Amazon Kadınlarına İç Huzur Sağlama Rehberi1 isimli kitabımda çağımız kadınını tarihteki Amazon kadınlarına benzetmiştim. Tarihteki Amazonlar bir yurt, bir devlet kurmak için savaşmak zorundaydı. Çağımızın Amazonları da aslında birçok arenada savaşmak zorunda. Kendilerinden bir ya da iki kuşak önceki kadınlara göre çok daha iyi bir eğitim almış durumdalar. Önceki nesillere kıyasla iş yaşamında daha çok yer alıyorlar. Üstlendikleri roller artık evi çekip çeviren kişi ve anne olmakla sınırlı değil, evin ekonomisine katkıda bulunan kişi olma rolleri de var. Bu nedenle çağımızın Amazon kadınlarını azla yetinmeyen, talepkâr, mücadeleci, başarıya önem veren ve hayatın kontrol edilebilen yanını iyi kotarmış olmaları açısından tarihteki Amazon kadınlarına benzetmiştim.
Bu kitapla ilgili düzenlediğim söyleşiler, okur buluşmaları, imza günleri ve eğitimlerde birçok kadın bana aynı soruyu sordu: “İyi de Amazon kadını olmak zorunda mıyız?”
Bu sorunun günümüz kadınları üzerinde kurulan “güçlü kadın” olma baskısını bize gösteren, bu baskıdan yorulan ve dahası bu baskıya isyan eden kadınların sorduğu çok yerinde bir soru olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle bu soruyu ve çağrıştırdıklarını ele almak isterim.
Fedakâr kadın miti: Kadının adı yok
Modern öncesi toplumlarda; tarım ekonomisinin, geniş aile yapısının ve ataerkil düzenin belirleyici olduğu dönemlerde kadının toplumsal rolü büyük ölçüde itaat, bakım ve fedakârlık üzerinden tanımlanıyordu. Bu rol yalnızca kültürel bir tercih değildi; soyun devamı, mülkiyetin korunması ve toplumsal düzenin sürdürülmesi için işlevsel olarak görülüyordu. Kadının uyumlu, sabırlı ve kendini geri planda tutan bir yapıda olması, ailenin ve dolayısıyla toplumun istikrarı adına makbul sayılırdı.
Ancak bu ihtiyaç zamanla kadının adeta üzerine yapışan ve yapıştırılan bir kimliğe dönüştü: “İdeal” kadın kendi istek ve ihtiyaçlarını geri plana alıp ailesininkileri karşılamaya odaklanan, öfke ve yorgunluk gibi olumsuz duygularını dile getirmeyen, her türlü zorluğa dayanabilen, saçını süpürge edebilen kadındı. Duygu Asena’nın o kült eserinde ele aldığı gibi “Kadının Adı Yok2” tu.
Elbette ki kadına yakıştırılan bu kimliğin yahut kimliksizliğin kadının psikolojisi üzerindeki bedeli ağır oldu. Uyumlu, sabırlı, fedakâr ve suskun olma beklentisi, kadının kendi ihtiyaçlarını fark etmesini zorlaştırdı. İhtiyaç ifade etmek “bencillik”, öfke göstermek “ayıp”, sınır koymak “saygısızlık” olarak kodlandı. Zamanla birçok kadın, kendi duygularını bastırmayı bir erdem sandı. Bu bastırma kısa vadede ilişkiyi koruyor gibi görünse de uzun vadede içsel bir bölünme yarattı: Dışarıda uyumlu ve güçlü görünen bir kadın, içeride ise biriktirilen bir öfke ve yalnızlık. Annelerimizin “Seni ne büyük fedakârlıklarla büyüttüm” söyleminde hep alt metin olarak kendini yok sayma pahasına kendinden beklenen toplumsal fedakâr kadın rolünü oynadığını duyarız.
Bu fedakâr kadın modelinin tahmin edebileceğiniz gibi kadınlar açısından birçok psikolojik sonucu oldu. Bunlardan ilki, kadının kendi gücünü unutması ve kendine yabancılaşmasıydı. Kadının kendinden beklenen ve uyum sağlama üzerine kurulmuş bu rolü gerçekleştirebilmesi için kendi iç dünyasından gelen istek, ihtiyaç ve seslere kulak tıkaması gerekti. İçinde olan biteni duymamak bu kadınlar için aslında çok temel bir hayatta kalma stratejisiydi. Kendi iç seslerine kulak tıkamak, kendi potansiyelini gerçekleştirememek, hayattaki kendi rolünü kendi yazmak yerine başkalarının kendine biçtiği rolü oynamak demekti. Böylelikle kadın yeteneklerini bastırdı. Arzularını küçülttü. Hedeflerini daralttı. Kendine biçilen rolü reddeden çatlak sesler ise toplum tarafından aşağılandı, küçümsendi, dışlandı. Bu çatlak seslerden üretilmiş en güzel kurmacalardan biri Bonnie Garmus’un Bir Kimya Meselesi (Lessons in Chemistry)3 kitabındaki Elizabeth Zott karakteridir. 1960’larda geçen bu romanda oldukça zeki ve eğitimli bir kadın olmasına rağmen toplumsal baskı nedeniyle kendini kadınlara yönelik bir yemek programı sunarken bulan Zott, o programda kadınlara sadece yemek yapmayı değil, statükoyu değiştirmek için de ne yapmaları gerektiğini öğretir.
Bu kendini küçültme sürecinin bedellerinden biri de bastırılmış öfkedir. Açıkça ifade edilmesine izin verilmeyen öfke ya içe yönelir ya da dolaylı biçimlerde ortaya çıkar. İçe yöneldiğinde depresif belirtiler, değersizlik duygusu ve kronik yorgunluk üretir. Dolaylı biçimlerde ortaya çıkması ise çoğunlukla pasif-agresif tutumlarla olur: Sessiz küslükler, geri çekilmeler, imalı cümleler, içten içe biriken kırgınlıklar gibi.
Bu öfke aynı zamanda kurban psikolojisini besleyebilir. Sürekli veren, sürekli katlanan ve sürekli anlayış gösteren kadın, zamanla kendine acır, hayatını başkalarıyla kıyaslar, söylenir durur ama hiç aktif bir çözüm üretmez hâle gelir. Hatta bir nevi öğrenilmiş çaresizlik geliştirir: dış koşullar değişse ve artık kendine özgürleşme, kendini gerçekleştirme şansı tanınsa bile içsel izin çıkmaz ve kadın özgürleşemez. Kadın ekonomik olarak bağımsız olabilir; ancak duygusal olarak hâlâ onay arıyorsa, sınır koyamıyorsa ya da kendi ihtiyaçlarını ikincil görüyorsa psikolojik özgürlük eksik kalmış demektir.
Fedakâr kadın modeli böylece yalnızca bir toplumsal rolle sınırlı kalmaz, adeta bir kadere dönüşür. Ve en zor mücadele, artık dışarıdaki beklentiyle değil, içerideki öğrenilmiş çaresizlikle verilir.
Güçlü kadın miti: Kadınlara açılan yeni performans alanları
Sanayi devrimi, kentleşme, kadınların ücretli iş gücüne katılımı, eğitim olanaklarının artması ve feminist hareketlerin yükselişiyle birlikte kadının toplumsal konumu köklü bir dönüşüm geçirdi. Oy hakkı mücadelesinden ikinci dalga feminizmin “Kişisel olan politiktir” söylemine, üçüncü dalganın bireysel özgürlük vurgusuna kadar uzanan süreçte kadınlar kamusal alanda görünürlük kazandı, ekonomik bağımsızlık elde etti ve kendi hayatlarına dair daha fazla söz söylemeye başladı. Bu dönüşüm, fedakâr ve suskun kadın modelini sarsarken yerine yeni bir model yerleştirdi: Güçlü kadın miti.
Ancak bu geçiş sandığımız kadar basit değildi. Fedakâr kadının “katlanan ve susan” hali yerini “dayanan ve başaran” kadına bıraktı. Eskinin makbul kadını evin yükünü sessizce taşıyordu; yeninin makbul kadını ise hem evin hem işin hem çocukların hem de kendi kişisel gelişiminin yükünü başarıyla taşımalıydı. Ekonomik sistemin değişmesiyle birlikte iki maaşlı haneler norm hâline gelirken, kadınların çalışma hayatına katılımı teşvik edildi; fakat ev içi sorumluluklar aynı oranda yeniden paylaşılmadı. Böylece kadın için ikinci bir vardiya başladı.
Medya ve popüler kültür bu yeni güçlü kadın mitini sevdi ve besledi. “Her şeyi yapabilirsin”, “Yeter ki iste”, “Cam tavanları kır” mesajları bir yandan kadınlara ilham verirken diğer yandan görünmez bir baskı üretti. Güçlü kadın; ekonomik olarak bağımsız, kariyerinde başarılı, anneliği kusursuz, bedeni fit, duygusal olarak dengeli, sosyal olarak aktif ve her koşulda ayakta kalan kadın olarak resmedildi. Ağlamak zayıflık, yorulmak başarısızlık, yardım istemek güçsüzlük olarak algılanmaya başladı. Böylece fedakâr kadının suskunluğu yerini güçlü kadının göstermesi beklenen performansına bıraktı.
Elbette bu yeni model kadınlara önemli kazanımlar sağladı. Kadınların eğitim ve çalışma olanakları arttı. Ekonomik bağımsızlık birçok kadına ilişkilerde seçim hakkı ve güvenlik sundu. Kendi kimliğini inşa etme imkânı genişledi. Boşanmak, yeniden başlamak, kariyer değiştirmek, çocuk yapıp yapmamaya karar vermek daha mümkün hale geldi. Artık kadının bir adı vardı.
Ancak bu görünürlük yeni bir psikolojik bedeli de beraberinde getirdi. Sürekli güçlü kalma baskısı, kadınların kırılganlık hakkını elinden aldı. “Yapabilirim” söylemi zamanla “Yapmak zorundayım” baskısına dönüştü. Başarı odaklı kimlik inşası, kadının değerini performansına bağladı. Tükenmişlik sendromu, kronik yorgunluk, kontrolcülük, duyguları zayıflık gibi görme, mükemmeliyetçilik ve yetersizlik hissi yaygınlaştı. Duygusal destek istemek yerine kendi kendine yetmeye çalışma eğilimi arttı. Bu kez kadın, başkalarına değil ama kendi kurduğu yüksek standarda yetişmeye çalışırken yoruldu.
Fedakâr kadın modelinde bastırılan öfke nasıl içe yönelip depresif bir ağırlık yaratıyorsa, güçlü kadın mitinde bastırılan kırılganlık da yalnızlık yarattı. Her şeyi başarabilen kadın imajı ile, kadınların “Ben yoruldum” deme hakkı ellerinden alındı. Kadın yardım isteyemez hale geldi. Yorgunluğunu gizlemek, çöküş anlarından utanmak zorunda kaldı. Kadın için ne olursa olsun “Şov devam etmeli” ydi. Bu performansı sergilerken zaman zaman spontanlıktan uzaklaştı, klişelere sığındı. “Çocuk da yaparım kariyer de” ve “Tek taşımı kendim aldım” söylemleri bu klişelere güzel örneklerdir.
Kadınlara biçilen bu yeni rol her ne kadar özgürleştirici görünse de aslında kadın sadece bir rolden çıkıp başka bir role girmiş oldu. Sahnenin daha geniş, alkışın daha fazla olması kadınlara birtakım roller biçildiği gerçeğini değiştirmiyor. Ve bu nedenle kadınlar bana “Peki ama, Amazon olmak zorunda mıyız?” diye soruyorlar. Bu soruya cevap vermek için kadının gücünü ona biçilen bu fedakâr veya güçlü kadın rollerinden soyutlayarak ortaya koymamız gerektiğini düşünüyorum.
Kadının gücü nereden kaynaklanır?
Kadının gücünü yalnızca dayanıklılığında, başarma kapasitesinde ya da çoklu rolleri aynı anda taşıyabilme becerisinde ararsak, gücü yine performansa indirgemiş oluruz. Oysa performans ancak geçici bir süre sergilenebilir. Gerçek güç ise performansa değil, kadının kendi içsel zenginliklerini keşfetmesine ve bu zenginlikleri hayatla buluşturmasına dayanır.
Kadın bu gücünü keşfetmek için önce kendi iç dünyasıyla temas kurmalıdır. İç dünyasına baktığında gördüğü tüm özellikler makbuldür, kabuldür ve zenginliktir. Kadının sezgisi gibi neşesi de, öfkesi de güçlüdür. Bunlardan korkmaya veya utanmaya gerek yoktur. Kadın bu gördüğü duyguları ve ihtiyaçları tanımlayabilmeli ve ifade edebilmelidir. Gerektiğinde sınır koyabilmek, yardım isteyebilmek, kırılganlığını inkâr etmeden ayakta kalabilmek bir güçtür. Çünkü psikolojik dayanıklılık, zayıflık göstermemek değil; zayıflıkla temas edebilme cesaretidir.
Fedakâr kadın modelinde kadın kendini bastırarak ilişkiyi korumaya çalıştı. Güçlü kadın modelinde ise kendini aşırı zorlayarak değeri hak etmeye çalıştı. Oysa sağlıklı bir güç anlayışında kadın ne kendini yok sayar ne de kendini tüketir. Kendi varlığını merkeze alır ama bunu yaparken başkasını ezmez. Kendi ihtiyaçlarını gözetir ama bundan suçluluk duymaz. Üretir hatta çevreye ışık saçar ama kendini tüketmez.
Kadının gücü, başkaları tarafından biçilen rolleri kusursuz oynamasında değil, o rolleri sorgulayabilmesinde yatar. “Benden ne bekleniyor?” sorusundan önce “Ben ne istiyorum?” sorusunu sorabilmesi önemlidir. Toplumsal kalıplar ve idealize edilen kavramlar zamanla değişebilir; bunu bu yazı boyunca da gördük. Fedakârlık yüceltilmişti, sonra başarı yüceltildi, ileride kim bilir hangi rol yüceltilecek. Ama öz-değer, dışarıdaki alkışa ya da onaya bağlı olmamalıdır. Kadının adını yine kadının kendisi koymalıdır.
O zaman kadınların bana sorduğu “Amazon kadını olmak zorunda mıyız?” sorusunun cevabını vereyim. Eğer kendi en iyi versiyonlarımızı deneyimlemek, kendi iç dünyamızı hayata tüm zenginliğiyle akıtmak istiyorsak evet, Amazon kadını olmak zorundayız. Ama Amazon kadını olmayı bizim için yazılmış olan güçlü kadın rolünü oynamakla karıştırmamamız gerekiyor. Çünkü gerçek güç bize biçilen herhangi bir rolü oynamakla değil, kim olduğumuzu fark etmek, keşfetmek ve deneyimlemekle elde ediliyor. İç dünyamızı tüm yönleriyle, kırılganlıklarımızla, ihtiyaçlarımızla ve yaralarımızla kabul edebilmemiz önemlidir.
Bana göre 8 Mart kadınların iç dünyalarının ne kadar derin ve zengin olduklarını hatırlama ve hatırlatma günüdür. Ve gerçek güç bu zenginliği korkmadan yaşayabilmek, paylaşabilmektir.
Kaynaklar ve okuma önerileri:
1- Aslıhan Dönmez. Amazon Kadınlarına İç Huzur Sağlama Rehberi. Doğan Novus Yayınları, 2023.
2- Duygu Asena. Kadının Adı Yok. Doğan Kitap, 2008.
3- Bonnie Garmus (çevirmen Filiz Sarıalioğlu). Bir Kimya Meselesi. Altın Kitaplar, 2023.



