Antifa nedir, ne değildir? Bunun Türkiye ile ilgisi ne?

ABD’de George Floyd’un polis tarafından öldürülmesinin ardından ülkede başlayan protestolar, zaman zaman şiddeti artan sokak olayları ırkçılık meselesinin yanı sıra bir konuyu daha gündeme getirdi: Başkan Donald Trump’un öfkesinin hedefi olan ve terör örgütü ilan etme niyetini bir tweet mesajıyla duyurduğu Antifa.

Aslında kamuoyu isimlerini ilk kez duymuyordu. 2017’de kölelik yanlısı General Robert Lee’nin heykelinin kaldırılmasına itiraz eden aşırı sağcılara tepki olarak ortaya çıktıklarında da dikkatleri çekmişlerdi.

Adını anti-faşist kavramının kısaltmasından alan Antifa, Marksizm’den Anarşizm’e uzanan siyasi duruş yelpazesinde anarşist tonunun ağır basması nedeniyle net bir hiyerarşiye sahip değil, lideri yok ve örgütlenmesi de dağınık ve daha ziyade bir “marka” ya da altında birleşilen sembolik bir şemsiye sunuyor. Antifa ile yakınlık deklare eden birimlerin özerk olduğu, daha ziyade aşırı sol küçük örgütlerin kendilerine bu “Antifa markası” üzerinden meşruiyet sağladığı da söylenebilir.

Antifa ile ilişkilendirilen eylemciler kimliklerini gizleyecek biçimde aksesuar kullanıyor ve siyah kıyafetleriyle dikkat çekiyorlar. Bu anonim kalma özelliği bir yandan gösterilerde, sosyal medya mecralarında Antifa olarak hareket etmek isteyenlere alan açıyor ama bir yandan da aslında aşırı sağ grupların kendi kendilerine düşman yaratmak için Antifa’yı kullandıkları spekülasyonlarına neden oluyor.

Bu yapı üzerine bilinen en derli toplu çalışma olan Antifa: The Antifascist Handbook kitabının yazarı Mark Bray’in öne sürdüğü ve Antifa ile ilişkili pek çok kaynakta paylaşılan görüşe göre, aşırı sağa herhangi bir platform verilmemesi için şiddet ve vandalizme başvurulması mübah. Bu argüman “1920 ve 30’larda yeterince tepki verilseydi Hitler’in hiç ortaya çıkmayacağını” iddia ediyor ve yapının geçmişini de 1930’ların ilk yarısına kadar götürmeye çalışıyor. Bu anlayışta 1920’lerden 40’lara kadar etkin İtalyan, Yahudi ve Alman kökenli Amerikalıların oluşturduğu anti-faşist gruplanmaları başlangıç noktası olarak alınıyor. Bray tarafından dile getirilen başka bir köklendirme gayreti de 1960’larda solun Avrupa’da hareketlenmesiyle başlayan dalganın 1980’lerde ABD’de yankı bulması ile Anti-Racist Action grubuyla kendilerini ilişkilendirmeye çalışmaları. Fakat bu iddia edilen tarihsel köklerle Antifa arasında bir süreklilik veya kanıtlanabilir bir organik bağdan söz etmek mümkün değil; bu da pek çok radikal yapı ve düşünceyi bir araya getiren Antifa’nın özellikle Bray tarafından daha köklü hale getirilme çabası olduğunu düşündürüyor.

Bütün bunlara rağmen, hareketin tüm bileşenlerinin vandalizmi ve şiddeti en sert haliyle savunduğunu söylemek de doğru değil. Mark Bray’e göre, Antifa aşırı sağ grupların ve Neo- Nazilerin ortaya çıkmasını ve organize olmasını önlemeye yönelik daha yumuşak eylemler de gerçekleştiriyor ve kendilerine düşman belledikleri aşırı sağ milislerin başvurduğu ateşli silahlarla değil metal zincirler, sapan ve tuğlalar gibi ev yapımı silah ve saldırı aletleri kullanıyorlar.

Antifa ile ilişkili kişi ve grupların kullandığı başka bir yöntem de karşıt gruplara ait online ve offline bilgilerinin deşifre edilmesi yani, doxxing.

Antifa ve YPG arasındaki bağ ne kadar kuvvetli?

Black Lives Matter ve Occupy Movement protestolarıyla ABD içinde adını duyurmaya başlayan hareketin küresel görünürlüğünün Ukrayna’da Antifa varlığına dair haberlerle ve özellikle Suriye’de YPG saflarında savaşan Batılıların kırmızı ve siyah bayraktan oluşan Antifa logosunu kullanmasıyla arttığı söylenebilir. Benzer biçimde özellikle Avrupa’da aşırı sol eylemlerde Antifa sembolleri ve PKK, YPG sembolleri de bir arada görülüyor.

Sosyal medyada ANTIFA International ve yerel bazlı Antifa hesaplarının Türkiye karşıtı ve YPG taraftarı pek çok paylaşım yapması da dikkat çekiyor. YPG ilişkili sosyal medya ve haber hesapları da sıkça Antifa sembollerini, batılı savaşçıları ve kadınları ön plana çıkararak IŞİD’le savaşı küresel bir köktenciliğe karşı demokrasi ve özgürlük mücadelesi olarak lanse etme gayreti gösteriyor.

İş birlikleri sadece semboller, logolar ve mesajlarla da kalmamış durumda YPG’ye katılan batılılardan bazılarının Antifa üyesi oldukları da biliniyor. Öte yandan YPG saflarına katılan Batılılar, ülkelerine döndüklerinde de, eski bir asker İngiliz Jim Matthews vakası hariç herhangi bir yaptırıma uğramadı. Bu konu ABD’de özellikle Cumhuriyetçilerden önemli bazı eleştiriler alsa da genel bir hukuki cevaba dönüşmedi. Eski Birleşik Krallık başbakanı David Cameron’ın YPG saflarında savaşan İngiltere vatandaşlarının IŞİD saflarında savaşanlardan farklı algılandığı söylemi de hâlâ akıllarda. İngiliz pratiğinde bir başka ülkede savaşmanın otomatik olarak bir suç sayılmaması ve bunun örgütün mahiyetine göre değişmesi prensibi pek çok ülkenin hukuk sisteminde yer alıyor; Batılı ülkeler YPG’yi terör örgütü olarak değerlendirmediği için dönenlere yaptırım meselesi de sorunlu kalıyor. Hukuki bir yaptırımın aksine YPG saflarından ülkelerine dönen kişilerin kahraman olarak karşılandıkları bilgisi verdikleri mülakatlarda karşımıza çıkıyor.

YPG’ye katılan Batılılardan sıkça duyulan bir söylem de İspanya İç Savaşı sırasında faşist Franco rejimine karşı savaşan gönüllülerle, Güney Amerika gerillaları veya Filistin’in sol hareketleriyle özdeşlik kurmaları.

Bu kişilerin YPG saflarına katılmalarında “The Lions of Rojava” internet sayfasının bir geçiş noktası işlevi gördüğü, aynı zamanda çatışmalarda hayatını kaybeden Batılılara dair bilgiler de genel olarak buradan yayınlandığını not etmekte de fayda var.

Suriye İç Savaşı bağlamında YPG saflarında 600’den az olmamak üzere Batılı bulunduğu, bunlar içerisinde eski askerlerle birlikte IŞİD’le savaşma söylemi üzerinden sol grupların da bölgeye geldiği tahmin ediliyor. Ancak radikalleşme ve şiddete varan aşırıcılık konusunda uzman Shashi Jayakumar’ın dünyada öncü radikalleşme araştırma merkezlerinden olan ve King’s College çatısı altında faaliyet gösteren Birleşik Krallık merkezli International Centre for the Study of Radicalisation’dan yayınlanan ve YPG’ye farklı ülkelerden katılan kişilerin arka planları ve motivasyonlarının analiz edildiği Transnational Volunteers against ISIS (IŞİD’e Karşı Savaşan Ulusaşırı Gönüllüler) ve özellikle güvenlik ve strateji alanında çalışmalarıyla küresel bir üne sahip Institute for Strategic Dialogue tarafından yayınlanan, radikalleşme ve siyasal şiddet alanlarında çalışan Henry Tuck, Tanya Silverman ve Candace Smalley’in kaleme aldığı, YPG saflarına katılan 300 kişilik veritabanının analiz edildiği Shooting in the Right Direction: Anti-ISIS Foreign Fighters in Iraq and Syria (Doğru İstikamete Ateş Etmek: Irak ve Suriye’de IŞİD Karşıtı Yabancı Savaşçılar) araştırmaları gibi, üstelik bu kişileri olumlayan pek çok açık kaynak, YPG’ye katılan Batılıların önemli kısmının askeri kökenli olduğunu gösteriyor. Örneğin sadece ABD özelinde tespit edilen en az 170 kişinin 60’tan fazlasının askeri arka planı bulunuyor. Bu sayının daha yüksek olduğunu tahmin etmek güç değil zira hem veri toplanamayan hem de bilgi verme konusunda daha kapalı kişilerden söz ediyoruz.

Bununla birlikte asker geçmişi olanlar hariç YPG’ye katılan Batılıların hem sayısal azlığı hem dil bariyeri hem de tecrübe eksikliği dolayısıyla savaşçı konumdan ziyade YPJ’deki kadın savaşçılarla birlikte propaganda noktasında örgüte daha önemli katkı sağladığı değerlendiriliyor.

Trump Antifa’yı terör örgütü ilan edebilir mi?

Trump’ın Antifa’yı terör listesine alacağı yönündeki tweet mesajından sonra özellikle Türkiye’deki sosyal medya hesaplarında YPG ile Antifa bağlantısının altı çizilmiş ve buradan hareketle bir ortak zemin bulma arayışı oluşmuşsa da ABD kaynaklı nedenlerle böylesi bir ihtimalin pek mümkün olmadığını söyleyebilirim.

Bu nedenlerin başında, Antifa’nın şu andaki örgütlenmesinin ABD’deki terörist örgütler tanımlanmasına hukuki olarak oturmaması geliyor. Zira mevcut ABD yasalarına göre, dış bağlantısı kanıtlanmayan yapıların eylemleri 2001’de Patriot Act’te yerel terörizm bağlamında ele alınma imkanına kavuşmuş olmakla birlikte, bu basit bir isimlendirme ve sembolik bir tavırdan öteye gidemiyor. Bir yerel yapının eylemlerini tartışmalı da olsa terör eylemi olarak nitelemek mümkünse dahi ABD hukukuna göre dış bağlantısı olmadığı sürece bu yapı terör örgütü olarak ilan edilemiyor ve örgütün söylem ve ideolojisi de ifade özgürlüğü sınırları içerisinde değerlendiriliyor. Başkan’ın bir yapıyı terör örgütü ilan etme yetkisi de bulunmuyor, bu yetki 2001’de Bush’un imzaladığı 13224 no’lu yürütme emri ile Dışişleri ve Hazine bakanlıklarına verilmiş durumda. İlaveten, ABD’deki ifade özgürlüğünün ABD Anayasası’nın birinci ek maddesi (First Amendment) ile korunduğu ve eylemleri terörist eylem olarak hukuken değilse de kavramsal olarak nitelense bile örgütlenmelerin terörist yapılanma olarak nitelenemeyeceği ve düşünce özgürlüğü kapsamına girdiği yönünde bir genel kanı hâkim yani Antifa’nın terör örgütü olarak nitelenmesi mümkün görünmüyor.

Dolayısıyla, 31 Mayıs’ta ABD Adalet Bakanlığı’nın 11 Eylül sonrası koordinasyonun önemli sembollerinden olan Joint Terrorism Task Force’un 56 bölgesel ofisinin Antifa’yı odağa alarak ve örgütü yerel terör örgütü olarak niteleyerek gösterileri incelediklerine dair açıklaması tepkiye neden oldu. Çok güçlü bir yapılanma olan Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) de bu açıklamaya hızla tepki gösterdi ve bu olayın terörizm kavramının özgürlükleri kısıtlamak için kötüye kullanıldığına dair örnek bir vak’a ortaya koyduğunu vurguladı.

Ayrıca protestolarda eylemcilerin genel olarak Antifa ile ilişkilendirilmesi de sorunlu bir genellemeye neden oluyor. Eylemlerde Antifa ilişkili olduğu değerlendirilen kişilerin uyguladığı vandalizm, eylemlerin seyrini değiştiriyor ancak bu eylemlerdeki pek çok kişi ya da grubun Antifa bağlantısı da kanıtlanmış değil. Öte yandan özellikle Trump’ın seçilmesinden ve aşırı sağ milis yapılarının artışından sonra ise “Antifa markası”, aşırı sol ve anarşist gruplara ilaveten nispeten daha ılımlı sol katılımlar ve Trump karşıtı şiddet yanlılarının da genel bir birleşme noktası haline geldi.

Antifa – YPG bağı Türkiye – ABD arasından bir ortaklık zemini yaratır mı?

Özetle hem ABD’deki hukuki altyapı ve Antifa’nın kurgusu, hem de Trump ile halihazırda ABD’de önde gelen kurumlar arasında süregelen gerilimin bu konuda bütüncül bir adımı engelleyecek olması göz önüne alınca, Antifa’nın ABD’de de terör örgütü olarak ilan edilmesi pek mümkün gözükmüyor. Hal böyleyken Antifa ve YPG ilişkisi üzerinden, ABD ve Türkiye arasında bir ortaklık zemini ortaya çıkacağını düşünmek de gerçekçi değil. Aynı nedenlerle YPG’nin de Antifa tartışması üzerinden ABD tarafından terör örgütü ilan edilmesine varacak bir süreç beklemek de gerçekçilikten uzak.

Daha önemlisi, Türkiye’nin Antifa vurgusunu güçlendirmesi kendi konumlanması ile de uyumlu değil zira Antifa vurgusu YPG’nin çizmeye çalıştığı imaja daha fazla hizmet eder. Zira, YPG, IŞİD’le mücadelesini gerici köktenci bir terör örgütüne karşı sol, feminist, demokrasi ve insan haklarını önceleyen, devrimci ve ilerici bir mücadele gibi lanse etti ve Batı medyasında da bu temalar sıkça yer buldu. Büyük ölçüde eski askerlerden oluşan Batılı YPG’liler içerisinde kurgu olması kuvvetle muhtemel mülakatları YPG’ye yakın haberleriyle bilinen Rolling Stone gibi mecralara yansıyan, YPG’ye katılmış İtalyan Karim Franchesci gibi isimlerin yer aldığı sözde Antifa Taburları gibi yapılar ve YPG ile Antifa flamalarının bir arada göründüğü kareler tam da bunu desteklemek içindi. Örgütün eski asker ve büyük olasılıkla istihbaratçılar tarafından gayrı resmi olarak da destek gören bir yapı değil, “idealist gönüllü ilerici enternasyonel savaşçılardan” müteşekkil bir meşru savaş verdiği imajı güçlendirilmek ve bölgede hayatını kaybeden Batılılara bir kılıf bulmak maksadıyla Antifa markası araçsal olarak kullanılmış gözüküyor.

Türkiye açısından YPG’ye Batı’dan katılan ve 20’den fazla ülkeden gelen asker ve büyük olasılıkla istihbaratçı kökenli isimler yerine, Antifa üzerine yoğunlaşmak, Türkiye’nin yıllardır haklı biçimde sürdürdüğü “YPG terör yapılanmasına verilen Batı desteği” söylemine faydadan çok zarar verme ve yapıyı gönüllü ve meşru bir mücadele zeminine daha fazla yaklaştıracak bir gayrete dönüşme potansiyeli taşıyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Haziran 2020’de yayımlanmıştır.

Göktuğ Sönmez

Dr. Göktuğ Sönmez – Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve ORSAM Güvenlik Çalışmaları Direktörü. Sönmez lisans derecesini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden, yüksek lisans derecesini London School of Economics (LSE) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden, doktorasını School of Oriental and African Studies (SOAS) Siyaset Bilimi ve Uluslararası Çalışmalar Bölümü'nden aldı. Akademik araştırma alanları arasında Radikalleşme ve Şiddete Varan Aşırıcılık, Devlet Dışı Silahlı Aktörler ve Türk Dış Politikası bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend