Rollo May’in “Aşk ve İrade”si

Aşk ve ilişkiler neden bu kadar kırılgan hale geldi? Teknoloji mi suçlu, yoksa kökeni çok daha derinlerde mi aramalıyız? Rollo May’in Aşk ve İrade kitabı, modern yalnızlığın ve kayıtsızlığın köklerini 1960’lara kadar götürüyor. Günümüz insanı aşkı mı, yoksa sadece geçici hazları mı arıyor? Eros ve irade arasındaki kopukluk, modern bireyi nasıl etkiliyor? Prof. Dr. Erol Göka yazdı.

Günümüzün kadın-erkek ilişkileri ve aşk açısından pek hayırhah olmayan görünümlerinin nedenleri üzerine düşünürken birçokları gibi ben de daha ziyade “teknomedyatik dünya” adını verdiğim bilişim teknolojilerinin altını çizmeye çalıştım. Ancak elimde tam da öyle olmayabileceğini, sorunun çok daha gerilere götürülebileceğini düşündüren bir kitap var: 1994’te aramızdan ayrılmış, ama en verimli eserlerini 1970’lerde vermiş olan Amerikalı varoluşçu psikanalist Rollo May’in Aşk ve İrade’si…

May’in bu kitabı 1969’da, Bauman’ın Akışkan Aşk’ından kırk yıl önce yazılmış, ama çok ilginç biçimde benzer gözlemleri var. Her iki düşünürün de yazdıkları bir arada ele alındığında, en azından 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, hiç değilse aşk ve kadın-erkek ilişkileri anlamında benzer bir dünyada yaşadığımızı, yani her şeyi günümüz teknolojilerine bağlamanın pek de doğru olmayabileceğini kolayca görüyoruz. Esasen Batı kökenli olan ve giderek tüm yeryüzü coğrafyasına yayılan bu yaşantılarda, bilişim teknolojilerinin payının zaten derinlerde var olan meseleyi alevlendirmek şeklinde olabileceğini anlıyoruz. Biraz daha yakından bakalım.

Bozuk irade çağı, şizoid çağ

1960’ların ortasında yaşanan zamanlara “bozuk irade çağı” diyen düşünürlere hak veriyor, inanılmaz bir boşluk ve hiçlik hissinin ve onun ortaya çıkardığı kayıtsızlık ve duygu eksikliğinin her yeri sardığını söylüyor May. İlginç bir biçimde Bauman’la aynı kelimeleri kullanarak “modern akışkanlık”tan söz ediyor. Yarım yüzyıl öncesinden bu günleri haber veriyor:

“Bu dünya, bizi her yandan saran gelişmiş iletişim araçları arasında gerçek bireysel iletişimin fazlasıyla güç ve seyrek olduğu bir dünyadır. Çağımızın en önemli oyun yazarları, konularını bu iletişim kaybından alanlar, bize, Ionesco, Genet, Beckett ve Pinter’ın gösterdiği gibi, insan olarak şimdiki alınyazımızın, kişiler arasındaki iletişimin neredeyse yok edildiği bir dünyada yaşamak olduğunu gösterenlerdir.  Beckett’in Son Band adlı eserindeki gibi, yaşamımızı bir ses kayıt cihazına konuşarak geçiriyoruz; evlerimizdeki radyo, televizyon ve telefon kablolarının sayıları arttıkça varlığımız daha yalnızlaşıyor.”

May ayrıca 1960’ların ortalarında yaşanan boşluk hissinin umutsuzluğa, yıkıcılığa, şiddete, suikasta ve kayıtsızlığa dönüşeceğini de belirtiyor. Zamanın gazete haberlerinden örnekler veriyor: “1964 yılı Mart ayında The New York Times, ‘Queens’de, yasalara saygılı otuz sekiz saygın vatandaşımız, bir katilin bir kadına sezdirmeden yaklaşmasına ve onu Kew Gardens’ta üç ayrı saldırıda bıçaklayışına yarım saatten fazla seyirci kaldılar’ diye yazıyordu. Aynı yılın Nisan ayında, bir grubun, bir otel çıkıntısına tutunup atlamaya çalışan çılgın genci ‘korkak’ ve ‘ödlek’ diyerek kışkırttıklarıyla ilgili bir başka olay, Times’ın heyecan verici baş makalesinde yer alıyordu: ‘Bunların, Kolezyum’da insanlar ve hayvanlar birbirilerini parçalarken, onları izleyen ve tezahürat yapan gözü dönmüş Romalılardan ne farkları var? Bu Albany serserilerinin tavırları pek çok Amerikalının yaşam biçimini mi yansıtıyor? Eğer öyleyse, çanlar hepimiz için çalıyor demektir.’ O yılın Mayıs ayında Times’da ‘Tecavüze Uğrayanın Çığlığını Duyan 40 Kişinin Kılı Kıpırdamadı!’ başlığı yer almıştı. Takip eden aylarda, modern şehrin, içimizdeki umursamazlığı ve duyumsuz ayrıklığı ne kadar büyüttüğünü fark ettirmeye yetecek ölçüde kayıtsızlığımızdan bizi uyandıran bir dizi benzer olay meydana geldi.”

May, daha 1960’larda bizi giderek yalnızlaştıracakları için evimizdeki kabloların sayısının artmasından endişe ediyor, adeta iletişim ve bilişim teknolojilerinin günümüzde alacağı biçimi, okyanusların fiber optik kablolarla dolacağını görüyordu. Onu en çok insanların düştüğü kayıtsızlık kaygılandırıyordu.

Ona göre, insanlık artık geleneksel zamanların tam aksi yönde ilerliyor, “aşk”ın tam karşıtı bir yönde yol alıyordu. Çünkü ona göre nefret değildir aşkın zıttı, kayıtsızlıktır. 1960’lardaki insanın en karakteristik özelliği iradesiz oluşudur. İradesiz kalan insan, aynı zamanda önemli olaylara da ilgisiz kalmış, onlardan ayrı durmuş, onlarla ilişki kurmamıştır; karar vermek için bir çaba içinde değildir: Tüm bunlar aslında aşktan bihaber olmaktan başka bir şey değildir. Aşk yoksa kapıyı çalacak olan şiddete dayalı cinselliktir:

“Kitle iletişiminin yabancılaşmış durumunda ortalama bir vatandaş, her hafta evinin oturma odasına gelen düzinelerce televizyon karakteri tanır; fakat o hiç tanınmaz. Kimsenin dayanamayacağı kadar acı veren bu yabancılaşma ve adsızlık durumunda, ortalama bir kişi gerçek patolojinin kenarında duran bazı fantezilere kapılabilir. Adsız kişinin ruhsal durumu; ‘Hiç kimseyi etkileyemiyor veya kimseye dokunamıyorsam, en azından seni bazı duygulara sürükleyebilirim, yaralama ve acı verme yoluyla bazı ihtiraslara zorlayabilirim; en azından ikimizin de bir şeyler hissettiğinden emin olacağım ve senin beni görmeni, benim de burada olduğumu bilmeni sağlayacağım!’ şeklindedir.”

Bıktırıcı olduğumun farkındayım, ama bir kez daha hatırlatıyorum. Adeta günümüzü tasvir eden bu cümleler, 1960’larda kurulmuştur.

Şizoid çağda eros

Bu giderek kendi içine doğru gömülen insanların yaşadığı zamana, içine kapanıklığı temel alarak “şizoid çağ” der May. Bir yandan radyo, televizyon ve sanayiden kaynaklanan uyaran bombardımanı söz konusudur; sayılar, önüne gelen tüm canlıları boğmak ve fosilleştirmekle tehdit eden bir lav seli gibi kimliklerin üzerine yağmaktadır; bir yandan da “normal”liğin insanın soğukkanlılığını koruyabilmesi olduğu söylenmektedir. “Normal” olmak istiyorsan olana bitene itiraz etmemen, sineye çekebilmen gereklidir. Cinselliğin, iç merkezini korumanın tek yolu, artık kendini tamamıyla vermeden, kolay yoldan, cinsel ilişkide bulunmaktır. Sabrın ve zahmetin kıymetsiz görüldüğü bir çağdır yaşanan…

Bu şizoid dünyada aşk ve iradenin, adanmanın, sahiplenmenin ve sorumluluğun gitgide sorunlu ve hatta imkânsız hale gelmesinde şaşılacak bir durum yoktur. Sorunların kökeninin, insan ilişkilerinde, kadın-erkek ilişkilerinde bulunduğunu teşhis eder büyük varoluşçu terapist May.

Eski insanlar, seks ve aşkı (amor, eros) birbirinden ayırırlar, onlar için farklı sözcükler kullanırlar, cinsel hayattan (sexus) fazlaca bahsetmezlerdi. Aşk olduğunda, eros’un cazibe halesine girildiğinde seks mesele değildir diye düşünürlerdi. Eros, insanı soylu ve iyi yaşamı bulmaya, bizi ait olduğumuzla birleşmeye iten arzudur; şefkatin kaynağıdır. Seks, yani şehvet ise bir nörofizyolojik işlevler örgüsüdür, cinsel organların yaptığından ibarettir. Seksin amacı orgazm iken eros, diğer insanla hazda ve tutkuda birleşmeyi ve iki insanın da varlığını genişletip derinleştirecek yeni deneyim boyutlarını üretmeyi ister. Seks sonrası uykuyu isteriz, ama eros hep uyanık kalıp sevdiğini düşünmenin, onu hatırlamanın tadını çıkarmanın peşindedir. Eros’un seksten en büyük farkı zaman, emek ve adanmışlık gerektirmesidir.

May’e göre Freud da bu konularda yanılmıştır. Eros’un iş başında olduğu aşk yaşantısı sırasında Freud’un sandığının tam tersine insanın kendisine güveni artar. Freud, sadece belirli miktarda aşkımız olduğuna, onu da kendimize yatırdığımız sevginin bir kısmını başkasına doğru yönelterek sağladığımıza, dolayısıyla birisini sevdiğimizde kendimizi daha az seveceğimize inanıyordu. Oysa May böyle düşünmez, insana da aşka da bakışı çok farklıdır. İnsan varlığını, onları cezbeden ve geleceğe çeken yeni ihtimallerle, amaçlar ve ideallerle motive olmuş olarak tanımlar. Eros’un ve aşkın bize gelecekle geçmişin, temelle maksadın birleştiği bir nedensellik verdiğini,  kendimizi sevmemizle başkasını sevmemiz arasında güçlü bir ilişki olduğunu düşünür. Ben âşık olduğumda daha değerli hissederim ve kendime daha özenli davranırım. Kendinden emin olmayan, ama âşık olduğunda birden bire kendinden emin ve güvenli bir biçimde, “şu anda birine bakıyorsun” edasıyla yürümeye başlayan çekingen genci hepimiz gözlemlemişizdir. Karşılıksız bile olsa âşık olmaktan kaynaklanan bir iç değer duygusu artışı yaşar âşık.

Aşkın, eros’un faydaları bu kadarla kalmaz. “Eros, insanı sadece diğer bir insanla aşkın cinsel ya da diğer biçimlerinde birleşmeye iten değil, aynı zamanda insanın içinde bilgi özlemini alevlendiren ve onu gerçeklikle birleşmeye teşvik eden dürtüdür. Eros sayesinde yalnızca şair ya da mucit olmayız, ahlaki iyiliğe de ulaşırız. Eros halinde aşk, üretici güçtür ve bu üretim bir çeşit sonsuzluk ve ölümsüzlüktür- yani bu tür yaratıcılık, insanın ölümsüz olmaya en çok yaklaştığı andır.” Lakin şizoid çağın insanı, eros’tan, aşktan yana değil seksten, şehvetten yana, kendini ve kendisiyle birlikte sorumluluklarını da teknolojinin kollarına bırakmaktan yana karar kılmıştır.  Böyle düşünür Rollo May.

Bu çağın hemen öncesinde cinsel istekleri, duyguları ve dürtüleri inkâr etmenin moda olduğu, cinsellikten iğrenmenin kutsallaştırıldığı Viktorya dönemi yaşanıyordu. May’e göre bu dönemde cinsellik o kadar çok bastırıldı ki, bastırılan her şey gibi güçlü bir şekilde geri gelmesi kaçınılmazdı. Daha sonra, 1920’lerde, neredeyse bir gecede, kökten bir değişiklik oldu. Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden şaşırtıcı derecede kısa sürede Batılılar, seks hiç yokmuş gibi davranmaktan sürekli sekse takar hale geldi; bu kez bastırmanın tam karşıtı, cinsellik konusunda konuşma, hissetme ve ifade ve eğitim özgürlüğü, cinsellik ne kadar serbest bırakılırsa o kadar sağlıklı olunacağı anlayışı liberal çevrelerde inatla savunuldu. Viktorya döneminde insanlar, cinselliği yaşadıkları için suçlu olurlarken 1920’lerden sonra yaşamadıkları için suçlanmaya başladılar. Kadın-erkek ilişkisi cinselliğe, cinsellik performansa ve tekniğe indirgendi, bazı yazarlar bu tabloya “orgazmın zulmü” bile dediler. Her şey o kadar değişti ki, eros’tan kaçarken sekse tutunan batılı yeni yaşam için John Galbraith, otoban kenarlarındaki otelleri kast ederek “sipariş seks” çağındayız demek zorunda kaldı.

Modernlikle birlikte ortaya çıkan olumlu değişiklikleri de açıkça savunan asla nankörlük yapmadığını belirten May, kadın-erkek ilişkilerindeki bu yepyeni dönemi, daha önceki zamanlarda yaşanan cinselliğin şiddetli bastırılmasıyla açıklarken galiba haklıdır. Hele Hristiyanlığı seçen Batı’nın pagan dönemdeki pespaye cinsellik anlayışıyla baş edebilmek adına, bedeni göstermemek için temizlenmekten bile vazgeçme yoluna sapmasıyla birlikte düşünüldüğünde haklılığı bir kez daha ortaya çıkıyor. Norbert Elias’ın Uygarlık Süreci, H. P. Duerr’in Çıplaklık ve Utanç kitaplarında Batı’nın cinsellik alanında adeta ifrat ve tefrit arasında psikolojik savunmalarla kendisine bir yol bulmaya çalıştığı kolayca anlaşılır. Viktorya dönemi insanı, sekse karışmadan aşkı elde etmeyi ararken, modern insan aşka karışmadan seksi elde etmeyi amaçlaması arasındaki boşluk ve gerilim hemen fark edilir.

Eros’u yok eden teknoloji

Ama elbette yaşadığımız dünyayı yalnızca cinsellik anlayışındaki ve kadın-erkek ilişkilerindeki değişiklikle açıklayamayız. Her ne kadar psikolojiden bakıldığında böyle görünse de aslında modernleşmenin birçok veçhesi, özellikle modern teknoloji bu sürece katkı verdiği besbellidir. Tüm bunların şüphesiz May de farkındadır, eros’la teknoloji arasında bir savaş olduğu onun da dikkatinden kaçmaz. Şöyle der:

“Seks ve teknoloji arasında savaş yoktur: teknik buluşlarımız seksin, doğum kontrol hapları ve ‘nasıl yapılır’ kitaplarıyla kanıtlandığı gibi, güvenli, kolay bulunur ve verimli olmasını sağlar. Seks ve teknoloji uyum elde etmek için güçlerini birleştirirler; hafta sonunda gerilimin tamamen boşaltılmasıyla, pazartesi günü düğmeleri ilikli dünyada daha rahat çalışabilirsiniz… (Oysa) âşık, şair gibi, montaj hattının baş belasıdır. Eros var olan biçimleri kırıp yenilerini yaratır ve bu da, doğal olarak, teknoloji için bir tehdittir. Teknoloji düzenlilik ve önceden kestirilebilirlik gerektirir ve zamanla yarışır. Uysallaştırılmamış eros zamanın tüm kavramları ve kısıtlamalarına karşı savaşır.”

May, eros’la seksin uzlaşmaz ayrılığını fark ederek Batı toplumunu analiz etmek için püf noktasını yakalamış gibidir. Ona göre Batı toplumunun ölümden kaçışının, iktidar arzusunun nedeni de budur. Zira Aşk, ölümlülük duygumuzla, fanilik hissiyatımızla yalnızca zenginleşmez, bizatihi ondan oluşur. Aşk, ölümlülük ve ölümsüzlüğün birbirini dölleyip durmasıdır. Ama bunu görmeyen modern insan, cinsellik saplantısıyla ölüm korkusunu örtmeye çalışır. Cinsel etkinlik, içsel ölüm korkusunu susturmanın ve üreme simgesi sayesinde, onu yenmenin; seks, canlılığımızı kanıtlamanın, hala genç, çekici ve iktidarlı olduğumuzu göstermenin en kolay yoludur.

May, yaşadığı zamanların açmazlarından kurtulabilmek için aşkı ve iradeyi yeniden önemsemenin, birleştirmenin gerekliliğini öneriyordu. İlk bakışta birbirleriyle çelişiyor gibi görünseler de aşk ve irade, diğerlerini önemli ölçüde etkileme ve diğerlerinden etkilenme gücünü taşıyan kişiler arası yaşantılardır. Aşkın kişisel olduğu gerçeği, aşk eyleminin kendisinde görülür. Yüz yüze sevişen, eşine bakarak çiftleşen tek yaratık insandır.

Her ikisinin de kökeninde insan varlığının doğumdan itibaren sahip olduğu “aldırış”ın bulunduğu aşk ve irade, Batının son dönem tarihinde hep birbirlerini tıkadılar. Viktorya döneminde irade gücü, aşka eşlik eden duyarlılıktan ve esneklikten yoksundu; hippi hareketinde ise bu kez bunun tam aksine iradeye eşlik eden kalıcılıktan yoksun bir aşk vardı. Birinin iyiliğini dilemek olan aldırış, aynı zamanda vicdanın da kaynağı olduğundan aşk ve iradenin birleşemeyişi, Batı’da bir ahlak sorunu olarak da karşımıza çıktı.

May, bunları 1960’larda söyledi, sanıyorum 1994 yılında vefat etmeden önce yaşadığı zamanlarının kendisini ne kadar doğruladığını bizatihi gözlemlemiştir.  Yarım yüz yıl önce önerdiği aşk ve iradeyi birleştirmeyi dünyadan ebedi âleme göçmeden evvel de düşünmüş müdür bilmiyorum. Ama kendi adıma aşk ve iradenin, insanlar ve zihniyetleri değişmeden birleştirilmelerinin imkânsız olduğunu söyleyebilirim. Bu treni insanlık olarak treni kaçırıp kaçırmadığımızı ise bilmiyorum.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Şubat 2025’te yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Rollo May’in “Aşk ve İrade”si

Aşk ve ilişkiler neden bu kadar kırılgan hale geldi? Teknoloji mi suçlu, yoksa kökeni çok daha derinlerde mi aramalıyız? Rollo May’in Aşk ve İrade kitabı, modern yalnızlığın ve kayıtsızlığın köklerini 1960’lara kadar götürüyor. Günümüz insanı aşkı mı, yoksa sadece geçici hazları mı arıyor? Eros ve irade arasındaki kopukluk, modern bireyi nasıl etkiliyor? Prof. Dr. Erol Göka yazdı.

Günümüzün kadın-erkek ilişkileri ve aşk açısından pek hayırhah olmayan görünümlerinin nedenleri üzerine düşünürken birçokları gibi ben de daha ziyade “teknomedyatik dünya” adını verdiğim bilişim teknolojilerinin altını çizmeye çalıştım. Ancak elimde tam da öyle olmayabileceğini, sorunun çok daha gerilere götürülebileceğini düşündüren bir kitap var: 1994’te aramızdan ayrılmış, ama en verimli eserlerini 1970’lerde vermiş olan Amerikalı varoluşçu psikanalist Rollo May’in Aşk ve İrade’si…

May’in bu kitabı 1969’da, Bauman’ın Akışkan Aşk’ından kırk yıl önce yazılmış, ama çok ilginç biçimde benzer gözlemleri var. Her iki düşünürün de yazdıkları bir arada ele alındığında, en azından 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, hiç değilse aşk ve kadın-erkek ilişkileri anlamında benzer bir dünyada yaşadığımızı, yani her şeyi günümüz teknolojilerine bağlamanın pek de doğru olmayabileceğini kolayca görüyoruz. Esasen Batı kökenli olan ve giderek tüm yeryüzü coğrafyasına yayılan bu yaşantılarda, bilişim teknolojilerinin payının zaten derinlerde var olan meseleyi alevlendirmek şeklinde olabileceğini anlıyoruz. Biraz daha yakından bakalım.

Bozuk irade çağı, şizoid çağ

1960’ların ortasında yaşanan zamanlara “bozuk irade çağı” diyen düşünürlere hak veriyor, inanılmaz bir boşluk ve hiçlik hissinin ve onun ortaya çıkardığı kayıtsızlık ve duygu eksikliğinin her yeri sardığını söylüyor May. İlginç bir biçimde Bauman’la aynı kelimeleri kullanarak “modern akışkanlık”tan söz ediyor. Yarım yüzyıl öncesinden bu günleri haber veriyor:

“Bu dünya, bizi her yandan saran gelişmiş iletişim araçları arasında gerçek bireysel iletişimin fazlasıyla güç ve seyrek olduğu bir dünyadır. Çağımızın en önemli oyun yazarları, konularını bu iletişim kaybından alanlar, bize, Ionesco, Genet, Beckett ve Pinter’ın gösterdiği gibi, insan olarak şimdiki alınyazımızın, kişiler arasındaki iletişimin neredeyse yok edildiği bir dünyada yaşamak olduğunu gösterenlerdir.  Beckett’in Son Band adlı eserindeki gibi, yaşamımızı bir ses kayıt cihazına konuşarak geçiriyoruz; evlerimizdeki radyo, televizyon ve telefon kablolarının sayıları arttıkça varlığımız daha yalnızlaşıyor.”

May ayrıca 1960’ların ortalarında yaşanan boşluk hissinin umutsuzluğa, yıkıcılığa, şiddete, suikasta ve kayıtsızlığa dönüşeceğini de belirtiyor. Zamanın gazete haberlerinden örnekler veriyor: “1964 yılı Mart ayında The New York Times, ‘Queens’de, yasalara saygılı otuz sekiz saygın vatandaşımız, bir katilin bir kadına sezdirmeden yaklaşmasına ve onu Kew Gardens’ta üç ayrı saldırıda bıçaklayışına yarım saatten fazla seyirci kaldılar’ diye yazıyordu. Aynı yılın Nisan ayında, bir grubun, bir otel çıkıntısına tutunup atlamaya çalışan çılgın genci ‘korkak’ ve ‘ödlek’ diyerek kışkırttıklarıyla ilgili bir başka olay, Times’ın heyecan verici baş makalesinde yer alıyordu: ‘Bunların, Kolezyum’da insanlar ve hayvanlar birbirilerini parçalarken, onları izleyen ve tezahürat yapan gözü dönmüş Romalılardan ne farkları var? Bu Albany serserilerinin tavırları pek çok Amerikalının yaşam biçimini mi yansıtıyor? Eğer öyleyse, çanlar hepimiz için çalıyor demektir.’ O yılın Mayıs ayında Times’da ‘Tecavüze Uğrayanın Çığlığını Duyan 40 Kişinin Kılı Kıpırdamadı!’ başlığı yer almıştı. Takip eden aylarda, modern şehrin, içimizdeki umursamazlığı ve duyumsuz ayrıklığı ne kadar büyüttüğünü fark ettirmeye yetecek ölçüde kayıtsızlığımızdan bizi uyandıran bir dizi benzer olay meydana geldi.”

May, daha 1960’larda bizi giderek yalnızlaştıracakları için evimizdeki kabloların sayısının artmasından endişe ediyor, adeta iletişim ve bilişim teknolojilerinin günümüzde alacağı biçimi, okyanusların fiber optik kablolarla dolacağını görüyordu. Onu en çok insanların düştüğü kayıtsızlık kaygılandırıyordu.

Ona göre, insanlık artık geleneksel zamanların tam aksi yönde ilerliyor, “aşk”ın tam karşıtı bir yönde yol alıyordu. Çünkü ona göre nefret değildir aşkın zıttı, kayıtsızlıktır. 1960’lardaki insanın en karakteristik özelliği iradesiz oluşudur. İradesiz kalan insan, aynı zamanda önemli olaylara da ilgisiz kalmış, onlardan ayrı durmuş, onlarla ilişki kurmamıştır; karar vermek için bir çaba içinde değildir: Tüm bunlar aslında aşktan bihaber olmaktan başka bir şey değildir. Aşk yoksa kapıyı çalacak olan şiddete dayalı cinselliktir:

“Kitle iletişiminin yabancılaşmış durumunda ortalama bir vatandaş, her hafta evinin oturma odasına gelen düzinelerce televizyon karakteri tanır; fakat o hiç tanınmaz. Kimsenin dayanamayacağı kadar acı veren bu yabancılaşma ve adsızlık durumunda, ortalama bir kişi gerçek patolojinin kenarında duran bazı fantezilere kapılabilir. Adsız kişinin ruhsal durumu; ‘Hiç kimseyi etkileyemiyor veya kimseye dokunamıyorsam, en azından seni bazı duygulara sürükleyebilirim, yaralama ve acı verme yoluyla bazı ihtiraslara zorlayabilirim; en azından ikimizin de bir şeyler hissettiğinden emin olacağım ve senin beni görmeni, benim de burada olduğumu bilmeni sağlayacağım!’ şeklindedir.”

Bıktırıcı olduğumun farkındayım, ama bir kez daha hatırlatıyorum. Adeta günümüzü tasvir eden bu cümleler, 1960’larda kurulmuştur.

Şizoid çağda eros

Bu giderek kendi içine doğru gömülen insanların yaşadığı zamana, içine kapanıklığı temel alarak “şizoid çağ” der May. Bir yandan radyo, televizyon ve sanayiden kaynaklanan uyaran bombardımanı söz konusudur; sayılar, önüne gelen tüm canlıları boğmak ve fosilleştirmekle tehdit eden bir lav seli gibi kimliklerin üzerine yağmaktadır; bir yandan da “normal”liğin insanın soğukkanlılığını koruyabilmesi olduğu söylenmektedir. “Normal” olmak istiyorsan olana bitene itiraz etmemen, sineye çekebilmen gereklidir. Cinselliğin, iç merkezini korumanın tek yolu, artık kendini tamamıyla vermeden, kolay yoldan, cinsel ilişkide bulunmaktır. Sabrın ve zahmetin kıymetsiz görüldüğü bir çağdır yaşanan…

Bu şizoid dünyada aşk ve iradenin, adanmanın, sahiplenmenin ve sorumluluğun gitgide sorunlu ve hatta imkânsız hale gelmesinde şaşılacak bir durum yoktur. Sorunların kökeninin, insan ilişkilerinde, kadın-erkek ilişkilerinde bulunduğunu teşhis eder büyük varoluşçu terapist May.

Eski insanlar, seks ve aşkı (amor, eros) birbirinden ayırırlar, onlar için farklı sözcükler kullanırlar, cinsel hayattan (sexus) fazlaca bahsetmezlerdi. Aşk olduğunda, eros’un cazibe halesine girildiğinde seks mesele değildir diye düşünürlerdi. Eros, insanı soylu ve iyi yaşamı bulmaya, bizi ait olduğumuzla birleşmeye iten arzudur; şefkatin kaynağıdır. Seks, yani şehvet ise bir nörofizyolojik işlevler örgüsüdür, cinsel organların yaptığından ibarettir. Seksin amacı orgazm iken eros, diğer insanla hazda ve tutkuda birleşmeyi ve iki insanın da varlığını genişletip derinleştirecek yeni deneyim boyutlarını üretmeyi ister. Seks sonrası uykuyu isteriz, ama eros hep uyanık kalıp sevdiğini düşünmenin, onu hatırlamanın tadını çıkarmanın peşindedir. Eros’un seksten en büyük farkı zaman, emek ve adanmışlık gerektirmesidir.

May’e göre Freud da bu konularda yanılmıştır. Eros’un iş başında olduğu aşk yaşantısı sırasında Freud’un sandığının tam tersine insanın kendisine güveni artar. Freud, sadece belirli miktarda aşkımız olduğuna, onu da kendimize yatırdığımız sevginin bir kısmını başkasına doğru yönelterek sağladığımıza, dolayısıyla birisini sevdiğimizde kendimizi daha az seveceğimize inanıyordu. Oysa May böyle düşünmez, insana da aşka da bakışı çok farklıdır. İnsan varlığını, onları cezbeden ve geleceğe çeken yeni ihtimallerle, amaçlar ve ideallerle motive olmuş olarak tanımlar. Eros’un ve aşkın bize gelecekle geçmişin, temelle maksadın birleştiği bir nedensellik verdiğini,  kendimizi sevmemizle başkasını sevmemiz arasında güçlü bir ilişki olduğunu düşünür. Ben âşık olduğumda daha değerli hissederim ve kendime daha özenli davranırım. Kendinden emin olmayan, ama âşık olduğunda birden bire kendinden emin ve güvenli bir biçimde, “şu anda birine bakıyorsun” edasıyla yürümeye başlayan çekingen genci hepimiz gözlemlemişizdir. Karşılıksız bile olsa âşık olmaktan kaynaklanan bir iç değer duygusu artışı yaşar âşık.

Aşkın, eros’un faydaları bu kadarla kalmaz. “Eros, insanı sadece diğer bir insanla aşkın cinsel ya da diğer biçimlerinde birleşmeye iten değil, aynı zamanda insanın içinde bilgi özlemini alevlendiren ve onu gerçeklikle birleşmeye teşvik eden dürtüdür. Eros sayesinde yalnızca şair ya da mucit olmayız, ahlaki iyiliğe de ulaşırız. Eros halinde aşk, üretici güçtür ve bu üretim bir çeşit sonsuzluk ve ölümsüzlüktür- yani bu tür yaratıcılık, insanın ölümsüz olmaya en çok yaklaştığı andır.” Lakin şizoid çağın insanı, eros’tan, aşktan yana değil seksten, şehvetten yana, kendini ve kendisiyle birlikte sorumluluklarını da teknolojinin kollarına bırakmaktan yana karar kılmıştır.  Böyle düşünür Rollo May.

Bu çağın hemen öncesinde cinsel istekleri, duyguları ve dürtüleri inkâr etmenin moda olduğu, cinsellikten iğrenmenin kutsallaştırıldığı Viktorya dönemi yaşanıyordu. May’e göre bu dönemde cinsellik o kadar çok bastırıldı ki, bastırılan her şey gibi güçlü bir şekilde geri gelmesi kaçınılmazdı. Daha sonra, 1920’lerde, neredeyse bir gecede, kökten bir değişiklik oldu. Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden şaşırtıcı derecede kısa sürede Batılılar, seks hiç yokmuş gibi davranmaktan sürekli sekse takar hale geldi; bu kez bastırmanın tam karşıtı, cinsellik konusunda konuşma, hissetme ve ifade ve eğitim özgürlüğü, cinsellik ne kadar serbest bırakılırsa o kadar sağlıklı olunacağı anlayışı liberal çevrelerde inatla savunuldu. Viktorya döneminde insanlar, cinselliği yaşadıkları için suçlu olurlarken 1920’lerden sonra yaşamadıkları için suçlanmaya başladılar. Kadın-erkek ilişkisi cinselliğe, cinsellik performansa ve tekniğe indirgendi, bazı yazarlar bu tabloya “orgazmın zulmü” bile dediler. Her şey o kadar değişti ki, eros’tan kaçarken sekse tutunan batılı yeni yaşam için John Galbraith, otoban kenarlarındaki otelleri kast ederek “sipariş seks” çağındayız demek zorunda kaldı.

Modernlikle birlikte ortaya çıkan olumlu değişiklikleri de açıkça savunan asla nankörlük yapmadığını belirten May, kadın-erkek ilişkilerindeki bu yepyeni dönemi, daha önceki zamanlarda yaşanan cinselliğin şiddetli bastırılmasıyla açıklarken galiba haklıdır. Hele Hristiyanlığı seçen Batı’nın pagan dönemdeki pespaye cinsellik anlayışıyla baş edebilmek adına, bedeni göstermemek için temizlenmekten bile vazgeçme yoluna sapmasıyla birlikte düşünüldüğünde haklılığı bir kez daha ortaya çıkıyor. Norbert Elias’ın Uygarlık Süreci, H. P. Duerr’in Çıplaklık ve Utanç kitaplarında Batı’nın cinsellik alanında adeta ifrat ve tefrit arasında psikolojik savunmalarla kendisine bir yol bulmaya çalıştığı kolayca anlaşılır. Viktorya dönemi insanı, sekse karışmadan aşkı elde etmeyi ararken, modern insan aşka karışmadan seksi elde etmeyi amaçlaması arasındaki boşluk ve gerilim hemen fark edilir.

Eros’u yok eden teknoloji

Ama elbette yaşadığımız dünyayı yalnızca cinsellik anlayışındaki ve kadın-erkek ilişkilerindeki değişiklikle açıklayamayız. Her ne kadar psikolojiden bakıldığında böyle görünse de aslında modernleşmenin birçok veçhesi, özellikle modern teknoloji bu sürece katkı verdiği besbellidir. Tüm bunların şüphesiz May de farkındadır, eros’la teknoloji arasında bir savaş olduğu onun da dikkatinden kaçmaz. Şöyle der:

“Seks ve teknoloji arasında savaş yoktur: teknik buluşlarımız seksin, doğum kontrol hapları ve ‘nasıl yapılır’ kitaplarıyla kanıtlandığı gibi, güvenli, kolay bulunur ve verimli olmasını sağlar. Seks ve teknoloji uyum elde etmek için güçlerini birleştirirler; hafta sonunda gerilimin tamamen boşaltılmasıyla, pazartesi günü düğmeleri ilikli dünyada daha rahat çalışabilirsiniz… (Oysa) âşık, şair gibi, montaj hattının baş belasıdır. Eros var olan biçimleri kırıp yenilerini yaratır ve bu da, doğal olarak, teknoloji için bir tehdittir. Teknoloji düzenlilik ve önceden kestirilebilirlik gerektirir ve zamanla yarışır. Uysallaştırılmamış eros zamanın tüm kavramları ve kısıtlamalarına karşı savaşır.”

May, eros’la seksin uzlaşmaz ayrılığını fark ederek Batı toplumunu analiz etmek için püf noktasını yakalamış gibidir. Ona göre Batı toplumunun ölümden kaçışının, iktidar arzusunun nedeni de budur. Zira Aşk, ölümlülük duygumuzla, fanilik hissiyatımızla yalnızca zenginleşmez, bizatihi ondan oluşur. Aşk, ölümlülük ve ölümsüzlüğün birbirini dölleyip durmasıdır. Ama bunu görmeyen modern insan, cinsellik saplantısıyla ölüm korkusunu örtmeye çalışır. Cinsel etkinlik, içsel ölüm korkusunu susturmanın ve üreme simgesi sayesinde, onu yenmenin; seks, canlılığımızı kanıtlamanın, hala genç, çekici ve iktidarlı olduğumuzu göstermenin en kolay yoludur.

May, yaşadığı zamanların açmazlarından kurtulabilmek için aşkı ve iradeyi yeniden önemsemenin, birleştirmenin gerekliliğini öneriyordu. İlk bakışta birbirleriyle çelişiyor gibi görünseler de aşk ve irade, diğerlerini önemli ölçüde etkileme ve diğerlerinden etkilenme gücünü taşıyan kişiler arası yaşantılardır. Aşkın kişisel olduğu gerçeği, aşk eyleminin kendisinde görülür. Yüz yüze sevişen, eşine bakarak çiftleşen tek yaratık insandır.

Her ikisinin de kökeninde insan varlığının doğumdan itibaren sahip olduğu “aldırış”ın bulunduğu aşk ve irade, Batının son dönem tarihinde hep birbirlerini tıkadılar. Viktorya döneminde irade gücü, aşka eşlik eden duyarlılıktan ve esneklikten yoksundu; hippi hareketinde ise bu kez bunun tam aksine iradeye eşlik eden kalıcılıktan yoksun bir aşk vardı. Birinin iyiliğini dilemek olan aldırış, aynı zamanda vicdanın da kaynağı olduğundan aşk ve iradenin birleşemeyişi, Batı’da bir ahlak sorunu olarak da karşımıza çıktı.

May, bunları 1960’larda söyledi, sanıyorum 1994 yılında vefat etmeden önce yaşadığı zamanlarının kendisini ne kadar doğruladığını bizatihi gözlemlemiştir.  Yarım yüz yıl önce önerdiği aşk ve iradeyi birleştirmeyi dünyadan ebedi âleme göçmeden evvel de düşünmüş müdür bilmiyorum. Ama kendi adıma aşk ve iradenin, insanlar ve zihniyetleri değişmeden birleştirilmelerinin imkânsız olduğunu söyleyebilirim. Bu treni insanlık olarak treni kaçırıp kaçırmadığımızı ise bilmiyorum.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Şubat 2025’te yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x