19 Haziran Mutabakatı: Trump’ın kazanamadığı savaş, İran’ın kaybetmediği barış

ABD ve İran’ın nihayet anlaşması neden kalıcı bir barış değil? ABD ve İsrail savaşı başlatırken ne hedeflemişti ne elde etti? Bundan sonra ne beklenebilir? Dr. Muhammed Berdibek yazdı.

Eğer 19 Haziran’da Cenevre’de bir mutabakat metni imzalanırsa, bunun hikâyesi aslında diplomasi masasında değil, 28 Şubat’ta başlayan savaşın ilk günlerinde yazıldı. Çünkü uluslararası siyasette masadaki sonuçları belirleyen şey çoğu zaman diplomatların becerisinden önce sahadaki güç dengeleri.

28 Şubat’ta başlayan süreçte Washington’un temel hedefleri açıktı: İran’ın askeri kapasitesinin hızla zayıflatılması, karar alma mekanizmasının felç edilmesi, ekonomik baskının artırılması ve nihayetinde Tahran’ın çok daha ağır tavizler vermeye zorlanması. Daha ileri senaryolarda ise İran’da ciddi bir siyasal kırılma yaşanması, rejimin meşruiyet krizine sürüklenmesi ve hatta sistem içi çözülmelerin başlaması beklentileri de dile getiriliyordu.

Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi durumunda bugün yalnızca İran’ın değil, bütün Ortadoğu’nun farklı bir siyasi tabloyla karşı karşıya kalacağı açıktı. İran’ın bölgesel nüfuzunun ciddi ölçüde gerilemesi, nükleer programının tamamen tasfiye edilmesi, balistik füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın bölgesel dosyalarda geri adım atması bekleniyordu. Washington açısından ideal sonuç buydu.

Ancak savaş planlandığı gibi ilerlemedi.

İran ağır askeri kayıplar verdi, önemli isimlerini kaybetti, ekonomik olarak ciddi baskı altında kaldı. Buna rağmen devlet kapasitesini korudu. Karar alma mekanizması çalışmaya devam etti. Daha önemlisi İran, savaşın maliyetini karşı tarafa da hissettirebildiğini gösterdi. Böylece savaşın ilk günlerinde konuşulan hızlı çöküş senaryoları gerçekleşmedi.

Tam da bu nedenle savaşın siyasi sonucu ile askeri hedefleri arasında ciddi bir mesafe oluştu. Çünkü sahada elde edilemeyen bir sonucu masada elde etmek neredeyse imkânsızdır. İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılması, balistik füze kapasitesinin müzakere masasına getirilmesi veya bölgesel nüfuz alanlarından vazgeçmesi ancak çok daha farklı bir askeri tablo ortaya çıkması halinde mümkün olabilirdi.

Bu gerçekleşmeyince ortaya çıkabilecek anlaşmanın çerçevesi de doğal olarak daraldı.

Aslında bugün konuşulan başlıklar büyük ölçüde 2015 Nükleer Anlaşması’nın güncellenmiş bir versiyonundan ibaret görünüyor. İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğine ilişkin taahhütlerde bulunması, uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin belirli sınırlar içerisinde tutulması ve uluslararası denetime açık olması karşılığında yaptırımların kaldırılması veya hafifletilmesi en gerçekçi senaryo olarak öne çıkıyor.

Buna karşılık İran’ın dondurulmuş mali kaynaklarının serbest bırakılması, enerji ihracatının önündeki engellerin azaltılması ve ekonomik normalleşmenin önünün açılması bekleniyor. Bunun ötesine geçen bir anlaşma çerçevesinin ortaya çıkması ise teknik olarak oldukça zor. Çünkü savaşın sahadaki sonucu taraflardan hiçbirine, karşı tarafa mutlak şartlar dayatabilecek bir üstünlük vermedi.

Arabuluculuğun kıymeti

Bu nedenle ortaya çıkan mutabakatın özeti aslında oldukça basit: İran nükleer silah geliştirmeyeceğine dair güvence verecek, ABD ise ekonomik baskıyı azaltacak. Bunun dışındaki başlıklar büyük ölçüde ikincil önemde.

Öte yandan bu noktaya gelinmesinde yalnızca askeri denge değil, yoğun diplomatik trafik de etkili oldu. Özellikle Pakistan’ın savaşın ilk günlerinden itibaren yürüttüğü temaslar dikkat çekiciydi. İslamabad hem Washington hem de Tahran ile konuşabilen nadir aktörlerden biri olarak kriz boyunca önemli bir iletişim kanalı işlevi gördü. Nitekim Pakistan’da başlayan diplomatik girişimlerin Cenevre’de somut bir mutabakata dönüşmesi, bu arabuluculuk faaliyetlerinin ne kadar önemli olduğunu gösterecek.

Benzer şekilde Katar da son yıllarda birçok bölgesel kriz dosyasında üstlendiği arabuluculuk rolünü bu süreçte de sürdürdü. Taraflar arasındaki doğrudan temasların kesildiği dönemlerde Doha önemli bir diplomatik köprü işlevi gördü. Suudi Arabistan ise İran ile son yıllarda başlattığı normalleşme sürecinin tamamen çökmesini istemediği için perde arkasında tansiyonun düşürülmesine yönelik girişimlerde bulundu.

Türkiye de süreç boyunca gerilimin kontrol altında tutulması gerektiğini savunan ülkeler arasında yer aldı. Ankara’nın özellikle bölgesel istikrar, enerji güvenliği ve ticaret yollarının korunmasına yönelik diplomatik girişimleri, çatışmanın daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesini engellemeyi amaçlıyordu. Türkiye’nin hem Batı dünyası hem de bölge ülkeleriyle konuşabilen az sayıdaki aktörden biri olması, diplomatik çabalarına ayrı bir önem kazandırdı.

Bu süreçte Hürmüz Boğazı da anlaşmanın en kritik başlıklarından biri haline geldi. Çünkü Hürmüz yalnızca İran’ın değil, küresel enerji piyasalarının da can damarı. İran’ın uyguladığı baskılar ile ABD’nin deniz güvenliği hamleleri küresel petrol piyasalarında ciddi dalgalanmalara yol açtı. Bu nedenle olası mutabakatın önemli unsurlarından birinin Hürmüz üzerindeki fiili baskıların kaldırılması ve deniz ticaretinin yeniden güvence altına alınması…

Bu neden kalıcı barış değil?

Ancak bütün bunlar kalıcı bir barış anlamına gelmez.

Çünkü taraflar arasındaki temel sorunların büyük bölümü yerinde duruyor. İran bölgesel nüfuzundan vazgeçmiş değil. ABD İran’ın uzun vadeli stratejik hedeflerine ilişkin kuşkularını koruyor. İsrail ise İran’ın gelecekte yeniden güç kazanmasını ulusal güvenlik tehdidi olarak görmeye devam ediyor.

Bu nedenle 19 Haziran’da fiilen de imzalanacak mutabakat bir barış anlaşmasından çok, kontrollü bir ateşkes veya stratejik mola olarak değerlendirilmelidir. Taraflar savaşı sona erdirmiş olabilir; ancak çatışmayı üreten nedenler henüz ortadan kalkmış değildir.

Sonuç olarak eğer bugün bir anlaşmadan söz ediliyorsa bunun temel nedeni Washington’un istediği her şeyi elde etmesi değil, İran’ın beklenenden çok daha güçlü bir direnç göstermiş olmasıdır. Trump savaşı başlatmış olabilir; ancak istediği siyasi tabloyu oluşturamadı. İran savaşı kazanmış görünmeyebilir; ancak kaybetmediğini göstermeyi başardı. Bu nedenle 19 Haziran mutabakatı, bir zafer hikâyesinden çok karşılıklı sınırların kabul edildiği yeni bir güç dengesi hikâyesi olarak tarihe geçebilir.

Fakat bu denge son derece kırılgandır. Taraflar arasındaki temel sorunlar çözülemediği için bugün atılan imzalar yeni bir dönemin başlangıcı olabileceği gibi, gelecekte yaşanabilecek daha büyük krizlerin de yalnızca ertelenmesi anlamına gelebilir. Bu nedenle 19 Haziran, Ortadoğu’da barışın tarihi olmaktan ziyade yeni bir belirsizlik döneminin başlangıcı olarak da hatırlanabilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 15 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Muhammed Berdibek
Muhammed Berdibek
Dr. Muhammed Berdibek - 1983 yılında Bingöl’de doğdu. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. Yüksek lisansını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları bölümünde yaptı. Doktora öğrenimi, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. İyi derecede İngilizce ve Farsça bilmekle beraber orta derecede Arapça bilgisine sahiptir. Muhtelif gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı."Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra İran", "Belki de Dilimden Bu Şarkı Düşmez", "Siyah Güzeldir" ve "Bir de Bakmışsın Uzaklardasın" olmak üzere dört kitap kaleme aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

19 Haziran Mutabakatı: Trump’ın kazanamadığı savaş, İran’ın kaybetmediği barış

ABD ve İran’ın nihayet anlaşması neden kalıcı bir barış değil? ABD ve İsrail savaşı başlatırken ne hedeflemişti ne elde etti? Bundan sonra ne beklenebilir? Dr. Muhammed Berdibek yazdı.

Eğer 19 Haziran’da Cenevre’de bir mutabakat metni imzalanırsa, bunun hikâyesi aslında diplomasi masasında değil, 28 Şubat’ta başlayan savaşın ilk günlerinde yazıldı. Çünkü uluslararası siyasette masadaki sonuçları belirleyen şey çoğu zaman diplomatların becerisinden önce sahadaki güç dengeleri.

28 Şubat’ta başlayan süreçte Washington’un temel hedefleri açıktı: İran’ın askeri kapasitesinin hızla zayıflatılması, karar alma mekanizmasının felç edilmesi, ekonomik baskının artırılması ve nihayetinde Tahran’ın çok daha ağır tavizler vermeye zorlanması. Daha ileri senaryolarda ise İran’da ciddi bir siyasal kırılma yaşanması, rejimin meşruiyet krizine sürüklenmesi ve hatta sistem içi çözülmelerin başlaması beklentileri de dile getiriliyordu.

Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi durumunda bugün yalnızca İran’ın değil, bütün Ortadoğu’nun farklı bir siyasi tabloyla karşı karşıya kalacağı açıktı. İran’ın bölgesel nüfuzunun ciddi ölçüde gerilemesi, nükleer programının tamamen tasfiye edilmesi, balistik füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın bölgesel dosyalarda geri adım atması bekleniyordu. Washington açısından ideal sonuç buydu.

Ancak savaş planlandığı gibi ilerlemedi.

İran ağır askeri kayıplar verdi, önemli isimlerini kaybetti, ekonomik olarak ciddi baskı altında kaldı. Buna rağmen devlet kapasitesini korudu. Karar alma mekanizması çalışmaya devam etti. Daha önemlisi İran, savaşın maliyetini karşı tarafa da hissettirebildiğini gösterdi. Böylece savaşın ilk günlerinde konuşulan hızlı çöküş senaryoları gerçekleşmedi.

Tam da bu nedenle savaşın siyasi sonucu ile askeri hedefleri arasında ciddi bir mesafe oluştu. Çünkü sahada elde edilemeyen bir sonucu masada elde etmek neredeyse imkânsızdır. İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılması, balistik füze kapasitesinin müzakere masasına getirilmesi veya bölgesel nüfuz alanlarından vazgeçmesi ancak çok daha farklı bir askeri tablo ortaya çıkması halinde mümkün olabilirdi.

Bu gerçekleşmeyince ortaya çıkabilecek anlaşmanın çerçevesi de doğal olarak daraldı.

Aslında bugün konuşulan başlıklar büyük ölçüde 2015 Nükleer Anlaşması’nın güncellenmiş bir versiyonundan ibaret görünüyor. İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğine ilişkin taahhütlerde bulunması, uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin belirli sınırlar içerisinde tutulması ve uluslararası denetime açık olması karşılığında yaptırımların kaldırılması veya hafifletilmesi en gerçekçi senaryo olarak öne çıkıyor.

Buna karşılık İran’ın dondurulmuş mali kaynaklarının serbest bırakılması, enerji ihracatının önündeki engellerin azaltılması ve ekonomik normalleşmenin önünün açılması bekleniyor. Bunun ötesine geçen bir anlaşma çerçevesinin ortaya çıkması ise teknik olarak oldukça zor. Çünkü savaşın sahadaki sonucu taraflardan hiçbirine, karşı tarafa mutlak şartlar dayatabilecek bir üstünlük vermedi.

Arabuluculuğun kıymeti

Bu nedenle ortaya çıkan mutabakatın özeti aslında oldukça basit: İran nükleer silah geliştirmeyeceğine dair güvence verecek, ABD ise ekonomik baskıyı azaltacak. Bunun dışındaki başlıklar büyük ölçüde ikincil önemde.

Öte yandan bu noktaya gelinmesinde yalnızca askeri denge değil, yoğun diplomatik trafik de etkili oldu. Özellikle Pakistan’ın savaşın ilk günlerinden itibaren yürüttüğü temaslar dikkat çekiciydi. İslamabad hem Washington hem de Tahran ile konuşabilen nadir aktörlerden biri olarak kriz boyunca önemli bir iletişim kanalı işlevi gördü. Nitekim Pakistan’da başlayan diplomatik girişimlerin Cenevre’de somut bir mutabakata dönüşmesi, bu arabuluculuk faaliyetlerinin ne kadar önemli olduğunu gösterecek.

Benzer şekilde Katar da son yıllarda birçok bölgesel kriz dosyasında üstlendiği arabuluculuk rolünü bu süreçte de sürdürdü. Taraflar arasındaki doğrudan temasların kesildiği dönemlerde Doha önemli bir diplomatik köprü işlevi gördü. Suudi Arabistan ise İran ile son yıllarda başlattığı normalleşme sürecinin tamamen çökmesini istemediği için perde arkasında tansiyonun düşürülmesine yönelik girişimlerde bulundu.

Türkiye de süreç boyunca gerilimin kontrol altında tutulması gerektiğini savunan ülkeler arasında yer aldı. Ankara’nın özellikle bölgesel istikrar, enerji güvenliği ve ticaret yollarının korunmasına yönelik diplomatik girişimleri, çatışmanın daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesini engellemeyi amaçlıyordu. Türkiye’nin hem Batı dünyası hem de bölge ülkeleriyle konuşabilen az sayıdaki aktörden biri olması, diplomatik çabalarına ayrı bir önem kazandırdı.

Bu süreçte Hürmüz Boğazı da anlaşmanın en kritik başlıklarından biri haline geldi. Çünkü Hürmüz yalnızca İran’ın değil, küresel enerji piyasalarının da can damarı. İran’ın uyguladığı baskılar ile ABD’nin deniz güvenliği hamleleri küresel petrol piyasalarında ciddi dalgalanmalara yol açtı. Bu nedenle olası mutabakatın önemli unsurlarından birinin Hürmüz üzerindeki fiili baskıların kaldırılması ve deniz ticaretinin yeniden güvence altına alınması…

Bu neden kalıcı barış değil?

Ancak bütün bunlar kalıcı bir barış anlamına gelmez.

Çünkü taraflar arasındaki temel sorunların büyük bölümü yerinde duruyor. İran bölgesel nüfuzundan vazgeçmiş değil. ABD İran’ın uzun vadeli stratejik hedeflerine ilişkin kuşkularını koruyor. İsrail ise İran’ın gelecekte yeniden güç kazanmasını ulusal güvenlik tehdidi olarak görmeye devam ediyor.

Bu nedenle 19 Haziran’da fiilen de imzalanacak mutabakat bir barış anlaşmasından çok, kontrollü bir ateşkes veya stratejik mola olarak değerlendirilmelidir. Taraflar savaşı sona erdirmiş olabilir; ancak çatışmayı üreten nedenler henüz ortadan kalkmış değildir.

Sonuç olarak eğer bugün bir anlaşmadan söz ediliyorsa bunun temel nedeni Washington’un istediği her şeyi elde etmesi değil, İran’ın beklenenden çok daha güçlü bir direnç göstermiş olmasıdır. Trump savaşı başlatmış olabilir; ancak istediği siyasi tabloyu oluşturamadı. İran savaşı kazanmış görünmeyebilir; ancak kaybetmediğini göstermeyi başardı. Bu nedenle 19 Haziran mutabakatı, bir zafer hikâyesinden çok karşılıklı sınırların kabul edildiği yeni bir güç dengesi hikâyesi olarak tarihe geçebilir.

Fakat bu denge son derece kırılgandır. Taraflar arasındaki temel sorunlar çözülemediği için bugün atılan imzalar yeni bir dönemin başlangıcı olabileceği gibi, gelecekte yaşanabilecek daha büyük krizlerin de yalnızca ertelenmesi anlamına gelebilir. Bu nedenle 19 Haziran, Ortadoğu’da barışın tarihi olmaktan ziyade yeni bir belirsizlik döneminin başlangıcı olarak da hatırlanabilir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 15 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Muhammed Berdibek
Muhammed Berdibek
Dr. Muhammed Berdibek - 1983 yılında Bingöl’de doğdu. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. Yüksek lisansını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları bölümünde yaptı. Doktora öğrenimi, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. İyi derecede İngilizce ve Farsça bilmekle beraber orta derecede Arapça bilgisine sahiptir. Muhtelif gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı."Mehdi’den Önce, Devrimden Sonra İran", "Belki de Dilimden Bu Şarkı Düşmez", "Siyah Güzeldir" ve "Bir de Bakmışsın Uzaklardasın" olmak üzere dört kitap kaleme aldı.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x