Amerika’nın yumuşak gücünün sonu

ABD, askerî ve ekonomik baskıyla hâlâ dünyanın en güçlü ülkesi olabilir. Peki, ya artık kimse ona benzemek istemiyorsa? Donald Trump’ın saldırgan dış politikası, Washington’un yıllardır inşa ettiği küresel itibarı geri dönülmez biçimde aşındırıyor.

İran savaşı sona ermeden ABD Başkanı Donald Trump bu kez tehditlerini Küba’ya yöneltti. NATO’yu ‘kâğıttan kaplan’ olarak niteleyen, dost-düşman ayrımı gözetmeden ülkelere yeni gümrük duvarları ören hem ülke içinde hem de uluslararası alanda liberal demokratik değerleri aşındıran açıklama ve uygulamalarıyla Trump, ABD’nin küresel imajını ciddi biçimde zedeledi. Diplomasi yerine baskıyı, müzakere yerine sindirmeyi önceleyen bu yaklaşım, Washington’un yıllardır sahip olduğu “çekim gücü”nü de tartışmalı hale getirdi.

Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Stephen M. Walt, Foreign Policy’de yayımlanan yazısında, Trump yönetiminin ABD’nin yumuşak gücünü sistematik biçimde tükettiğini savunuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Trump yönetiminin dış politika yaklaşımının en dikkat çekici özelliklerinden biri, Amerika’nın sert gücüne duyduğu sınırsız güven ve merhum siyaset bilimci Joseph Nye’ın “yumuşak güç” kavramına yönelik küçümseyici yaklaşımı oldu.

Nye, yumuşak gücü bir ülkenin başkalarını zorlamadan, “çekim gücüyle”  etkileyebilme kapasitesi olarak tanımlıyordu. Bir başka ifadeyle; diğer ülkelerin o ülkeye benzemek istemesi, onun değerlerini benimsemesi ya da liderliğini gönüllü olarak kabul etmesi. Sert güç sahibi devletler tehdit, baskı, yaptırım veya askerî kapasiteyle sonuç alırken; yumuşak güç sahibi ülkeler çekicilikleri sayesinde etkili olur. Yumuşak güce sahip devletler ise, başkalarının onlara benzemek istemesi, savundukları ilkelere katılmaları ya da onları çekici, başarılı ve hatta “havalı” görmeleri nedeniyle daha büyük bir etkiye sahip olurlar.

Kaba gücün etkisinin sınırları

Benim gibi realist bir uluslararası ilişkiler analisti için sert gücün önemi tartışılmazdır. Zaten ciddi bir sert güç kapasitesi olmadan etkili bir yumuşak güç üretmek de zordur. Ancak Vladimir Putin yönetimindeki Rusya örneğinde görüldüğü gibi, büyük askerî kapasiteye sahip olup neredeyse hiç çekim gücüne sahip olmamak da mümkündür.

İdeal durumda devletler her iki gücü birlikte kullanır. Çünkü güçlü bir yumuşak güç kapasitesi, diğer ülkelerin sizin istediğiniz yönde hareket etmeye daha yatkın olmasını sağlar ve sert güce başvurma ihtiyacını azaltır.

Joseph Nye, ABD’nin sert ve yumuşak gücü birlikte kullanabilmesinin Washington’a benzersiz avantajlar sağladığına inanıyordu. Bu nedenle Amerika’nın çöküşüne ilişkin tezlere uzun süre şüpheyle yaklaşmıştı. Ancak kariyerinin son dönemlerinde o bile ABD’nin küresel çekiciliğinin neden aşındığını sorgulamaya başlamıştı.

Trump’ın ikinci döneminde ise yönetimin yaklaşımı açık: Sert güç yeterlidir. Washington, ticaret ortaklarını tek taraflı anlaşmalara zorlamak için gümrük tarifelerini tehdit unsuru olarak kullandı. Yönetim, Yüksek Mahkeme’nin aksi yöndeki kararına rağmen bu baskıyı sürdürme niyetinde olduğunu da açıkça ilan etti.

ABD yönetimi çok sayıda ülkede askerî güç kullandı. Karayipler ve Pasifik’te, kimliklerinden dahi tam emin olunmayan ve uyuşturucu kaçakçılığı yaptıkları kesin olarak kanıtlanamayan kişilere yönelik operasyonlar sürdürüldü. Üstelik bu operasyonların uyuşturucu ticaretini kayda değer biçimde azaltmayacağı da kabul edildi.

Trump, dünya liderlerini sık sık “zayıf” olmakla suçladı. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’e “elinde koz olmadığını” söyleyerek Rusya’yla anlaşmak zorunda olduğunu savundu. Küba’ya yönelik baskıları ise sıradan Kübalıların yaşamını daha da zorlaştırmayı göze alarak artırdı.

Son olarak yönetim, İran rejiminin hızla çökeceği ve yerine Washington’a daha yakın bir yönetimin geleceği varsayımıyla diplomasiyi terk ederek İran’a karşı gereksiz ve sebepsiz bir savaş başlattı.

Korku yayma politikasının sonuçları

Devletler zaman zaman uluslararası normları ihlal eder. Büyük güçler bunu daha sık yapar. Ancak çoğu zaman bunu ahlaki gerekçelerle örtmeye çalışırlar. Trump yönetimi ise tam tersine, yerleşik normları ihlal etmekten açıkça memnuniyet duyuyor.

Trump’ın İran medeniyetini yok etmekle tehdit etmesi ya da Savunma Bakanı Pete Hegseth’in uluslararası hukuku küçümseyen açıklamaları, yönetimin amacının ikna değil sindirme olduğunu açık biçimde gösteriyor.

Bu anlayışın örtük sloganı adeta şu: “En güçlüyseniz özür dilemek zorunda değilsiniz.” Sert güce duyulan bu hayranlık, ABD’yi uzun yıllar boyunca çekici kılan kurumların sistematik biçimde aşındırılmasıyla birleşti.

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) Elon Musk’ın öncülük ettiği DOGE girişimiyle ani biçimde tasfiye edilmesi, dünya genelinde milyonlarca insanı etkiledi ve ABD’nin güvenilirliğini ciddi biçimde zedeledi.

Voice of America’nın kapatılma girişimi ancak mahkemeler ve Kongre’deki sınırlı muhalefet sayesinde durdurulabildi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’yi 60’tan fazla uluslararası kuruluştan çekti; çok sayıda diplomatik pozisyon boş bırakıldı ve Washington birçok kritik zirvede etkisiz hale geldi.

Göç operasyonlarındaki sert uygulamalar ve protestolara yönelik şiddet görüntüleri de Amerika’nın dünyadaki imajına ağır zarar verdi.

Bir dönem ABD’nin yumuşak gücünün en görünür simgelerinden biri olan yükseköğretim kurumları da hedef alındı. Üniversitelere yönelik siyasi baskılar, yabancı öğrenciler için ABD’yi daha az cazip hale getirdi. Oysa ABD’de eğitim görmek, uzun yıllar boyunca yabancı öğrencileri daha “Amerika yanlısı” hale getiren en etkili araçlardan biriydi.

Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde, Çin’in küresel imajının neden yükseldiği ve ABD’nin neden gerilediği daha net anlaşılabiliyor.

Trump dünyayı nasıl görüyor?

Yönetimin Amerika’nın yumuşak gücüne yönelik saldırısını ilk fark eden kişi ben değilim. Asıl şaşırtıcı olan, Trump ekibinin bunun sonuçlarını görememesi.

Sert güce aşırı yaslanmanın, diğer ülkelerin ABD’yi istikrarsız, öfkeli ve tehditkâr bir güç olarak görmesine yol açacağını anlamıyorlar mı? “Bal, sirkeye göre daha çok sinek çeker” sözünü hiç duymadılar mı?

Bence bunun temelinde yönetimin dünya görüşü yatıyor. Trump yönetimi dünyayı “kazananlar” ve “kaybedenler” olarak ikiye ayırıyor. Güçlü olanın istediğini yapabileceğine, zayıf olanın ise boyun eğmesi gerektiğine inanıyorlar. Bu nedenle en küçük eleştiriye bile küçümseyici ve saldırgan tepkiler veriyorlar.

Pete Hegseth’in “savaşçı ruh” ve “öldürmenin heyecanı” üzerine yaptığı maço söylemler ya da Beyaz Saray danışmanı Stephen Miller’ın “tarihin demir yasaları”na yaptığı göndermeler bu zihniyetin açık örnekleri. Sonuçta bu yaklaşımın merkezinde şu fikir var: Kurallar güçlüler için değil, başkaları içindir.

MAGA gerçekten Amerika’yı seviyor mu?

Trump ve destekçileri kendilerini aşırı vatansever olarak tanımlasa da, aslında yönettikleri ülkeyi sevip sevmedikleri tartışmalıdır.

“Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (Make America Great Again – MAGA) sloganının kendisi bile, mevcut Amerika’nın büyük olmadığı varsayımına dayanıyor.

Trump ve çevresi medyanın büyük bölümünden nefret ediyor, popüler kültür dünyasını küçümsüyor, Demokratları düşman görüyor, hukukun üstünlüğüne ve denge-denetleme mekanizmalarına kuşkuyla yaklaşıyor. Üniversiteleri tehdit olarak görüyor, bilime mesafeli duruyor ve “derin devlet” söylemini canlı tutuyorlar.

Trump’ın Beyaz Saray’ı bile yeterince beğenmeyip onu gösterişli bir güç simgesine dönüştürmek istemesi dikkat çekici.

Amerika’nın çürümüş ve çökmekte olduğuna gerçekten inanıyorlarsa, bu ülkenin neden başkalarına hâlâ çekici gelebileceğini anlamakta zorlanmaları şaşırtıcı değildir.

Kısa vadeli zaferlerden uzun vadeli kayıplara

Eğer dünya görüşünüz buysa, o zaman yumuşak gücün önemini de göz ardı eder ve bunun yerine sert güce yaslanırsınız. Ancak Amerikalılar daha iyi bilmelidir.

ABD dış politika tarihindeki en büyük başarıların bazıları, diğerleriyle yapıcı ve cömert bir şekilde çalışmaktan ve küresel imajımızı parlatmak için kendi toplumumuzun daha az hoş olmayan bazı yönlerini düzeltmeye çalışmaktan kaynaklandı. Marshall Planı, NATO, Sivil Haklar Hareketi, ticaret serbestleşmesinin ölçülü bir şekilde teşvik edilmesi ve Soğuk Savaşı sona erdiren ve Almanya’yı yeniden birleştiren sert ama nihayetinde barışçıl müzakereler sayılabilir. Buna karşılık, Amerika’nın en büyük dış politika başarısızlıklarından bazıları (örneğin Vietnam, Irak ve Afganistan’daki bitmek bilmeyen savaşlar, Libya’da Muammer Kaddafi’nin devrilmesi veya İran’daki mevcut çıkmaz), yeterli sert gücün başarıyı garanti edeceği düşüncesinden kaynaklanmıştı.

ABD hâlâ pek çok çekici özelliğe sahiptir ve yabancı hükümetler ile vatandaşlar, bir ülke ve ideal olarak Amerika ile en kötü liderlerinin eylemleri arasında ayrım yapabilmiştir. Ancak Amerikan siyasi hayatı giderek daha kaba ve yozlaşmaya devam ederse, sert gücü tekrar tekrar kötüye kullanılırken yumuşak gücü zayıflarsa, bu ikisini birbirinden ayırmak çok daha zor hale gelecektir.”

Bu yazı ilk kez 6 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Stephen M. Walt’ın, Foreign Policy’de yayımlanan “The End of America’s Soft Power” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısı ile yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Amerika’nın yumuşak gücünün sonu

ABD, askerî ve ekonomik baskıyla hâlâ dünyanın en güçlü ülkesi olabilir. Peki, ya artık kimse ona benzemek istemiyorsa? Donald Trump’ın saldırgan dış politikası, Washington’un yıllardır inşa ettiği küresel itibarı geri dönülmez biçimde aşındırıyor.

İran savaşı sona ermeden ABD Başkanı Donald Trump bu kez tehditlerini Küba’ya yöneltti. NATO’yu ‘kâğıttan kaplan’ olarak niteleyen, dost-düşman ayrımı gözetmeden ülkelere yeni gümrük duvarları ören hem ülke içinde hem de uluslararası alanda liberal demokratik değerleri aşındıran açıklama ve uygulamalarıyla Trump, ABD’nin küresel imajını ciddi biçimde zedeledi. Diplomasi yerine baskıyı, müzakere yerine sindirmeyi önceleyen bu yaklaşım, Washington’un yıllardır sahip olduğu “çekim gücü”nü de tartışmalı hale getirdi.

Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Stephen M. Walt, Foreign Policy’de yayımlanan yazısında, Trump yönetiminin ABD’nin yumuşak gücünü sistematik biçimde tükettiğini savunuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Trump yönetiminin dış politika yaklaşımının en dikkat çekici özelliklerinden biri, Amerika’nın sert gücüne duyduğu sınırsız güven ve merhum siyaset bilimci Joseph Nye’ın “yumuşak güç” kavramına yönelik küçümseyici yaklaşımı oldu.

Nye, yumuşak gücü bir ülkenin başkalarını zorlamadan, “çekim gücüyle”  etkileyebilme kapasitesi olarak tanımlıyordu. Bir başka ifadeyle; diğer ülkelerin o ülkeye benzemek istemesi, onun değerlerini benimsemesi ya da liderliğini gönüllü olarak kabul etmesi. Sert güç sahibi devletler tehdit, baskı, yaptırım veya askerî kapasiteyle sonuç alırken; yumuşak güç sahibi ülkeler çekicilikleri sayesinde etkili olur. Yumuşak güce sahip devletler ise, başkalarının onlara benzemek istemesi, savundukları ilkelere katılmaları ya da onları çekici, başarılı ve hatta “havalı” görmeleri nedeniyle daha büyük bir etkiye sahip olurlar.

Kaba gücün etkisinin sınırları

Benim gibi realist bir uluslararası ilişkiler analisti için sert gücün önemi tartışılmazdır. Zaten ciddi bir sert güç kapasitesi olmadan etkili bir yumuşak güç üretmek de zordur. Ancak Vladimir Putin yönetimindeki Rusya örneğinde görüldüğü gibi, büyük askerî kapasiteye sahip olup neredeyse hiç çekim gücüne sahip olmamak da mümkündür.

İdeal durumda devletler her iki gücü birlikte kullanır. Çünkü güçlü bir yumuşak güç kapasitesi, diğer ülkelerin sizin istediğiniz yönde hareket etmeye daha yatkın olmasını sağlar ve sert güce başvurma ihtiyacını azaltır.

Joseph Nye, ABD’nin sert ve yumuşak gücü birlikte kullanabilmesinin Washington’a benzersiz avantajlar sağladığına inanıyordu. Bu nedenle Amerika’nın çöküşüne ilişkin tezlere uzun süre şüpheyle yaklaşmıştı. Ancak kariyerinin son dönemlerinde o bile ABD’nin küresel çekiciliğinin neden aşındığını sorgulamaya başlamıştı.

Trump’ın ikinci döneminde ise yönetimin yaklaşımı açık: Sert güç yeterlidir. Washington, ticaret ortaklarını tek taraflı anlaşmalara zorlamak için gümrük tarifelerini tehdit unsuru olarak kullandı. Yönetim, Yüksek Mahkeme’nin aksi yöndeki kararına rağmen bu baskıyı sürdürme niyetinde olduğunu da açıkça ilan etti.

ABD yönetimi çok sayıda ülkede askerî güç kullandı. Karayipler ve Pasifik’te, kimliklerinden dahi tam emin olunmayan ve uyuşturucu kaçakçılığı yaptıkları kesin olarak kanıtlanamayan kişilere yönelik operasyonlar sürdürüldü. Üstelik bu operasyonların uyuşturucu ticaretini kayda değer biçimde azaltmayacağı da kabul edildi.

Trump, dünya liderlerini sık sık “zayıf” olmakla suçladı. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’e “elinde koz olmadığını” söyleyerek Rusya’yla anlaşmak zorunda olduğunu savundu. Küba’ya yönelik baskıları ise sıradan Kübalıların yaşamını daha da zorlaştırmayı göze alarak artırdı.

Son olarak yönetim, İran rejiminin hızla çökeceği ve yerine Washington’a daha yakın bir yönetimin geleceği varsayımıyla diplomasiyi terk ederek İran’a karşı gereksiz ve sebepsiz bir savaş başlattı.

Korku yayma politikasının sonuçları

Devletler zaman zaman uluslararası normları ihlal eder. Büyük güçler bunu daha sık yapar. Ancak çoğu zaman bunu ahlaki gerekçelerle örtmeye çalışırlar. Trump yönetimi ise tam tersine, yerleşik normları ihlal etmekten açıkça memnuniyet duyuyor.

Trump’ın İran medeniyetini yok etmekle tehdit etmesi ya da Savunma Bakanı Pete Hegseth’in uluslararası hukuku küçümseyen açıklamaları, yönetimin amacının ikna değil sindirme olduğunu açık biçimde gösteriyor.

Bu anlayışın örtük sloganı adeta şu: “En güçlüyseniz özür dilemek zorunda değilsiniz.” Sert güce duyulan bu hayranlık, ABD’yi uzun yıllar boyunca çekici kılan kurumların sistematik biçimde aşındırılmasıyla birleşti.

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) Elon Musk’ın öncülük ettiği DOGE girişimiyle ani biçimde tasfiye edilmesi, dünya genelinde milyonlarca insanı etkiledi ve ABD’nin güvenilirliğini ciddi biçimde zedeledi.

Voice of America’nın kapatılma girişimi ancak mahkemeler ve Kongre’deki sınırlı muhalefet sayesinde durdurulabildi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’yi 60’tan fazla uluslararası kuruluştan çekti; çok sayıda diplomatik pozisyon boş bırakıldı ve Washington birçok kritik zirvede etkisiz hale geldi.

Göç operasyonlarındaki sert uygulamalar ve protestolara yönelik şiddet görüntüleri de Amerika’nın dünyadaki imajına ağır zarar verdi.

Bir dönem ABD’nin yumuşak gücünün en görünür simgelerinden biri olan yükseköğretim kurumları da hedef alındı. Üniversitelere yönelik siyasi baskılar, yabancı öğrenciler için ABD’yi daha az cazip hale getirdi. Oysa ABD’de eğitim görmek, uzun yıllar boyunca yabancı öğrencileri daha “Amerika yanlısı” hale getiren en etkili araçlardan biriydi.

Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde, Çin’in küresel imajının neden yükseldiği ve ABD’nin neden gerilediği daha net anlaşılabiliyor.

Trump dünyayı nasıl görüyor?

Yönetimin Amerika’nın yumuşak gücüne yönelik saldırısını ilk fark eden kişi ben değilim. Asıl şaşırtıcı olan, Trump ekibinin bunun sonuçlarını görememesi.

Sert güce aşırı yaslanmanın, diğer ülkelerin ABD’yi istikrarsız, öfkeli ve tehditkâr bir güç olarak görmesine yol açacağını anlamıyorlar mı? “Bal, sirkeye göre daha çok sinek çeker” sözünü hiç duymadılar mı?

Bence bunun temelinde yönetimin dünya görüşü yatıyor. Trump yönetimi dünyayı “kazananlar” ve “kaybedenler” olarak ikiye ayırıyor. Güçlü olanın istediğini yapabileceğine, zayıf olanın ise boyun eğmesi gerektiğine inanıyorlar. Bu nedenle en küçük eleştiriye bile küçümseyici ve saldırgan tepkiler veriyorlar.

Pete Hegseth’in “savaşçı ruh” ve “öldürmenin heyecanı” üzerine yaptığı maço söylemler ya da Beyaz Saray danışmanı Stephen Miller’ın “tarihin demir yasaları”na yaptığı göndermeler bu zihniyetin açık örnekleri. Sonuçta bu yaklaşımın merkezinde şu fikir var: Kurallar güçlüler için değil, başkaları içindir.

MAGA gerçekten Amerika’yı seviyor mu?

Trump ve destekçileri kendilerini aşırı vatansever olarak tanımlasa da, aslında yönettikleri ülkeyi sevip sevmedikleri tartışmalıdır.

“Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (Make America Great Again – MAGA) sloganının kendisi bile, mevcut Amerika’nın büyük olmadığı varsayımına dayanıyor.

Trump ve çevresi medyanın büyük bölümünden nefret ediyor, popüler kültür dünyasını küçümsüyor, Demokratları düşman görüyor, hukukun üstünlüğüne ve denge-denetleme mekanizmalarına kuşkuyla yaklaşıyor. Üniversiteleri tehdit olarak görüyor, bilime mesafeli duruyor ve “derin devlet” söylemini canlı tutuyorlar.

Trump’ın Beyaz Saray’ı bile yeterince beğenmeyip onu gösterişli bir güç simgesine dönüştürmek istemesi dikkat çekici.

Amerika’nın çürümüş ve çökmekte olduğuna gerçekten inanıyorlarsa, bu ülkenin neden başkalarına hâlâ çekici gelebileceğini anlamakta zorlanmaları şaşırtıcı değildir.

Kısa vadeli zaferlerden uzun vadeli kayıplara

Eğer dünya görüşünüz buysa, o zaman yumuşak gücün önemini de göz ardı eder ve bunun yerine sert güce yaslanırsınız. Ancak Amerikalılar daha iyi bilmelidir.

ABD dış politika tarihindeki en büyük başarıların bazıları, diğerleriyle yapıcı ve cömert bir şekilde çalışmaktan ve küresel imajımızı parlatmak için kendi toplumumuzun daha az hoş olmayan bazı yönlerini düzeltmeye çalışmaktan kaynaklandı. Marshall Planı, NATO, Sivil Haklar Hareketi, ticaret serbestleşmesinin ölçülü bir şekilde teşvik edilmesi ve Soğuk Savaşı sona erdiren ve Almanya’yı yeniden birleştiren sert ama nihayetinde barışçıl müzakereler sayılabilir. Buna karşılık, Amerika’nın en büyük dış politika başarısızlıklarından bazıları (örneğin Vietnam, Irak ve Afganistan’daki bitmek bilmeyen savaşlar, Libya’da Muammer Kaddafi’nin devrilmesi veya İran’daki mevcut çıkmaz), yeterli sert gücün başarıyı garanti edeceği düşüncesinden kaynaklanmıştı.

ABD hâlâ pek çok çekici özelliğe sahiptir ve yabancı hükümetler ile vatandaşlar, bir ülke ve ideal olarak Amerika ile en kötü liderlerinin eylemleri arasında ayrım yapabilmiştir. Ancak Amerikan siyasi hayatı giderek daha kaba ve yozlaşmaya devam ederse, sert gücü tekrar tekrar kötüye kullanılırken yumuşak gücü zayıflarsa, bu ikisini birbirinden ayırmak çok daha zor hale gelecektir.”

Bu yazı ilk kez 6 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Stephen M. Walt’ın, Foreign Policy’de yayımlanan “The End of America’s Soft Power” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısı ile yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x