ABD Rusya’yı nasıl görüyor?

Dünya artık tek kutuplu değil ancak güç dengelerinin nasıl tesis edileceği de henüz netlik kazanmış değil. Ülkelerin çekim gücü olan bölgesel güçler etrafında toplanarak gevşek ittifaklar kurması, bu ittifakların da çok kutuplu bir dünyayı ortaya çıkarması bekleniyor.

Böyle bir dünyada ABD ve AB’nin güçleri azalmış olsa da, Çin’in de gücünü arttırarak yeni merkezler olacağı belli. Ancak son zamanlarda özellikle Ortadoğu’da yaptığı atılımlara ve Suriye üzerinden eski bir hayalini gerçekleştirerek Akdeniz ülkesi olmayı başarmasına rağmen, Rusya’nın yeni dünya düzenindeki yeri netlik kazanmadı. Dünyanın siyasal ve ekonomik geleceği üzerine düşünen bir çok uzman ve karar alıcı Rusya’nın gücünü tartmaya çalışıyor. Bu düşünürlerden biri de Harvard Üniversitesi’nden uluslararası ilişkilerde liberalizm teorisinin kurucularından Prof. Joseph Nye.

“Küresel çatışma ve iş birliğini anlamak”, “Yumuşak güç”, “Amerikan yüzyılı bitti mi?” gibi kitapları Türkçe’ye de çevrilen Nye, Project Syndicate sitesinde yayınlanan “Gerileyen bir Rusya ile başa çıkmanın yolu” adlı makalesinde, Rusya’nın gücünü artı ve eksileriyle tartarak, ABD’li karar alıcılara, Rusya ile ilişkilerde nasıl davranmaları gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunuyor.

Makalesine “Kremlin’in işleri tıkırında” diye başlayan Nye, Vladimir Putin liderliğindeki Rusya’nın Suriye’de Amerika Birleşik Devletleri’nin yerini aldığını, Doğu Ukrayna’daki müdahalesini sürdürdüğünü son olarak da Soçi’de bir Afrika Zirvesi düzenlediğini anımsatıyor ama hemen arkasından da ekliyor:

“Ancak görünenler aldatıcı olabilir. Evet, Rusya, ABD’nin elindekine denk, oldukça büyük bir nükleer cephaneliğe sahip. 2008’de Gürcistan’da, 2014’te Ukrayna’da güç kullandı; Suriye’de Beşşar Esad rejimi lehine askeri destek sağladı; ABD’de ve başka ülkelerde seçim sonuçlarını etkilemek için siber saldırılar düzenledi. Fakat Rusya ancak uluslararası bir haydut olabilir. Bu serüvenciliğin ardında düşüşte bir ülke var.

Suriye’de Beşşar Esad rejimi lehine askeri destek sağladı; ABD’de ve başka ülkelerde seçim sonuçlarını etkilemek için siber saldırılar düzenledi. Fakat Rusya ancak uluslararası bir haydut olabilir. Bu serüvenciliğin ardında düşüşte bir ülke var.

Rusya’nın zaafları

Nye, 1959’da Sovyet lider Nikita Kruşçev’in SSCB’nin 1970-80’lere kadar ABD’yi yakalayıp geçmiş olacağını iddia ettiğini ancak işlerin öyle gitmediğini hatırlatıyor ve Sovyetler Birliği 1991 yılında çökerken, ardında da ciddi şekilde küçülmüş bir Rusya bıraktığını anlatıyor:

“Yeni ülke, SSCB topraklarının ancak dörtte üçüne, nüfus ve ekonomisinin yarısına ve askeri personelinin üçte birlik kısmına hâkim. ABD’nin 21 trilyon dolarlık GSYİH’sına kıyasla, Rusya’nın milli geliri sadece 1,7 trilyon dolar. 1989’da Sovyet ekonomisi Çin’in iki katı büyüklüğündeyken, bugün Rusya’nın GSYİH’si Çin’in milli gelirinin ancak yedide biri kadar. Dahası Rus ekonomisi ciddi ölçüde enerji ihracatına dayalı; yüksek teknoloji ürünlerinin ihracat içindeki payı sadece yüzde 11 -ki ABD’de bu oran yüzde 19.

Ortak dil, tarih faktörü ve işçi göçleri, Rusya’ya kendi yakın çevresinde yumuşak güç sağlıyor olsa da, ülkenin ve kültürünün dünyanın başka yerlerindeki yabancılar nezdinde pek bir alıcısı olduğu söylenemez. Rus filmleri, bu coğrafyalarda çok izlenenler arasında değil ya da dünyanın en iyi 100 üniversitesi listesinde Rus üniversitelerinin isimlerine rastlamıyoruz.

Ülkede etkin bir piyasa ekonomisi için gerekli siyasi kurumlar mevcut değil; hırsız-baron devlet kapitalizmi, güven tesisi için gereken etkili düzenlemelerden yoksun. Kamu sağlık sistemi zayıf, hem kadın hem de erkeklerde ortalama yaşam süresi 72, ki bu da Avrupa ortalamasından beş yaş daha düşük. Birleşmiş Milletler nüfus uzmanları, Rusya nüfusunun bu yüzyılın ortasına kadar 145 milyondan 121 milyona gerileyebileceğini tahmin ediyor.

Gelecek için pek çok farklı senaryo mümkün, ama şu an bulunduğumuz noktada Rusya, kurumları yozlaşmış, nüfus ve sağlık açısından ciddi sorunlarla karşı karşıya ve de üstüne üstlük üretim ve ihracat anlamında tek ürüne dayalı bir ekonomi.”

Yazar, Rusya’nın bu sorunlarla baş edebilmek için eski Devlet Başkanı Dimitri Medvedev zamanında bazı planlar yapıldığını ancak bunların pek azının hayata geçirildiğini anımsatarak şu iddiada bulunuyor:

Putin, Rusya’nın dünya sahnesinde yeniden varlık göstermesini sağlama konusunda başarılı bir taktisyenlik ortaya koymuş olsa da, ülkesinin uzun vadeli sorunlarının çözümü yönünde ustaca bir strateji sergileyemedi.

“Putin, Rusya’nın dünya sahnesinde yeniden varlık göstermesini sağlama konusunda başarılı bir taktisyenlik ortaya koymuş olsa da, ülkesinin uzun vadeli sorunlarının çözümü yönünde ustaca bir strateji sergileyemedi.”

Putin’in en başarılı manevrası

Nye’e göre, Putin’in en başaralı manevralarından biri, Çin ile iş birliğine gitmek. Ancak bu iş birliğinin sınırları da olabilir:

“Ukrayna’ya saldırmasının ardından Batı’nın yaptırımları ile karşı karşıya kalan Rus lider, Çin’i ülkesinin “kilit stratejik ortağı” ilan etti. Çinli mevkidaşı Şi Cinping de kendisi için “en yakın dostum ve meslektaşım” ifadesini kullandı.

İki ülkenin, geleneksel kuvvetler dengesi politikası gereğince, Amerikan gücüne karşı böyle bir iş birliğine gitmeleri öngörülebilir bir şey.

1950’lerde de Çin ve Sovyetler Birliği, ABD’ye karşı ittifak halindeydi. Nixon’ın 1972 yılındaki Çin açılımının ardından, bu kez ABD ve Çin, Sovyet gücünü sınırlandırmak için iş birliğine gitti. Bu iş birliği, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla sona erdi. 1992’de Rusya ve Çin, aralarındaki ilişkiyi “yapıcı bir ortaklık” olarak tanımlarken, bu tabir, 1996 yılına gelindiğinde “stratejik ortaklığa” dönüştü. Temmuz 2001’de ise, iki ülke aralarında bir “dostluk ve iş birliği” anlaşması imzaladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde de yakın iş birliği gösteren Moskova ve Pekin, internetin uluslararası denetimi konusunda benzer bir tavır ortaya koydu.

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nden oluşan BRICS grubu ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi çeşitli diplomatik oluşumlar üzerinden de aralarında eş güdüm sağlamaya çalıştılar. Şimdilerde ise nükleer dışı askeri teknoloji paylaşımı yapıyor, ortak tatbikatlar düzenliyorlar.

Bununla birlikte, Çin ile Rusya arasındaki ittifakın taktik iş birliğinin çok ötesine geçebilmesinin önünde ciddi engeller var. Geçmişten gelen güvensizlik hâlâ sürüyor. 19. yüzyılda Çin’den en çok toprak alan ülke, Rusya’dan başkası değildi. Altı milyon Rus’un yaşadığı ve sınırın Çin tarafındaki nüfusun da 120 milyonu bulduğu Uzakdoğu’daki mevcut demografik durum da Moskova için bir endişe kaynağı.

Rusya, ekonomik açıdan gerilediği için de Çin’in yükselişinden kaygı duyuyor. Ticaret rakamları artmakla beraber, yatırımlarda bir duraklama söz konusu. Rusya, Çin’in ihracat pazarları arasında ancak 10. sırada. Economist dergisinin bir haberine göre, Rusya, ittifakın küçük ortağı olup çıkmaktan korkuyor. Kendisi Çin’e bağımlı olmak değil, Çin’in kendisine bağımlı olmasını istiyor. Fudan Üniversitesi’nden Feng Yujun’a göre, ‘Çin en çok ABD ile arasındaki ilişkilere önem veriyor; Stalin ve Mao’nun hatalarını tekrarlamak istemiyor.

Rusya, düşüş eğilimindeki dahi olsa, muazzam bir ölçeğe, eğitimli bir nüfusa, yetenekli bilim insanlarına ve mühendislere, çok geniş doğal kaynaklara sahip bir ülke.

Rusya neden hâlâ tehdit?

Fakat Nye’e göre, tüm bu olumsuzluklar ve Rusya’nın, Çin ile kurduğu ittifakın ABD aleyhine sonuç üretmeme ihtimali, Washington’un Rusya’ya ‘ikinci sınıf güç muamelesi yapmasına’ neden olmamalı:

“Sonuçta düşüş sürecine giren güçler, tıpkı 1914 Avusturya-Macaristan örneğinde olduğu gibi, risk almaya daha yatkın olurlar. Yükselen ülkelere kıyasla kaybedecek şeyleri daha azdır.

Rusya, ABD karşısında hâlâ potansiyel bir tehdit teşkil ediyor. Bunun da büyük ölçüde nedeni, Rusya’nın ABD’yi yok etmeye yetecek sayıda füze ve nükleer savaş başlığına sahip tek ülke olması. Ve Rusya da şu an nispeten bir gerileme içerisinde olduğundan, nükleer kapasitesinden vazgeçmeye pek de hevesli değil.

Rusya, düşüş eğilimindeki dahi olsa, muazzam bir ölçeğe, eğitimli bir nüfusa, yetenekli bilim insanlarına ve mühendislere, çok geniş doğal kaynaklara sahip bir ülke.

İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden kırk yıllık süreçte Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi, ABD’nin gücü karşısında denge sağlayacak kaynaklara sahip olması zor görünüyor olabilir. Ancak elindeki nükleer güç, petrol ve doğalgaz kaynakları, siber teknoloji kabiliyetleri, Avrupa’ya yakınlığı ve Çin ile arasındaki ittifakın taşıdığı potansiyelle hâlâ ABD’nin başına dert açabilecek kapasiteye sahip. Putin’in popülist milliyetçi söylemi de bu yönde teşvik edici bir unsur. Gerileyen güçlere de en az yükselişte olanlar kadar diplomatik ilgi göstermek gerekiyor. Nitekim ABD de bugün henüz gündemine almasa da, Başkan Donald Trump görevden ayrıldıktan sonra bir noktada ciddi bir Rusya stratejisi geliştirmek durumunda kalacak.”

Bu yazı ilk kez 22 Kasım 2019’da yayımlanmıştır.

 

Joseph Nye’in “Gerileyen bir Rusya ile başa çıkmanın yolu” başlıklı makalesinin bazı bölümleri Evren Serbest tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir. Metin, Fikir Turu’nun editoryal katkılarıyla yeniden düzenlenmiştir. Makalenin orijinaline ve tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://bit.ly/2E9dbJo

Fikir Turu

Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend