6 Şubat depremlerinden sonra ne öğrendik — neyi hâlâ öğrenemedik?

Üç yılın sonunda, bir sonraki deprem ve afetlere karşı gerçekten daha hazırlıklı mıyız? Raha Akhavan-Tabatabaei, Burcu Balçık, Bahar Yetiş Kara, Sibel Salman yazdı.

İlk günler hâlâ hafızalarımızda taze: soğukta enkaz başında saatlerce umutla bekleyen kalabalıklar, uzayıp giden yardım kuyrukları, “Bir şey yapmalıyız” diyerek yola düşenler… ve bir yandan da bitmeyen acı, belirsizlik, çaresizlik.

6 Şubat 2023 depremleri Türkiye’ye çok ağır bir yıkım yaşattı ama aynı anda, eşi görülmemiş bir dayanışmayı da görünür kıldı. Aradan üç yıl geçti. Bu süre boyunca sahada çalışan sivil toplum örgütleri kapasitesini büyüttü, gönüllü ağları daha organize hâle geldi; özel sektör iş sürekliliğini daha ciddi ele almaya başladı. Kamu kurumları ve yerel yönetimler yeniden inşanın yükünü omuzladı; yeni platformlar kuruldu, sayısız toplantı, çalıştay ve görüşme yapıldı. Buna rağmen, toparlanma süreci hâlâ tamamlanmış değil; barınmadan yerel hizmetlere, psikososyal destekten geçim kaynaklarına kadar uzanan ihtiyaçlar birçok yerde devam ediyor.

Asıl soru ise şu: Üç yılın sonunda, bir sonraki deprem ve afetlere karşı gerçekten daha hazırlıklı mıyız?

İstanbul’da hissedilen bir deprem, tanıdık bir tedirginlik

Bu soruyu yeniden gündeme getiren anlardan biri, 23 Nisan 2025’te Marmara Denizi Silivri açıklarında gerçekleşen ve İstanbul’da hissedilen Mw 6.2’lik depremdi.

Kısa süren bu sarsıntı, büyük bir afette karşımıza çıkabilecek “alışıldık” sorunları küçük ölçekte yeniden hatırlattı: artçı bekleyişi, bilgi kirliliği, panik hâli… Sonrasında gündem kısa sürede değişti; ama geride tanıdık bir tedirginlik kaldı.

Aynı masalara dönüp aynı soruları sormamız tesadüf değil

Bu konularda uzun yıllardır çalışan akademisyenler olarak afetler ve afetlere hazırlık, bizim için yalnızca kriz anlarında hatırlanan bir alan değil. Projeler sürüyor; farklı kurumlarla ortaklıklar kuruluyor, raporlar ve makaleler yazılıyor; sivil toplumdan özel sektöre, yerel yönetimlerden kamu kurumlarına kadar ekosistemin farklı aktörleriyle sıkça bir araya geliyoruz. Ve bu buluşmaların önemli bir kısmında, dönüp dolaşıp benzer sorularla karşılaşıyoruz.

Nitekim, 23 Nisan depreminin hemen sonrasında Mayıs 2025’te iki etkinlik vardı: Bilim Akademisi’nin düzenlediği Deprem Riskini Azaltmak: Bilim, Planlama ve Uygulama paneli ile Sabancı Üniversitesi’nde gerçekleşen Afet Hazırlık Çalıştayı Bu iki etkinlikte; sivil toplumdan, özel sektörden, yerel yönetimlerden, uygulayıcı kurumlardan ve akademiden temsilciler bir araya geldi.

İstanbul’da deprem hissedilmişken bile katılımın beklenenden düşük kalması, kimsenin yüksek sesle söylemek istemediği bir gerçeği hatırlattı: Afet riski hayatımızın içinde, yanı başımızda; ama gündemde tutmayı başaramıyoruz.  Toplantılara düzenli gelenler çoğu zaman zaten bu alanın içinde olanlar; genel kamuoyu ise uzakta. Afet ancak yaşandığında merkezde, aradaki dönem ise oldukça sessiz.

Bu panel ve yuvarlak masa tartışmalarında duyulan ortak cümleler ise birbirine çok benziyordu. Kısaca özetleyelim.

Afet anında hızlıyız; afet öncesinde süreklilik kuramıyoruz

Deprem olur olmaz mekanizmalar devreye giriyor: ekipler kuruluyor, görevler tanımlanıyor, sahada olağanüstü bir hız yakalanıyor. Sonra zaman geçiyor. Ekipler değişiyor, bütçeler daralıyor, öncelikler kayıyor; ilk günlerin temposu yavaş yavaş düşüyor.

En değerli kayıp çoğu zaman kurumsal hafızanın erimesi. Dün öğrendiğimizi bugün yeniden öğrenmek, aynı soruları yeniden sormak, aynı sorunları tekrar ortaya koymak…

Üç yıl sonra hâlâ “hazırlık” konuşuyor olmamız şaşırtıcı değil; hatta gerekli. Mesele, bu konuşmanın bir rutine, bir düzenli pratiğe dönüşememesi. Hazırlık sessiz bir iş: görünür bir sonuç üretmediğinde kolayca geri plana itiliyor. Oysa risk, o “sakin” günlerde büyümeye devam ediyor.

Teknoloji var; ama “hazır” değilse işe yaramıyor

6 Şubat’tan hemen sonra adeta bir “dijital çözüm dalgası” geldi. Haritalara ihtiyaç ve kaynakların işlenmesi, uygulamalar, veri tabanları, dijital platformlar peş peşe ortaya atıldı; zamanla sayıları da çoğaldı. Ne var ki sahada, bu araçların varlığı her zaman fark yaratmıyor. Çünkü afet anı, yeni çıkmış bir uygulamayı keşfedecek zaman bırakmıyor. Bir teknolojik uygulama depremden önce denenmemişse, kimsenin günlük işine girmemişse, kullanıcıları eğitim almamışsa ve sahada defalarca test edilmemişse; deprem günü o araç çoğu zaman “çözüm” olmuyor, açılmayan bir ekran olarak kalıyor.

Sorun çoğu zaman teknoloji eksikliği değil; ortak kuralların ve hazırlığın eksikliği. Kim hangi veriyi giriyor, hangi standartla? Kim güncelliyor; ne sıklıkla, hangi eşikle? Aynı kayıt iki kez düştüğünde kim birleştiriyor, kim ayıklıyor? Bu sorular yanıtlanmadığında, yeni bir uygulama sorun çözmek yerine sahaya bir katman daha ekleyecektir: bilgi artsa da ortak resim netleşmeyecektir. Teknoloji ancak depremden önce birlikte çalıştırılıp tatbikatı yapıldığında gerçek bir araca dönüşebilir.

Koordinasyonun kalbi teknoloji değil, yönetişim

Koordinasyon çoğu zaman teknik bir konuymuş gibi konuşuluyor; oysa esas mesele yönetişim: kimin neyi hangi yetkiyle yaptığı, bilginin nasıl paylaşıldığı, kararın kim tarafından ne hızla alındığı.

Sahada ise zamanın en kıymetli olduğu anlarda, aynı bilginin farklı kanallardan toplanması ve teyit edilmesi hem hız kaybı hem de enerji kaybı demek.

Afet anında hangi ortak dijital sistemin—örneğin, ortak harita ve ihtiyaç kayıt ekranının—tek bir güvenilir referans alınacağı baştan netleşmeli.

Yereldeki en küçük noktadan yukarıya, koordinasyon mekanizması kâğıt üstünde değil sahada işleyecek biçimde kurulmalı ve süreklilik kazanmalı.

Bireylerin hazırlığı

Elbette halka da hazırlık konusunda iş düşüyor. Ailelerin deprem sonrasında ne yapacakları konusunda önceden plan yapması, en yakın toplanma alanının yeri ve ulaşım ile geçici barınma seçenekleri, hangi kalemlerin deprem çantasında bulunacağı gibi bilgileri öğrenmesi en temel hazırlıklar arasında.

Bunların yanı sıra, afet ilk yardımı konusunda pek çok gönüllü eğitim mevcut. Bu eğitimlere katılmak ve mahalle düzeyinde iletişimi geliştirmek de önem taşıyor. Örneğin, mahalledeki kronik hasta, engelli, yaşlı, göçmen gibi kırılgan grupların nerelerde olduğunu bilerek deprem sonrası onlara nasıl yardım edileceğinin de belirlenmesi gerekli.

Veri var; ama ortak resim hâlâ kurulamıyor

Üç yılda sahadan çok veri toplandı; ihtiyaç listeleri, kapasite bilgileri, tedarik süreleri, dağıtım bilgileri… Böyle bir veriyle, doğru şekilde tutulup erişilebilir kılındığında, akademik olarak sağlam çıkarımlar üretmek; hangi uygulamanın işe yaradığını, nerede tıkanma yaşandığını, hangi kapasite açığının kronikleştiğini göstermek simülasyon sayesinde mümkün. Ne var ki veri çoğu zaman düzenli biçimde tutulmuyor ve kurumlar arasında paylaşılmıyor.

Hassas verinin korunması şüphesiz şart. Ama paylaşılabilir hâle getirilmiş (anonimleştirilmiş, amaçla sınırlanmış) veri olmadan, örneğin, bir bölgede beklenen ihtiyaç düzeyi ile mevcut kapasite arasındaki farkı güvenilir biçimde ölçmek mümkün değil. Ölçemediğiniz şeyi de iyileştiremiyorsunuz.

Veri paylaşımını iyi niyete bırakmak yerine protokole bağlamak bir çözüm: Ne paylaşılacak, kim görecek, hangi amaçla, hangi süreyle? Bu çerçeve kurulabildiğinde, veri yalnızca kayıt değil; daha hızlı karar, daha iyi planlama ve daha etkili müdahale için gerçek bir değere dönüşebilir.

Deprem bölgesi: Büyük emek, yavaş toparlanma

Üç yılın değerlendirmesi deprem bölgesini ayrıca düşünmeyi gerektiriyor. Bölgede çok yoğun bir emek var: barınma, altyapı, eğitim, sağlık, yerel ekonomi, sosyal destek… Yine de ihtiyaçlar hâlâ büyük, toparlanma birçok yerde yavaş.

Bunun bir nedeni yıkımın ölçeği; on bir ili etkileyen, yerleşimleri ve kırılganlıkları farklı olan bir afetten söz ediyoruz.

Ama bir nedeni de toparlanmanın yalnızca bina yapmak olmaması. Konutu, altyapıyı, hizmet erişimini, ruhsal ve fiziksel rehabilitasyonu, istihdamı ve sosyal hayatı birlikte ayağa kaldırmak gerekiyor. Birindeki gecikme diğerlerini de geciktiriyor.

İstanbul…

İstanbul başlığı masanın en ağır yerinde duruyor. Çünkü İstanbul senaryosu yalnızca bir deprem değil; ülke ölçeğinde varoluşsal bir sistem testi. Karar merkezleri burada, kritik altyapı burada, tedarik zincirlerinin düğümü burada.

Beklenen İstanbul depremi hakkındaki farkındalık 25 yıl öncesine dayanıyor. 1999 depreminin ardından Kuzey Marmara Fayının bir sonraki büyük depremi Marmara Denizi’nde Mw 7’nin üzerinde bir şiddette üreteceği tahmin edildi ve yıllara yayılan pek çok hazırlık çalışmaları yapıldı. 2023 depremleri ise konunun tekrar gündeme gelmesini sağladı.

2023 ve sonrasında yapılan pek çok çalışma arasında Bilim Akademisinin düzenlediği “Deprem Odaklı Transdisipliner Araştırma Proje Çağrıları Biçimlendirme Çalıştayı” çok disiplinli yaklaşımıyla öne çıkıyor. Bilim insanları, afet konusundaki kamu ve sivil toplum yöneticileri ile birlikte potansiyel fon sağlayıcı özel sektör ve çeşitli vakıflardan uzmanlar, afet yönetimi konusunu pek çok yönüyle irdeleyerek çok disiplinli proje önerileri ürettiler. Çalıştay raporuna bu    linkten ulaşılabilir.  Ayrıca, Prof. Dr. Naci Görür’ün editörlüğünde Bilim Akademisi tarafından yayına hazırlanan “Deprem Dirençli Kentler: Bir Yol Haritası” kitabında, yer bilimi, inşaat mühendisliğinin yanı sıra, ekonomi, siyaset bilimi, halk sağlığı gibi pek çok disiplinden araştırmacının katkısıyla “dirençli kent” hedefi doğrultusunda somut öneriler ortaya kondu.

Tüm bu çalışmalar bize şunu açıkça gösteriyor: İstanbul depremini yalnızca teknik bir afet sorunu olarak ele almak artık yeterli değil. Bu mesele, bilimsel bilginin karar süreçlerine gerçekten nüfuz edip edemeyeceğinin bir sınavı. Bugün elimizde, geçmişe kıyasla çok daha fazla bilgi, deneyim ve iş birliği zemini var. Eksik olan, bu bilgiyi parçalı değil bütüncül biçimde kullanacak bir yönetişim anlayışı. İstanbul’un geleceği, tam da bu noktada verilecek kararlarla şekillenecek.

Akademinin katkısı nerede başlar, nerede biter?

Sahada acil çözüm arayan kurumlar açısından bakınca akademinin katkısı “teorik” veya “yavaş” görünebilir. Oysa akademinin asıl rolü, afet olduktan sonra “yangın söndürmek” değil; afet öncesinde dayanıklılık ve hazırlığı güçlendirmek, yani afet sonrası işler yürüsün diye zemini önceden kurmaktır.

Bu katkı yalnızca bizim alanlarımız olan endüstri mühendisliği ve operasyon yönetimiyle sınırlı değil; ama bu alanlar hazırlık için kritik bir omurga sunuyor: koordinasyon, planlama, kaynak tahsisi, senaryo analizi, karar kuralları… Veri temelli yöntemlerle hangi kararın hangi koşulda ne sonuç verdiğini göstermek, pilot uygulamaları sahayla birlikte tasarlamak mümkün. Yapay zekâ ve dijital teknolojiler de burada yeni imkânlar sunuyor: erken uyarı bilgisini operasyon kararına çevirebilen karar destek araçları, dağınık bilgiyi bir araya getiren sistemler, belirsizlik altında kaynak tahsisini iyileştiren modeller…

Ama bunların sahada karşılık bulması tek başına akademinin elinde değil. Etki, denemeye izin verildiğinde ve bu denemeler korunduğunda ortaya çıkıyor. Kamu kurumlarının ve yerel yönetimlerin veriye erişim için makul çerçeveler açması, pilot uygulamalara alan tanıması ve birlikte çalışmaya açık olması, bu işlerin kâğıt üzerinde kalmamasının şartı.

Bu anlayışla katılıp katkı sunduğumuz eforlardan biri, yukarda da bahsedilen, Ekim 2023’te Bilim Akademisi’nin yürüttüğü “deprem odaklı transdisipliner araştırma proje çağrılarını biçimlendirme” çalışmasıydı. Toplumun farklı kesimleri ve farklı disiplinlerden tecrübeli akademisyenler ve uzmanlar aynı masada, hangi sorunun hangi aktörlerle ve hangi disiplinlerin ortaklığıyla ele alınabileceğini; hatta bunun hangi bütçe ölçeklerinde gerçekçi biçimde yürütülebileceğini çalıştı. Ortaya çıkan çağrı başlıklarına bakmak bile, destek verilse yapılabilecek işlerin ne kadar somut ve kritik olduğunu gösteriyor: eğitimde süreklilik, afete dirençli yerleşimler, iş/yaşam sürekliliği, sosyo-ekonomik destek, kırılgan gruplar, altyapıda risk analizi, erken uyarı ve acil müdahale, esnek koordinasyon, akut dönemde yerel kapasitenin güçlendirilmesi, afet sonrası barınma, temiz su ve atık su çözümleri, yıkıntı atıklarının geri kazanımı…

Bu çağrıların kıymeti, “iyi niyetli temenniler” yerine çözümün kimlerle (yerel yönetim, STK, özel sektör, üniversite), hangi uzmanlık bileşimleriyle ve hangi kaynak ölçekleriyle mümkün olabileceğini görünür kılması. Dileğimiz, bu çerçeveyi daha çok kurumun görmesi; niyet eden aktörlerin akademiyi daha en baştan yanına alması ve bu başlıkların ölçülebilir çıktılarla hayata geçmesi.

Özel sektör: hazırlık yalnızca “kendi duvarlarının içinde” kalmamalı

Özel sektörün rolü bu tabloda tali değil, belirleyici. Çünkü büyük bir depremde yalnızca kamu hizmetleri değil; üretim, tedarik, dağıtım, finans ve istihdam zincirleri de aynı anda etkileniyor.

Son üç yılda birçok şirket iş sürekliliği planlarını güncelledi, risk analizleri yaptı; ama bu hazırlıklar çoğu zaman kurumların kendi sınırları içinde kalıyor. Oysa asıl fark, şirketlerin yalnızca “kendi operasyonlarını kurtarmaya” değil, içinde yer aldıkları ekosistemin devamlılığına odaklandıklarında ortaya çıkacaktır.

Bu nedenle özel sektörün kamu ve sivil toplumla birlikte senaryo çalışmaları yapması, veriyi ve iyi uygulamaları paylaşması, tatbikatlara açık olması ve kriz anında hangi kapasitenin nasıl devreye gireceğini önceden netleştirmesi kritik. Akademi bu süreçte ortak dili ve ölçütleri kurma, pilotları tasarlama ve öğrenmeyi ölçülebilir kılma açısından birleştirici bir rol oynayabilir; ancak bunun sürdürülebilir olması için güçlü kurumların bu işbirliklerine erken aşamada niyet etmesi, uygulama alanı açması ve pilotlara sahip çıkması gerekiyor.

Üç yıl sonra görüyoruz ki mesele bilgi eksikliği değil; birikimi kalıcı bir düzene dönüştürememek. Dördüncü yılın farkının, yeni bir şey icat etmekten çok elimizde olanı birlikte çalıştırmak, düzenli olarak test etmek ve öğrenmeyi kurumların gündelik işleyişine yerleştirmek olmasını umuyoruz.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 6 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

6 Şubat depremlerinden sonra ne öğrendik — neyi hâlâ öğrenemedik?

Üç yılın sonunda, bir sonraki deprem ve afetlere karşı gerçekten daha hazırlıklı mıyız? Raha Akhavan-Tabatabaei, Burcu Balçık, Bahar Yetiş Kara, Sibel Salman yazdı.

İlk günler hâlâ hafızalarımızda taze: soğukta enkaz başında saatlerce umutla bekleyen kalabalıklar, uzayıp giden yardım kuyrukları, “Bir şey yapmalıyız” diyerek yola düşenler… ve bir yandan da bitmeyen acı, belirsizlik, çaresizlik.

6 Şubat 2023 depremleri Türkiye’ye çok ağır bir yıkım yaşattı ama aynı anda, eşi görülmemiş bir dayanışmayı da görünür kıldı. Aradan üç yıl geçti. Bu süre boyunca sahada çalışan sivil toplum örgütleri kapasitesini büyüttü, gönüllü ağları daha organize hâle geldi; özel sektör iş sürekliliğini daha ciddi ele almaya başladı. Kamu kurumları ve yerel yönetimler yeniden inşanın yükünü omuzladı; yeni platformlar kuruldu, sayısız toplantı, çalıştay ve görüşme yapıldı. Buna rağmen, toparlanma süreci hâlâ tamamlanmış değil; barınmadan yerel hizmetlere, psikososyal destekten geçim kaynaklarına kadar uzanan ihtiyaçlar birçok yerde devam ediyor.

Asıl soru ise şu: Üç yılın sonunda, bir sonraki deprem ve afetlere karşı gerçekten daha hazırlıklı mıyız?

İstanbul’da hissedilen bir deprem, tanıdık bir tedirginlik

Bu soruyu yeniden gündeme getiren anlardan biri, 23 Nisan 2025’te Marmara Denizi Silivri açıklarında gerçekleşen ve İstanbul’da hissedilen Mw 6.2’lik depremdi.

Kısa süren bu sarsıntı, büyük bir afette karşımıza çıkabilecek “alışıldık” sorunları küçük ölçekte yeniden hatırlattı: artçı bekleyişi, bilgi kirliliği, panik hâli… Sonrasında gündem kısa sürede değişti; ama geride tanıdık bir tedirginlik kaldı.

Aynı masalara dönüp aynı soruları sormamız tesadüf değil

Bu konularda uzun yıllardır çalışan akademisyenler olarak afetler ve afetlere hazırlık, bizim için yalnızca kriz anlarında hatırlanan bir alan değil. Projeler sürüyor; farklı kurumlarla ortaklıklar kuruluyor, raporlar ve makaleler yazılıyor; sivil toplumdan özel sektöre, yerel yönetimlerden kamu kurumlarına kadar ekosistemin farklı aktörleriyle sıkça bir araya geliyoruz. Ve bu buluşmaların önemli bir kısmında, dönüp dolaşıp benzer sorularla karşılaşıyoruz.

Nitekim, 23 Nisan depreminin hemen sonrasında Mayıs 2025’te iki etkinlik vardı: Bilim Akademisi’nin düzenlediği Deprem Riskini Azaltmak: Bilim, Planlama ve Uygulama paneli ile Sabancı Üniversitesi’nde gerçekleşen Afet Hazırlık Çalıştayı Bu iki etkinlikte; sivil toplumdan, özel sektörden, yerel yönetimlerden, uygulayıcı kurumlardan ve akademiden temsilciler bir araya geldi.

İstanbul’da deprem hissedilmişken bile katılımın beklenenden düşük kalması, kimsenin yüksek sesle söylemek istemediği bir gerçeği hatırlattı: Afet riski hayatımızın içinde, yanı başımızda; ama gündemde tutmayı başaramıyoruz.  Toplantılara düzenli gelenler çoğu zaman zaten bu alanın içinde olanlar; genel kamuoyu ise uzakta. Afet ancak yaşandığında merkezde, aradaki dönem ise oldukça sessiz.

Bu panel ve yuvarlak masa tartışmalarında duyulan ortak cümleler ise birbirine çok benziyordu. Kısaca özetleyelim.

Afet anında hızlıyız; afet öncesinde süreklilik kuramıyoruz

Deprem olur olmaz mekanizmalar devreye giriyor: ekipler kuruluyor, görevler tanımlanıyor, sahada olağanüstü bir hız yakalanıyor. Sonra zaman geçiyor. Ekipler değişiyor, bütçeler daralıyor, öncelikler kayıyor; ilk günlerin temposu yavaş yavaş düşüyor.

En değerli kayıp çoğu zaman kurumsal hafızanın erimesi. Dün öğrendiğimizi bugün yeniden öğrenmek, aynı soruları yeniden sormak, aynı sorunları tekrar ortaya koymak…

Üç yıl sonra hâlâ “hazırlık” konuşuyor olmamız şaşırtıcı değil; hatta gerekli. Mesele, bu konuşmanın bir rutine, bir düzenli pratiğe dönüşememesi. Hazırlık sessiz bir iş: görünür bir sonuç üretmediğinde kolayca geri plana itiliyor. Oysa risk, o “sakin” günlerde büyümeye devam ediyor.

Teknoloji var; ama “hazır” değilse işe yaramıyor

6 Şubat’tan hemen sonra adeta bir “dijital çözüm dalgası” geldi. Haritalara ihtiyaç ve kaynakların işlenmesi, uygulamalar, veri tabanları, dijital platformlar peş peşe ortaya atıldı; zamanla sayıları da çoğaldı. Ne var ki sahada, bu araçların varlığı her zaman fark yaratmıyor. Çünkü afet anı, yeni çıkmış bir uygulamayı keşfedecek zaman bırakmıyor. Bir teknolojik uygulama depremden önce denenmemişse, kimsenin günlük işine girmemişse, kullanıcıları eğitim almamışsa ve sahada defalarca test edilmemişse; deprem günü o araç çoğu zaman “çözüm” olmuyor, açılmayan bir ekran olarak kalıyor.

Sorun çoğu zaman teknoloji eksikliği değil; ortak kuralların ve hazırlığın eksikliği. Kim hangi veriyi giriyor, hangi standartla? Kim güncelliyor; ne sıklıkla, hangi eşikle? Aynı kayıt iki kez düştüğünde kim birleştiriyor, kim ayıklıyor? Bu sorular yanıtlanmadığında, yeni bir uygulama sorun çözmek yerine sahaya bir katman daha ekleyecektir: bilgi artsa da ortak resim netleşmeyecektir. Teknoloji ancak depremden önce birlikte çalıştırılıp tatbikatı yapıldığında gerçek bir araca dönüşebilir.

Koordinasyonun kalbi teknoloji değil, yönetişim

Koordinasyon çoğu zaman teknik bir konuymuş gibi konuşuluyor; oysa esas mesele yönetişim: kimin neyi hangi yetkiyle yaptığı, bilginin nasıl paylaşıldığı, kararın kim tarafından ne hızla alındığı.

Sahada ise zamanın en kıymetli olduğu anlarda, aynı bilginin farklı kanallardan toplanması ve teyit edilmesi hem hız kaybı hem de enerji kaybı demek.

Afet anında hangi ortak dijital sistemin—örneğin, ortak harita ve ihtiyaç kayıt ekranının—tek bir güvenilir referans alınacağı baştan netleşmeli.

Yereldeki en küçük noktadan yukarıya, koordinasyon mekanizması kâğıt üstünde değil sahada işleyecek biçimde kurulmalı ve süreklilik kazanmalı.

Bireylerin hazırlığı

Elbette halka da hazırlık konusunda iş düşüyor. Ailelerin deprem sonrasında ne yapacakları konusunda önceden plan yapması, en yakın toplanma alanının yeri ve ulaşım ile geçici barınma seçenekleri, hangi kalemlerin deprem çantasında bulunacağı gibi bilgileri öğrenmesi en temel hazırlıklar arasında.

Bunların yanı sıra, afet ilk yardımı konusunda pek çok gönüllü eğitim mevcut. Bu eğitimlere katılmak ve mahalle düzeyinde iletişimi geliştirmek de önem taşıyor. Örneğin, mahalledeki kronik hasta, engelli, yaşlı, göçmen gibi kırılgan grupların nerelerde olduğunu bilerek deprem sonrası onlara nasıl yardım edileceğinin de belirlenmesi gerekli.

Veri var; ama ortak resim hâlâ kurulamıyor

Üç yılda sahadan çok veri toplandı; ihtiyaç listeleri, kapasite bilgileri, tedarik süreleri, dağıtım bilgileri… Böyle bir veriyle, doğru şekilde tutulup erişilebilir kılındığında, akademik olarak sağlam çıkarımlar üretmek; hangi uygulamanın işe yaradığını, nerede tıkanma yaşandığını, hangi kapasite açığının kronikleştiğini göstermek simülasyon sayesinde mümkün. Ne var ki veri çoğu zaman düzenli biçimde tutulmuyor ve kurumlar arasında paylaşılmıyor.

Hassas verinin korunması şüphesiz şart. Ama paylaşılabilir hâle getirilmiş (anonimleştirilmiş, amaçla sınırlanmış) veri olmadan, örneğin, bir bölgede beklenen ihtiyaç düzeyi ile mevcut kapasite arasındaki farkı güvenilir biçimde ölçmek mümkün değil. Ölçemediğiniz şeyi de iyileştiremiyorsunuz.

Veri paylaşımını iyi niyete bırakmak yerine protokole bağlamak bir çözüm: Ne paylaşılacak, kim görecek, hangi amaçla, hangi süreyle? Bu çerçeve kurulabildiğinde, veri yalnızca kayıt değil; daha hızlı karar, daha iyi planlama ve daha etkili müdahale için gerçek bir değere dönüşebilir.

Deprem bölgesi: Büyük emek, yavaş toparlanma

Üç yılın değerlendirmesi deprem bölgesini ayrıca düşünmeyi gerektiriyor. Bölgede çok yoğun bir emek var: barınma, altyapı, eğitim, sağlık, yerel ekonomi, sosyal destek… Yine de ihtiyaçlar hâlâ büyük, toparlanma birçok yerde yavaş.

Bunun bir nedeni yıkımın ölçeği; on bir ili etkileyen, yerleşimleri ve kırılganlıkları farklı olan bir afetten söz ediyoruz.

Ama bir nedeni de toparlanmanın yalnızca bina yapmak olmaması. Konutu, altyapıyı, hizmet erişimini, ruhsal ve fiziksel rehabilitasyonu, istihdamı ve sosyal hayatı birlikte ayağa kaldırmak gerekiyor. Birindeki gecikme diğerlerini de geciktiriyor.

İstanbul…

İstanbul başlığı masanın en ağır yerinde duruyor. Çünkü İstanbul senaryosu yalnızca bir deprem değil; ülke ölçeğinde varoluşsal bir sistem testi. Karar merkezleri burada, kritik altyapı burada, tedarik zincirlerinin düğümü burada.

Beklenen İstanbul depremi hakkındaki farkındalık 25 yıl öncesine dayanıyor. 1999 depreminin ardından Kuzey Marmara Fayının bir sonraki büyük depremi Marmara Denizi’nde Mw 7’nin üzerinde bir şiddette üreteceği tahmin edildi ve yıllara yayılan pek çok hazırlık çalışmaları yapıldı. 2023 depremleri ise konunun tekrar gündeme gelmesini sağladı.

2023 ve sonrasında yapılan pek çok çalışma arasında Bilim Akademisinin düzenlediği “Deprem Odaklı Transdisipliner Araştırma Proje Çağrıları Biçimlendirme Çalıştayı” çok disiplinli yaklaşımıyla öne çıkıyor. Bilim insanları, afet konusundaki kamu ve sivil toplum yöneticileri ile birlikte potansiyel fon sağlayıcı özel sektör ve çeşitli vakıflardan uzmanlar, afet yönetimi konusunu pek çok yönüyle irdeleyerek çok disiplinli proje önerileri ürettiler. Çalıştay raporuna bu    linkten ulaşılabilir.  Ayrıca, Prof. Dr. Naci Görür’ün editörlüğünde Bilim Akademisi tarafından yayına hazırlanan “Deprem Dirençli Kentler: Bir Yol Haritası” kitabında, yer bilimi, inşaat mühendisliğinin yanı sıra, ekonomi, siyaset bilimi, halk sağlığı gibi pek çok disiplinden araştırmacının katkısıyla “dirençli kent” hedefi doğrultusunda somut öneriler ortaya kondu.

Tüm bu çalışmalar bize şunu açıkça gösteriyor: İstanbul depremini yalnızca teknik bir afet sorunu olarak ele almak artık yeterli değil. Bu mesele, bilimsel bilginin karar süreçlerine gerçekten nüfuz edip edemeyeceğinin bir sınavı. Bugün elimizde, geçmişe kıyasla çok daha fazla bilgi, deneyim ve iş birliği zemini var. Eksik olan, bu bilgiyi parçalı değil bütüncül biçimde kullanacak bir yönetişim anlayışı. İstanbul’un geleceği, tam da bu noktada verilecek kararlarla şekillenecek.

Akademinin katkısı nerede başlar, nerede biter?

Sahada acil çözüm arayan kurumlar açısından bakınca akademinin katkısı “teorik” veya “yavaş” görünebilir. Oysa akademinin asıl rolü, afet olduktan sonra “yangın söndürmek” değil; afet öncesinde dayanıklılık ve hazırlığı güçlendirmek, yani afet sonrası işler yürüsün diye zemini önceden kurmaktır.

Bu katkı yalnızca bizim alanlarımız olan endüstri mühendisliği ve operasyon yönetimiyle sınırlı değil; ama bu alanlar hazırlık için kritik bir omurga sunuyor: koordinasyon, planlama, kaynak tahsisi, senaryo analizi, karar kuralları… Veri temelli yöntemlerle hangi kararın hangi koşulda ne sonuç verdiğini göstermek, pilot uygulamaları sahayla birlikte tasarlamak mümkün. Yapay zekâ ve dijital teknolojiler de burada yeni imkânlar sunuyor: erken uyarı bilgisini operasyon kararına çevirebilen karar destek araçları, dağınık bilgiyi bir araya getiren sistemler, belirsizlik altında kaynak tahsisini iyileştiren modeller…

Ama bunların sahada karşılık bulması tek başına akademinin elinde değil. Etki, denemeye izin verildiğinde ve bu denemeler korunduğunda ortaya çıkıyor. Kamu kurumlarının ve yerel yönetimlerin veriye erişim için makul çerçeveler açması, pilot uygulamalara alan tanıması ve birlikte çalışmaya açık olması, bu işlerin kâğıt üzerinde kalmamasının şartı.

Bu anlayışla katılıp katkı sunduğumuz eforlardan biri, yukarda da bahsedilen, Ekim 2023’te Bilim Akademisi’nin yürüttüğü “deprem odaklı transdisipliner araştırma proje çağrılarını biçimlendirme” çalışmasıydı. Toplumun farklı kesimleri ve farklı disiplinlerden tecrübeli akademisyenler ve uzmanlar aynı masada, hangi sorunun hangi aktörlerle ve hangi disiplinlerin ortaklığıyla ele alınabileceğini; hatta bunun hangi bütçe ölçeklerinde gerçekçi biçimde yürütülebileceğini çalıştı. Ortaya çıkan çağrı başlıklarına bakmak bile, destek verilse yapılabilecek işlerin ne kadar somut ve kritik olduğunu gösteriyor: eğitimde süreklilik, afete dirençli yerleşimler, iş/yaşam sürekliliği, sosyo-ekonomik destek, kırılgan gruplar, altyapıda risk analizi, erken uyarı ve acil müdahale, esnek koordinasyon, akut dönemde yerel kapasitenin güçlendirilmesi, afet sonrası barınma, temiz su ve atık su çözümleri, yıkıntı atıklarının geri kazanımı…

Bu çağrıların kıymeti, “iyi niyetli temenniler” yerine çözümün kimlerle (yerel yönetim, STK, özel sektör, üniversite), hangi uzmanlık bileşimleriyle ve hangi kaynak ölçekleriyle mümkün olabileceğini görünür kılması. Dileğimiz, bu çerçeveyi daha çok kurumun görmesi; niyet eden aktörlerin akademiyi daha en baştan yanına alması ve bu başlıkların ölçülebilir çıktılarla hayata geçmesi.

Özel sektör: hazırlık yalnızca “kendi duvarlarının içinde” kalmamalı

Özel sektörün rolü bu tabloda tali değil, belirleyici. Çünkü büyük bir depremde yalnızca kamu hizmetleri değil; üretim, tedarik, dağıtım, finans ve istihdam zincirleri de aynı anda etkileniyor.

Son üç yılda birçok şirket iş sürekliliği planlarını güncelledi, risk analizleri yaptı; ama bu hazırlıklar çoğu zaman kurumların kendi sınırları içinde kalıyor. Oysa asıl fark, şirketlerin yalnızca “kendi operasyonlarını kurtarmaya” değil, içinde yer aldıkları ekosistemin devamlılığına odaklandıklarında ortaya çıkacaktır.

Bu nedenle özel sektörün kamu ve sivil toplumla birlikte senaryo çalışmaları yapması, veriyi ve iyi uygulamaları paylaşması, tatbikatlara açık olması ve kriz anında hangi kapasitenin nasıl devreye gireceğini önceden netleştirmesi kritik. Akademi bu süreçte ortak dili ve ölçütleri kurma, pilotları tasarlama ve öğrenmeyi ölçülebilir kılma açısından birleştirici bir rol oynayabilir; ancak bunun sürdürülebilir olması için güçlü kurumların bu işbirliklerine erken aşamada niyet etmesi, uygulama alanı açması ve pilotlara sahip çıkması gerekiyor.

Üç yıl sonra görüyoruz ki mesele bilgi eksikliği değil; birikimi kalıcı bir düzene dönüştürememek. Dördüncü yılın farkının, yeni bir şey icat etmekten çok elimizde olanı birlikte çalıştırmak, düzenli olarak test etmek ve öğrenmeyi kurumların gündelik işleyişine yerleştirmek olmasını umuyoruz.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 6 Şubat 2026’da yayımlanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x