, deneme, çocuk edebiyatı gibi türlerde çok sayıda kitabı olan Öktem, 1988 Ali Rıza Ertan, 1989 Akademi Kitabevi (Mansiyon), 1991 Yaşar Nabi Nayır, 1995 Orhon Murat Arıburnu, 2000 Cemal Süreya şiir ödüllerini aldı. Fanzinleri incelediği Şeytan Aletleri adlı kitabı, Şehrin Kötü Çocukları adlı fanzin şiir antolojisini hazırladı. 2002 yılında, Kadıköy Karg’art’ta Genel Kültürden Kenar Kültüre 101 Fanzin adlı sergiyi açtı. Edebiyat dergilerinin yanı sıra Öküz ve Hayvan adlı kültür sanat dergilerinin, Penguen adlı mizah dergisinin, Radikal, Vatan ve Akşam gazetelerinin kitap eklerinin yazar kadrosunda yer aldı. 2007-2008 yılları arasında Yüxeses Karakalem ve 46 Karakalem adlı kültür sanat dergilerini yayınlayan, 2013-2014 yılları arasında Marjinal Yayınları’nın genel yayın yönetmenliğini yapan Öktem, Fabisad (Fantastik ve Bilimkurgu Sanatları Derneği)’ın kurucu üyeleri arasında yer alıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x