Bugün aslında ne zaman başladı?

2020 yılında yaşananlar geleceğe ilişkin kaygıları artırdı. Dünyayı nasıl bir gelecek bekliyor? Kanadalı tarihçi ve yazar Margaret MacMillan’a göre yanıt bir asır önce verilmiş olabilir. Oxford Üniversitesi’nde tarih dersleri veren, aralarında Paris 1919: Dünyayı Değiştiren 6 Ay’ın da bulunduğu çok sayıda kitabın yazarı MacMillan, Foreign Affairs’de sanıldığının aksine felaketler çağı olarak bilinen 20’inci yüzyılın ilk yarısında uluslararası krizleri ustaca çözen adımlar da atılabildiğini hatırlatıyor. MacMillan’a göre, yaşananların tekrar etmemesi sağduyulu devlet adamlarının elinde. MacMillan’ın yazısından bazı bölümleri aktarıyoruz:

“ABD Başkan Donald Trump geçmişi büyük ölçüde görmezden geliyor ya da yanlış anlamaya yatkın. 2017’de Hawaii’deki Pearl Harbor Ulusal Anıtı’nı ziyaret ettiğinde “Bütün bunlar ne hakkında?” dediği rivayet edilir. (…)

Trump, 2021’in başında, 2025’in başlarında ya da ikisinin arasında ne zaman görevden ayrılırsa ayrılsın, dünya 2016’da olduğundan daha kötü bir durumda olacak. Çin daha iddialı, hatta saldırgan hale geldi. Rusya, ömür boyu cumhurbaşkanı Vladimir Putin yönetiminde, siber saldırılar ve suikastlar yoluyla komşularını istikrarsızlaştırırken demokrasilere karşı gizli bir savaş yürüten haydut bir devlet olmaya yüzsüzce devam ediyor. Brezilya, Macaristan, Filipinler ve Suudi Arabistan’da yeni bir diktatör yöneticiler grubu ortaya çıktı. Dünya, COVID-19 salgınıyla başa çıkmakta zorlanırken pandeminin ekonomik ve sosyal etkilerinin büyüklüğünü yeni yeni farkına varıyor. Her şeyin ötesinde ise iklim değişikliği gerçeği var.”

‘Bugün’ü Soğuk Savaş öncesinde aramalı

Günümüzde ABD ile Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş çıkabileceği yönündeki yorumlara değinen Margaret MacMillan, yaşananları anlamak için daha eskiye bakılması gerektiği görüşünde:

“Bugünün istikrarsız dünyası, sosyal ve ekonomik huzursuzluğun yaygın olduğu ve çok sayıda güçlü oyuncunun uluslararası sahneyi doldurduğu 1910’ların veya 1930’larınkine daha çok benziyor. Çin bugün ABD’ye meydan okurken, Almanya, Japonya ve ABD’nin yükselen güçleri, 1910’larda Britanya İmparatorluğu’nun hegemonyasını tehdit ediyordu. Bu arada, COVID-19 salgını, 1930’lardaki Büyük Buhran’ı anımsatan bir ekonomik gerilemeye yol açmıştı.

Yirminci yüzyılın ilk yarısının tarihi, dengelenmeyen veya orta yol bulunamayan gerilimlerin yurtiçinde aşırılığa ve yurtdışında çatışmaya yol açabileceğini çok canlı bir şekilde gösteriyor. Ayrıca, gerilimin arttığı zamanlarda, özellikle kriz anlarındaki ülkeler akıllı ve yetenekli liderlerden yoksunsa, kazaların barut fıçısına düşen kıvılcım gibi patlamalara yol açabileceğini ortaya koyuyor. Arşidük Franz Ferdinand Haziran 1914’te Saraybosna’da suikasta kurban gitmemiş olsaydı, Birinci Dünya Savaşı patlak vermeyebilirdi. Bugün Çin ve Amerikan donanma gemileri veya uçakları Güney Çin Denizi’nde çarpışsa olası felaket zincirini tahayyül etmek zor değil.”

Hep aynı nakarat dinlememek için ne yapmalı?

“Mark Twain’in söylediği ileri sürüldüğü gibi “Tarih tekerrür etmez ama sık sık nakarata girer” ve kişiyi huzursuz edecek kadar çok nakaratı vardır. Trump’ın ardından gelecek yönetim, zarar görmüş dünyayı onarmak ve istikrarlı bir uluslararası düzeni yeniden inşa etmek istiyorsa (…) tarihe danışmalıdır. Geçmiş uyarılar verir ama aynı zamanda cesaretlendiricidir. Krizler bazen fırsat zamanlarıdır. Otuz Yıl Savaşları’nın sona ermesi Vestfalya Barışı’nı ve onunla birlikte ulusal egemenliğe saygı ilkesini getirdi. Napolyon Savaşları’nın hemen ardından düzenlenen Viyana Kongresi, Avrupa’ya on yıllarca eşi benzeri görülmemiş barış ortamı sağlayan bir anlaşma ortaya çıkardı. Yirminci yüzyılın dünya savaşları, çatışmaya değil iş birliğine dayalı istikrarlı ve adil bir uluslararası düzen için yeni fikir ve kurumların ortaya çıkmasına neden oldu. Trump yönetimi de tarih olduğunda, dünya liderleri mevcut fay hatlarının derinleşmesine göz yumabilir veya uluslararası barış ve istikrar için çalışabilirler.”

Uyarı işaretlerini zamanında görmeli

“Uluslararası düzenin çöküşünü daha da hızlandıran şey, devletlerin hem içerik hem de üslup olarak çatışmacı politikalara gittikçe daha fazla başvurmasıdır. Güdüleri devletlerin kendileri kadar eskidir: Hırs, açgözlülük, ideolojiler, duygular ya da sadece diğer tarafın niyetleri olabileceğinden korku… Çatışmaya hazırlanmak, hatta öyle görünmek, diğer tarafı da çatışmacı duruşa sevk eder. Barış zamanı yazılan senaryolardaki olasılıklar kuvvetli olasılıklar haline gelir ve liderler serbest manevra kabiliyetlerinin azaldığını fark ederler. Birinci Dünya Savaşı’nda, hem Amerikan hem de Japon donanmaları, Pasifik’in kontrolü için rekabet edecekleri günü düşünmeye başladılar. 1920’lerde ve 1930’larda, her biri bir gün diğeriyle savaşmak zorunda kalabileceği beklentisiyle üsler inşa etti, teçhizat temin etti, strateji geliştirdi ve eğitildi. Her iki taraf da diğerinin sözlerini ve eylemlerini düşmanca niyetin kanıtı olarak yorumladığından, savaşı kaçınılmaz olmasa bile olası kıldı. 1983’te Güney Kore’ye ait uçağını düşürdükten sonra Sovyetler Birliği’nin liderleri, ABD’nin bu olayı bir savaşın fitili ateşlemek ve sinsice nükleer saldırı düzenlemek için bahane olarak kullanmayı planladığına kendilerini ikna ettiler. Birdenbire, ABD Başkanı Ronald Reagan’ın İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ile telefonda daha sık görüşmesi bile hazırlık kanıtı gibi görülmeye başlandı.

Kamusal retorik de önemlidir çünkü çatışma beklentisi hatta özlemi yaratabilir ve liderlerin kontrol edemediği güçleri harekete geçirebilir. 1967’de Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır muhtemelen İsrail’le savaş istemiyordu. Ancak söylemi ve Tiran Boğazı’nı kapatma kararı gibi Arap milliyetçiliğine cevaz veren eylemleri zaten gergin olan durumu alevlendirdi. Bugün, Çin okullarında on yıllarca süren “vatansever eğitim”, devletlerinin dünyada kendini daha iddialı biçimde boy göstermesini bekleyen oldukça milliyetçi bir genç nesli ortaya çıkardı…”

Haysiyetli bir ara yol her zaman bulunabilir

“Gerginlikleri yatıştırmak mümkündür ama sabırlı diplomasinin desteklediği bir liderlik, güven oluşturma ve uzlaşma gerektirir. 1962’deki Küba füze krizi sırasında (…) ABD Başkan John F. Kennedy ve Sovyet Başbakanı Nikita Kruşçev, haysiyetli bir anlaşmaya aracılık edebilecekleri kanallar buldular. Ne yazık ki uzlaşma, onurlarını ve toplumsal konumlarını ülkeleriyle bağlantılı gören iç kamuoyu veya seçkinler için her zaman iyi sonuç vermez. Ancak yetenekli liderler bu engellerin üstesinden gelebilir. Kennedy ve Kruşçev, kendilerine savaş çağrısı yapan ordularını reddetti; büyük bir risk altında birbirleriyle çalışmayı seçtiler, böylece dünyayı nükleer bir savaştan kurtarmış oldular.

Trump da küresel politikada oldukça kişisel bir iz bıraktı. (…) Stratejik konumunu borazanı olarak kullandı. Tıpkı Putin’in Sovyetler Birliği’nin aşağılanmasına ve ortadan kaybolmasına ilişkin hatıralarının Soğuk Savaş’ın sonunda Rusya’yı dünya sahnesine geri döndürmek kararlılığını beslemesi gibi, Trump’ın karakter özellikleri, yaşam deneyimleri ve tutkuları, başkanın dış politika üzerinde uygulayabileceği kayda değer güçle birleşerek son dört yıldır ABD dış politikasının çoğunu şekillendirdi. Bu iki adamın da büyük ve güçlü ülkelere liderlik etmesi hâlâ önemlidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 40 yıldan fazla bir süre Arnavutluk’u yöneten Enver Hoca, Arnavutlar için bir tiran ve Balkanlar’daki komşuları için bir tehditti. Ancak Avrupa veya dünya barışına bir tehdit değildi. Buna karşılık Almanya, Adolf Hitler’in pençesine düştüğünde, bir dünya savaşı başlatabildi.”

Tek kutupla küreselleşmeden önce ‘Altın Çağ’ vardı

Margaret MacMillan, uluslararası sistemde bugün yaşanan tüm sıkıntıların Birinci Dünya Savaşı öncesi 10 yılda da yaşandığını hatırlatıyor:

“Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden önceki on yıl içinde Avrupa (…) dünyanın büyük bir kısmına egemen olmuştu ve sürekli artan refahın tadını çıkarırken kalıcı barışın süreceği ümit ediliyordu. Avusturyalı yazar Stefan Zweig, bu döneme ‘Güvenliğin Altın Çağı’ adını vermişti. Avrupa ve dünya ticaret, yatırım ve iletişim yoluyla giderek daha fazla entegre olmuştu. Silahların kontrolü ve savaş kuralları gibi konularda uluslararası hukuk ve çok taraflı anlaşmaların yanı sıra büyük ve coşkulu barış hareketi, savaşın önünde kesin engeller gibi görünüyordu. Yine de Avrupa’nın karanlık bir tarafı vardı. Hem iç politikada hem de uluslararası alanda sorunlar birikiyordu. İç kamuoylarında, şiddetli siyasi ve sınıfsal bölünmeler, işçi sınıfının artan huzursuzluğu, genellikle şiddete başvurulan devrimci hareketler ve panikleyen üst sınıflar, güçlü siyasi sistemleri bile germişti. Yükselen etnik milliyetçilik, Avusturya-Macaristan, Rusya ve İngiltere gibi çokuluslu devletleri sarsıyordu. Sömürgeci iştahlar henüz Afrika’nın ve Asya’nın büyük kısmının parçalanmasıyla doymamıştı ve büyük güçler şimdi açgözlülükle Çin’e ve Osmanlı İmparatorluğu’na bakıyorlardı.

Avrupa güçlerini kısıtlayan kural, kaide ve uygulamalar zayıflamaya başladı. Avrupa Uyumu eski benliğinin bir gölgesiydi ve büyük güçler, gittikçe daha zor birlikte hareket ediyordu. 1911’de İtalya bugünkü Libya’yı işgal ettiğinde, hiçbir gücün gerileyen Osmanlı İmparatorluğu için tehlikeli bir rekabet başlatma riskini göze almayacağına dair yazılı olmayan anlaşmayı ihlal etti. Diğer büyük güçler pişmanlıklarını ifade ettiler ancak çok az şey yaptılar ve eylemsizlikleri fark edilmedi. 1912’de Balkan devletleri Bulgaristan, Yunanistan, Karadağ ve Sırbistan, Avrupa’daki Osmanlı topraklarından geriye kalanları almak için güçlerini birleştirdiler ve kısa süre sonra ganimetin üzerine kondular. Ardından gelen Balkan Savaşları bölge dışını da tehdit ediyordu. Büyük Sırbistan’ı Avusturya-Macaristan tehdit, Rusya ise “küçük Ortodoks kardeş” olarak görüyordu. İki güç savaşa yaklaştı. Böyle olsaydı, Fransa müttefiki Rusya’yı desteklemek zorunda kalabilirdi ve Almanya, Avusturya-Macaristan’ın yardımına koşabilirdi. Bir miktar hasmane söylem ve tehdit edici hareketlerden sonra, farklı nedenlerle genel bir savaş istemeyen Almanya ve İngiltere sayesinde bir tür barış tesis edildi. Bununla birlikte savaş korkusu, ardında zehirli bir karşılıklı şüphe ve hınç duygusu bıraktı. (…)

Bu bir dizi kriz, savaşın Avrupa siyasetinde hâlâ bariz bir olasılık olduğunu gösterdi. Dahası, kıtanın iki ittifaka bölünmesi, varsayıldığı gibi bazı devlet adamları üzerinde baskı oluşturacağına tam tersi etki yarattı. Prestij kaygıları ve ittifak ortaklarını mutlu tutma ihtiyacı, Rusya’yı, bu küçük ülke ne kadar pervasızca davransa davransın, Sırbistan’ın yardımına koşmaya zorluyordu. Almanya’nın liderleri, Avusturya-Macaristan’ı destekleyemezlerse, tek güvenilir müttefiklerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaklarından korkuyorlardı. Fransa, Almanya’ya karşı bir denge olarak gördüğü Rusya ile ittifakını, bu Avusturya-Macaristan arasındaki bir çekişmede Rusya’yı desteklemek zorunda kalacağından endişe etse bile, sürdürme kararlılığındaydı.

1914’e gelindiğinde savaş, genel bir Avrupa harbini önlemeyi veya en azından bunun dışında kalmayı ümit eden İngiltere haricinde, tüm oyuncuların tercihi haline geldi. Devletler, gerek tatbikatlar düzenleme gerekse diplomatlarını geri çağırma yoluyla tehdit edici eylemlere başvurmaya alışmışlardı. Avrupa’nın ordu ve donanmalarının hızla büyümesi gerilimleri daha da artırıyordu. Resmî ve gayri resmî bütün söylemler hızla sertleşiyordu. Almanya Kralı II. Wilhelm 1913’teki bir aile düğününde, İngiliz kuzeni Kral V. George’u Fransa gibi çökmekte olan bir ulusla Rusya gibi yarı barbar bir ulusun yanında olduğu için payladı. Avrupa genelinde basın düşman komploları hakkında korkutucu hikayeler yayınlayarak nefretleri körükledi. Fark etmemiş olsalar da, çoğu Avrupalı psikolojik olarak savaşa hazırdı. Kendi ordularına olan abartılı saygı ve sosyal Darwinizm’in yaygın etkisi, savaşın bir ulusun hayatta kalma mücadelesinin asil ve gerekli bir parçası olduğu inancını teşvik etti.”

1920’leri doğru okumalıyız

Margaret MacMillan, zamanın belli başlı güçlerinin liderlerinin söylem, beklenti ve prestij kaygılarıyla Birinci Dünya Savaşı içine yuvarlandığını anlattıktan sonra iki savaş arası döneme ilişkin farklı bir okuma öneriyor:

“Tarihçiler, geçmiş tecrübelerden edinilmiş bilgilerle, 1919’daki Paris Barış Konferansı’nı genellikle bir başarısızlık, 1920’leri diktatörlerin kaçınılmaz yükselişi ve II. Dünya Savaşı’nın bir girizgahı olarak gördüler. Avrupa ve dünyanın 1919’da pek çok sorunla karşı karşıya olduğu doğrudur. Savaşların sonunda sık sık olduğu gibi, müttefikler birbirlerinden uzaklaşıyorlardı ve kazananlarla kaybedenler, barış anlaşmalarından adil ganimet elde edemediklerini düşünüyorlardı. Almanlar, özellikle sağdakiler Versailles Antlaşması’ndan nefret ederken, birçok Fransız bunun fazla hoşgörülü olduğunu düşünüyordu. İtalya ve Japonya kazanan tarafta olmalarına rağmen kendilerine adil davranılmadığını savunuyordu. Avusturya-Macaristan’ın ve Rus İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından ortaya çıkan devletler zayıf, ekonomik olarak kırılgan, kendi içlerinde olarak sınıfsal ve etnik kimliklere göre bölünmüş ve birbirleriyle çatışma eğilimliydi. Etnik milliyetçilik temelinde kurulmuşlardı ama hepsinde azımsanmayacak sayıda ve genellikle mutsuz azınlıklar vardı. Bu yanıcı karışıma komünist enternasyonalizmi de eklendi. Bolşeviklerin Rusya’daki zaferi, dünya çapında bir devrimci eylemler dalgasına cesaret verdi. (…)

Ancak son zamanlarda bazı tarihçiler bu iki savaş arası on yılı farklı bir bakış açısıyla, güçlü bir uluslararası düzene doğru gerçek bir ilerleme sağlandığı dönem olarak görmeye başladılar. Birinci Dünya Savaşı neyin yanlış gittiği ve böyle bir felaketi önlemek için ne yapılabileceği üzerine düşünmeye zorlamıştı. Uluslararası iş birliğinin değeri, geçen yüzyıldan beri düzenli bir tartışma konusu olmuştu ve devletler, çok taraflı anlaşmalar, uluslararası mahkemeler ve hatta pandemilerle başa çıkmak için uluslararası konferanslarla bu yönde bazı somut adımlar atmışlardı. Bu yüzden ABD Başkanı Woodrow Wilson, 1918’deki ünlü 14 İlke konuşmasıyla yeni bir dünya düzeni vizyonunu ortaya koyduğunda, dünya çapında coşkulu biçimde kabul gördü.

Onun parlak fikri olan Milletler Cemiyeti’nin 1920’de kurulması, ABD üye olmasa bile önemli bir adımdı: Üyelerinin tümünün güvenliğini sağlamak ve saldırganlara karşı savaş da dahil olmak üzere yaptırımlar kullanma yetkisine sahip uluslararası bir organ oluşturdu. İlk yılları umut vericiydi. Topyekûn savaşa tırmanma tehlikesine sahip Yunanistan ile İtalya arasındaki 1923 anlaşmazlığını çözdü, Avrupa’daki tartışmalı bölgelerdeki seçimleri izledi ve Dünya Sağlık Örgütü’nün selefiyle Uluslararası Çalışma Örgütü’ne kadar bir dizi uluslararası kurumu koordine etti. ABD, cemiyetin çalışmalarının çoğunu dışarıdan destekledi ve Avrupa’da barışın inşasına yardımcı olmaya devam etti. (…)

Genel olarak 1920’ler, uluslararası ilişkilerde bir çatışma değil, işbirliği dönemiydi. Sovyetler Birliği hariç büyük güçlerin liderleri çoğunlukla barışçıl bir uluslararası düzeni desteklediler. (…) İtalya’da Benito Mussolini, barış anlaşmalarından kaynaklanan bazı gerilimleri yatıştırmak için Fransa ve İngiltere ile birlikte çalışan bir devlet adamı rolünü oynadı (…). 1928’de Kellogg-Briand Paktı’yla aralarında Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Sovyetler Birliği, İngiltere ve ABD’nin de bulunduğu 50’den fazla ülke, savaş anlaşmazlıkları çözmek için bir araç olarak kullanmaktan vazgeçti.

1920’lerin umut veren gelişmeleri Büyük Buhran ile yarıda kaldı. Bankaların batması, yerli üretimdeki sertin düşüşler ve dünya ticaretindeki ani daralma, müreffeh ülkelerde bile kitlesel işsizliğe ve yoksulluğun artmasına yol açtı. Vatandaşlar, liderlerinin krizle başa çıkma becerisine olan inançlarını kaybetti. Daha da kötüsü, kapitalizm ve demokrasiye olan inançlarını da çoğu kez kaybettiler. Bunun sonucu, hem sağdaki hem de soldaki aşırılık yanlısı partilerin büyümesi oldu. Bazı demokrasiler uyum sağlamayı ve hayatta kalmayı başardıysa da, diğerleri başaramadı. Almanya’da Weimar Cumhuriyeti 1933’te, antidemokratik muhafazakârlar, Nazi Partisi liderini kendi amaçları için kullanabilecekleri gibi aptalca kanıya kapılıp onu başbakan olmaya davet edince utanç verici biçimde sona erdi. Tam tersine Hitler onları kullanıp kenara attı. Japonya’da aşırı milliyetçi militaristler iktidarı ele geçirdi. Rüzgarın yönünü fark eden Mussolini, yelkenini Eksen Devleri’ne doğru açtı.”

75 yıl sonra aynı hatalara düşülecek mi?

Kanadalı tarihçi, Almanya, İtalya ve Japonya’nın liderleri saldırganlıklarını sürdürürken demokratik ülke liderlerinin, antlaşmaların ve uluslararası hukukun tekrar tekrar ihlal edilmesi karşısında harekete geçemeyerek, uluslararası düzenin bozulmasına izin verdiğini ancak sonunda ikinci kez savaş girmek zorunda kaldığını anlattıktan sonra, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin aynı hataları tekrarlamamak üzerine kurulu olduğunu ama onun da sonuna gelindiğini belirtiyor:

“Üç çeyrek yüzyıl sonra, bu düzen tehlikeli bir şekilde gıcırdıyor. COVID-19 salgını dünya ekonomisine zarar verdi ve uluslararası işbirliğinin önüne set çekti. İki dünya savaşından önce olduğu gibi, büyük güç rekabetlerinin yoğunlaşmasının yanı sıra Çin ile Hindistan arasındaki son çatışmalar gibi diğer oyuncuları kendine çekmekle tehdit eden bölgesel çatışmalarla gerginlik artıyor. Bu arada pandemi, tıpkı Büyük Buhran’ın yaptığı gibi, halkın kurumlara inancını sarsacak. Saldırıya ve fethetmeye karşı olanlar da dahil, bir zamanlar dokunulmaz görünen kaideler ihlal edildi. Rusya, 2014’te Kırım’ı zorla ele geçirdi ve geçen yıl Trump yönetimi, İsrail’in Golan Tepeleri’ni fiilen ilhak etmesine ABD’nin onayını verdi (…)

Mevcut dünya düzeni zayıfladıkça, çatışmalar daha belirgin hale geldi. Rusya elinden geldiğince karışmaya devam ediyor ve Putin AB’yi yok etme hayalleri kuruyor. ABD-Çin ilişkileri, ticaret, ileri teknoloji ve stratejik etki üzerine devam eden tartışmalarla, giderek daha düşmanca hale geliyor ve her iki taraf da olası bir savaş için senaryolar geliştiriyor. İki ülkenin retoriği de daha kavgacı bir hale geldi. (…)

Dünya krizle nasıl başa çıkacak?

“Dünyanın bununla nasıl başa çıkacağı kurumlarının gücüne ve önemli anlarda liderliğe bağlı olacaktır. Zayıf ve kararsız liderler, 1914’te olduğu gibi, kötü durumların daha da kötüye gitmesine izin verebilir. Kararlı ve acımasız olanlar, 1939’da yaptıkları gibi savaşlar yaratabilirler. Bilge ve cesur olanlar, fırtınalarda dünyaya rehberlik edebilir. Son grubun biraz tarih okumasını umalım.”

Bu yazı ilk kez 8 Ekim 2020’de yayımlanmıştır.

 

Margaret MacMillan’ın Foreign Affairs’de yayınlanan “Hangi Geçmiş Başlangıçtır” başlıklı yazısının bazı bölümleri Mustafa Alkan tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: https://www.foreignaffairs.com/articles/united-states/2020-08-11/history-which-past-prologue

Fikir Turu

Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend